16 Kasım 2018 Cuma

Ahmet Kaya: Et tırnaktan ayrılınca

Yusuf Nazım
T24 | 16 Kasım 2018


Sesi ağlamaklıydı:

“Dün gece internet üzerinden görüntülü olarak görüşmüştük. Ne kadar da iyiydi; güldük şakalaştık, espriler yaptık.”

“Memleketimi özledim be Selahattin,” dedi bana. “Taşını, toprağını, börtüsünü, böceğini; her şeyini özledim! İşportacısını, ırgatını, köylüsünü… “Var ya,” dedi, Karaköy'de bir hamalın sırtından akan terini bile özledim.” 

Ağlamaklı çıkan sesi, derin iç çekmeleriyle birlikte hıçkırıklara dönüşmüştü bile. Koca adam, telefonda hüngür hüngür ağlıyordu…

*  *  *

Arayan İstanbul’dan hekim dostum Sebahattin'di. Bir gün önce, internet üzerinden görüştüğü sevgili dostu, arkadaşı, yoldaşı Ahmet Kaya'nın ölüm haberine ağlıyordu. Ağrısı büyüktü. Yüreği dağlanmış, tarifsiz bir acıyla yanıyordu. Belki birkaç kadeh almış, paylaşmak istiyordu. Ve o kocaman adam, telefonun öbür ucunda, küçük bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyordu…

O cesur, o memleket sevdalısı, o yufka yürekli insan, otuz yıl yoksulluğunu çektiği yurdundan uzakta, yaban ellerde, o kocaman gövdesiyle bir gece ansızın yığılıp kalmıştı. “Hoşçakalın Gözüm” adlı albümünün kayıtlarını yaparken Ahmet Kaya ölmüştü!

Başı belada

Ahmet Kaya bir şarkısında şöyle diyordu;

“başım belada
adamın biri vurulmuş sokakta
cebimde adresim bulunmuş,
başım belada”

Şarkısında dediği gibi, başından bela eksik olmaz Ahmet Kaya’nın. Söylediği şarkılar için davalar açılır, şarkı sözlerinde, satır aralarında terörün izi aranır, şiirlerinin sözlerini değiştirdiği için mahkeme mahkeme dolaşır.

Bir şarkı sözü için yargılanır, kaset yasaklanır. Sonra sakıncasız olduğu mahkemece karara bağlanır. 450 adet satan kaset, bu sefer beş gün içinde 450 bin adet satar. Ardından konserler başlar, salonlar, stadyumlar dolar taşar.

12 Eylül darbesinin karanlığına sazıyla, sözüyle, şarkılarıyla adeta meydan okumuştur. Kimsenin cesaret edemediği yıllarda, özgürlük ve demokrasi şarkılarını dillendirir. Yeni şarkılarını, yeni konserler; onları da yeni yasaklar takip eder. Hakkında sayısız dava açılır.

O ise asla yılmaz. Gelen tehditlere aldırmaz. Gözaltına alınır, bırakılır; hapse girer, çıkar. O da Yılmaz Güney gibidir; Anadolu’nun bağrından kopmuş, gelmiştir. Bir rüzgâr gibi esmiş, fırtına gibi büyümüş, doğru bildiği yolda adeta vuruşa vuruşa yürümüştür.

Bütün ülke onu tanımaktadır artık. O bir müzisyen, şarkılarını sırtına yükleyip dağa çıkan bir eşkıya, adını Ali koyduğu muhabbet kuşu kaçtığında, ardından 24 saat ağladıktan sonra “Ali Gitti” diye bir türkü besteleyen yufka yürekli bir hayvan sever, her görüşten milyonlarca insanın sevgilisidir.

Kütçe bir şarkı yapmak

Tarih 10 Şubat 1999, İstanbul.

Magazin Gazetecileri Derneği’nin gecesi. Yılın en iyi 10 müzik yıldızı yarışmasının ödül töreni. Sahnede Ahmet Kaya vardır. Önceden, ödül aldığı söylenerek geceye davet edilmiştir. Aslında, resmi toplantıları, protokolleri, ödül törenlerini sevmez o. Oraya da isteyerek gelmemiştir. Eşinin ısrarıyla takım elbisesini giymiş, geceye katılmıştır.

İsmi anons edildiğinde sahneye çıkar, alkışlanır, yılın en iyi sanatçısı ödülünü havaya kaldırır.

"Bu ödülü İnsan Hakları Derneği adına, bu ödülü Cumartesi Anneleri adına, bu ödülü magazine emek veren tüm insanlar adına, bu ödülü bütün Türkiye halkı adına alıyorum" der.

Bir şey daha der Ahmet Kaya; “Kürt” der!

Evet, evet, “Kürt” der, “Kürtçe bir klip” der, “Kürtçe bir şarkı yapıyorum” der…

Başka bir şey demez, diyemez!

Niye diyemez?

Mermer parçalanır, mozaik dağılır, et tırnaktan ayrılır! 

Çünkü o lanetli (!) söz çıkar Ahmet Kaya’nın ağzından.

O lanetli söz çıkar ve ne olursa, işte bundan sonra olur.

Mermer parçalanır, mozaik dağılır, et tırnaktan ayrılır! 

Kalabalığın içindeki yüzler birden bire düşer; kaşlar öfkeyle çatılır, salonun her köşesinden karanlık bakışlar peydahlanır.

Az önce ödül verdikleri, ayakta alkışladıkları, yılın en iyi sanatçısı ilan ettikleri adamın dudaklarından çıkan tek bir sözcüğe dairdir öfkeleri… Statüsü olmayan bir sözcüğe dair; sadece bir "Kürt" sözcüğüne dair…

Maslak’ta o gece karanlık ve ağırdır. Gecede günahkâr bir geçmişin geleceğe olan tahammülsüzlüğü vardır; kokuşmuş, zavallı, sinsi bir inkârın görünmeyen yüzü vardır.

İşte bu yüzden, o lanetli (!) sözcüğe, “Kürt” sözcüğüne karşı, hep beraber, kutsal bir mutabakattaymış gibi kenetlenirler.

Sanki etle tırnak gibi değil, sanki bütün bir mozaik gibi değil, ezeli bir düşmana bakar gibi bakarlar!

Sanki hiçbir zaman, hiçbir surette, sanki hiçbir şeyden duymadıkları kadar büyük bir nefretle bakarlar!

Ahmet Kaya avı

O gece orada olanlar. O gece, ülkenin utanç tarihine yeni bir sayfa eklemek üzere, histerik nefret çığlıklarıyla birbiriyle yarış edenler.

Sonradan çoğu inkâr etti orada olduğunu. Kiminin o geceye hiç gelmediğini, kiminin erken ayrıldığını, kiminin tuvalette olduğunu öğrendik.

Hâlbuki hepsi oradaydılar!

Yalancısı, ikiyüzlüsü, sinsisi. sünepesi, çıkarıcısı, biat edeni, korkağı…

Hepsi bir aradaydılar!

Şöhretlisi, seçkini, çanak yalancısı, çıkarcısı, düzenbazı, ırkçısı, kafatasçısı…

Sonraki günlerde manşet manşet büyüdü yalanlar. Mahkemeler Ahmet Kaya avına çıktılar, ajanslar linç için iştahla birbiriyle yarıştılar…

Anlaşıldı ki, sadece Kürt'ün adınaydı bunca nefret, sadece Kürt’e karşıydı bu kin, bu husumet.

Ne tuhaftır ki o gece, ruhları kırık dökük bir sistemin çarkları tarafından kirletilmiş, beyinleri darbecilikle yıkanmış salon dolusu bir güruh Ahmet Kaya’yı linç ederken onu savunan, sadece birkaç dostuyla, bedenlerini çatal bıçak yağmuruna siper eden Kürt garsonlar olmuştu.

Linçin kahramanları

14 Şubat 1999 tarihli Hürriyet’in manşetinde, Ayıp ettin ‘gözüm’  vardı.  Ahmet Kaya, Abdullah Öcalan’ın ve Kürdistan haritasının önünde şarkı söylerken resmedilmişti.  

Sonradan fotoğrafın fotoshop olduğu anlaşılacaktı.

Ardından medyamızın medar-ı iftiharlarından Ertuğrul Özkök ‘Güzel Magazinciler, Çirkin Adamlar’ diye bir yazı yazacaktı... Yazıda şöyle diyecekti Özkök: “O gecede her şey çok güzeldi. Bunların içinde bir tek çirkin adam vardı. O da Ahmet Kaya idi”...

Mademki Kürt’ün adı geçmişti bir cümlede, mademki Kürt’e dokunmuştu dil, bir darbede Bekir Coşkun’dan gelmeliydi.

14 Şubat günü Bekir Coşkun “Ben zaten Ahmet Kaya’yı sevmem. Böyle bir gecede kovulması umurumda değil. Bir sanatçı bölücülük yapıyorsa, halkına kötü mesaj veriyorsa elbette kovulur” diye yazacaktı köşesinde.

Adı linçti bunun. İlkel, habis bir nefretten almıştı kaynağını. Mademki Kürt’ü anımsatmıştı bir söz, Fatih Altaylı’da geri kalmamalıydı.

16 Şubat’ta şöyle yazacaktı: “Kültürsüz, ne dediğini bilmez, cahil ve basit adamsın Ahmet. Bu Ahmet’e “İdeoloji nedir?” diye sorsan “Yenir mi?” yanıtını verir”

Ana akım medyanın amiral gemisi olarak bilinen Hürriyet’in başyazarı Oktay Ekşi ‘ye gelince. “Bir densiz…” diye atacaktı, on yıllardır kurulduğu köşesine başlığını. Koşarak yerini alacağı linçte, “Adını anmayı bile bu sütun için bir zul saydığı” Ahmet Kaya’dan “bu yaratık” diye bahsetmekten geri kalmayacaktı.

Müziğin Yılmaz Güney’i

Ahmet Kaya. Ülkesinde kışlalardan karakollara, liselerden üniversitelere, okullardan sokaklara kadar halka mal olmuş bir sanatçı…

Saklısı yoktu, hiçbir zaman eğilip bükülmedi. Takiyye yapmak aklından bile geçmedi. Saklanmadı. Açıktı, yürekliydi, mertti. Ne söylediyse, dostun da, düşmanın da yüzüne karşı söyledi.

Yüreği dağlar gibiydi; kocaman, geniş, aydınlık ve ferah. Özgür, deli dolu bir ruhu vardı. Ezgilerinde, dağların doruklarındaki hırçın rüzgârlara nispet edercesine seslendi.

Bağlamasını çalarken, yüreği hep ağlar gibiydi; ödül vermek için çağrıldığı geceden linç edilerek sürgüne gönderildiği bu toprakları yurt eyleyen Kürt’ün, Ermeni’nin, Türk’ün özgürlük ve demokrasi özlemi için söyledi şarkılarını! 

Nasıl ki Yılmaz Güney, sinemanın Nazım Hikmet 'iyse, Ahmet Kaya'da müziğin Yılmaz Güney'iydi.

O da en az Nazım Hikmet kadar memleketine sevdalı, Yılmaz Güney kadar halkına düşkündü; bütün ötekilerin dostu; bazen haşarı, yaramaz çocuk, iyi bir hayvan sever, çokça devrimci, biraz da komünistti. 

Ölüm, onu da diğerlerinden ayırmadı. Sürgünde, derin bir memleket hasretliği içinde yakaladı. Kırk üç yaşında, arkasında yanık bir ülke bırakarak gitti.

Belgesel
Uçurtmam Tellere Takıldı, (2010), Ümit Kıvanç

http://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/et-tirnaktan-ayrilinca,20840

17 Ekim 2018 Çarşamba

Kırık hayatlar mevsimi

Yusuf Nazım
T24 | 16 Ekim 2018

Sene 2012, Mayıs.
Mevsim, kırık hayatlar mevsimiydi.
Bir avuç insan, “büyük aşklar yolculuklarla başlar” diye koyulmuştuk yola.

Amacımız Diyarbakır, Batman, Van illerinde, çocuk gülüşlerinde saklı yarım kalmış öykülerin izini sürmekti.

Bizim aşkımız da bir yolculukla başlamıştı. Benim koordinatörlüğümde, yönetmenimiz Gülsün Sarıoğlu ile birlikte çekeceğimiz belgesel filmin çekimleri de, Duchenne Muscular Dystrophy (DMD) adlı hastalığın mağdur ettiği hasta hayatların görünmeyen dünyasına yapılan bir yolculuktu... 

Tedavisi mümkün olmayan bir hastalık tarafından bedenleri kuşatılmış, köylerin, kentlerin ve kasabaların ücra köşelerine hapsolarak unutulmuş insanlar... Yaşamları, kendi iradeleri dışında, doğanın haksız adaletinin bir tecellisi olarak kısaltılan, ülkemizdeki kötü bakım koşullarında hayatlarına 20 yıl ömür biçilmiş, çocukluklarını tekerlekli sandalyede geçiren, hayatın dokunmayı unuttuğu çocuklar... Ve onların “hastalık taşıyıcısı” olarak suçlanan, bunu kader bilerek sineye çekmiş, yüreği burkuk, boynu bükük anneleri… Birer hastalık taşıyıcısı adayı olan genç kızların aşka ve sevdaya dair hayalleri…

*  *  *

Gideceğimiz her şehirde, hasta bir çocuğumuzun hayali vardı.

Ata ile Hamza kardeşler
Amida’da (Diyarbakır) 19 yaşındaki Osman’la Keçi Burcu’na tırmanıp Hevsel Bahçeleri’ne karşı uçurtma uçurmak; Batman’ın Beşiri ilçesinde 14 ve 16 sındaki sevgili Hamza ve Ata ile sular altında kalacak Hasankeyf’in zirvesinde, göklere saldığımız uçurtmamızla Türkçe, Kürtçe ve Ermenice olarak bütün dünyaya DMD’li çocukların selamını göndermek; tekerlekli sandalyesinde bize Uçkun ikram eden 11 yaşındaki Kadir’le Van’ın Akdamar Adası’nda uçurtmamızı göndere çekmek…

Çoğunu gerçekleştirdik bu hayallerin.

Şişli Belediyesi’nin yaptığı maddi destek önümüzü açtı.

Sonunda filmimizi bitirdik. 2013 yılında İstanbul, Lütfi Kırdar’da galasını yaptık. Ardından Urfa, Diyarbakır, Batman, Tatvan ve Van illerinde bölge galalarını ve gösterimlerini yaptık.

Bu illerin belediyeleri bize kucak açtı. Araç ve yardımcı personel verdi, konaklamamızı sağladı; sıcaklığını, desteğini, konukseverliğini eksik etmedi. Kokteyllerimiz onların sayesinde yaptık. Şehirlerdeki hasta ve ailelerini toparladık, hem filmin gösterimini yaptık, hem de beraberimizdeki hocamız Prof.Dr. Coşkun Özdemir’le birlikte bilgilendirme toplantılarını…

Suprp Giragos Ermeni Kilisesi, 2013
Kadim dostumuz yazar Şeyhmus Diken ve eski Diyarbakır Tabip Odası Başkanı Dr.İlhan Diken sayesinde Diyarbakır galamızı Surp Giragos Ermeni Kilisesi’nde gerçekleştirdik. Keçi Burcu’nda, Dört Ayaklı Minare’de, On Gözlü Köprü’de, Suriçi’nde, Hançepek’te yaptığımız çekimleri, bölge halkı ve hasta aileleriyle paylaşmaktan onur duyduk, duygulu anlar yaşadık…

*  *  *

Oysaki biliyorduk, kırık hayatlar mevsiminde geçiyordu zaman.

Belgesel filmimizin Batman kahramanlarından Hamza. 2016’nın Mart ayında, en zayıf yerinden, akciğerlerinden hastalandı. Batman’ın sınırlı koşulları Hamza için seferber edildi. Haberler uçuruldu dört bir yana, İstanbul’dan uzman hekimler devreye girdi…

Yetmedi!

Onca çaba, onca seferberlik Hamza’yı hayata bağlayan o incecik ipin kopmasına engel olamadı. Sevgili Hamza, kardeşi Ata’yı yalnız bırakarak sonsuzluğa göçtü…

*  *  *

Dedim ya, mevsim kırık hayatlar mevsimiydi.

2015 yılında, demirden bir kasırga çıktı, kasıp kavurdu bölgeyi. Uzak kentlerden gelmiş bu yabancı insanlara kucak açan bütün yerel yönetimler de bu kasırgadan nasibini aldı.

Diyarbakır’da, Surp Giragos Ermeni Kilisesi harap oldu. Dört Ayaklı Minare ayaklarından yaralandı. Tahir Elçi bu minarenin yaralı ayakları önünde can verdi. Katili hala bulunamadı. 9000 yıllık Suriçi’nde, Hançepek dâhil diğer mahalleler yerle bir edildi. Tarihte, belki de ilk kez bir şehir, kökünden kazınarak, Dicle’nin kıyısında dev bir mezara gömüldü. Sevgili Dr.İlhan Diken Haziran 2014’te rahmetli oldu. Diyarbakır’ın sonraki belediye eş başkanı Gültan Kışanak iki yıldır hapiste. Yargılaması halen devam ediyor.


Batman'da Yılmaz Güney Kültür Merkezi'nin yeri
Kendi şehrindeki hastaların hayat hikâyelerine kulak veren bizlere her türlü konukseverliğini esirgememiş Batman şehrinin belediye başkanı zaten hapisteydi. Onun yerine bakan belediye başkan vekili Serhat Temel, Yılmaz Güney Kültür Merkezi’nde (Yılmaz Güney Sineması) bizlere karanfil vermiş, konakladığımız belediye evinde akşam ziyaretimize gelmişti. Bölgeyi kavuran fırtınadan o da nasibini aldı. Tutuklandı, hapis yattı. 6 yıl 8 ay mahpusluk düştü onun da payına. Yılmaz Güney Kültür Merkezi’ne gelince. Kapısına kilit vurdular önce. Sonra bir yangın çıktı, en sonunda iş makineleriyle yerini dümdüz ettiler… Kayyum belediyesi, yenisinin aynı adla yapılacağı vaadinde bulundu. Sonradan camii mi, sinema mı, yoksa yeşil alan mı olsun diye yapılan ankette sonuç ‘sinema’ çıkınca, yerini yeşil alan yaptı.

Bize olanaklarını sınırsızca açan o güzel insan, Tatvan Belediye başkanı Abdullah Ok da tutuklandı, hapis yattı. Kendisine 10 yıl 7 ay ceza verildi.

Surp Giragos Ermeni Kilisesinin eski ve hasarlı hali
O sıralar Van Belediyesi’ni deprem vurmuştu. Yıkılmış bir kentin düşlerine tanık olmuştuk oralarda. Buna rağmen belediye başkanı Bekir Kaya, yok yoksul belediye olanaklarını önümüze sermekten asla geri durmamıştı. Ne yazık ki o da, tutuklandı. 8 yıl 9 ay ceza alarak ödedi bedelini.

Urfa Belediye başkanı A.Eşref Fakıbaba’ya gelince. Bağımsızken “ceketimi koysam kazanır” sözüyle ünlüydü. AKP’li oldu, terfi etti. O şimdi bakan… Bugünlerde Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı olarak saman, canlı hayvan ve et ithal etmekle meşgul…

*  *  *

Tarih, 11 Ekim 2018, Perşembe.

Bugünlerden geriye baktığımızda bir kez daha anlıyorduk ki, aşkı da bilirlerdi onlar, yaşamayı da…

Lakin kırık hayatlar mevsimiydi yaşanan. Ve hayat, ne yazık ki bu mevsimde kimi zaman hüzün dolu oluyordu. Aradan bunca zaman geçtikten sonra, geride, kırılmış hayatlarla birlikte, baştan aşağı yıkılmış kentler kalıyordu.

Batman’ın Beşiri ilçesinden belgesel filmimizin iki kahramanından geride kalan Ata.

Geçenlerde bir haber geldi Batman’dan. Telefondan gelen bir mesajın hüzün yüklü sözcüklerine sarılıydı bu haber. Düşlerini, kâğıttan bir gemiye yükleyerek Dicle’nin serin sularına bırakan sevgili Ata hastaydı, nefes alamıyordu. Üyesi olduğu Türkiye Kas Hastalıkları Derneği ‘nin fedakâr yöneticileri bütün gücüyle çırpındı, durdu. Telefonlar susmadı, uzmanlar arandı; bulundu, bulunamadı…

Yoğun bakımdaki Ata’nın, ne Afrin’de, Cerablus’ta, El Bab’ta sınır ötesi bir savaşa, ne F-35 savaş uçaklarına, ne de adım başı AVM’lere, rezidanslara  ihtiyacı vardı. Sadece birkaç rahat nefes alabilmekti hayattan beklediği onun.

Olmadı!

Bu dünya, sevgili Ata’yı hayata bağlayacak birkaç nefesi ona çok gördü. Bir akşam güneş batarken kaybettik onu. Kardeşi Hamza’nın yanına gitti. Arkasında, binlerce umut çiçeği DMD’li çocukla birlikte, yarım kalmış bir öykü bıraktı:

yarım kalmış öyküleri vardı onların
çocuk gülüşlerinde sakladıkları
kırık hayatlar mevsimiydi
sanki ömürleri

halbuki
aşkı da bilirlerdi en iyi
yaşamayı da
heybelerinde umut
bakışlarında hayal ötesi şeyler
ve sihirli sözleri vardı
hayata söyleyecek;
    -bir gün mutlaka!..


Not: Düşümdeki Uçurtma belgeseli.  Yönetmen Gülsün Sarıoğlu, Genel Koordinatör: Yusuf Nazım, Yardımcı yönetmen : Serdar Aydoğdi, Görüntü Yönetmeni : Emre Karadaş, Kurgu : Adil Yanık, Yürütücü Yapımcı : Eray İlkinönü, Gülsün Sarıoğlu, Asistan : Tarhan Aydın, Diyar Güngörmez

6 Eylül 2018 Perşembe

Bir avuç tohum

Yusuf Nazım
T24 | 6 Eylül 20018

Ege’de bir cumartesi günü. Dolmuş, Ulamış Köy Meydanı’nda durdu. Kadın, telaşla dolmuştan indi. Gecikmiş olduğunun endişeli izlerini taşıyan alnındaki çizgilere öğlen güneşinin sıcaklığı sinmişti. Elinin tersiyle alnını sildi. Acele ve küçük adımlarla geldiği fırından eli boş dönen insanları görünce endişesi bir kat daha artmıştı. Tezgâha yanaştı, “Oğlum iki ekmek!” dedi.

Yoktu! İki ekmek değil, tek ekmek dahi yoktu! Karşıyaka’dan yola çıkıp önce vapur, sonra dolmuşla yaptığı yolculuktan sonra eli boş dönecek olmanın sıkıntısı, gri bir bulut olup yüzüne yapışmıştı. Bir süre ne yapacağını bilemez halde ayakta öylece bekledi. Sonra, köy meydanındaki gölgelik ağaçlardan birinin altına yürüdü. Sandalyeye oturdu, çantasındaki suya davrandı…

Anadolu köylüsünün toprağa olan borcu

Karakılçık buğday başağı
 Al” dedi yaşlı adam. Çeyizlik sandığa benzeyen kutudan çıkardığı el büyüklüğündeki çıkını yanındakine uzatarak.

Ardından, “Evladım” diye ekledi, “dedelerimizden, atalarımızdan bize mirastır bu; evlenen kızlarımızın çeyizi, oğullarımızın en değerli sermayesidir. Kıymetini bil, sakla, yapabilirsen çoğalt…

Bu tembih, Anadolu köylüsünün toprağa olan borcu, kalan ömründen geriye bıraktığı vasiyeti gibidir.

Genç adam, çıkını yavaşça açtı. İçindekileri tane tane avucuna boşalttı. Bez torbadan boşalan kahverengi buğday tanelerine, sanki birer inci tanesiymiş gibi baktı…

*  *  *

Olay 2011 yılında yaşanır. Seferihisar Belediyesi’nin tarım görevlisi adam, elindeki çıkınla, köylünün evinin önüne çıkar. Ağustos sıcağı, tepelik bir yerdeki Gödence’de etkisini nispeten hafif hissettirmektedir. Gölcük Köyü ile Gödence arasındaki derin vadiden yol alan rüzgâr Gödence eteklerini yalayarak köyün sokaklarını dolaşır, genç adamın yüzüne dalga dalga çarpar.

Elindeki çıkında bir avuç tohum bulunmaktadır. Yüzyıllar boyu Ege toplumlarının sofrasına katık olmuş, zamanla ekim alanları daralmış, 2006 yılında çıkarılan bir yasadan sonra üretim alanlarından tümüyle yok olmuş Karakılçık buğdayının tanelerinden başka bir şey değildir bu çıkındaki...

Yerli tohum ticaretinin yasaklanması

Karakılçık buğday tarlası
29 Ağustos 2018. İzmir’in Seferihisar ilçesi. Bu küçük içe, Türkiye Harita ve Kadastro Mühendisleri Odası’nın 17.Yaz Kampı’na ev sahipliği yapmaktadır. Turgut Köyü’ndeki panelde ‘Alternatif Yerel Yönetim Modelleri ve Tohum Politikaları’ tartışılmakta. Seferihisar, Ovacık ve Menteşe Belediye başkanları Mustafa Tunç Soyer, Fatih Mehmet Maçoğlu ve Bahattin Gümüş konuşmacı olarak paneldeler.

Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer, “İnanılmaz ama gerçek, 2006 yılında hükümet, yerli tohum satışını yasakladı!” diye çığlık atıyor. Bu yasağın, dünyayı bir ahtapot gibi saran yabancı tohum tekellerinin, Türkiye’deki iktidar erkine nüfuz etmesinin bir sonucu olduğu konuşuluyor panelde. Dünya çapındaki bu kuşatmaya karşı, her üç belediye de tohum dernekleri ve bankaları kurmaya yönelmişler. Her sene tohum takas şenlikleri düzenliyorlar.
 
Seferihisar Belediyesi 31 Mart’ta gerçekleştirdiği 8.Tohum Takas Şenliği’nde yüzbinlerce yerli tohumun birbiriyle takas edilmesini sağlamış. Menteşe Belediyesi ise 21 Nisan’da 6.Tohum Şenliği’ni gerçekleştirmiş durumda.

Tunç Soyer, “Belediyenin tarım görevlisi, getirip masama koyduğunda, bir avuçtu” diyor. “İşte bu bir avuç Karakılçık tohumuyla yola çıktık. Sevdik onu; tane tane çoğalttık, çimlendirdik, birkaç yıl sonra bu tohumlardan 20 ekmek üretmeyi başardık.

Karakılçık buğday ekmeği, içinden kepeği alınmamış unla ve ekşi maya ile yapılan, katkısız, küflenmez, bayatlamaz bir ata ekmeği. Geçenlerde ikincisi düzenlenen “Ata Ekmeği ve Armola Şenlikleri’nde Ulamış Köyü’ndeki taş fırında pişirilen 4000 ekmek tüketilmiş.

28 Kasım 2009 tarihinde Türkiye’nin Citlaslow kentler (Yavaşkent) birliğine üye olan ilk belediyesinin başkan Tunç Soyer vahşi kapitalizmin dizginlenemeyen saldırısına karşı yerellerdeki mücadelenin önemine vurgu yapıyor. 8 tezgâhla başlayıp 400 tezgâha ulaşan bedelsiz köylü pazarlarından, tüketiciye aracısız ulaştırılan ürünlerden, kooperatifçilik deneyimlerinden bahsediyor…

Alternatif Yerel Yönetim Modelleri ve Tohum Politikaları,
Turgut Köyü, Seferihisar, 29 Ağustos 2018
“2011 yılında Can Yücel Tohum Merkezi’ni kurarak başladığımız bu mücadelede bugün devletin verdiği fiyatın iki katına, belediye alım garantili olmak üzere 500 dönümlük bir üretime ulaştık.”

Ovacık Belediyesi’nin komünist belediye başkanı Fatih Mehmet Maçoğlu’nun konuşmaları ise esprilerle dolu. Bu küçük ama hayalleri büyük beldenin başkanı, popülaritesini belli ki, biraz da sıcakkanlılığı ve samimiyetinden alıyor.

Seçildiği günden beri makam odasının kapısı herkese açık. İlk iş olarak Ovacık’a kurduğu çocuk kütüphanesine, sonradan iki kütüphane daha eklemiş. Çocukları bir saat kitap okumaları karşılığında bir saat bisiklete bindiren, mercimek ve nohut ekerek geliriyle öğrencilere burs veren; makam aracı kullanmayıp toplu taşımayı ücretsiz yapmak suretiyle bir ilke imza atan ülkenin tek komünist belediye başkanı o.

Ülkede en ucuz su, onun ilçesinde satılıyor. Organik nohut, kuru fasulye ve patates, ilçesinin adıyla bir markaya dönüşme yolunda hızla ilerlemekte. Maçoğlu, 1979’daki Terzi Fikri Sönmez’in Fatsa’sındaki yönetim modelini örnek almış. Önemli kararları, kurmuş oldukları halk meclisleriyle birlikte alıyorlar. 45 günde bir toplanan halk meclislerinin amacı, olabildiğince ortak bir akıl ve emekle ilçeyi yönetmek.

Maçoğlu topraklarındaki söndürülemeyen yangınlardan bahsediyor, “üretim, emek, mücadele, inanç” sözcükleri yayılıyor meydana... 

Yaralı bir ülkenin ağır yaralı coğrafyası

Dolmuş, Ulamış tabelasını arkasına alarak İzmir yönüne dönüyor. Yolun sol tarafında, birkaç kilometre içeride, Turgut Köyü Meydanı’nda maviye çoğalmış bir kalabalık. Haritacılar, mühendisler, köylüler, belediye başkanları. Hummalı bir tartışmadalar. Dünyayı bir ahtapot gibi saran canavarın kollarından kurtulmanın yollarını arıyorlar.

Yüzlerce kilometre uzaklarda, Dersim’de, Şırnak’ta Beyaz Dağı’nda ve başka başka yerlerde toprağın üstü için için yanıyor. Ne ışık hızında yayılan imdat çığlıkları, ne itfaiye araçları; ne arazözler, on beş dakikada havalanan yangın söndürme helikopterleri... Burası, yaralı bir ülkenin ağır yaralı coğrafyası. En ince yanından ağır ağır kanıyor...

Dolmuş Düzce Köyü’nü geride bırakarak Güzelbahçe’ye doğru yol alıyor.
Kadın, kucağında bir demet buğday başağı, başını cama yaslamış dışarıya bakıyor. Dolgun, iri, kahverengi başakları her okşayışında, gözlerinde geçmiş anıların izleri parıldıyor. Sağ tarafta, bir zamanlar Gödence Köyü’nden yola çıkmış bir avuç çeyizlik buğdayın hikâyesi; dönüm dönüm Karakılçık buğday tarlaları halinde uzanıyor…

Yaşamsa, her şeye rağmen içten içe coşku dolu. Bir süredir, derin hüzünler yurdu ülkemin bu küçük coğrafyasında, sabırsız bir inatla, yeni baştan doğmuş gibi hilesiz, cesur ve direngen. Hele bir dokunsan toprağına bin vermeye hazır, biraz sokulsan nasıl da cıvıl cıvıl, hele bir dinlesen nice hikâyeler saklı…

http://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/bir-avuc-tohum,20381



26 Ağustos 2018 Pazar

Beni bul anne!


Yusuf Nazım
T24 | 26 Ağustos 2018

Ben yokum!

Beni bul anne!

Bak, sesimi ellere verdim.

Sokaklara, meydanlara bıraktım kendimi. Yetmedi, bir duyan olur diye dünyalara saldım çığlığımı.

Bağırdım duymadın; çağırdım gelmedin; su istedim vermedin!

Bak bir hafta daha geçti, 700. kezdir beni aramaya geldin, bak yine bulamadın beni anne!

* *  *

Ne kadar zaman oldu, ben yokum!

Vaktiyle kirli bir sabahın ayazında, izbe karanlık bir yolda, ya da bir şehrin ortasında aldılar beni!

Beni karanlık, beni kirli hücrelere koydular; bana bilmediğim sorular sordular. Beni çocukluğumdan ayırdılar; beni annemin kokusundan, beni babamın şefkatinden, beni kardeşlerimin sevgisinden mahrum koydular!

Bana bir ömürlük hayatı çok gördüler anne!

Ben ki uzunca bir süredir ülkemin tenhalarındayım. Ben ki bu coğrafyanın en kokuşmuş bir anındayım; belki çürümüş, taşa, toprağa karışmışım.

Beni aramaktan vazgeçme! Hiç değil iki kemiğim bulunsun, hiç değil içinde iki kemik olan küçük bir mezarım olsun anne!

Biliyorum, çokça yıl gezdin peşim sıra, kendini taştan taşa vurdun. Ağladın, ağıt yaktın ardımdan. Biliyorum yirmi üç yıl aradın, yoruldun!

Yine de bulamadın beni, olsun, sakın vazgeçme anne!

Belki ıssız bir ormanda, bir ağacın dibinde mezarsız bir şekilde gömülmüşüm.

Belki, bir çukurdayım, üzerime taşlar bırakılmış, evraksız, kayıtsız, unutulmuşum.

Belki bir asit kuyusunda son zerreme kadar yakılmış, taşa toprağa karışmışım.

Belli ki karanlık bir hiçlikteyim ben anne!

*  *  *

19 yıl önce
Bekliyorum, sonunda beni bulacaksın, vazgeçme anne!

Emin ol, ben bu ülkenin toprağındayım; tarlasında, ormanında, gizli bir kuytusundayım.

Beni kaybedeler bilirler, kaderimde onların ellerinden bedenime bulaşmış bir nefretin izi var.

Çığlıklarımda emir komuta ile gelen sinsi bir kötülüğün sesi var.

Onlar yaşıyorlar anne!

Onların mavi, kahverengi, karanlık bakışları var. Etleri var kemiklerinin üzerinde; mor, kırmızı, beyaz; damalarından akan sıcak kanı var. Onların çocukları var anne; arabaları, evleri, işyerleri…

Benim bir mezarım bile yok anne!

Beni kaybedenlerin birer hayatları var! Güneş çekilince evlerinde olurlar onlar, sabah olunca işlerinde, güçlerinde…

Onlar ki, her akşam aileleriyle yemek yiyorlar, onlar ki deniz kenarına gidiyorlar, güneşleniyorlar; koşup oynuyor, eğleniyor, dans ediyorlar. Çocuklarının ellerini korkusuz seviyorlar onlar, torunlarının başlarını tereddütsüz okşuyorlar…

Oysa ben yaşamıyorum, yerim yurdum yok benim anne!

*  *  *

Kaybolmasaydım eğer, benim de hayallerim vardı, geleceğe dair. Benim de bir ülkem olacaktı, çocukluğumu tez elden büyüttüğüm.

Şimdi, karanlık, gizli bir dehlizin bilinmezindeyim anne. Talihsiz ülkemin izbe, karanlık bir geçmişindeyim. Nedense, yaşım başım hep aynı kalmış, çoğu kez siyah beyaz bir fotoğrafın üzerinde pozlaşmış, flulaşmışım ben.

Duydum ki sen yaşlanmışsın anne. Bense hep aynı kaldım. Duydum ki kardeşlerim büyümüş, çoluğa çocuğa kavuşmuşlar, yerini onlara bırakmışsın.

Görenlerim hep aynı görüyorlarmış beni, meğer hiç büyümemişim. Ne sevgilim olmuş, ne bir kıymetlim, ne evlenmişim.

Biliyorum, ben yokken yemekler yaptın bana her gün, kimseye yedirmedin.
Yıllarca açık bıraktın odamın kapısını, bir gün gelirim diye. Biliyorum, masam da hep aynı kaldı odamda, yerdeki kilim, eşiğin önündeki ayakkabılarım da; tıraş takımımın bile yerini değiştirmedin.

Ben bu toprakların çocuğu değil miyim anne? Bu ülkenin kaderi, geleceği, umudu değil miyim ben?

Beni aramaktan sakın vazgeçme, bir gün mutlaka kavuşacağız anne!

*  *  *

19 yıl sonra
Türkülerimiz hep aynı kaldı, beni unutma anne!

Sayım bir değil, beş değil, on değil ki benim; sayım yüzlerle, binlerle sayılıyor anne. Listelerde 16.500 kayıp kişi olarak geçiyormuşum, öyle diyorlar. Kayıtlarım var benim anne; poliste, jandarmada, karakolda… Tanıklarım var benim, görenlerim, sesimi, çığlığımı duyanlarım…

Bir zamanlar vakitsiz çalınmış kapım, alınmış, bir meçhule götürülmüşüm. Sorgulara, suallere çekilmişim. Soranlara yok demişler beni; benim için, bıraktık eve gitti, dağa gitti demişler…

Bazen bir listede adım kalmış kazaen, bazen bir kazak parçası, bazen bir tanık bırakmışım geride…

Beni bırakma anne!

Anılarım yol göstersin, gözlerim ışık olsun, kokum hayat versin sana.

*  *  *

İşte yine geldi, bir cumartesi yine geldi.

Biliyorum, zaman çabuk geçti anne, yıllar su gibi aktı, analar yerlerini evlatlarına, babalar torunlarına bıraktı.

Biliyorum, çıktığınız yoldan asla geri dönmediniz; dayak yediniz yılmadınız, kalçalarınızda diş izleri kaldı köpeklerin, vaz geçmediniz. Her cumartesi taşı, betonu hayatlarınıza mekân eylediniz.

Haftalar, aylar geçti, yirmi üç yıldır buradaydınız. Derken umudunuzu 700. haftaya taşıdınız.

Görüyorum ki yine korktular sizden anne. Yine kapalı kapılar arkasında yapıldı hesaplar, yine gizli verildi talimatlar, bir hafta daha çaldılar yine ömrünüzden.

Görüyorum ki yine yasak, yine zehir düştü bu ülkede payınıza; yine acı, yine keder, yine gözyaşı zerk edildi hayatlarınıza…

Olsun, sen yine de sakın vazgeçme, analar çocuklarından hiç vazgeçer mi anne?

Ben ki bu cennet yeryüzünün soldurulmuş binlerce çiçeğinden biriyim.

Ben ki Hasanlardan, Kenanlardan, Seyhanlardan, Abdurrahmanlardan sadece biriyim.

Ben ki bu toprakların ah’ı, ben ki bu ülkenin yok olmayan vicdanıyım.

Duy beni anne!

Sadece, “beni bul anne!” demek istemiştim sana.


24 Ağustos 2018 Cuma

Anne su!

Yusuf Nazım
T24 |22 Ağustos 2018


Çıplaktır.
Küflü, kirli bir karanlık basmıştır odayı.
Elleri arkadan bağlıdır.
Çırılçıplak bedeni, iki çelik dolap arasında, ayaklarından bağlı bir iple baş aşağı asılmıştır.
Kan ter içinde kalmış vücudunda, kötücül bir nefretin kanattığı, bir çocuk bedenine fazlasıyla büyük gelen izler taşımaktadır.
Henüz on üç yaşındadır.
Kaldıramayacağı kadar büyük bir yükün ağırlığı altında gözlerini karalar basmış, şuurunu yitirmiş, bayılmıştır.
Onca acının, kanın, fenalığın kararttığı gözlerinin perdesi yavaşça aralanır, kapı aralığından bakan kadını görür.
Başını mecalsizce kaldırır.
“Anne su!” der, “anne bana su ver!”
Başka bir şey demez!
Diyemez!

Annedir ama annesi değildir Fehime!

Adı Fehime’dir.
Su veremez, sadece bakar! Kollarından tutularak getirildiği kapı aralığından içeri çaresizce bakar.
Yüreğine, o ana kadar hiç tanımadığı şiddette bir acının zerk edildiğini hisseder.
Annedir ama annesi değildir!
Tanımadığı o çocuk gibi o da gözaltındadır. Tıpkı on birindeki Hazni, on üçündeki Davut gibi; Davut’un annesi Hayat gibi… Tıpkı on altısındaki Nedim, on dokuzundaki Mehmet Emin, yirmisindeki Abdurrahman Olcay, yirmi birindeki Abdurrahman Coşkun gibi…
İçine doğdukları coğrafyanın kaderi onları, ölümün hep kanla sınandığı bu talihsiz topraklarda, karanlık, kirli, küf kokulu odaların izbeliğine sürüklemiştir.

Birazdan, o malûm kirli yapışkanlık büyüyecek, istemsiz çığlıklar yükselecektir hücrelerden. Çocukların, çocuk yaştaki gençlerin, kadınların bedenleri, babalar ve anaların gözleri önünde acıya, kana, kötülüğe bulanacaktır. Ve çocuklar, anne babalarının hayatlarına zerk edilen sınırsız acıların kaçınılmaz tanıkları olacaklardır...
Orada, bir insan bedeni üzerinden işlenecek en ağır suçlar; en arsız, en zalim, en hoyrat biçimde işlenmeye devam edilecektir!

Bir gün önce, bir buçuk yaşındaki oğlu, bir rütbeli tarafından kucağından alınmış, duvara fırlatılmıştır Fehime’nin!
Çırılçıplak bedeni ayaklarından baş aşağı asılmış, on üç yaşında bir çocuğa su veremeyecektir Fehime!
Kapı aralığından çaresizce bakacaktır Fehime…

Dargeçit kazıları, 2012
“bir hafta ömrün kaldı”

Adı Süleyman’dır.
Çocuklar, torunlar büyütmüştür.
Bitişikteki odada bulunan, kucağında çocuklu kadının babasıdır.
Karanlık, küflü hücrelerde bir bir kanatılırken çocukların ruhları, gençlerin ve kadınların acılar içindeki çırpınışları birbirlerine izletilmiştir.
Yüzünü Süleyman’a dönmüş bir komutan, kibirle kaldırmış yüzünü “bir hafta ömrün kaldı” demiştir.

Zaman kimi topraklarda acelecidir, hoyrattır, acımasızdır.
Aradan dört ay geçmiştir.
Sene 1996, Mart’ın altısıdır.
Issız bir belde, yanmış topraklar, bir korucu köyü, köyde kör bir kuyu; içinde, işkence edilerek öldürülmüş, kafası gövdesinden ayrılmış bin insanın başsız bedeni bulunmuştur!
Soruşturma evrakları, otopsi raporları, dna testleri…
“Kafasız cesedin adı Süleyman’dır” demiştir.
Süleyman’ın acılara doymuş coğrafyası, kahrından bir kez daha yanmış, bir kez daha kavrulmuş, bir kez daha erimiştir.

Berfo Anne’dir, Elmas Anne’dir, Emine Anne’dir artık o

Bu sefer adı Asiye’dir.
Telefonla bağlanmıştır televizyona.
Sesi ağlamaklıdır. Kötücül bir coğrafyanın çaresizliğini başka ve bilinmeyen bir dilden anlatmaktadır…
Bir Cumhuriyet Bayramı günü evinden alınan, son olarak bir kapı aralığından çırılçıplak bedeni baş aşağı asılmış olarak görülen oğlu Seyhan’ı aramaktadır.
Gitmediği devlet kurumu, derdini anlatmadığı yetkili, çalmadığı kapı kalmamıştır.

Çığlığını bir televizyon aracılığıyla dünyaya duyurmasının ardından gözaltına alınır Asiye. Günlerce ağır işkencelerden geçirilir, 11 gün sonra yarı baygın bir şekilde ıssız bir yere bırakılır.

Doğup büyüdükleri toprakları kasıp kavuran kötülük baş edilecek gibi değildir. Karşı koyamadıkları bu yangın 1997 yılında Asiye Ana ve eşi Ramazan’ı İstanbul’un varoşlarına savurur.  Asiye Ana’nın yüreğindeki ateş, onu, 1998 yılında önce İnsan Hakları Derneği’ne, sonra da Galatasaray’a götürür.
Orada, kendisi gibi evlatlarını, eşlerini, yakınlarını arayan başka kadınlarla tanışır.
Cumartesi Anneleri denmektedir onlara. Her cumartesi günü, Galatasaray Meydanı’nda, ellerindeki kırmızı karanfillerle sessizce oturmakta, kayıplarını aramaktadırlar…

Dargeçit kazıları, 2012
O günden sonra, artık bir Cumartesi Annesi’dir o; Berfo Anne’dir, Elmas Anne’dir, Emine Anne’dir artık. Her hafta, koluna giren biri yardımıyla Galatasaray’a gelir, on üç yaşında kaybedilen oğlu Seyhan’la birlikte bütün kayıpların sessiz çığlığına ses olmaya çalışır.

Asiye Doğan, 2000 yılının 31 Ekim’inde, oğlu Seyhan’ına kavuşamadan hayata veda eder. Cenazesi İstanbul, Altınşehir’deki mezarlığa defnedilir.
Cumartesi Anneleri’nden Asiye Ana’nın boşluğunu bu sefer eşi Ramazan dolduracaktır. Baba Ramazan, oğullarının hiç değil bir mezarı olsun ister. Sonraki yıllarda da Galatasaray Meydanı’nı terk etmez, Cumartesi Anneleri’yle beraber olur.
Ne var ki onun yüreği de, yaşadıkları acılara ancak 2010 yılına kadar dayanacaktır. Baba Ramazan, geçirdiği kalp kriziyle birlikte hem yaşadığı talihsiz hayata, hem de çektiği onca acıya, eziyete gözlerini yumar.
Böylece, Baba Ramazan da, oğullarının bir mezarı olduğunu göremeden, başında bir çift dua edemeden eşi Asiye’nin mezarının yanına gömülür.

Elinde ağabeysinin kemikleri

2012 yılı, Şubat ayının on yedisidir.
Mardin’in Dargeçit ilçesi, Bağözü Köyü’nde bir kepçe, cılız kalabalığın ortasında toprağı kazmaktadır. Açılan çukurun içi taşlarla doludur.
27 yaşında genç bir adam, kuyunun içindeki taşları bir bir kaldırmakta, toprağı avuçlayıp içindekileri ayıklamaktadır…
Taşların altından bir kemik parçası çıkar. Derken bir kemik parçası, bir kemik parçası daha… Kemiklerle birlikte bir de kazak çıkmıştır.
Genç adamın adı Hazni’dir ve elinde ağabeysinin kemiklerini tutmaktadır.
Hazni, 17 yıl önce, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nda, ağabeyi Seyhan’la birlikte gözaltına alınmış, bir köpek kulübesine kapatılmış, işkencede kaldığı karakolun bodrum katında, 3 gün boyunca bitişikteki odada bulunan Seyhan’ın çığlıkları dinletilmiştir.
Hazni, ağabeyi Seyhan’ı kazağından tanımıştır!
22 Temmuz 2013 yılında adli tıp kurumundan gelen rapor, yapılan DNA karşılaştırması sonucu kemiklerin Seyhan Doğan’a ait olduğunu söyler.
Böylece Cumartesi Anneleri’nin ısrarla adalet arayışları bir kez daha sonuç vermiş olur.

Asiye Ana ve Baba Ramazan’ın vasiyetleri yan yana gömülmekti. “Seyhan'ı bulursanız bizi yan yana gömün" demişlerdir.
Bu vasiyet üzerine çift, Altınşehir’deki mezarlarından çıkarılarak Dargeçit’e götürülürler. Burada yapılan törenle Asiye Ana ve Baba Ramazan, oğulları Seyhan’la yan yana gömülürler. Yaşam onları kavuşturamamıştır. Birbirilerine doyamadan, yüreklerine hep acılar zerk edilmiş olarak, hep hasret biriktirerek yaşadıkları bu hayatta ancak ölüm kavuşturmuştur onları.

Küfelerinde ölümle, kanla, korkuyla sınanmış toprakların hikâyeleri

25 Ağustos 2018, Cumartesi.
Kayıp yakınları 700.kez İstanbul’daki Galatasaray Meydanı’nda olacaklar.
Bir kez daha yaralarına yaslanarak, ağır, aksak evlerinden çıkacaklar; küfelerinde ölümle, kanla, korkuyla sınanmış toprakların hikâyelerini taşıyacaklar.
Ağızlarında bıçak açmaz suskuları, ellerinde kayıp resimleri, yakalarından birer kırmızı karanfil, hep birlikte ülkelerinin kaybolmuş vicdanını arayacaklar…

Bu hafta, acılarını alın çizgilerinde derin bir çığlık gibi taşıyanların haftası.
Bu hafta inancın, arayışın, umut etmenin 700.haftası.
Gelin, bu hafta kendinize ve insanlığa bir iyilik yapın.
Sizler de bir cumartesi gününüzü kayıplar için ayırın.
Çocuklarınızla gelin; anneleriniz, babalarınız, kardeşlerinizle; sevgililerinizle gelin.
Yedi yüz haftadır Galatasaray’ın taşından, betonundan, duvarından yükselen bu sessiz çığlığa siz de kulak verin.
Sanki yüzyıllardır o meydanda kalmış, taşlaşmış, anıtlaşmış gibi duran yüzlere iyi bakın.
Bir ülkenin can çekişen vicdanının ölüm kokan sessizliğini duyacaksınız orada.
Hayalleri, henüz büyümeden kaybedilmiş çocukların “anne su” diye yalvaran seslenişlerini göreceksiniz orada.

+++

Not/Dargeçit Davası: 29 Ekim – 3 Kasım 1995 tarihleri arasında Mardin’in Dargeçit İlçesi’nde evlere baskınlar yapılır ve üçü çocuk, ikisi lise öğrencisi 7 kişi Dargeçit Jandarma Taburu’nca gözaltına alınarak kaybedilir. Kayıp yakınlarının başvuruları dikkate alınmaz, yapılan girişimler sonuç vermez, dava açılmaz, açılan davalar da kapatılır.
29 Mayıs 2009 tarihinde İHD Mardin Şubesi’nin çabası sonucunda Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığı dosyayı yeniden açar ve soruşturma başlatır.  Savcılığın yürüttüğü soruşturma kapsamında Dargeçit kayıplarının gözaltında öldürülerek kuyulara gömüldüğü gerçeği ortaya çıkar. 2012 – 2013 ve 2015 tarihleri arasında yapılan kazılar sonucunda, gözaltına alınan kişilere ait, kimilerinde mermi delikleri bulunan 11 kafatası ile ağır işkence izleri taşıyan kemiklere ve elbise parçalarına ulaşılır.
Süleyman Seyhan'ın atıldığı kuyuyu gösteren uzman çavuş Bilal Batırır'dan ise bir daha haber alınamadı. Batırır’ın, Dargeçit Jandarma Taburunda kalorifer kazanında yakıldığı iddiaları, savcılık soruşturmasına geçti.