11 Mayıs 2017 Perşembe

Gülüşlerinden yaralı çocuklar

Yusuf Nazım
T24 | 11 Mayıs 2017

Ankara, kışı geçirmiştir çoktan.
Bahar gelmiştir, ağaçlar çiçeğe durmuştur.
Gelen geçen görür bugünlerde, Yüksel Caddesi’nde bir ölüm sofrası kurulmuştur.
Ve iki genç oturmuştur ölümün sofrasına; iki güler yüzlü çocuk, iki dal fidan, iki çiçek açmıştır kaldırımda.

Ankara’nın sisli olur sabahları.
Yüksel Caddesi’nde sabah, bambaşka oluyor şu günlerde.
Güneş doğuyor, sis ağırdan çekiliyor, iki çiçek açıyor caddenin bir kenarında.
Yaprakları rengârenk, sesleri cıvıl cıvıl.
Doğan her yeni güne karşı gülüyorlar.
Gülüyorlar, bir ülkenin kanayan vicdanına, eksilmiş adaletine; kinle, husumetle, nefretle beslenmiş günlerine karşı…

Açlıkla terbiye edilmek istiyorlar

Nuriye Gülmen ve Semih Özakça.
Biri akademiden ihraç edildi, diğeri öğretmenlikten.
KHK mağduru onlar.
Daha nicesi, binlercesi gibi.
15 Temmuz darbe girişimi sonrası bir KHK ile aceleden verildi hükümleri.
Bir süredir açlıkla terbiye edilmek istiyorlar onlar.
İstiyorlar ki sağlık güvenceleri olmasın.
Bir kamu kurumda doğrudan ya da dolaylı çalışmasınlar.
Hak edilmiş işsizlik parasını bile almasınlar.
Pasaportlarına el koyuyorlar ki yurt dışına gidip alın eriyle çalışmasınlar.
Yani istiyorlar ki aç kalsınlar, ele güne muhtaç olsunlar…

*  *  *

Yüksel Caddesi.
Gençliğimin, üniversite yıllarımın duraklarında beklediğimiz, toplaşıp otobüslere bindiğimiz, yeni umutlara, yeni bir geleceğe yürüdüğümüz caddenin adı.
Ve Ankara.
Yıllardır uzak kaldığım şehir.
Bir zamanlar, göklerini fethetmeye çıkmışken soğuk bir sonbahar sabahı 12 Eylül darbesini yaşadığımız…
Hücrelerinde nice işkenceler gördüğümüz, Mamak Cezaevi’ni, Sincan’ı tanıdığımız…
Seneler sonra, darbelerle mücadele adı altında, sahte yüzlerle darbecileri serbest bırakıp zaman aşımından akladığımız, utandığımız o yıllar.
Cezaevi koğuşlarının önünde, jandarmalar saldırmak için hazırlandığında, kol kola girerek “jandarma biz…” marşını söylediğimiz, gençliğimin nice hatıralarını gömdüğüm o şehir.
Soğuk bir Aralık akşamı radyodan, 17 sinde bir çocuğun asıldığını duyduğumda, başımı kollarıma gömüp hıçkıra hıçkıra ağladığım o şehir!

Bir mesaj olmuş mudur adalet açlığı çekenlere

Ankara’da bahar.
İşte bu şehrin baharı şimdi.
İşte bu şehrin baharı soğuk şimdi.
Bu şehrin baharında, çocuklar üşüyor gül yanaklarından.
Bir zamanlar ağaçları olan bir caddesindeler.
Sahi, o şehrin Yüksel Caddesi’nde şimdi hiç ağaç kalmış mıdır?
Aylardan Mayıstır, ağaçlar çiçek açmış mıdır?
Sıhhiye’den araçlar kalkmış mıdır yine, öğrencileri almış, Yüksel Caddesi’ne doğru yola çıkmış mıdır?
Nuriye Gülmen ve Semih Özakça, kaç zamandır oradalar.
Öğrenciler o caddede bir durakta inmiş midir?
Buket buket çiçekler koymuş mudur önlerine?
Koymuşsalar eğer, bir mesaj olmuş mudur bu çiçekler adalet açlığı çekenlere?

*  *  *

Ankara.
Yıllardır sana gitmedim.
Lakin bir süredir Ankara’da, Yüksel Caddesi’nde benim bedenim.
Bir sürerdir, Yüksel Caddesi’yle birlikte eriyor benim de etlerim.
Görüyorum, şimdi yaralılar çocuklar o şehirde.
Görüyorum, soluyorlar o şehrin sokaklarını en çocuk yüzleriyle.
Gülünce, ağız dolusu gülen, bakışlarından umut rüzgârları eksik olmayan çocuklar soluyorlar.
Aylardır sessiz bir ölüme uzanmışlar.
Ölümle yaşam arasındaki o kritik eşiği bir çırpıda tüketmişler.
O sessiz, o masum gülüşlerinden bir onur çığlığı yükseliyor şimdi.
Ve eriyorlar.
Ağır ağır eriyorlar.
Her geçen gün, her geçen saat biraz daha eksiliyor hücreleri.

Adaleti ve onuru arayan herkes için oradalar

Biliyorum, yalnızca kendileri için değiller onlar.  
Biliyorum, işini, ekmeğini kaybedenlerin cümlesi için oradalar.
İskenderun’da işten atılan Ayten öğretmen, Diyarbakır’dan sendikalı Memet için oradalar; Armutçuk’da, bir ocakta otuz yıldır kazma sallayan kömür işçisi Salim, Zonguldak’ta KHK mağduru madenci Halis için…
Adaleti ve onuru arayan herkes için oradalar.
Bıkmadan, yılmadan, usanmadan geliyorlar.
Her gün, dünyanın en güzel sabahlarını kuşanarak, bütün sokakların en güzel gülüşlerini toplayarak geliyorlar.
Ve gülümsemelerini armağan etmeye devam ediyorlar hayata.
Öğretmenler, işçiler, sendikacılar, akademiden ihraç edilenler için gülüyorlar.
Hemen her gün polis copu, dayak, biber gazı altında; bazen karakolda, bazen gözaltında…
Ama aldırmıyorlar.
Gülüyor ve her gün başkentin bir caddesinde çiçekler gibi açıyorlar.

Çünkü haklılar!
Sonuna kadar haklılar.
Çünkü, yasaları hiçe saymış zamanla birileri.
Çünkü hak yemişler, hukuk dinlememişler, hep haram sözcükler beslemişler dillerinde.
Hep yalana, talana, harama çalışmış akılları.
Hep aynı yollardan geçmişler, aynı sulardan içmişler, aynı haram sofradan yemişler yemeklerini.
Ve tuzaklar kurmuşlar birbirlerine karşı, kirli kumpaslar.
Çünkü hep hileliymiş sözleri, hep yalan ayetlerden etmişler yeminlerini.
Sonra darbeler yapmışlar ülkelerine karşı.
Kıymışlar ülkenin geçmişine, bugününe, geleceğine.
Kırmaya kalkmışlar ülkenin en güzel ağaçlarını, budamışlar dallarını; koparmaya kalkmışlar çiçeklerini.
Aşsız, ekmeksiz, işsiz bırakmak istemişler cümlesini.

Başlarını hep gururla kaldırdılar

Belli ki, ülkenin en güzel çocuklarıydılar onlar.
Hiçbir zaman kendilerinden yana değildi kaygıları.
Ömürlerince, hep güzel bir ülke düşlediler.
Hep güzel bir ülke için bedeller ödediler.
Hiçbiri, ama hiçbiri dini siyasete alet etmedi.
Hep özgür düşünceden yana oldular; bilimden, sanattan, barıştan yana kurdular cümlelerini.
Ne tarikattan yana işleri oldu, ne de cemaatten yana çıkarları.
Aksine, ülkenin üzerini kuşatmaya çalışan cahil karanlığına karşı mücadeleyle geçti hayatları.
Derdest edildiklerinde, alınları tertemizdi, aktı.
Başlarını hep gururla kaldırdılar, asla önlerine eğmediler.
Çoğunun, üzerinde doğru düzgün para bile çıkmadı
Ne külçe külçe gizli altınları, ne başka ülkelerden alınmış bilmem ne marka saatleri, ne de Avrupa bankasında offshore hesapları vardı.
Savcılar boşuna araştırıp durdu banka hesaplarını.
Mahkemelerde, çoğunun üç beş kuruştan fazla parası olmadığı geçti kayıtlara.

*  *  *

İşte bu çocuklar onlar!
Yüzlerinde, o gülüş yığınaklarından başka kabahati olmayanlar.
Bir süredir, Ankara’nın sokaklarında çiçekler gibiler.
İşlerinden kopartılmışlar!
Aşlarından, rızıklarından, ekmeklerinden edilmişler.
Açlık grevindeler!
Gülüşlerinden yaralılar şimdi!
El ele tutuşmuş, ölüme gün sayıyorlar.
Her gün biraz daha kanarken yürekleri, her gün biraz daha kanarken ülkenin vicdanı, sadece onurla doyuruyorlar açlıklarını.
Yüzleri giderek sararıyor, benizleri atıyor, kasları yavaş yavaş eriyor.
Adım adım yaklaşıyorlar mutlak bir sessizliğe doğru.
Sessiz bir ölüme doğru.
Sessiz ama sinsi bir ölüme doğru.
Yaklaşan ölüm solduramıyor yüzlerindeki o sevinci.
Gözleri hala ilk günkü gibi capcanlı, heyecanlı; hala umut dolu, ışıl ışıllar.
Ve hala eksilmiyor yüzlerinde o çocuk gülümsemeleri.

*  *  *

Nuriye Gülmen ve Semih Özakça.
Açlık grevinin 64. Günündeler.
Ölüme yatırmışlar gülümsemelerini.
Israrla işlerini, ekmeklerini istiyorlar!
Sadece kendileri için değil, hepimiz için istiyorlar, hepimiz adına istiyorlar.
Kutu kutu dolarları, parsel parsel arsaları, rüşvet kokan ihaleleri değil; kat kat rezidansları, her gün kirli suretleriyle göğe batan gökdelenleri, bilmem ne koyunda SİT alanına yapılmış kaçak villaları değil…
Ülkelerinde sadece onurla yaşamayı istiyorlar onlar.
İşlerini, ekmeklerini istiyorlar!
Ya ekmek, ya ölüm diyorlar.

En çok da onur diyorlar onlar.

6 Mayıs 2017 Cumartesi

Deniz’in gözlüğü

Yusuf Nazım
6 Mayıs 2017

O Gece, Gemerek’te.

Soğuk bir Mart günüdür.

Havada sulu sepken, karla karışık bir yağmur. Deniz, bir tarlanın içinde, çukurdadır.

Askeri araçların farları çukurun üzerini aydınlatmaktadır. Polisin elinde tabanca, jandarmada tüfek, birbiri ardına mermiler saplanmaktadır çamura ve kara.

Denizse, arada bir başını çıkarıp ateş etmektedir. Öldürmek amaçlı değil. Ya ayaklarının altına askerlerin, ya da başlarının bir karış üzerine.

Nasıl oluyorsa, içinde kıvrıldığı ölüm çukurunda, birden Mayakovsky geliyor aklına:

“Susun artık konuşmacılar, savdınız sıranızı.
Söz şimdi mavzer arkadaşta, şimdi o konuşacak”

Gariptir ama işte bu dizeleri anımsıyor. Rus şairin dizlerini tekrarlıyor içinden, doğrulup bir mermi daha yakıyor.

Tam o anda ölümü düşünüyor. Hâlbuki hiç aklına getirmezdi ölümü. Hiç korkmazdı ondan.

Derin bir sessizlik oluyor bir an. Bu sefer bilimi düşünüyor; bilimi, insanlığın geleceğini.  İki yüz yıl, üç yüz yıl sonrasını. İçinde bulunduğu durum, tıpkı Ionesco'nun oyunları gibi anlamsız geliyor ona. Birden yaşamak gerektiğine inanıyor. Sonra, ölümü düşündüğü için utanıyor.

*  *  *

Mahmut Sabah'ın kitabı
Mahmut Sabah.

Dönemin Hürriyet Gazetesi’nin Kayseri muhabiri.

Deniz’in Şarkışla’da olduğu bilgisi Kayseri’de ona ulaştığında, heyecan içindedir. Gazeteci refleksiyle koşacak, olaya tanıklık yapacak tek gazeteci olarak ekibin içinde yer alacaktır.

Tanıklığını on yıllar sonra kaleme aldığı, “O Gece, Gemerek’te” adlı kitabında anlatır.

Derin bir sessizlik çökmüştür soğuk karanlığın üstüne…

Bütün silahlar susmuştur. Sonra silahını fırlatıp atar Deniz, “çıkıyorum” der.

Ürperti verici o zifiri karanlık, araçların farlarıyla aydınlanmıştır. Silahların doğrultulduğu tümseğin ardından önce başı gözükür Deniz’in. Kürklü yakası, yukarı kalkıktır parkasının. Islak, siyah saçları alnına dökülmüştür. Üç dört günlük sakalı vardır yüzünde. Başını kaldırır, yüzünü göğün karanlık boşluğuna çevirir. Yüreğinin derinliklerinden, uzun soluklu bir iç geçirir. 

Üst üste basar deklanşöre Mahmut Sabah.

O ünlü fotoğrafları armağan eder tarihe.

*  *  *

Askeri bir jeepe alırlar Deniz’i.

Aynı araçta, birlikte olduğu komiser Vedat Özkan mırıldanır:

Boylu, poslu. Üstelik yakışıklı da… Üzülmemek elde değil der.

Askeri araçlar hareket etmiş, Kayseri’ye doğru yol almaktadır. Ancak, o hengâmede Deniz’in üstünü aramak akıllarına gelmemiştir.

Kısa bir panik yaşarlar. Yolda dururlar. Deniz’in kelepçesini çözüp aşağı indirirler.

Üzerinde parka ile paçaları çamura batmış kirli, boz bir pantolon, yarı ıslak, yarı çamurlu botlar vardır ayaklarında. Parkanın altında hâki yün kazak, göğüsleri cepli, hâki gömlek giymiştir.

Mahmut Sabah, Leica marka fotoğraf makinesini bir kez daha hazırlar.

Üstünü çıkartarak, tepeden tırnağa ararlar Deniz’i. Tam o esnada, Deniz’in üstünden yere bir şey düşer. Mahmut Sabah ayaklarının önündeki gözlüğü alır, Deniz’in gömleğinin cebine koyar.

Arama biter. Giysilerin tekrar giyilmesine gelir sıra. Gömleğin düğmelerini iliklerken gözlük bir kez daha yere düşer. Mahmut Sabah, alır yeniden cebine koymak ister Deniz’in.

Yorma kendini” der Deniz, “Sende kalsın. Nasıl olsa benim ihtiyacım olmayacak!

Fotoğraf: Mahmut Sabah
Ses tonu, ağzından çıkan sözler duygu yüklüdür.

Madem gömleğin cebinden düşüyor, o halde yeleğin ya da parkanın cebine koyalım der ve bir kez daha uzatır gözlüğü Mahmut Sabah.

Israr etme, almam!der Deniz. “Benden hatıra olarak saklarsın.”

Sadece Mahmut Sabah’ı değil, oradaki herkesi etkileyecek türdendir, Deniz’in ağzından dökülen bu sözler.

Gazeteci olarak o anların tek tanığıdır Mahmut Sabah.

Gözlüğü alır, cebine koyar. Hatıra olarak saklar.

Genç yaşta “umuda yürüyen” bir kuşağın liderlerinden birinin öyküsüne tanıklık etmiştir.

Aradan 42 yıl geçtikten sonra “O Gece, Gemerek’te” yaşadıklarını anlatır.

*  *  *

Darbe yıllarıdır.

Mahkemeler ise darbe mahkemeleri.

Ölüm emirleri çoktan verilmiştir Denizlerin.

Celladı korkaktır, talimatla kırmıştır kalemini.

Yıllar sonra ekranlarda mahcuptur, utangaçtır; suçludur tarihin karşısında.

Bir televizyon programında, Deniz’in yoldaşı karşısına çıktığında, yüzü kızarmıştır, utanç içindedir, talimatla kalem kıran o parmaklar şimdi titremektedir.

Bilir ki, ülkelerinin bağımsızlığından başka bir şey istememişlerdir bu çocuklar.

Bilir ki, talimat aldıkları efendileri, bugün veryansın ettikleri dünyanın haramilerine göbekten bağlanmışlarıdır.

Ve tüm dünya tanıyacaktır bu çocukları; ne şan, ne şöhret peşinde koşmuşlardır.

Hayatlarını ölüme attıkları bu cehennem ateşinde, kendileri için hiçbir şey beklememişlerdir.

Onurlu bir hayattan başka bir istedikleri de olmamıştır halkları için.

*  *  *

Deniz'in gözlüğü
Ne var ki, bir kez kırarlar o gençleri.

6 Mayıs’ta, cesaretini ipe verirler ülkenin.

Nurhak’ta kanatırlar düşlerini çocukların.

Kızıldere’de soldururlar gülüşlerini.

Ve karartırlar bir ülkenin geleceğini.

Sonra, sahte suretleriyle bir kez daha gelirler.

Yeniden ve yeniden gelirler.

Yeni silahlar kuşanırlar, yeni darbeler yaparlar, yeni maskeler takıp daha çok güçlenirler.

Sonra, hep birlikte kıyarlar ülkenin umuduna, geleceğine, düşlerine.

Bentler kurarlar önlerine nehirlerin, kelepçeler vururlar bileklerine.

Göz koyarlar ormanlarına, parklarına, bahçelerine.

O yürekli çocuklar, yoklardır artık!

Bu yüzden rahatlardır.

Rahatlardır ve bir bir kuruturlar derelerini, vadilerini; can damarlarını toprağın.

Betona, ranta ve yağmaya boğarlar şehirleri.

Kirletirler ülkenin vicdanını; renklerini, seslerini, cümle kimliklerini.

Yağmalanır bütün hayalleri ülkenin; kıyılar katran kusar, dereler zehir akıtır, bacalar asit püskürtür üzerimize.

Hep kana bulanır meydanlar.

Ülkenin en güzel çocuklarına, en büyük bedelleri ödetirler. Paramparça ederek etlerini, dört yana savururlar. Karanlık, izbe sokaklarda kıstırıp darp ederler onları, baş eğdiremediklerini ise hapishanelere doldurdular…

*  *  *

1971 yılı Eylül ayıdır.

Ankara 1 Numaralı Mamak Askeri Cezaevi koğuşlarından birinde iki genç, ranza altında, sanat ve edebiyat üzerine konuşmaktadırlar. 

Yazar Erdal Öz, Deniz'in edebiyata bunca yakın oluşuna şaşırır.

Reis” der Deniz, “biz edebiyattan geldik, edebiyattan”... Nazım'dan, Ahmet Arif'den bahseder; Bekir Yıldız'dan, Yaşar Kemal'den... Bilgesu Karasu'yu, Firüzan'ı tartışır; Edip Cansever’i, Turgut Uyar’ı, Cemal Süreya’yı ve daha nicelerini... 

1960'lı yılların sonlarını hızlı yaşayan; derneklerde, lokallerde, ekonomi ve felsefe tartışan, mitinglerden mitinglere koşan, düşünen, kafa yoran; hiç bir şey yapamamanın öfkesini dağlara vuran genç kuşak için şöyle der Deniz:

“Bu yeni kuşak, kültürden de nasibini alamadı. Örneğin, Beethoven'i doya doya dinleyemedi. Eisenstein'in, Pudovkin'in filmlerini bile rahatça, tat alarak izleyemediler. Düşünsene, bir resim sergisini bile şöyle içlerine sindire sindire gezip görme olanağı bulamadılar.  Yahu bu çocuklar, doğru dürüst âşık bile olamadılar... Büyük eksiklik bunlar... Büyük eksiklik...”

Haklıydı Deniz.

Onlar sanattan, edebiyattan, felsefeden gelmişlerdi.

Okudukları üniversitelerin en parlak öğrencileriydiler, birer dehaydılar. Kimi 3-4 dil konuşur, Dante’den İtalyanca dizeler okurdu.

Kimi dağcı, kimi basketbolcu, kimi maratoncuydu. 

Bale de yaptılar, dans partileri de düzenlediler.

Türkler için de yürüdüler, Kürtler için de.

Tütün için de mücadele ettiler, Pancar mitingi de düzenlediler.

Gittiler, Hakkâri’de Zap Nehri’nin üzerine köprü kurdular.

Son derece esprili, muzip bir gençlikti onlarınki.

Kimi, beyaz at üstünde, sevgilisine serenat yapacak kadar romantikti.

Vurulduklarında ya şiir kitapları çıkıyordu çantalarından, ya da romanlar.

Ölürken, en güzel şarkılarını söylüyor, asılırken Rodrigo’yu söylemeyi düşlüyorlardı.


Öyle de yaptılar.

Onurla yürüdüler idam sehpasına.

Yüreklice geçirdiler urganı boyunlarına.

Hükmedenler boşuna baktılar gözlerine, korkudan eser yoktu.

Cellada bırakmadılar son hamleyi, kendileri tekmelediler sehpalarını.

Son sözlerinde, bir bıçak gibi vurdular kelimeleri dişleri arasından.

Vatanın bağımsızlığına, ülkenin özgürlüğüne, halkların kardeşliğe dair söylediler son şarkılarını.

Ve gülerek gittiler ölümün üzerine.

*  *  * 

Attila İlhan
Sene 1972’dir.

İzmir’de, Karşıyaka’da, vapur iskelesinden biri beklemektedir.

Vapura biner.

Deniz bulanıktır; simsiyah, alçalmış bir gökyüzünün altında hırçın, çalkantılı…

Acı bir yel esintisinin ortasında düşer aklına ilk mısra… 

Adam şairdir, ağlamaktadır.

Vapurda sessiz bir köşe bulup yüksek sesle tekrarlar:

“Bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı”

Vapur iskeleye yanaşır, adam iner, rıhtım boyunca mısraları tekrarlayarak yürür:

“Güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı”

Kirpikleri birbirine yapışır, iki çift damla süzülür yanaklarından. Mısralar sökün eder birbiri peşi sıra:

“Hoyrattı gülüşleri aydınlığı çalkalardı
Gittiler akşam olmadan ortalık karardı.” 

Kendisi anlatır sonrasını.

12 Mart sonrasının kahır günleridir. 

Bir sabah radyodan duymuştur ağır haberi. Çocuklara kıymışlardır.

Şairdir, yüreği yanmıştır, Attila İlhan’dır o.

Rıhtımda yapayalnızdır. 

Sessizce Denizlere ağlamaktadır.


Tarih 6 Mayıs 1972’dir.

Ülkenin gençleri değil, gençliğidir ipe verilmiş olan.

Adı Deniz’dir, Yusuf’tur, Hüseyin’dir.

Ömrümüzün cümlesidir hepsi.

Bir ülkenin yaralı geleceğidir.


28 Nisan 2017 Cuma

Ölüler keman çalmaz

Yusuf Nazım
T24 | 28.04.2017


Eylüldü. 
Bir zamanlar dağdaki kemancı yazmıştım.
Antandros’daydım o zamanlar.
Atilla İlhan'ı yeni kaybetmiştik.
Kaz dağının eteklerinde, ağaçlar sonbahara hazırlanıyordu.
Kuş sesleri şakıyordu ormanın derinliklerinden.
Bir ara durdum.
Ormanın derinliklerine kulak kabarttım!
Ağaçların arasından, cıvıl cıvıl kuş korosunun içinden, inceden inceye bir ses geliyordu.
Bir kemanı andırıyordu tınıları.
İnanılmaz gelmişti bana bu.
Tınıların peşine düşmüş, döne kıvrıla inen toprak yolun sonunda görmüştüm onu.
Yaşlı bir sedir ağacının altında, küçük bir kulübenin önünde, ayaktaydı.
Yalnızdı.
Elinde bir keman vardı adamın, çalıyordu.
Bir süre durup dinlemiştim onu.
Kaz Dağları’nın yamaçlarında, yabanıl bir ormanın sessizliğinde parmakları huzur dokuyordu…
Adını, “Dağdaki Kemancı” koymuştum.

*  *  *

Bu sefer tınıları bir denizden geliyordu kemanın.
Buruktu, hüzün doluydu, sanki bu dünyaya kırgındı.
Bir resim düşmüştü önüme, bir kemanın sesinde buğulanmıştı yüreğim, Ege’de bir kemancının hüznü kanamıştı ruhuma.
Hâlbuki daha dündü.
Gazi Mahallesi’nde iki çocuğa kıymıştılar.
Ormanda, bir gecelik eğlenceden dönen çocukların bağlamasını kırmıştılar.
Bizim de çocukluğumuza kıymıştılar.
Dayanamamış, oturup yazmıştım.

Dedim ya, bu sefer denizden gelmişti haber.
Gelmişti ve incecikten bir hüzün, kalın sesli notalar gibi dizilmişti yüreğime.
Yetim kalmış bir kemanın ezgileri sinmişti her yanıma.
Deniz Yazgı.
Sırtında kemanıyla çıktığı umuda yolculukta, Midilli açıklarında yakalanmıştı ölüme.
Onu gitarıyla birlikte bulmuştular.
Şimdi sessiz bir ölüydü dalgaların arasında.
Çağdaş, gelişmiş bir medeniyetler topluluğuyla, Emevi Camii’nde namaz kılmaya hevesli bir ülke arasındaki ucuz bir anlaşmanın sıradan figürlerinden biri. 
Uygar Avrupa’yla, uzak batının beyaz adamının birlikte ürettiği o muazzam savaş çarkının dişlileri arasında, artık çalamayan bir kemandı o.
Modern tarihin, 21. yüzyılda gördüğü bu en kirli, en ahlaksız savaş, genç bir kemancıyı alıp kemanıyla birlikte bu çarkın dişlileri arasına öğütmüştü.
Tıpkı üç yaşındaki Aylan Kurdi gibi.
Ölülerine Akdeniz’i, Ege’yi mezar kılan yüzlerce, binlerce Suriyeli, Iraklı göçmen gibi.
Göç yollarında kurban olmuş daha nice hayatlar gibi.

*  *  *

Ortadoğu.
Nicedir insanlara, yaşamanın haram edildiği bir coğrafyanın adıydı.
Tanrıların cehennem ateşi tutuşturduğu topraklardı.
Her gün uçaklar kalkıyordu bir yerlerden, bombalar bırakılıyordu bir yerlere.
İnsanlar ölüyordu, listelerdeki sayılar kadar önemsiz, böcekler kadar değersiz.
Büyük bir hızla ilerliyordu medeniyet.
Her gün yeni silahlar icat ediyordu laboratuvarlar.
Sarin kokuyordu, hardal kokuyordu, fosfor kokuyordu şehirler.
En çok da ölüm kokuyordu yeni icatlar.
Ansızın atılı veriliyordu uçaklardan!
Derileri soyuluyordu insanların, ciğerleri takatsız kalıyor, çatlıyordu çocukların.
Dolarlar akıyordu, Eurolar akıyordu bankalardan bankalara.
Üç vardiya birden çalışıyor, ölüm üretiyordu fabrikalar.
Ölüm yetişemiyordu hızına medeniyetin.
Bir yalan uğruna, tam bir milyon sekiz yüz bin insan ölüyordu Irak’ta!
Ve daha saymıyorum, başka başka yerlede.
Pardon deyiveriyordu uygar ve demokratik Amerika!
Üzerinde güneşin batmadığı Avrupa’nın imparatorluğu, demokrasinin beşiği, pardon diyordu.
Afganistan’a, Irak’a, Suriye’ye; yetmedi Mısıra ve Libya’ya demokrasi, özgürlük götürme heveslisi modern ülkeler…
Hapsi pardon diyorlardı!
Pardon diyorlar ve savaş suçlusu arıyorlardı Libya’nın, Suriye’nin çöllerinde.
Ve dikenli tellerle koruyarak demokrasilerini, beton duvarlar örüyorlardı sınırlarına.
Demokratik ülkelerin, kirli pazarlıkları eksik olmuyordu, göç yollarında telef olanların sayıları üzerinden.
Dünyanın en büyük haber ajanslarında, kederli mesajları yayınlanıyordu liderlerin.
Birleşmiş Milletler’de, taziye için sıraya giriyorlardı birer birer.  
Bir yandan rekora koşarken dünyanın en büyük silah tüccarları, ölüm ihraç etmeye devam ediyorlardı büyük bir hızla.
Ve her gün yeni ölümlerin sesi yükseliyordu Ege’nin, Akdeniz’in sularından.
Kimi Libya’dan açılıyordu denize, kimi Kuşadası, kimi Dikili’den.
Onar onar, yüzer yüzer, sürüler halinde tükeniyorlardı göç yollarında.
Kimi ölü bir bebek olarak vuruyordu kıyılara, kimiyse bir kemana sarılmış olarak.

*  *  *

video
Eylül’dü.
Bir zamanlar, dağdaki kemancıyı yazmıştım.
Şimdiyse Nisan’ın sonlarındayız.
Ve ben denizdeki kemancıyı yazıyorum bu sefer.
Barış Yazgı.
Yaşama, notalarıyla tutunmaya çalışan yirmi ikisinde bir genç.
Ege Denizi’nin dalgaları arasında bir kemancı.
Çırpınıyordu, nefes alamıyordu, kemanını çalamıyordu.
Çünkü ölü bir kemancıydı artık!
Ve ölüler keman çalmazdı.
Silahların, savaşların, dolarların dünyasında ihmal edilebilecek bir ayrıntıydı o artık.
Kemanını kutusuna koymuş, tanrıların çoktandır ateşini tutuşturduğu bu cehennem ateşinden kaçmak istemişti.
Göç yollarında, umuda yolculuğa çıkanların arasına katılmıştı.
Belli ki yalanların, hilelerin, tuzakların ve kirli anlaşmaların dünyasına çok uzaktı.
Tanrıların Ortadoğu’da yarattığı bu kan denizinden kurtulup sanatın, müziğin, notaların o eşsiz dünyasına varmak istemişti.
Ne var ki ölüm aceleciydi.
Bir denizin koynunda çalmıştı marşını.
Ege’nin mavi sularında ansızın yakalamıştı onu.
Ölüm kusan silahların, zehir ve barut üreten fabrikaların; varil varil petrollerin, dolarların, euroların kudretli dünyasına gücü yetmemişti Barış’ın.
Sonunda nefesini kesen soğuğa, takatını tüketen dalgalara karşı pes etmiş, sonsuz bir huzura kapamıştı gözlerini.
Uyumuştu…

Barış Yazgı.
Ruhu müziğin dünyasında büyümüştü.
Seslere ve notalara aşıktı.
Kemanı ve notalarıyla çıktığı yolculukta adı ölümle, kanla, barbarlıkla kutsanmış bir savaşın kirli denizlerinde kaldı.
Sessiz, notasız bir ölüm oldu Ege'nin sularında.
Onun yazgısını paranın, çeklerin, senetlerin kirlenmiş dünyası belirledi.
Ülkelerin, göçmen istatistiklerinin ölüler hanesinde bir sayıya dönüştü.

*  *  *

Bu yazıyı Barış Yazgı ile birlikte yazıyordum.
Bir yandan parmaklarım kelimelere dokunuyor, bir yandan arkada bir orkestra çalıyordu.
İçinde Barış, elinde solo bir keman, parmakları hayata ezgiler dokuyordu.
Nasılda masumdu piyano, usuldan nameler katıyordu orkestraya, bas gitar akustik ve klasik olanla yarışıyordu.
Ne ölüm, ne acı, ne kin ve nefret vardı.
Birlikte, mütemadiyen çalıyorlardı.
Ve ben yazmaya devam ediyordum.
Ruhlarında müzikten, sanattan, estetikten yana esen bir rüzgâr.
Aralarındaki o muazzam ahengini hiç bir şey, ama hiçbir şey durduramıyordu.

Barış’ı durdurdular ama!
Onu, Ege Denizi’nin tuzlu dalgaları, saçlarını yalarken buldular.
İnsandı, Siirtliydi, Kürt’tü.
Tıpkı bir Newroz günü çırılçıplak vurularak öldürülen Adıyamanlı Kemal Kurt gibi.
O da Kemal gibi gençti, keman çalıyordu.
Gencecik hayatını seslere ve notalara adamıştı.
Ve Nisan’dı.
Baharın en güzel günlerinden biriydi.
Denizin tuzlu koynunda onu bulduklarında, kendisine ait kemanın kutusuna sarılmıştı!
Kemanını mı kurtarmak istemişti, kendi canını mı, bilinmez.
Kemanı, kutudan sağlam çıkmıştı, bir de kâğıtlara yazılı notaları.
Kemancı ölmüştü.
Lakin denizde, bir kemanın sesi duyuluyordu.
Buruktu, hüzünlüydü, ölüm ezgileri taşıyordu tınıları.
Oysa biliyorduk, ölüler keman çalmazdı.

http://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/oluler-keman-calmaz,17124

22 Nisan 2017 Cumartesi

Bağlamayı kırdılar, çocukluğumuzu da!

Yusuf Nazım
22 Nisan 2017


Gazi Mahallesi.
İstanbul’un ağrılı semti.
Gazi Ormanı’nda beş dal fidan, beş yağız delikanlı.
Ağaçların arasında, yaşları genç, kahır öğreniyorlar daha, yüzleri hala çocuk.
Sofradalar.
Birkan’ın elinde bağlaması.
Yarenlik ediyorlar birbirlerine.
Saz çalıp türkü söylüyorlar, yeni yaşlara büyüyorlar birlikte yani.
Önlerinde çilingir sofrası; pet şişede su, plastik bardakta rakı.
Ortada eğreti bir masa, üstünde sazın kılıfı.
Öğreniyoruz ki, meğer uzun namluluymuş bağlaması çocukların.
İfadeler böyle buyuruyormuş, tutanaklar da böyle.

Demirhan Erkul.
Aracı kullanan delikanlı.
Delikanlı değil, henüz çocuk!
Ehliyeti yoktu.
Nasıl olsun, henüz on beş yaşındaydı!
Biraz önce bir çilingir sofrasında, yanında arkadaşları vardı.
Her şeye yakışır da, bir çocuğa nasıl yakışırdı kan kırmızı?
Yakışmazdı tabii!
Ama yakıştırdılar!
Gazi Mahallesi’nde bir sokakta, bir aracın içinde yakıştırdılar!  
Demirhan’ın yanında Birkan Yüksel (17) elinde bağlaması; arkasında Oğuzhan Erkul (17); onun yanında Barış Kerem (17), yanında Ramazan Altürk (18).
Biraz önce bir masada, gül yüzlerinde sevinçleriyle hepsi çocuktular.
Ölüm ki, ne kadar da severdi yakın mesafeleri.
Yakıştırdılar kırmızıyı, Barış ve Ramazan’ın parçalanmış kafataslarına.
Kırmızıya boyayarak etlerini, yakıştırdılar Oğuzhan’a, Demirhan’a; sırtında iki mermi çekirdeğiyle, arkadaşlarını hastaneye taşıyan ve oracıkta bayılan Demirhan’a.
İmzalar bunu söylüyordu; kucağında bağlaması vardı, ancak uzun namluluydu.

Alışılmıştı, tutanaklar hemen tutulur, imzalar aceleden atılırdı.
Sokak kameraları hep çalışmaz olurdu böyle durumlarda.
Zırhlı araçların kayıtları ise bozuk çıkardı.
Haber ajansları, ışık hızıyla geçerdi bültenlerini.
Ne idüğü belirsiz teröristler peydahlanırdı birden.
Polis tutanağına böyle geçerdi;
“Ön koltukta biri oturuyordu, elinde uzun namlulu silahı vardı.”
Sonra, yayın yasakları başlardı.
Anmak yasak olurdu birden ölenlerin adlarını; yazmak yasak, anlatmak yasak!
Yayınlamak yasak olurdu çocukların o gül yüzlü suretlerini.
Ve kelimeler kırılırdı kalbinizde, sözünüz olmazdı söyleyecek.
Ağrılarınızı sinenize basıp mezarına yürüyemezdiniz.
Anısına saygı duruşunda bile bulunamazdınız.
Çünkü bağlaması uzun namlulu olurdu erken ölen çocukların.

Sonra hayıflanırdınız.
Bu topraklar alışıktır zaten, yaşlarından büyük mermiler sıkılırdı çocuk bedenlere.
Ellerine silahlar tutturulur, bir çırpında terörist yapılırdı.
Televizyon kanallarında böyle geçilirdi suretleri.
Nasıl olsa, vicdanlar alışıktı, şehirlerden şehirlere sürülürdü mahkemeler.
Henüz on sekizine bile basamamış yaşlarından vurulurken çocuklar, hep elini kolunu sallayarak dolaşırdı katiller.
Failleri meçhulde kalırdı nasılsa ölülerin.
Bir kez girince mermiler çocuk kafataslarına, et ve kemik parçalarından ibaret kalırdı yaşamak.
Gerisi polis tutanakları olurdu; adli tabip raporları, mahkeme kayıtları, yıllar sürecek bitmeyen soruşturmalar olurdu.
Ölenin yakınlarından yeni teröristler çıkartmak olurdu gerisi.
Çünkü bağlaması da hep uzun namlulu olurdu ölülerin.

Babası Dersimliydi Barış’ın.
Munzur’un suyundan içmişti dedeleri; kıldan ince, kılıçtan keskin bir köprüden geçmişti ataları.
Gazi Ormanı’nda felekten bir gün geçirmekti tek istekleri.
Oysaki bazen, çocukluğundan da vurulabileceğini insanların, henüz öğrenmemişti Barış Kerem.
Kimse öğretmemişti ona.
Bir zamanlar, cezaevleri birer tabuta dönmesin diye ölüme yatmış babası anlatmamıştı.
Halbuki 120 gün, 120 gece ölümü tatmıştı; hastaydı, Eernicke Korsakoff’tu babası.
Anlatmamıştı ona, bu ülkede çocukların bile ne büyük hızla eksildiğini.
Ve şimdi, bağlaması uzun namluluydu çocukların, öğrenmek için ne kadar geçti.

Bir kez daha yanıtsız soruların yurdu oluyordu ömrüm.
Bir daha asla gülmeyecek yüzlerine bakarak çocukların, yeniden yoruluyorduk.
Bu çocuklar, niye böyle hep çocuktular?
Neden hiç büyümüyorlar, nasıl böyle acımasız gülüyor, daima sebepsiz ölüyorlardı?
Ölüm, ya bir gecekondunun kapısında buluyordu onları, ya bir bayram yerinin girişinde, çırılçıplak bir bedende.
Gidemiyorlardı gitmek istedikleri yerlere, yaşayamıyorlardı bayramlarını, sevinemiyorlardı.
Ne de olsa ölüm, her yerde durduruyordu hayatlarını.
On iki yaşında bir çocuğu oyun oynarken mesela; ya da kendi evinin bahçesinde bir başkasını, yaşı sayıda mermilerle; bazen bir kucakta veya kundakta…
Kısacası, ölüm her yerde buluyordu onları.
Ve ölüm yıldönümlerinde anmak için çocuklar bırakıyordu bu ülke bize.
İşte bunun için kirli bir yapışkanlık bulaşıyordu bizim de üzerimize.
Çirkin, bulaşıcı bir yapışkanlık.
Ve bağlaması, daima uzun namlulu oluyordu çocukların.

Şimdi, sorgusuz, sualsiz bir ölümün daha hoyratlığındayız.
Yine dur ihtarına uymayan ölümlere teslimiz.
Yine fütursuz, vicdanı olmayan kelimelere sığınmış demeçler, alışmışız.
Biz yine eksiğiz.
Gidenlerimize yeni gidenler eklemişiz.
Biraz daha azalmışız bu dünyada, biraz daha yenilmişiz.
Yine öfkeyle, ateşle, barut kokusuyla kanırtılmış ruhlarımız.
Karanlık bir ormanda bir fotoğrafta matlaşmış, flulaşmış, yine bir sokağın ortasında ölü ele geçirilmiş gülümsemelerimiz.

Gazi Mahallesi.
Yaralı bir şehirdi bildim bileli.
Ağrıları vardı, geçmişten bugüne.
Şimdi bir kez daha kanamalıydı çocuk yüzlü yaralarından.
Her yanı ağrılar içindeydi, sızlıyordu.
Yeni bir yaşa basmadan, çocukları eksiliyordu kentin varoşlarından.
Sabahları soluk yüzlü, is kokan sokaklarından cenazeler kalkıyordu.
Kırmızı tuğlalı, boyasız, sıvasız duvarları susuyordu kentin.
Susuyordu badanasız evlerin güneş girmeyen odaları.
Çaresiz kalıp susuyordu şehir.
Susuyorduk hep beraber.
Henüz doya doya yaşanmamış gençliklerinde ölürken şehirler; resimlerde yarım kalmış o zalim, o acımasız gülüşlerinden eksilirken çocuklar, biz hep susmaya devam ediyorduk…

Bahardı işte, neylersin.
Aylardan Nisandı.
Nisan’ın on dördü ve geceydi.
Bahar kanar mıydı, kanıyordu işte!
Karanlığa ışık çakıyordu çocukların yüzlerinde gülümsemeleri.
Gençliğin, civanmertliğin, yepyeni bir yaşın eşiğinde çocuktular.
Lakin pusluydu, karanlıktı, kirliydi gece.
Ve bağlaması uzun namluluydu çocukların.
Yine geldiler, yine yüzleri yoktu, yine sevgisizdiler.
Yine renksiz, zevksiz, suretsizdiler.
Bağlamayı kırdılar!
Çocukluğumuzu da!