21 Aralık 2012 Cuma

Şimdi güzel kitaplar okumanın tam zamanıdır

Yusuf Nazım
Evrensel/14 Aralık 2012
 

Bir kent, içinde yaşanacaksa eğer..

Mevsim sonbahar. Bir kitap fuarı daha geçti İstanbul’dan. 31. kez merhaba dedi kitaplar İstanbul’a, 31.kez hoş geldin dedi İstanbul kitaplara.

17-25 Kasım tarihleri arasında kitaplar gibi açtı İstanbul. Asya’dan Avrupa’ya, kitaba doymak için koştu İstanbul. Mola vermeden çalıştı rotatifler. İşçilerin, yorgun ama sabırlı ellerinde hiç durmayacakmış gibi döndü merdaneler. Topkapı ve Merter soluk soluğa kaldı. Beylikdüzü TÜYAP’ta matbaa ve mürekkep kokusuyla buluştu kalabalıklar.

620  yayınevi ve sivil toplum örgütü, 40 ülke, 25 yabancı yazar.. Dokuz günde 250 kültür etkinliği ile sona erdi İstanbul Kitap Fuarı..

/*
Bu kentin cahilleriyiz biz!

“Japonların %14 ü sürekli kitap okuyor; ABD’nin %12 si , Almanya’nın %11 i, İngiltere’nin %11 i… Türkiye’nin ise %0.01 i kitap okumakta…”

Cehalet bulaşıyor üstümüze! Uzun sivri kargılarıyla, cüretle göğe saplanıyor yeni yapılar. Her gün biraz daha çiziliyor silueti İstanbul’un. Elimizde, pare pare olmuş eski bir kent kalıntısı. İnsanlar akıyor sokaklarından; Şişli’den, Aksaray’dan, Gazi Mahallesi’nden, Esenyurt’tan; İstanbul’un bütün semtlerinden; otobüsler, binek otomobiller, metrobüsler akıyor… Serin bir rüzgar akıyor Gürpınar’ın sırtlarından…

Hava, her fuar dönemindeki gibi tatlı sert. Sonbaharın, kışa açılmaya hazır kapısı; ekşi serin yüzü karşılıyor gelenleri. TÜYAP fuar alanının yazar ve yayınevlerine ayrılmış büyükçe otoparkı, etrafı çevrili, kapatılmış! Soğuk beton duvarlarıyla, bir ucube daha yükseliyor oracıkta, bir gökdelen daha çiziyor gökyüzünü İstanbul’un.

Yayınevleriyle söyleşiler yapıyorum. Orta büyüklükte bir standın kira bedeli, 8.000 TL, stant tasarım ve montaj bedeli 3.000-4.000 TL, toplam 12.000-13.000 TL’ye varan bir maliyet!.. Genellikle, kitap satışlarının ucu ucuna maliyeti karşıladığı bir sonuçla çıkılıyor fuardan. Yayınevi için kazanç hanesine yazılacak sadece “tanıtım” kalıyor geriye...

Biraz da insan kokmalı sokaklar…

Fuarda dolaşıyorum; kimi bakıp, uzaktan seyreyleyerek, kimi bir eliyle bebek arabasını iteleyerek sokuluyor kitaplara; kimi yaşlı, orta yaşlı, çoğu genç; kimi çocuk, öğrenci ya da delikanlı, kimi aşık... Koridorları cıvıl cıvıl kalabalık. Stantlar rengarenk, dolu
bakınca gözleri kamaşıyor insanın; popüler edebiyat eserleri, aşk romanları, emek öyküleri; şiir, inceleme ve araştırma kitapları; gezi ve seyahat rehberleri, felsefe ve estetik, sanat ve kültür; edebiyatın ustaları, yeni çıkanlar, çok satanlar, İstanbul’un semt semt hikayeleri; renk renk, boy boy çocuk kitapları, masallar…

Doğru ya, biraz da insan kokmalı ama kitaplar! Biraz insana dokunmalı, insana sokulmalı kitaplar. Dokununca kitap kokmalı insanların, elleri, parmakları…

“Toplam nüfusu 7 milyon olan Azerbaycan'da her kitabın ortalama tirajı 100.000… Türkiye'de ise kitaplar ancak 2-3 bin civarında basılıyor…”

“Bütün stantlar ücretsiz olmalı!” Evet, böyle diyorum, söyleştiğim yayınevi sahibine. Gülümseyerek bakıyor bana. Gözlerimde gülümseyen bir ışık, kalbimde gizli bir hınzırlık; “belki de yerel yönetimler karşılamalı stant bedellerini” diye karşılık veriyorum ona.. Hızımı alamıyor; “aslında bütün kitaplar bedelsiz olmalı!” diyorum…

Bilgi’den bahsediyoruz,  kültür ve aydınlanma’dan…  Üç satır bilgi sence kaç para eder? Biraz kültür verir misiniz lütfen? Şu kadar aydınlanma neye bedel? Çağımız bilgi çağı!, biraz aydınlanabildik mi dersiniz?

Parayla alınıp satılan metaya dönüşmüş bilgi. Nasıl da sahtekârlık kokusu alıyor burnum! Ne hava bedava, ne su bedava, ne ekmek bedava der gibi; ne şiir okumak bedava, ne öykü kitapları okumak, ne roman okumak bedava… Alışmışız, her satırı parayla yaşanıyor hayatların.

“61 Milyonluk İngiltere’de The Sun gazetesinin tirajı 2,4 milyon! 73 Milyonluk ülkemizde ise basılan gazetelerin toplam sayısı 4,6 Milyon.. Japonya’daki tek bir gazetenin satış rakamı ise 14 Milyon…”

Daha çok insan kokmalı kitaplar…

TÜYAP’ta, benim de Kızak adlı öykü kitabımın imza günü vardı. İlkine göre, ikinci etkinlik daha yoğun, daha kalabalıktı. Kitap dostları çoktu, süre bitti, kalabalık devam etti, stanttan ayrılamadım. Kitapseverlerle buluşmak güzeldi. Okurlarla bir arada olmak, kitaplar üzerine söyleşmek; sanattan, kültürden, edebiyattan konuşmak…

Kimi eşiyle gelmişti, kimi arkadaşı, kimi sevgilisiyle... Çocukların, minicik parmakları dokundu sayfalarına kitapların. Stantların üzerinde, öğrenmeye aç gözleri dolaştı işçilerin, emekçi elleriyle devşirdiler sayfaları.. Sırt çantalı üniversite öğrencileri, tutkuyla okşadılar kapaklarını, satın alamadıkları kalın ciltli kitapların. Genç sevgililer, armağan etmek için bir birlerine, aşka ve sevdaya dair sözler aradılar kitapların arka kapak sayfalarında…

Kararsız, küskün bir çocuk gibiydi güneş. Bir saklandı, bir göründü ardında bulutların. İki hafta çabuk geçti. Kitaba doyamadı Beylikdüzü’nde İstanbul; romana, öyküye, şiire ve edebiyata… Kitap ve mürekkep kokusunda doyamadı İstanbul’un bilgiye aç insanları...

“Yılda ortalama bir  Japon 25 kitap okuyor; bir İsviçreli 10, bir Fransız 7 kitap… Türkiye’de ise 6 kişiye yalnızca 1 kitap düşüyor!”

Yani, benim ülkem böylesine okumaktan yoksun, benim ülkemin işte böylesine öğrenmeye aç, benim ülkem daha çok romana, daha çok şiire, daha çok öyküye muhtaç!

Umut, her daim yoksulun ekmeği; yalnızca yoksulun değil, yoksunun ekmeği; umut toprak kadar, su kadar, hava kadar vazgeçilmez. Ve umut hala cesaretin koynunda, sabırla ve inatla büyüyor; hırçın bir çocuk yüzü gibi heyecanlı.

/*
Sonbahar, en son demlerini de bırakarak şehrin üzerinden giderek daha bir soluklaşıyor. Bir deniz açıyor içimde, bir martı uzaklaşıyor, bir tüy düşüyor kanadından. Bir şimşek yalıyor yüreğimi, heceleri hayat kokan katar katar sözcükler geçiyor aklımın kıyısından;

foto : Murat Özgencigör
Bir kent içinde yaşanacaksa eğer, biraz da insan kokmalı sokakları!

İnsan kokmazsa sokakları, o kente nasıl dayanılır!.. Satılıyor da olsa bilginin her satırı haraç mezat, yine de bilgiyi piyasaya düşürene inat; şimdi güzel şeyler düşünmek zamanıdır. Köpüklü dalgaların koynunda, belki de bir Şirket-i Hayriye vapurunda, dudaklarında o mahur besteyle, biraz uzaklaşmak zamanıdır. Altında cam göbeği yeşil suları Boğazın, üstünde atlas bir halıya benzeyen gökyüzü ve kanatları dalga dalga martıları düşünmek zamandır; Yeniköy’den vira diyen balıkçı teknelerini, eski Cibali’yi, Galata’yı, Kız Kulesi’ni; Sarayburnu’ndan Karaköy’e çakılır gibi uçan martıların gözüyle seyretmek zamanıdır.

Düşünsek, saklımızda, hayal ötesi kim bilir daha neler vardır; Emirgan’da mola vermek, Pierloti’de kahve içmek, usumuzda aykırı düşler, bilgiyi pazardan kurtarmak hayali. İşte şimdi, güzel kitaplar okumanın tam zamanıdır…

Yusuf Nazım

http://www.evrensel.net/news.php?id=43664

11 Aralık 2012 Salı

İçinden hayat geçen yolculuklar

İbrahim Ekinci
Dünya Kitap Eki, Aralık 2012
KIZAK /İçinden hayat geçen yolculuklar

       Kızak, farklı gazete ve edebiyat dergilerinde deneme yazıları çıkan Yusuf Nazım’ın Evrensel Basım Yayın’dan çıkan ilk öykü kitabı. Sunuş metnini, Adnan Özyalçıner, arka kapak yazılarını da Cezmi Ersöz ile Erdoğan Aydın’ın yazmış olduğu Kızak, dokuz öyküden oluşan bir kitap.



       Yazar, sonbahar hüznündeki anıların dehlizlerinden geçirerek, çoğu zaman bahar tazeliğinde bir umutla noktalanan yolculuklara götürüyor okuyucuyu. Kızağıyla çıktığı bu yolculuğun ilk durağında, okuyucuyu satırların içine bir mıknatıs gibi çeken, bir şekilde kendi çocukluğundan da bir şeyler yaşamasına neden olan ve adını kitaba veren bir öyküyle çıkıyor karşımıza.


       Güneyin uçsuz bucaksız pamuk ovalarında, yer fıstığı tarlalarında, portakal bahçelerinde yaşanan bir çocukluktan; karın, kışın ve zemherinin eksik olmadığı bir coğrafyaya dönüş… Zemheride, bir mart gecesinde, içinde leğen dolusu çamaşırların yıkanmış olduğu bir odanın, sıcak ve sabun kokulu buğuları arasında kaybolan hayaller... Pek de uğurlu gelmeyecek olan ayazın ve zemherinin topraklarında yarım kalan bir çocukluk. Nesneler dünyasının yokluk ve yoksunluk içerisindeki insan hayatında edindiği yer ve buna karşılık, cefayla, göz nuruyla ve çilekeş bir emekle yaratılmış değerlerin çocuk dünyasındaki karşılığı. Bu karşılığın, satırlar sona ererken okuyucuyu göğsünde koca bir düğümle baş başa bırakan duygu dolu hikâyesi.

       Kızak’ın çıktığı yolculuğun bir diğer durağı “Koko”… Topraklarının, kendilerine haram edildiği bir coğrafyadan koparak, büyük kentin varoşlarına sığınan hayatların sarsıcı ve sıra dışı hikayesi anlatılıyor “Koko” adlı öyküde. Sıvasız evlerinin kırmızıdan kahverengiye bir renk cümbüşü oluşturduğu, sokaklarında yoksulluğun beni gör dediği kenar mahallelerin 1980 sonrası yıllarının hikâyesi. 12 Eylül 1980 darbesi sonrası toplumsal muhalefetin bastırılması, siyasal özgürlüklerin yok edilmesi, toplumun geleceğe olan inancını yitirmesi, kaybolan umutlar… Doğuda yaşanan bir kimlik savaşı, boşaltılan köyler, işlenen cinayetler, köklerinden koparak savrulan hayatlar; sürgün ve göç yılları… Toplumsal hareketlerin cunta yıllarından sonra yeniden siyasalaşmaya ve güç bulmaya çalıştığı bir dönem… Tüm bunlar Koko’nun arka planının öğeleri.

       Sözcüklerin “k” ile başlayanlarıyla arası hiç iyi olmayan yufka yürekli Koko’nun,
kışın soğuk ve yağmurlu günleriyle, akşam üstlerinin vazgeçilmez durağı olan bir varoş kahvehanesinden başlayan ve eskimiş yüzleri, dökülmüş sıvaları, solmuş badanalarıyla evlerin utangaç utangaç dizildiği daracık bir sokakta sinsi bir ölümün eliyle sona eren hüzün dolu hikayesi.

       Gerçekte yaşamış mıydı Koko? Böyle biri var mıydı? Öyküyü bitirdiğinizde ilk soru bu oluyor. Son on yılların Türkiye’sinin toplumsal gerçekliğini yakından tanıyanların bu soruya “evet” diyesi geliyor.

       Kızak’la koyulduğumuz yolculuk, “Yağmur Saçlı Gece” de geçen bir öyküyle devam ediyor. Okurken, belleğimizin sisler ülkesinde kalmış perdesi yavaş yavaş aralanıyor. Satırlar, 1990’lı yılların yargısız infazlarından bir tanesine sürüklüyor okuyucuyu. Yıllar öncesinde, anılar dehlizinde kalmış bir gecenin kandan, acıdan ve ihanetten ibaret yüzünün, bir çocuğun dehşetle büyümüş cam küresi gözlerine püsküren ifadesiyle tanıyoruz ölümü. “Yağmur Saçlı Gece” adlı öykünün şiir gibi akışı ayrı bir okuma tadı kazandırıyor öyküye.

       Ülkemizin son çeyrek yüzyıla damgasını vuran Kürt coğrafyasındaki alt üst oluşun fotoğraflarını da görmek mümkün Kızak’ta; yaklaşık otuz yıldır süren bir savaşa ilişkin yaşadığımız toplumsal travmanın öyküleri, “Sessizdi Oranın Çığlıkları”, “Pirinç” ve “Çıplak” öyküleriyle okuyucuya ulaşmakta.

       Yazar için temel olan hayatın yol göstericiliği, “Torba”, “Düğme” ve “Bu işyerinde grev var” adlı öykülerde daha belirgin olarak gözüküyor. Gizemli anlamını çok küçük şeylere borçlu bir hayatın esrarlı tanıklığıdır bu. Doğa, bu anlamda hemen hemen tüm öykülerde canlı bir varlık olarak yerini almakta, yaşananların bir parçası gibi rol üstlenerek adeta yaşanacak olanların da habercisi olmaktadır. Olağanüstü betimlemelerle olan bitene tanıklık eden doğa, öykülerin bir parçası olarak tıpkı bir resim gibi okuyucunun gözleri önünde canlanıyor.

       Günümüzde, nitelikli kitap okurunun sayısı giderek azalmakta. Kızak, geçmişle gelecek arasında gidip gelirken hayattan almayı unuttuğu tatları yeniden keşfetmek isteyenler için bir okuma zevki sunuyor. Çoğu zaman büyük bir aşkla bağlı oldukları hayatın öteki yüzünü merak edenler ve bahar tazeliğinde bir geleceğe olan özlemlerini koruyanlar için bir çırpıda okunacak, içinden hayat geçen yolculuklara dair bir kitap.

Evrensel Basım Yayın
Ekim 2012, 128 sayfa
2.hamur, Türkçe
 



1 Aralık 2012 Cumartesi

Vesile'nin Çaresizliği

Foto : Gülsün Sarıoğlu
Yusuf Nazım
Bianet & Radikal/1 Aralık 2012


İçinde, odunların çıtır çıtır yandığı kuzine bir soba. Onu, işte bu sobanın ısıttığı evin büyük odasında, oturduğu yer minderinde, bir o yana bir bu yana sallanırken anımsıyorum. Kendisini böylesine mest eden şeyin, transistörlü eski ahşap radyomuzdan odaya yayılan Erivan Radyosu'nun iç yakan ezgileri olduğunu çok sonraları anlayacaktım.


Babaannem, gelin geldiği Türk evinde, uzak kaldığı kendi dili ve köklerine olan hasretini radyodaki Kürtçe ve Ermenice ağıtların ezgilerini dinleyerek gidermeye çalışıyordu.
*
Çocukken çoğu şeyin farkında değildik. Güzel arkadaşlıkların temelinin atıldığı bir zamandı liseli yıllarımız.

Henüz farklılıklarımızı da keşfetmemiştik. Ya da başkaları bize bunu öğretmemişti.

Okulda yeni öğrenmeye başladığımız İngilizce dışında, bazı arkadaşlarımın, anlamadığım farklı bir dilden konuştuklarını fark ettiğim dönem, işte bu dönemdi.

Kürtlerle bu liseli yıllarda tanıştım. Arkadaş canlısı, nedense biraz ezik, yaşları geç, hatta bir kısmı evliydiler. Çocukları bile vardı. Öğrenciyken evlilik, yasal olarak mümkün olmadığından okula geldiklerinde yüzüklerini çıkarırlardı. Ben onlara güzel Türkçe yazmayı, onlar da bana Kürtçe sözcüklerle kısa cümleler öğretirlerdi.

Aralarında Kütçe konuştuklarında, hocalardan hep uyarı alırlardı. Resmi erkana dair nedense hep belli belirsiz bir ürkeklik, bir korku duyarlardı.

Yıllar sonra, deniz kenarındaki arabamızda müzik dinlerken yaşadığım ve hafızamın derinliklerinde keskin bir bıçak gibi taşıdığım o küçük anı birçok şeyi anlamama yetmişti.

Otomobilimizden yükselen Kürtçe ağıtların sesini, yaklaşan polis otosunu gördüğünde, aceleyle teybi kapatarak kısan arkadaşımın yüzündeki tedirginlikti beni buna ikna eden.

Kimbilir, bu civanmert yüreklerde birikmiş, kimselere itiraf edemedikleri nice anıları vardı onların. O gün, arkadaşımın yüzündeki korkuyla karışık endişe dalgasını sessizce izleyen gözlerim, suskun bir ölü gibi önüme düştüğünde anlamıştım bunu.


 "Dağ Türkü"

Arkadaşlığın ne ırkı olurdu, ne teninin rengi, ne dili, ne de inancı. Hiçbir şey bozamazdı, henüz para ve mülkiyet dünyasıyla tanışmamış dostlukları, arkadaşlıkları. Her ne kadar yıllarca, tek bir ırk ve ulus kavramı üzerinden gurur duymamız öğretilse de bizlere, yine de arkadaşlık başkaydı işte.

12 Eylül 1980'de, televizyonlardan onların Kürt değil, "kırt" olduklarını öğrendiğimde hiç şaşırmadım.
700 bin kişilik orduyu yöneten ve sonradan bir ülkenin kaderini belirleyecek olan en rütbeli generalin ağzından duyuyordum bunu; dağlarda karda ayakları "kart, kurt" diye ses çıkaran Dağ Türkleriymiş meğer benim arkadaşlarım.

Adı "Dağ Türkü"ne çıkan arkadaşlarımın o masum çaresizliğine olan sempatim sonraki yıllarda da devam etti.
12 Eylül'ün sonraki aylarında Adıyaman'ın bir dağ köyünde öğretmenlik yapan ablama giderken beni yolda karşılayan köy azası Şeyho, bu sempatinin belki de doruk noktasıydı.

Toprağı erozyona uğramış taşlı köy yolunda, ince, uzun boyu ve siyah şalvarı içinde, otuz iki dişiyle yüzünde gülümsemesi hiç eksik olmayan bir insandı Şeyho.

Ellerini, önünde mahcup bir edayla kavuşturmuş, bendenizin karşısında boynunu kırmış, sevecenlik dolu ışıl ışıl gözleriyle köylerine hoşgeldin diyordu. Kus kurban olur gibi bir hali vardı; sanırsın 18 yaşında toy bir delikanlıyı değil, sanki bir kralı, şahı karşılıyordu Şeyho.

Onun, o masum saflığının sadece ona özgü değil, aslında köyün tüm halkına ait olduğunu gecikmeden öğrenecektim.

Köylerden zoraki silah toplayan 12 Eylül cuntasının estirdiği korku fırtınası tanığımdı; giderek kendi köylerine yaklaşan askerlerin "silah teslim edin" talebine köylüler ne yanıt vereceklerini tartışıyorlardı.

Eski çakaralmaz silahlarını, dede yadigarı tüfekleri ve Rus beşlilerini, köy muhtarı ve ihtiyar heyetiyle birlikte okul öğretmenin evinde yaptıkları toplantıda, öğretmene de danışarak karar vermeyi sağlayan arka planı olmayan bir saflıktı bu.

Ankara'ya döndüğümde, haber ardımdan tez gelmişti; yeşil kasırga ablamların köye ulaştığında, teslim edilen onca çakaralmaz silah, eski tabanca ve tüfek ikna edememişti askerleri.

Gülerken 32 dişiyle birden gülen, o en sevimli haliyle sempati dünyamın doruğunda yer alan köy azası Şeyho, götürüldüğü karakolda kolu ve bacağı kırılmış olarak köylülere teslim edilecekti.


Vesile

2012 yılı mayıs ayında, bir belgesel filmin çekimleri için gittiğimiz Diyarbakır'da, yolumuz bir dağ köyüne düşmüştü.

Film ekibinin çekimler için köy içine indiği bir sırada, konuk olduğumuz tek odalı, yoksul Kürt evinde 13 yaşındaki Vesile'yle yalnız kalmıştım.

Üçü genetik bir hastalığa sahip, yedi çocuklu ailenin en büyüğüydü Vesile. Onunla, duvarları badanasız o küçük odanın ıssızlığında aramızda geçen iletişim, göğsümü tutuşturacak denli bir ateşin bütün bedenimi sarması gibiydi.

3. sınıfa gittiğini öğrendiğim Vesile'yle diyaloğumu duvardaki takvimin yazısı üzerinden kurmaya çalışmıştım. On üç yaşındaki bir kız çocuğunun, beyaz bir duvar önünde birkaç kelimeden mürekkep basit bir cümleyi okuyabilmek için, ıkına sıkıla çaresizce kıvrandığını görmemle buruk bir hezimete dönüşmüştü çabam.
Kendisiyle iletişim kurmanın eğlenceli ve basit bir yolu olarak gördüğüm o birkaç kelimeyi okutmak, Vesile'ye ayaküstü bir işkence gibi gelmişti.

Kalbi buruk Vesile'nin kızaran yanaklarındaki mahcubiyeti oracıkta görmezden gelmiş ve onun masum çaresizliğini bir bıçak yarası gibi göğsüme gömmüştüm.

Sonradan öğrenecektim; onun ilkokula başlarken Kürtçeden başka bir dil bilmediğini; sesleri bir uğultu gibi kulaklarına çarpan ve ne dediğini anlamadığı öğretmeninin Türkçe dışında konuşmayı yasak ettiğini.

Vesile, henüz anasının karnındayken işittiği, doğduktan sonra da kulaklarını okşayan, ninnileriyle uyuduğu, ağıtlarıyla oyalandığı bir dilin çocuğuydu; çocuk ruhunu okşayan, anasının şefkatli dilinden mahrum bir şekilde, başka ve yabancı bir dile mahkum kalarak öğrendiği Türkçesiyle okumaya çalışıyordu duvardaki takvim yaprağını.
*
Geçenlerde aralarında Antropolog Müge Tuzcuoğlu'nun da bulunduğu 19'u tutuklu 27 kişinin yargılandığı 'KCK' davasında savunmalar alındı. Mahkeme heyeti, Türkiye'nin kurucu antlaşması Lozan'ı da (Madde. 39) çiğnemek pahasına, sanıkların Kürtçe yaptıkları savunmalar için "ne dedikleri anlaşılamamıştır" diyerek "kaçma şüphesi" gerekçesiyle tutukluluklarının devamına hükmetti.

Tarihin en büyük imparatorluklarından birini kurmuş köklü bir devlet geleneğinin 21. yüzyılda sergilediği bu arkaik tutumun trajikomik hikayesinin özeti... Devasa bir imparatorluktan hayatta kalmaya çabalayan bir ulus devlete geçiş travması; askeri cuntalarla beslenmiş bir rejim, ötekileri yok saymayı büyüklük, otuz yıldır akan kanı olağan gösterme çabasında bir zihniyet...
*
Bir büyük sonsuzluk içerisinde, giderek soğumakta ve küçülmekte dünyamız. Biz görür müyüz, bilmem. İşte böyle bir yeryüzünün kaynaklarını adil ve hakkaniyetli bir şekilde paylaşmasını bilecek kadar gelişmiş ve gerçekten uygar olan ileri bir kuşağın çocukları eminim görecektir.

Milyonlarca yıl öncesini bugünden araştıran sosyal antropoloji, gelecekte insanın insana hükmetmeden yaşayacağı bir dünyanın da bilimi olmaya devam edecektir. Ve işte, o günden geriye doğru baktığımızda, milyonlarca yıl öncesine varmadan önceki zaman çizelgesinin, 2012 yılını işaret eden noktasında tarih kitapları belki de şöyle yazacaktır:

"Ne dediği anlaşılamayan halk : Kürtler."

http://bianet.org/biamag/insan-haklari/142492-vesilenin-caresizligi

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1110103&CategoryID=99

Yusuf Nazım
Twitter : @yusufnazim

21 Kasım 2012 Çarşamba

Suçlusunuz!


Gazze'de fosfor bombası-2009
Yusuf Nazım
Evrensel, 6 Ocak 2009-İlk yayın
22 Kasım 2012-Güncel
Yıl 1949, CHP hükümeti (Başbakan İsmet İnönü) :
Türkiye İsrail`i tanıyan ilk Müslüman ülke oldu. İnönü, İsrail Devleti’nin bölgede huzur ve barışın tesisinde önemli rol oynayacağını söyledi.
Yıl 1958, DP hükümeti (Başbakan Adnan Menderes) :
Türkiye, İsrail ve İran arasında Trident adı verilen gizli askeri ve istihbarat işbirliği anlaşması imzalandı.
31 Mart 1994, DYP-SHP hükümeti (Başbakan Tansu Çiller, B.Yard.Erdal İnönü):
Türkiye-İsrail Güvenlik Gizlilik Anlaşması imzalandı.
23 Şubat 1996, DYP-CHP hükümeti (Başbakan Tansu Çiller, B.Yrd. Deniz Baykal):
Türkiye-İsrail arasında Askeri Eğitim ve İşbirliği Anlaşması imzalandı.
28 Ağustos 1996, RP-DYP hükümeti (Başbakan N.Erbakan, B.Yrd.Tansu Çiller) :
Türkiye-İsrail arasında Savunma Sanayi İşbirliği Anlaşması imzalandı.
Yıl 2000, DSP-ANAP-MHP hükümeti (Başbakan B.Ecevit, B.Yrd.M.Yılmaz, D.Bahçeli) :
MHP’li Milli Savunma Bakanı Sebahattin Çakmakoğlu, İsrail’le bugüne kadar yapılan 13 anlaşmanın tamamının gizlilik dereceli anlaşmalar olmasından dolayı TBMM`nin onayına sunulmamıştır, içeriklerini açıklayamam dedi.
1 Mart 2005, AKP hükümeti (Başbakan R.Tayyip Erdoğan) :
Abdullah Gül’ün ardından R.Tayip Erdoğan da İsrail’e giderek, Beyrut Kasabı lakaplı Şaron’la görüştü. Filistin yararına gerçekleştirildiği açıklanan bu görüşmenin ardından Şaron ile Erdoğan arasında kırmızı telefon hattı kuruldu ve 60’a yakın ikili anlaşmaya imza atıldı.
27 Aralık 2008, Filistin Gazze Şeridi:
İsrail Gazze’yi günlerce sürecek füze yağmuruna tuttu. Saldırıda, yüzlerce çocuk, kadın ve sivil insan öldü. Denizden ve karadan da süren saldırılarda, Filistin halkı tarihinin en büyük trajedilerinden birini daha yaşarken, gidecek yeri olmayan insanlar, evlerinde ölümü bekliyorlar…
31 Mayıs 2010, Uluslar arası sular, Gazze’nin 130 km açığı:
İHH İnsani Yardım Vakfı ve Özgür Gazze Hareketi'nin organize ettiği ve Gazze'ye insani yardım taşıyan ve 32 farklı ülkeden 663 yolcu bulunan 6 gemiye İsrail Ordusu saldırı düzenledi. Akdeniz'de, İsrail'den 130 kilometre açıktaki uluslararası sularda İsrail Deniz Kuvvetleri'nin yaptığı saldırıda 9 aktivist öldürüldü. Olay, tarihe Mavi Marmara katliamı olarak geçti. İsrail özür dilemeyi reddetti. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komisyonunun hazırladığı raporda 6 aktivistin İsrail Komandoları tarafından "infaz" yöntemiyle öldürüldüğü, bazı yolcuların yaralı durumdayken başlarına ateş edildiği belirtildi. Buna rağmen BM, ABD'nin engellemesinden dolayı İsrail'e karşı bir yaptırım uygulayamadı.
6 Aralık 2011, AKP Hükümetinin Milli Savunma Bakanı’nın gensoru yanıtında:
NATO Lizbon Zirvesi'nde geliştirilmesi kararlaştırılan füze savunma sisteminin bir unsurunu oluşturan erken uyarı radarı Kürecik Radar Üssü'nde konuşlandırılacağını açıklandı… Oysa ki kamuoyunda radarın, İsrail'e karşı olası tehditleri önlemek amacıyla kurulacağı yoğun bir şekilde tartışılmakta.

* * *
2009 Gazze saldırısında, İsrailli kadın bakan, Gazze’de insani yardıma gerek yok dedi!

SUÇLUSUNUZ!
İktidar olur olmaz koşar adım İsrail Dostluk Grubu’nu kuranlar; İktidar-muhalefet ayırt etmeksizin, İsrail devletiyle dostluğu canla, başla savunan milletvekilleri; ortak çıkarların değişmez suretleri; İsrail dalkavukluğu yapan bütün vekiller, kan ortakçıları; suçlusunuz!

AB, 2009 yılında, İsrail harekâtının, saldırı amaçlı değil, savunma amaçlı olduğunu söyledi!

SUÇLUSUNUZ!
AB’ne girmek için gecelerini gündüzlerine katarak çalışan bütün siyasetçiler;
Yıllar yıllı AB demokrasisinin peşinde koşan politikacılar; Avrupa Demokrasisi alkışlayıcıları, Batı hayranları; hepiniz suçlusunuz!

İsrail saldırıları devam ederken ABD, İsrail’in kendini savunduğunu açıkladı!

SUÇLUSUNUZ!
Dünyanın en vahşi, en ırkçı, an kara rejiminin hayranı olmaya özenen, küçük Amerika olma hayalliyle yanıp tutuşan bilcümle yöneticiler; bağımsızlık mücadelesinde on binlerce insanını kaybeden Filistin’e ve diğer Arap coğrafyasına karşı, Türkiye’yi Amerikan uçakları, topu, tüfeği ve donanması için bir üs olarak kullanılmasına izin veren devlet başkanları ve yöneticileri; suçlusunuz!

Başbakan Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Gül, Gazze 2009 saldırısında İsrail’in orantısız güç kullandığını söylediler!

SUÇLUSUNUZ!
2009’da işgalci İsrail devletinin saldırılarından birkaç gün önce, kana doymayan bir devletin başbakanının kanlı ellerini sıktığınız; bu hareketinizle hem onların 40 yıllık işgalini meşrulaştırdığınız, hem de yeni saldırılar için onlara güç verdiğiniz için, tıpkı sizin öncelleriniz gibi sizler de suçlusunuz!

Her konuda konuşmayı ihmal etmeyen askeri cenah suskun, hiçbir açıklama yapmıyor!

SUÇLUSUNUZ!
Anayasaya aykırı bir biçimde, Meclisin onayını almadan İsrail’le gizli ikili anlaşmalar yapanlar; Yıllarca Türkiye’deki askeri üslerde İsrail jetleri ve pilotlarının eğitimini sağlayarak, Cenin’de, Gazze’de, Batı Şeria’da insanların ilkel sürüler gibi, yığınlar halinde katledilmesini sağlayanlar; ihalelerde rüşvetlerle, komisyonlarla pay alan; emekliliklerinde silah tüccarlarının şirketlerinde, holdinglerde köşe kapan generaller, çok yıldızlı paşalar, darbeciler ve darbe destekçileri; bu katliamlarda sizlerin de rolü var; suçlusunuz!

14 Kasım 2012, İsrail Gazze’ye yeniden saldırdı, Hamas’ın askeri lideri öldürüldü, yüzlerce ölü var!
20 Kasım 2012, AB Zirvesinde saldırgan ve işgalci İsrail değil, saldırıya uğrayan ve toprakları işgal edilen Filistin’in seçilmiş hükümeti Hamas kınandı; İsrail’in kendi halkını koruma hakkına sahip olduğu karar altına alındı!
Ve 21 Kasım 2012, AKP iktidarı NATO'dan Patriot füzeleri istedi! Kararı savunurken "şu anda bizim topraklarımız aynı zamanda NATO'nun da topraklarıdır" dedi Erdoğan...


SUÇLUSUNUZ!

Tırnaklarınızda, Gazze’de parçalanan cesetlerin, etleri lime lime dökülen çocukların, bedenleri bölük pörçük olmuş bebeklerin kanları var; demeçlerinizle, bültenlerinizle, eğitimlerinizle oluk oluk akıttığınız kanın, sizin de hayatlarınıza sinmiş hiç gitmeyecek kokusu var; bu yüzden suçlusunuz!

Bütün bir dünya karşısında suçlusunuz!
Hayalleri çalınmış genç kızlar ve delikanlılar; bedenleri kan revan içine kalmış, parça parça savrulmuş 3 yaşında, 4 yaşında, 5 yaşında canlar; ana rahminde yepyeni ve taze bir umutla büyümüş, henüz doğmamış çocuklar karşısında suçlusunuz!

Çocuklarının, lime lime dökülmüş bedenlerinden geriye kalanları, avuçlarıyla toplayan Filistin’in çilekeş kadınları karşısında suçlusunuz!

Atom bombalarınızla, misket bombalarınızla, fosfor bombalarınızla yakıp kavurduğunuz bu yeryüzü cennetinde, yeşermeyi unutmuş tohum, filiz veremeyen dal, asite bulanmış ormanlar karşısında; zehirlenen su, kirlenen hava, kuruyan toprak karşısında suçlusunuz!

Bankalarınızla, ihalelerinizle, kredilerinizle, çekleriniz ve senetlerinizle kirlettiğiniz bir tarihin, insanlık ailesi karşısında suçlusunuz!

13 Kasım 2012 Salı

Susmak bir çığlık olur bazen

Tahir Şilkan
Yusuf Nazım ile söyleşi

Evrensel Kültür Dergisi/ Kasım 2012, Sayı : 251

Evinizin çalışma odasının duvarları, Nazım Hikmet'le ilgili yazılar, resimler, afişlerle dolu, kendinize seçtiğiniz yazarlık ismi "Yusuf Nazım". Nazım'ın sizdeki izdüşümü nedir?

Sondan başlayacak olursak, Nazım’ın bendeki izdüşümü insanları ve yaşamı sevmektir. Nazım gibi büyük bir ustanın eserlerini kendi dilinden okuma ve onun dizeleriyle dünyayı algılama şansına sahip bir kuşağın üyesiyim. Sonradan 78 kuşağı dendi bu kuşağa. İşte bu kuşağın bir üyesi olarak tanıdım edebiyatın büyük pınarını. Denebilir ki edebiyatla ilgilenmem, roman ve hikâyelerle tanışmamın hemen arkasından geldi Nazım’ı tanımam. Onun, bu topraklardan doğan ve gümbür gümbür çağlayarak akan bir pınar olduğunu çocuk yaşlarda fark etmek güzel bir şey. Böyle bir toprakta büyüyerek ondan beslenmemek, etkilenmemek olanaksız. Dolayısıyla, on dörtlü yaşlarımdan beri beni etkileyen, şiir serüvenine kapılmamı sağlayan; yaz günlerinde, ülkenin ücra bir köşesinde kırık dökük masasının üzerinde 13-14 tane kitabıyla, henüz ergen bile olamamış bir çocuğun, şiir üzerine araştırmalar yapmasına neden olan zengin bir toprak o…



Dolayısıyla şiirle başlayan yazma serüvenimde “serbest nâzım” biçimi ve bu biçimin ustaları; Mayakovski ve Nazım Hikmet’in özel bir yeri oldu bende. Nazım adını ve şiirin bu biçimini çok sevdim. O yıllarda aynı evin küçük odalarını birlikte paylaştığımız ve elimizde doğan kuzenime “nazım” adını da bu yüzden ben koymuştum. O zamandayken, bölük pörçük karalamaya başladığım şeyleri, ileride yayınlamaya karar verdiğimde kullanmayı düşündüğüm ve o günden sevmeye başladığım bir isimdi Yusuf Nazım. Bu yüzden, 1993 yılında ilk defa bir gazeteye, Özgür Gündem’e gönderdiğim yazının yazarı da Yusuf Nazım olmuştu…



Geçtiğimiz Eylül ayında ilk kitabınız okuyucuyla buluştu. Hâlbuki yirmi yıla ulaşan bir yazım geçmişiniz var. Bir kitap için niye bu kadar geç?

Çoğumuzun hayata olan bir gecikmişliği vardır. Bu da benim gecikmişliğim işte. Hangimiz yüreğinin götürdüğü yere gidebiliyor ki. Belki de çok azımız. Yapmak isteyip de yapamadıklarınız, zamanın sizin önünüze koyduğu zorunluluklar, hayata bir başka noktadan ilişme gerekliliği… Edebiyata, felsefeye, estetiğe, iktisada düşkünsünüz. Gecekonduda Marks’ı, mum ışığında Darwin’i okumaktan zevk alıyorsunuz; on altı yaşında, küçük bir taşra kasabasının mütevazi kütüphanesinden çıkmıyor, Türkiye’de kapitalizmin gelişmesini araştırıyorsunuz; on yedisinde kırsal bir alanda köylülerin toprak sorunuyla ilgileniyor, at sırtında köyleri dolaşıyor, heybenizde felsefe kitapları taşıyor, dedeniz yaştaki insanlarla, köy muhtarları ve ihtiyar meclisiyle toplantılar yapıyorsunuz. Bir de bakıyorsunuz mühendislik fakültesinin kapısındasınız! Hayat sizi başka yere savuruyor, yüreğiniz başka bir yerde kalıyor. Hâlbuki çıkmak istediğiniz başka yolculuklarınız var, henüz çıkılmamış, bir kısmı yarım kalmış. Ve hayata dair duygularınız bir nehirdir akıyor içinizde, biriktikçe birikiyor. Notlar alıyorsunuz, karalıyorsunuz, yazılar yazıyorsunuz. Ama asla benliğinizle, duygularınızla, kalbinize yoğunlaşamıyorsunuz. Ve yazdıklarınızı, ürettiklerinizi beğenmek kolay olmuyor. Mevcut üretiminizi kitaba dönüştürmek kolay ama önce sizin beğenmeniz, önce sizin ikna olmanız gerekiyor. Ve kendinizi beğenmediğiniz sürece de, bekliyorsunuz ve tabi ki gecikiyorsunuz…

Yani, ilk kitabı beğenerek çıkardınız?

Evet, tabii ki.. İlk kitabı beğenerek, iyi bir şey olduğuna ikna olarak çıkardım. Çünkü, artık zamanımı tümüyle edebiyat çalışmalarına adadım. Aklım ve yüreğim aynı yerde ve büyük bir zevkle yazıyorum.
   
"Kızak" bir öykü kitabı, niçin öykü?  Öykü konularını nasıl seçiyorsunuz

Aslında asıl yazma serüvenimin başlangıcı şiirdi. Şiir olarak bekleyen iki dosya mevcut elimde. Ancak, onları yeteri kadar olgunlaşmış olarak görmüyorum. Kısaca beğenebileceğim konusunda ikna olmuş değilim. Öyküler ise öyle değil. Onlar, yaşadıklarımız ve tanıklıklarımız çünkü, yaşayıp ve belleğimizin bir köşesinde kaydettiklerimiz, kaydedip biriktirdiklerimiz. Öyküler, yağmurlu ve fırtınalı bir gecede aniden parlayan bir şimşeğin aydınlattığı özel bir anın resmi gibidir. İşte o resmi saklarsınız, tarif edersiniz, oturup detaylarını yazarsınız. Bazen çok güzel bir tablo çıkar buradan, bazen de dehşetengiz bir görüntü. Kalbiniz ve duygularınız arasındaki işbirliği öyledir ki, yaşadığınız bir an, işittiğiniz bir söz, tanığı olduğunuz bir görüntü yeter; kalbinize yıldırımlar düşer, aklınızda şimşekler çakar. Adeta ve işte tam da o an öykü yazılmış gibi olur. İşte tam da o an, o özel anın öyküsü belli olmuştur ve size oturup yazmak düşer.

Tabii ki eklemekte fayda var; yazarın kalbinde esen fırtınalar ve aklında çakan şimşekler, içinde yaşadığı toplumsallıktan asla bağımsız değil. En azından benim öyle olmadığını söyleyebilirim. Elbette ki, birey olarak da duygularımız var ve bu duygularımızın eseri olarak çok güzel bir öykü ya da başka bir edebiyat ürünü verebiliriz. Ama unutmamak gerekir ki, tek tek bireylerin yaşadığı aşkları, sevinçleri, acıları ve hüzünleri olduğu kadar ve hatta ondan daha çok, nihai olarak bireylerden oluşan toplumların, sosyal sınıfların ve diğer başka toplulukların yaşadıkları ve hissiyatlar, edebiyatın esas ilgi alanı olmalıdır.

Kısaca söylemek gerekirse, yaşadıklarımız size öykü için gerekli malzemeyi zaten çokça sunuyor. Eğer ki bu malzemeye duyarlı bir kalbiniz, ayağa kalkmaya hazır duygularınız ve öyküye dair bir diliniz varsa tamam demektir. Gerisi, zamanın size teslim ettiği güzel bir ana ilişkin serüvendir. Kısaca böyle oluyor işte, hayat gelip damarıma basıyor, ben de oturup yazıyorum.

Kızak'taki 9 öykünüz yer alıyor. Biraz bu öykülerden konuşsak?

Evet, Kızak dokuz öyküden oluşan bir kitap. Öykü sayısını özellikle biraz sınırladım, ne de olsa bir ilk kitap bu ve okuyucunun tepkisini göreyim istedim. Yani bir bakıma görücüye çıkmak gibi.

Öykülerin hemen hemen tamamı, son çeyrek yüzyılın büyük umutları, heyecanları, düş kırıklıkları ve alt üst oluşlarıyla dolu ülkemiz toprağının görüp gördüklerinden doğmuştur. Her biri bu toprakların sevincini, hüznünü, dehşetle yaşanmış travmasını anlatmaktadır. Her bir öykü, yaşadığımız bu yaşamın görünmeyen öteki yüzü gibidir.

Kızak’taki öyküler, hayatları sıradanmış gibi olanların öyküleri. Aslında sıradanmış gibi derken bir şeyin altını çiziyorum; “hayata gerçek rengini verenler” in hikâyeleri bunlar. Okuyucuyu içine alan, sarsan ve örseleyen sıra dışı hikâyeler. Bütün bu hikayeler, merkezinde insan olmak üzere bütün bir doğanın tanıklığında gelişmektedir. Doğa içindeki canlı, cansız nesneler dünyası, öykülerin de birer kahramanıdır. Çoğu zaman onların canlı tanıklığında gelişir olaylar, ondan güç alarak mesajlarını oluşturur ve taşır. Bazen madde dünyasının çok küçük parçalarında gizlidir asıl mesajlar ve o küçük parçayla insan arasındaki bağdır insanı güçlü kılan. Ve işte o bağı keşfetmekten geçer, insanın en zor durumlarda dahi ayakta kalmasını sağlayan kuvvet. Bazen de doğa, kendi sinesinde doğup gelişenin saklayanıdır. O sessiz bir isyanın susturulmuş çığlığı gibidir. Susmak nasıl bir çığlık olursa bazen, çaresizliğinde bir başkaldırıya dönüştüğü anlar olur. Sessizdi Oranın Çığlıkları, işte böyle bir öyküdür. Koko, daha yazıldığı yıllarda bazı edebiyatçılar tarafından çok beğenilmiş ve hatta keşke Koko’nun romanı yazılsa denmiştir. Değerli Aydın Çubukçu bunu önermiştir örneğin, belki ileride yazılır, kim bilir..

Her öykünüzün başında 'hayat' üzerine söylenmiş güzel yazılar var. Galiba bunlar size ait? Bu öyküden bağımsız sözler üzerine neler söyleyeceksiniz?
Evet, bunlar benim hayata dair özdeyişlerim. Birisinde, “Öyküler hep hayata dairdir” der ya, işte böyle bir şey. Öykülerin hayat karşısındaki tavrının özetleridir bu esasında. Bu özdeyişler başlangıçta öykülerin içinde geçen paragraflardı. Sonradan, öykülere fazladan katacağı didaktizmden kaçınmak için çıkardım ve daha özlü ifadelerle öykülerin başlarında kullandım. Bir bakıma bunlar, yazarın hayata dair söyleyecek sözleridir. Kim bilir, belki okuyucu da benimser,  paylaşır bunları ve “benim de hayata dair sözümdür” der bunlar için…

Hangi projeler üzerinde çalışıyorsunuz? Yeni çalışmalarınızdan söz eder misiniz?

Şu an ikinci öykü kitabım hemen hemen hazır. Ancak yayınlaması için araya biraz zaman koymak istiyorum. Bu arada çokça yeni öyküler var ve her gün de yazılmak üzere yenileri sıraya giriyor. Şiirler var ama biraz üzerinde çalışılması gerekiyor. Ayrıca, halen değişik dergi ve gazetelerde yayınlanmış denemelerim var. Bunlar da oldukça beğeni toplayan yazılar. Sanırım bir ara bunları da yayınlamayı düşüneceğim. Ama dediğim gibi şu an öncelikli olan ikinci öykü kitabı..

Yakın zamandaki iş programımda kömürle ilgili bir belgesel film projesi var. Halen senaryosunu yazdığım bir film bu. Daha önceleri Zonguldak’ın Kandilli beldesindeki kömür ocaklarına 580 metre yeraltına inerek tanıklık ettiğim bir yaşamın belgeseli. Geçtiğimiz yaz, genç bir yönetmen arkadaşım, Gülsün Sarıoğlu ile Diyarbakır, Batman ve Van illerinde çekimlerini yaptığımız Düşümdeki Uçurtma adlı belgesel filmin çekimleri sonrasında zamanın nasıl da hızla geçtiğini anımsadım; on yıldır bir kenarda beklettiğim bu projeye artık hayat vereyim istiyorum.

Bir de büyük bir sabırsızlıkla beklettiğim roman taslakları var. Konusu belli, çok beğendiğim üç roman taslağı.Henüz çok erken ama yine de öykülerden sonra beni en fazla heyecanlandıran tasarılar olduğu için belirtmek istedim.

Bir söyleşide, "15 yaşından bu yana, hiç umutsuzluk içinde olmadım demiştiniz. Sizi umutlu yapan nedir?

Doğru,  küçük yaşlardan itibaren lügatimde “umutsuzluk” adına bir şey barındırmadım. Çok zor koşullardan geldim, büyük olanaksızlıklarla büyüdüm, çok yalnızlıklar  gördüm ama hiçbir şey içimdeki umut halkasının zincirini koparmayı başaramadı. Geleceğe, insan toplumunun yaşamayı hak ettiği daha güzel bir dünyaya olan inancım hiç kaybolmadı. Biliyorsunuz, bizim kuşağın büyük umutları vardı, büyük düşleri. Hiçbir şeyi kendimiz için istemeyen bir kuşaktık biz. Önce başkasını, sonra kendini sevecek kadar saftık, çocuktuk. Bu yüzden çocuk gülüşlü kahramanlarımız vardı bizim.  Gittiler ve hikâyeleri yarım kaldı onların.

Beni umutlu kılan şeyi soruyorsunuz; nasıl umutlu olamazsınız ki! Milyonlarca yıllık insanlık serüveninde, kendi hayatlarımızın daracık koridoru ne kadar yer kaplar ki. Ve hangi ömre sığar, dünyayı kuşatacak denli bir güzellik? En güzel günlerimizi, yalnızca kendi sınırlı ömürlerimizde görebilmeyi isteyecek kadar bencil olabilir miyiz? Tarihin inişleri ve çıkışları vardır, çağların da karanlık ve aydınlık dönemleri. Ülkelerin de böyle; gerileme ve ilerleme yılları, soluklanma ve atılım dönemleri… Sonuçta, emin olduğum bir şey varsa; tarihin suyu ileri doğru akar ve ilerler..

Bugün, insanlık çağının ileri hamlesinden her zamankinden daha çok umutluyum. Sevginin en büyük güç olduğuna ve bunu en çok insanın hak ettiğine sonsuz bir inanç duyuyorum.
Bu yüzden bir yanımdaki o saf ve masum çocuğu hep besleyip, koruyorum. Eskiden olduğu gibi, onu yaratandan başka sahibi olmayacak bir hayata inanıyorum ben. Bundan dolayıdır ki, sevince hala bir çocuk gibi gülüyor gözlerimiz ve hala aynı saflıkta atıyor yüreğimiz.

İnanıyorum ki bir gün, o çocuk gülüşlü kahramanlar yeniden gelecekler ve yarım kalmış öykülerine, bıraktıkları yerden devam edecekler.
 

10 Kasım 2012 Cumartesi

Hikayeler üzerine

MUSTAFA SÜTLAŞ
Bianet, 10 Kasım 2012, Cumartesi


yusuf nazım'ın hikâye kitabı "kızak" okuyan herkesin kendi yaşamıyla koşutluk kuracağı olayları anlatıyor...


hikâyelerle ve hikâyelerde yaşıyoruz. hikâyeler düşünüyoruz, hikâyeler uyduruyoruz, hikâyeler anlatıyoruz. hikâyeler dinliyoruz.

hepsinden hiçbir zaman herkesin haberi olmuyor. çok azını da hikâyeleri yaşayanlar ya da düşünenlerden başka bir de "okuyanlar" biliyor!

hikâyeler yaşamı var eden ve yaşamı sürdüren unsurlar.

her şeyin hikâyesi olabiliyor; bir yerin, bir olayın, canlı cansız, anlatıcının ya da yaşayanların evrenindeki, hatta evrenlerinin dışında, hayallerindeki yer alan her şeyin bir hikâyesi var.

her hikâyede değişmeyen unsur ise insan! eğer hikâyede anlatılan olayların içinde insanlar yoksa bu kez anlatıcı kimliğiyle o hikâyenin içinde kendi varlığını ekleyerek varoluyor. Şurası kesin ki insansız hikâye olmuyor.

kimileri gördüğü, yaşadığı her şeyde, her yerde, her olayda bir hikâye buluyor ve onu anlatıyor. kimileri ise önlerinde duran hikâyeye gözünü kapatıp arkasını dönüyor.

ne kadar çok hikâye bilirsek, o kadar çok şey öğreniyor, o kadar çok "ders" almış oluyoruz. zaman zaman "keşke bütün okullarda bütün dersler hikâyelerle anlatılsaydı" derim.

her derste bir hikâye öğrenseydik.

yalnız edebiyat, tarih, coğrafya gibi "sosyal" (ne demekse!) derslerde değil, fizik, kimya, matematik gibi derslerde de...

"sıfır"ın hikâyesini kaç kişi biliyor sizce. o yüzden 'sıfır'ın anlamı gerçek yaşamımızda ne kadar bilincimize çıkmış durumda, biliyor muyuz?

sahi "sıfır"ın hikâyesi ne?

peki ya "bir"in? örneğin "34" diyince kafanızda nasıl bir hikâye canlanıyor bir düşünün!

yaşamımızı o hikâyelerle geliştiriyor, dönüştürüyoruz, geleceğe de onlarla bırakıyoruz.

biz gidiyoruz ama geleceğe eğer kalırsa bir tek o hikâyeler kalıyor; o da eğer bir anlatıcı, aktarıcısı bulunursa... peki o "anlatıcılar"ın  kendi hikâyelerini biliyor musunuz?

hikâyeciler, anlatıcılar

çok az insan bunları başkalarının da keyif alacağı ve merak edeceği bir şekilde anlatabiliyor, ya da yazabiliyor. hele içine biraz mizah, biraz felsefe, biraz duygu, biraz merak  katabilirlerse, o zaman onlara "hikâyeci" diyoruz.

edebiyatın ana dallarından birisi de hikâye.

dünya üzerinde ve bu coğrafyada bilinir, tanınır çok hikâyeci var.

o hikâyeciler başta olmak üzere, çok bilinip tanınmayan insanların da yazdıklarıyla oluşmuş çok fazla hikâye kitabı var. o kitapların hepsini okumak olanaklı değil. o kitapların her birini yazarından ve yayıncısından başka kaç kişi okumuştur bunu da bilmek mümkün değil.

bir arkadaşım var, çok kitap okur ama hiç hikâye okumayı sevmez. hepsi "yalan" der.

bir başka arkadaşım var. her gördüğünde bir hikâye bulmaya çalışır, bulamayınca da uydurur. o kadar çok hikâye bilmesine, anlatmasına karşın, hatta yazacağını söylemesine karşın kağıda dökülmüş tek bir hikâyesi yoktur.

hikâyeler yazılmayınca, herhangi bir yolla birilerine anlatılmayınca, o anlatanlar da başkalarına aktarmayınca kaybolur, unutulur. hikâyelerinizi yazmasanız da anlatıyor musunuz birilerine?

kaybolmuş her hikâye insanoğlunun tarihinde bir daha bilinemeyecek bir eksiklik demektir.

bazı hikâyelerin de bilinmesi istenmez. birileri "kaybolsun", "unutulsun" ister ve çeşitli yol ve yöntemlerle karartılmasına çalışır; hatta sıklıkla da başarılı olunur ve karartılır o hikâyeler. bunu da en çok hikâye anlatıcıların yardımıyla, örneğin medya aracılığıyla yapar.

çünkü o hikâyeleri merak eden insanlar çoğaldığında birileri hesap sormaya başlar.

biliyorum genel anlamda ifade ettiğim bu düşüncelere, somut örnekler bekliyorsunuz. yazmayacağım; çevrenize bakın göreceksiniz onları.

adeta hikâyeler içinde yüzüyoruz yaşamımızın her anında. hele hele şu sıralarda

 

yazılmamış, okunmamış hikâyeler


ben hikâye okumayı severim. hikâyeleri merak ederim. araştırmaya bulmaya çalışırım.

bu yaz yaptığım karadeniz ve doğu anadolu gezisinde yine her zaman olduğu gibi çok hikâye duydum, gördüm, fark ettim. çoğu yazılacak kadar netti ama ben dahil yazan, anlatan kimse yoktu.

en çok eski mekanlarda sorun yaşadım. insanların yaşadığı kaleler, anıtlar, ibadet yerlerine dair pek çok bilgi vardı. ama o bilgilerin içinde oraları, yaratan, yapan, yaşayan ve yok eden insanların hikâyeleri yoktu çünkü. onların sadece birer taş, kaya, çimento, demir, tahta vb. maddi unsurları size bir şeyler anlatmaya çalışıyordu, eğer görebilirseniz, ama o anda içinde yaşayan kimse olmadığı için "insan hikâyeleri" yoktu oralarda. oralarda daha öncesinde yaşayan o insanların da hikâyelerini anlatan da kimse yoktu. sanki onlar gökyüzünden oraya o şekilde düşmüş "gök taşları"ydı.

bu duyguyu en çok yaşadığım yerlerden birisi "ani harabeleri" oldu.

ama o kadar yoğun bir şekilde olmasa da bu tür hemen her yerde yaşadım aynı duyguyu.

bir yeri yok etmenin yollarından birisi de onların hikâyelerini yazmamak, eğer yazılmışsa yok etmek, unutturmaktır bence!

işte o zaman insanlar, topluluklar, hatta toplumlar "gerçek soykırım"lara uğruyorlar.

bu duyguyu yaşamım boyunca hep yaşadım.

hikâyelere olan merakım bu yüzden. onları öğrenmek, yapabiliyorsam yazmak!

o yüzden okuduğum her üç kitaptan birisi neredeyse "hikâye kitabı". ben buluyorum, ama sanırım huyumu biliyorlar, hikâyeler ve hikâye kitapları da beni buluyor.

 

yusuf nazım ve "kızak"


hikâye kitabına "yusuf nazım" adını koyan yakup sayın'ı sevgili coşkun özdemir hoca'nın kurup, hastalarıyla birlikte var ettiği "kas hastalıkları derneği"nden tanıyorum. o bir elektrik mühendisi. onunla asıl tanışıklığım o ve onun gibilere yönelik olarak, hepimizin en azından aldırış ve itiraz etmeyerek verdiği katkı yüzünden yaratılmış "fiziksel engellere" karşın varolduğu toplumsal mücadele içinde oldu. toplumsal yaşamın zorluklarına karşın direncinden, çalışma azminden ve bulunduğu her yerde yarattığı "birlikte davranma" tavrından hep etkilendiğim, inançlı, dirençli bir "aktivist"ti!

doğrusu zaman zaman onun hikâyesini merak etmekle birlikte "hikâyeciliği"den haberim yoktu. sokakta başlayan "merhabamız" sosyal ağlar üzerinden sürekli bir iletişim ve birbirinden haberdar olmamızı sağladı. "kızak" adlı hikâye kitabından da bu yolla haberim oldu. yayınlanmış bir hikâye kitabı olduğunu duyduktan sonra da ilk fırsatta bulup, aldım. kitaba da adını veren ilk hikâyeyi hemen okudum. okurken yıllar öncesine gittim. sanki bir yerlerden beni izlemiş, yaşadığım kimi olayları, hissettiklerimi değişik bölümler halinde bu 'hikâye'nin içine yerleştirmişti.

sevindim; "benzer yaşantılar demek çok daha fazla hikâye ediliyor" diye düşündüm. okuduğum bazı hikâyelerin bir yerinde bu duygu beni yakalar. Orada yazılanların aynısını ya kendimde, veya bildiğim duyduğum bir başka olayda, yerde kişide görürüm, ya da oradan çıkarak başka bir yaşanmışlığa bağlarım orada yazılanları.

öykünün bir boyutu da budur sanırım: "benzerlik, koşutluk ve devamlılık!"

 

yaşam ve hikâyeler


"tanrıların, topraklarına yüzyıllar boyunca acıyı, nefreti ve kini zerk ettikleri bu coğrafyada hayat, gizemli bir yolculuk gibi serüvenden serüvene akıp gidiyordu. dehşetengiz bir şekilde önüne çıkan her şey yakıp yıkarak ilerlerken bile hayat, gerçek anlamını büyük olanın gösterişli dünyasından değil, küçük ve önemsiz görünen esrarengiz ayrıntılarından alıyordu..." (sessizdi oranın çığlıkları)

yusuf nazım 128 sayfalık kitabında "on" hikâye anlatmış, onu merak edip alıp, okuyanlara.

bu on hikâyenin başına da çoğu yukarıda örneklediği gibi tek paragraflık girişler yapmış.

hemen tümü o ardından gelen hikâyeyi açımlayan belki de içinden çıkarılması gereken dersi ortaya koyan düşünceler bunlar.

hikâyeciler genellikle hikâyeden çıkarılması gereken dersi hikâyenin sonuna, çoğu zaman da dolaylı biçimde yazarlar. hikâyelerinin içinde kendi duygu düşüncelerini de belirttikleri olur. bir giriş cümlesi, ya da başına bir savsöz yazdıkları da. ama her hikâyenin önünden böylesi bir yaşama dair bir felsefi ya da kuramsal giriş bölümü yazan sanırım çok azdır.

"kızak" kitabını okurken buradan çıkarak bir başka durumu da fark ettim: bir fotoğrafçının objektifini çevirdiği yerdeki bakış açısı aslında onun yorumudur ve bakana baktığından önce o bakış açısını gösterir. hikâyelerden de her okuyan farklı anlamlar, sonuçlar çıkarır. bu okuyanın özgürlüğüdür. ama bir de yazanın göstermek istediği şeyi fark etmek, onun gibi bakmak, onun gördüğünü görmeye çalışmak, düşünce sistematiğini ona göre oluşturmak ve başka bir yerden, başka biçimde bakmak gerekir.

işte yusuf nazım'ın o girişleri, başta insana sanki yazar tarafından yönlendiriliyormuş gibi gelen ama sonrasında onun anlattığını gördüğünde "iyi ki de yapmış" dedirten böyle bölümler. onlardan yola çıkarak başka hikâyeleri okudum. bunun da yaşamın devamlılığını ve insanların yaşamlarının birbirleriyle kesişme noktalarını çoğalttığını fark ettim.

 kızak, koko, düğme, torba ve diğerleri

 "kızak" adlı öyküde kendi yaşamımdaki kimi olaylara dair bulduğum koşutluğun benzerlerinin diğer öykülerde de farklı boyutlarda ortaya çıktığını söyleyebilirim. kendim yaşamasam bile "ben bu anlatılan olayı" ya da "buradaki insanı" biliyorum dedirten hikâyelerdi bunlar.

örneğin kitabı okuyanların çoğu "koko"nun kahramanını tanıdığını, bildiğin ya da duyduğunu söyleyebilir. sonucunda ne kadar büyük bedel öderse ödesin, yaşayacağı sıkıntı ve olumsuzluk ne olursa olsun, haksızlığa "her durumda ve koşulda", bazen kaybedeceğini bile bile karşı koyma cesaretini gösteren ve yaşamı boyunca bunu yapan herkes orada anlatılan "koko"dur bence. şu ya da bu nedenle öyle yapamayanların da çevrelerinde bir "koko" mutlaka vardır.

bir gömlek düğmesinin insan yaşamındaki anlam ve önemine dair yazılmış "düğme" adlı hikâye, insanların kendi yaşamlarında bazen çok değerli olmasına karşın bir kenara attıklarını fark ettiren çok anlamlı bir öykü.
içi ölmüş bir insanın kanlı giysileri ile dolu üç plastik torbanın olduğu yerden kaldırılması gibi çok basit ve gündelik bir olayı anlatan "torba" öyküsü, hem insanı hem de toplumdaki sınıfsal ilişkileri ortaya koyan çok anlamlı bir "siyaset" dersi veriyor okuyana. onu fark ettikten sonra her olayda aldığınız tutumun sizin toplumun neresinde olduğunuzu ortaya koyan bir turnusol kağıdı olduğunu fark ediyorsunuz.

yusuf nazım'ın hikâyelerinin her biri aynı zamanda "politik" hikâyeler. "bu iş yerinde grev var", "yağmur saçlı gece", "sessizdi oranın çığlıkları" ve "çıplak"ta olduğu gibi çoğunda anlatılan olaylar da "politik" ama onları politik yapan bence "yaşama"nın zaten politik eylem olması.

ben yine de "kitaba adını veren hikâye kadar "pirinç" adlı hikâyeyi daha çok sevdim. çünkü onlar insanın doğayla olan savaşının aslında kendisiyle olan savaşı olduğunu anlatan hikâyeler. insanın sınırları ve boyutlarının uzandığı yerleri görmek ise gerçekten çok önemli yaşam dersleri arasında.

sonrası da olmalı!


"kızak"ta anlatılanlar gerçekten çok iyi hikâyeler. sevgili arkadaşım erdoğan aydın'ın ve cezmi ersöz'ün kitabın arkasına yazdıklarını yinelemek gereksiz.

yusuf nazım yazdığı hikâyelerde siyasi ve sınıfsal boyutu doğa ve insanı anlattığı ayrıntılarla iyice iç içe yedirmiş. hikâyeleri yalnızca bir durumu ya da olayı anlatmıyor, sonrasında nelerin olacağına dair kattığı merak unsuru ve şaşırtıcı sonlarıyla da keyifle okunuyor.

büyük keyif alarak okuduğum ilk hikâyeler çocukluğumda ilk kez radyoda dinlediğim o'henry hikâyeleriydi. bir tiyatro oyunu gibi canlandırılarak anlatılırdı.

yusuf nazım'ın "kızak" kitabını okurken o hikâyeler aklıma geldi. onlardan farklı yanı bazılarının uzunluğuydu. her hikâyeyi keyifle okumama karşın zaman zaman "keşke biraz daha kısa olabilselerdi" dediğim de oldu. çünkü hikâyenin hası, akılda kalanı ve aktarılanı her zaman kısa olanıdır. uzun olanlarında birden çok hikâye vardı aslında, kim bilir belki yusuf nazım sonrasında onlardaki diğer hikâyeleri de ortaya çıkarır ve bizlerle buluşturur.

tüm hikâyeleri yazmak anlatmak olanaksız; ama yazılanları ve okunanları çoğaltmak elimizde. onlar yaşayanlara, bilenlere, fark edenlere böyle bir görev yüklüyor.

herkesin ama en çok da yusuf nazım'ın "daha çok yazmasını bekliyoruz" diyerek bitirelim. (ms/as)

* kızak (öykü), yusuf nazım (yakup sayın), evrensel basım yayın: 499, ağustos 2012, istanbul, 128 sayfa.

www.bianet.org/biamag/kitap--2/141971-hikayeler-uzerine

9 Kasım 2012 Cuma

Kitap dostları TÜYAP Kitap Fuarı'nda buluşuyor


31.Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı'nda,
 17-25 Kasım tarihleri arasında İstanbul-Beylikdüzü'ndeki TÜYAP Kongre Merkezinde edebiyatsever dostlarla buluşuyoruz :

1. İmza günü :

2. İmza günü :



 31. ULUSLARARASI İSTANBUL KİTAP FUARI 

Türkiye Yayıncılar Birliği işbirliği ile 17-25 Kasım 2012 tarihleri arasında TÜYAP Fuar ve Kongre Merkezi- Büyükçekmece’de düzenlenecek olan 31. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı 600 yayınevi ve sivil toplum kuruluşunun katılımı, 200 etkinlik ve yüzlerce imza ile kapılarını kitapseverlere açmaya hazırlanıyor.  İstanbul Kitap Fuarı’na yurt dışından 40 ülkeden yayınevleri, telif ajansları ve konuk yazarlar katılacak.

Ayrıntılı bilgileri için :

http://www.istanbulkitapfuari.com/index.php?main=etkinlik

ARTİST 2012 / 22. ULUSLARARASI İSTANBUL SANAT FUARI

Bu arada, kitap fuarına gelenler için çok önemli bir fırsat daha var. Bu sene 22.si düzenlenen sanat fuarını gezmek. İstanbul gibi devasa bir metropolde gündelik yaşamın koşturmacasında kolay kolay tamamını gezmeye fırsat bulamadığımız onlarca sanat galerisinin sergilerini bir arada görmek mümkün.

 
Bu sene yurt içi ve yurt dışından 100’den fazla sanat galerisi ve sanat kurumunun katılacağı İstanbul Sanat Fuarı dokuz gün süresince birbirinden önemli sergilere ev sahipliği yapacak.

İstanbul Sanat Fuarı yirmi iki yılını geride bırakırken, yurt içi ve yurt dışından 100 sanat kurumu ve galerisinin katılımıyla kapılarını açmaya hazırlanıyor. 22. Uluslararası İstanbul Sanat Fuarı Türkiye Yayıncılar Birliği işbirliği ile düzenlenen 31. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı ile eş zamanlı olarak gerçekleştirilecektir. 




Ayrıntılı bilgi için :

http://www.istanbulsanatfuari.com/



7 Kasım 2012 Çarşamba

Dersim'in Kayıp Kızları - Tertele Çenequ

Dersim'in Kayıp Kızları - Tertele Çenequ
Nezahat Gündoğan/Kazım Gündoğan
608 Sayfa, Türkçe, İletişim Yayıncılık


Röportaj : Miraç Zeynep Özkartal
Milliyet, 21 Ekim 2012

Ne kadar meraklıyızdır uzaktaki zulümlere bakıp üzülmeye, onların filmlerini gözyaşlarıyla seyretmeye, sonra da rahat rahat hayatımıza devam etmeye.

Yanı başımızda olup bitenleri ise birilerinin gelip gözümüze sokması gerekir.
Tıpkı Nezahat-Kazım Gündoğan çiftinin yaptığı gibi...
Önce “İki Tutam Saç” belgeseliyle anlattılar bize Dersim’in kayıp kızlarını... Orada dört hikaye vardı, belki o kadarla sınırlı sandık. Şimdi İletişim Yayınları’ndan çıkan “Dersim’in Kayıp Kızları” kitabıyla yüzlerce hikayeyle baş başa bırakıyorlar bizi.
600 sayfalık kitabı okumak kolay değil. Hacminden ötürü söylemiyorum, her hikayeden sonra boğazınıza yerleşen düğümle devam etmek zorunda kaldığınız için... Kendi evinizde, ailenizle, doğumunuzda konan isimle yaşamanın bile bir lüks olduğunu fark ettiğiniz için...
Ve tarihe gözümüzü kapayarak bakmanın kimsenin acısını dindirmediğini, daha minicik bir çocukken burnuna sinen kan kokusunu gidermediğini, 75 yıl boyunca ömrünün ilk beş yılına hasret yaşamasına engel olmadığını anladığınız için...

‘80 yaşındaki Emoş ailesini 75 yıl sonra buldu’

 “Dersim’in Kayıp Kızları”nı önce bir belgesel olarak duyduk. Bu, filmin kitabı mı? Başlı başına bir kitap mı?

Nezahat Gündoğan: Projenin adı “Dersim’in Kayıp Kızları”. Projenin devam edeceğini biliyorduk, kitap çalışması da hedeflerimizden biriydi. Filme başladığımızda bugünkü kadar çok kişiye ulaşamamıştık. On kişi vardı, dördünün öyküsüne yer verdik. Kitapta ise 150’ye yakın kişinin öyküsü var. Bu öyküler çok önemli bizim o süreci anlamamızda. O günkü kız çocukları, bugünkü kadınların yaşamının her aşamasında Dersim katliamının nasıl devam ettiğini, iz bıraktığını gördük.
 Siz de Dersimlisiniz. Çocukluğunuzdan bu öykülere aşina mıydınız?

Kazım Gündoğan: Ailede hikayeler olduğunu küçükken dinlerdim ama bilinçle değil. Dersim katliamını yaşayan dedelerimiz, ninelerimiz hep anlattılar. Biz üçüncü kuşak olarak Dersim ağıtlarıyla büyüdük. Sabahın beşinde, altısında annelerimizin, ninelerimizin ağıtlarıyla uyanırdık. Böyle bir sürecin çocuklarıyız.

Nezahat G.: Kimi ailelerde de tamamen susulur. Hatta bazıları Dersimliyim bile demek istemez, Erzincanlıyım, Elazığlıyım der, çünkü toplumun algısını biliyorlar. 38’den bu yana devredilen bir anlayışın ürünü.

Kazım G.: Bir atasözü vardır: Birinci kuşak yaşar, ikinci kuşak susar, üçüncü kuşak sorgulamaya başlar.

“Büyüklerimiz ‘Devlet bizi kırdı’ derdi, inanmazdık”

Siz ne zaman sorgulamaya başladınız bu olayları?

Kazım G.: Nezahat da, ben de politik düşüncelerimiz nedeniyle uzun yıllar hapiste yattık. 2000’lerde çıktık. Sorgulamalar da o zaman başladı. Öncesinde resmi tarihte ne varsa ona göre bir algımız vardı. Dersim’i yıllarca isyan olarak bildik, hatta dedelerimiz adaletsizliğe, zulme isyan etmiş diye övünürdük. Büyüklerimiz de derdi ki, “Biz isyan etmedik, devlet geldi bizi kırdı”. Bunu pek önemsemedik o yıllarda.
 İnandırıcı mı bulmadınız?

Kazım G.: Bulmadık. Sonra araştırmaya başladık. Gördük ki, 1925 Şark Islahat Planı’yla birlikte Türkiye’deki herkesi Türkleştirmek ve Sünnileştirmek uğruna politikalar uygulanıyor. Bu bizi dehşete düşürdü. Sonra baktık isyanın verileri yok. Ne var? Devletin çok sistemli biçimde “Dersim Osmanlı’dan beri bir çıbandır. Sökülüp atılmalıdır” düşüncesi var. Yani 1937-38’den çok önce başlıyor. Hatta kitapta yayımladığımız bir belge var. 1926’da New York Times’ta çıkmış bir haberde Dersim’de 83 kadın ve çocuğun tehcir edildiği yazıyor.

Nezahat G.: Biz bunları öğrendikten sonra da şöyle bir soru sorduk: Dersim katliamı sürecinde kadınlara ve çocuklara ne yapıldı? Çünkü böyle bir politika varsa o sürecin niteliğini değiştirir.

Kazım G.: Başta şöyle düşünüyorduk: Pek çok insan öldürüldü, çocuklar ortada kaldı, devlet de sahip çıktı. Ya da vicdanlı askerler, subaylar aldı onları. Ama araştırma derinleştikçe başka bir resim gördük.

 “Askerler güzel kızları alıyor, çirkinler trenle dağıtılıyor”

 Neler var o resimde?

Kazım G.: Türkleştirmek üzere yüzlerce kız çocuğu toplanıyor. Elazığ ve Erzincan’da toplama kampına götürülüyor. Subaylara emir veriliyor: Herkes bir kız çocuğunu evine götürecek. Subaylar o toplama merkezlerine geliyor, güzel ve sağlıklı olanları alıyor.

 Diğerleri ne oluyor?

Kazım G.: Çirkinler kalıyor orada. Bunları da kara trenlere bindiriyorlar, her istasyonda birkaç kız çocuğu bırakıyorlar. Orada da eşrafa ve bürokratlara veriyorlar.

Nezahat G.: Erzincan’da toplanan çocuklar Sivas’a götürülüyor. Demiryolu Sivas’ta çünkü. Sivas’tan Zonguldak’a kadar o hat boyunca... Elazığ’dan da İzmir’e kadar tren nereye gidiyorsa kızlar dağıtılıyor. Medeniyet hep demiryoluyla anlatıldı ya bize; medeniyetten Dersimli kız çocuklarına düşen pay buydu.

 Askeri ve sivil bürokrasiye verilmeleri bir tesadüf mü?

Nezahat G.: Değil. Subaylar ve eşraf Cumhuriyet politikalarıyla çok bütünleşmiş kesimler. Kızların ev içinde eğitimle asimilasyonu hedefleniyor. Bu politikaları en iyi benimsemiş olanların evlerine yerleştirmek esas.

“Celal Bayar’ın ve Kazım Orbay’ın evlerinde de Dersim evlatlıkları vardı”

 Kızlar o evlere hangi vasıfla giriyorlar?

Nezahat G.: Temelde asimile edilmek için. Hizmet etmek amacıyla alınmıyorlar, hatta alırken evin hanımının haberi bile olmuyor. Kazım Orbay’ın eşi bile hoşnutsuz oluyor ki bu politikaların başındaki insan. Biz genel olarak evlatlık olarak tanımlıyoruz. Ama hukuki değil. Nüfuslarına geçirmiyorlar. Hemen hemen hiçbiri nüfusa geçirilmiyor ve okutulmuyor. Çoğu kız kayıtlarda ölü gözüküyor. Sonradan nüfus cüzdanı çıkarmak gerektiğinde farklı anne-baba ve doğum yerleri belirleniyor onlara.
Kazım G.: O süreçte askerin gücünü düşünün. Nüfus memuruna diyor ki, şunun adına bir kimlik çıkar. Hepsi bu kadar.
 Kazım Orbay gibi Celal Bayar’ın evinde de bir Dersim evlatlığı olduğunu söylüyorsunuz...

Kazım G.: Evet, onun hikayesini oğlu anlattı. Emine Bayar 13-14 yaşlarında geliyor Celal Bayar’ın evine. Adını değiştirip Saray diyorlar. Birkaç yıl içinde de evin şoförüyle evlendiriliyor. Sonra nasıl oluyorsa ayrılıyor o evden ve ailesini buluyor. Kendi köylülerinden biriyle evlenip orada yaşıyor.

 Kızların Türk-Sünni adetlerine göre “eğitilmeleri” için bir de enstitü kuruluyor...

Kazım G.: Evet, 1937’de Elazığ Kız Enstitüsü’ne bu politikalar nedeniyle yatılı bir bölüm açılması talebi iletiliyor. Kız çocukları asker zoruyla ailelerinden toplanarak orada eğitiliyor. 1939’da oraya atanan Sıdıka Avar daha sonra köy köy dolaşarak ve aileleri ikna ederek çocukları topluyor. Avar, Türkçü politikayı eğitim üzerinden topluma taşımaya çalışan bir misyoner. Kendini “Dağ Çiçekleri” kitabında böyle tanımlıyor. Okul, o politikanın yasal tarafı. Kızların toplanıp ailelere verilişi ise gayri yasal. Ve biliyor musunuz ki bunlar kayıt altında. Aslında devlet hangi kızın nereye gittiğinin kaydını tutuyor. Onlar sadece aileleri açısından kayıp.

Kenan Evren’in eşi Dersim’in kayıp kızı mı?

Nezahat G.: Bir yakını var, o iddia etti ilk. Hayri Koç, “Sekine Evren benim amcamın torunu. Soyadı da Kankotan” diyor. O iddia üzerine araştırma yaptık. 1940’larda Sekine Kankotan’ın Alaşehir’de bir tüccara verildiği biliniyor. Sekine (Muslu) Evren de Alaşehirli bir bağcının en büyük kızı olarak biliniyor. Kenan Evren de  Sekine Hanım’ın kardeşi Perihan Sıkılı da okuduğunu söylüyorlar. Ancak Alaşehir’deki tek okulda kaydı bulunmuyor. Çıkan portre, Sekine Evren’in aslında Dersimli Sekine Kankotan olma olasılığını güçlendiriyor.

Kazım G.: Amcası sürekli araştırıyor. Aileden Aziz Kankotan’ın 1980 darbesi olduktan sonra Kenan Evren ile görüştüğünü, o görüşmeden sonra bu konuyu tamamen kapattığını anlatıyorlar.

“Evren’in anlattıkları tipik Alevi adetleri”

Nezahat G.: Kenan Evren anılarında Sekine Hanım için “Bazı inançları vardı. Çamaşır yıkayacağı zaman çarşamba mı, perşembe mi bir günde çamaşır yıkamazdı. El ve ayak tırnaklarını aynı günde kesmez, bize de kestirmezdi” diyor. Bu tipik bir Alevi inancıdır.  Bir hikaye daha var. Tam darbe sonrası bir kadın askeri helikopterle Hozat’a gidiyor, Sekine Kankotan’ın ailesini araştırıyor. Ona bundan kimseye bahsetmemesini söylüyor. Biz büyük olasılıkla Sekine Evren’in son günlerinde ailesinden bilgi alma çabası olarak değerlendiriyoruz. Hozat’a giden kişi de Sekine Evren’in kızıydı herhalde.

Kapak resmi

“Annesinin Dersim evlatlığı olduğunu bilip bizden yardım isteyenler var”

Araştırmalarınız sayesinde buluşturduğunuz aileler oldu mu?

Nezahat G.: Evet oldu. 80 yaşındaki Emoş Gülver’i 75 yıl sonra ilk defa memleketine götürdük. Birinci dereceden ailesini kaybetmiş. Onu orada görevli askerlerden biri almış. Bir amcaoğlunu bulduk.
O buluşma başlı başına bir dramdı. Asıl adının Emoş değil Elif olduğunu orada öğrendi.

Kazım G.: Bir de annesinin Dersim evlatlığı olduğunu bilip bizden yardım isteyenler var. Mesela Güldane Acar filmi görmüş. Annem acaba o filmdeki kayıp Şemsi ya da Sakine’den biri mi diye geldi. Öyle mi değil mi bilmiyoruz ama artık kader ortaklıkları var ve birbirlerini akraba kabul ediyorlar.

“Harekata katılanların çocuklarının yüzleşmesi daha anlamlı”

 Kayıp kızlardan biri de kapaktaki fotoğrafta. Onun hikayesi ne?

Nezahat G.: Kayıp Kürt kızı Bese. Hâlâ kayıp. Yaşıyor mu yaşamıyor mu bilmiyoruz ama arıyoruz. Kapak fotoğrafını bize Şefika Bitim verdi. Bugün 95 yaşlarında. 1938’de Dersim’e gittiğinde bir asker kızıymış. Orada evleniyor, asker eşi oluyor sonradan. Babası da, eşi de harekata katılanlardan. Evlendikten sonra Dersim Mazgirt’ten Elazığ’a yerleşiyor. O sırada Bese onların evlerine geliyor. Bir süre sonra da evden kaçıyor. Sebebini henüz öğrenemedik.
Size nasıl ulaştılar?

Nezahat G:: Biz bir blog’ta yazılan yazıyla ulaştık onlara. Yazan, Şefika Bitim’in torunuydu. Bu, sadece Dersimlilerin, mağdurların ve çocuklarının duyarlılık gösterdiği bir konu değil. Harekata katılmış kişilerin çocukları ve torunlarının da meselesi. Bu çok anlamlı bizim için. Onların bu süreçle yüzleşmesi çok daha anlamlı.


30 Ekim 2012 Salı