18 Nisan 2018 Çarşamba

Modern çağın haydutları

Yusuf Nazım
T24 | 17 Nisan 2018


Güm, diye bir ses duyuldu. Parçalanan kapının ardından tam donanımlı polisler paldır küldür yatak odasına daldılar. Yataktaki genç çift neye uğradığını şaşırmıştı. Alelacele üzerlerine aldıkları çarşafla korunmaya çalıştılar. Polisler göz açıp kapayıncaya kadar zenci delikanlının üzerine çullanmış, cop ve dipçik darbeleriyle perişan etmiştiler bile. Tamamı beyaz tenlilerden oluşan kolluk gücü, yine beyaz tenli olan kadını ayırdılar, üstünü giyinmesine izin verdiler.

Olay Güney Afrika’nın Cape Town şehrinin kenar bir semtinde meydana geliyordu. İngiltere ve Hollanda’dan gelen beyaz adamın, uzak topraklardaki elmas ve altına hâkim olma hırsının başka bir ırk üzerindeki tezahürüydü bu.

On yıllardır Güney Afrika’yı sömürgesi haline getirmiş olan İngilizler, 21.yüzyıla ramak kala dünyada eşi görülmeyen, adına Apertheid denilen ırkçılık rejimini uyguluyordu. 

Cinsel ilişkiye girmek bile yasaktı

Beyazlarla siyahların evlenmesini yasal olarak engellemişti. Ötesi, cinsel ilişkiye girmeleri bile yasaktı. Beyaz adamın kolluk güçleri acımasızca davranıyordu; gençler takip ediliyor, evlere, yatak odalarına baskınlar yapılıyor, yakalanan siyahlar medyada teşhir ediliyordu…

Siyah ve beyazların bölgelerini gösterir levha
Beyaz adamın, teni beyaz olmayanlar üzerinde kurduğu tahakküm bununla sınırlı değildi elbette. İngiliz ve Fransızların on yedinci yüzyılın ortalarında başlayan ticari hevesleri, onların bu toprakları sömürge ilan etmeleriyle başka bir safhaya taşınmıştı. Johannesburg yakınlarında bulunan elmas ve altın yatakları Afrikalı siyahların vatanını işgal etmek için yeteri kadar iştah kabartıcıydı. Kendilerini Afrikanerler olarak adlandıran beyazlar, kısa sürede bu toprakların sahiplerine, kendi ülkelerini cehenneme çevirecek yasal düzeni kabul ettirdiler. Böylece 1913’ten itibaren ırkçılık anayasal zeminde yer buldu.

Siyahların toprak sahibi olmaları ya da arazi kiralayarak tarım yapmaları yasaklandı.  Onlara, sadece beyazların çiftliklerinde, madenleri ve fabrikalarında, en sefil ücretlere çalışmak kalıyordu.

Kuzey Karolina'da lavabolar, foto Elliott Erwitt
Siyahlar için çıkartılmış özel yasalar vardı. Örneğin oy kullanma hakları yoktu. Seyahat etmeleri, yer değiştirmeleri, “geçiş yasaları” gereği beyazların iznine bağlıydı. Afrikalılar kimi zaman beyazların onda biri kadar bir ücretle çalışabiliyordu. Beyazların mahalleleri, okulları, işyerleri de ayrıydı. Siyahlar beyazlarla aynı trende, otobüste seyahat edemez, aynı sinema salonunda film izleyemez, aynı plajda yüzemezdi. Tuvaletleri, su içme yerleri bile ayrı olmak zorundaydı. Siyahların çocuklarına matematik öğrenmeyi bile gereksiz gören bir sistemin adıydı Apertheid.

İşte bu kadar vahşi, bu kadar insanlık dışı, bu kadar utanç verici ırkçılık rejiminin yıllar yılı ayakta kalmasını sağlayan ülkenin adı, üzerinde güneşin batmadığı imparatorluk, Birleşik Krallık, İngiltere’den başkası değildi.

On beş yaşın üstünde bütün erkekleri öldürüyor


"Yakaladığımız Cezayirli kadınlara ne yaptığımızı soruyorsun: Bir kısmını rehine olarak elimizde tutuyor, geri kalanını arttırma usulüyle hayvanlar misali erkeklerimize veriyoruz. (...) On beş yaşın üstünde bütün erkekleri öldürüyor, kadın ve çocukları alıp Marquesas Adaları ya da başka bir yöne giden gemilere bindiriyoruz. Bir kelimeyle; ayaklarımızın dibine köpekler gibi kapanmayanlara ölüm...”

Cezayirli askererin çektirdiği hatıra fotoğrafı
Bu sözler, Fransa’nın Cezayir’deki sömürge subayı olan Montagnac’ın mektubunda geçiyordu. Ve Hitler’den yüz yıl kadar önce, Cezayirlilerin kollarına “itaat et” mührünü bastıran Fransız komutan General Bugeaud’ın ardılıydı o.

Beyaz adamın 1830 yılında kolonisi haline getirdiği Cezayir, bir buçuk asır boyunca batının uygar insanının zulmü altında yaşadı. Bu süre içinde 500 bin kişilik Fransız sömürge ordusuna karşılık, çeşitli gerilla grupları, kurtuluş örgütleri ve kurdukları cepheler aracılığıyla beyaz adamın zalimliğine başkaldırdı. Cezayirli sivil başkaldırıcılar ve gerillalara karşı Fransa’nın büyük kozu “Fransız Paraşütçüleri” idi. Bunlar bir kısmı eski Fransız sömürgesi Vietnam’dan gelen tecrübeli savaş timleriydi. Saldırı, acımasızlık, vahşet, işkence konusunda ayrı bir ünleri vardı. Yakaladıkları direnişçileri uçaklardan atıyor, ırzlarına geçtikleri kadınları çırılçıplak soyarak hatıra fotoğrafı çektiriyorlardı. Fransızlar, halkın başkaldırı ve direnişini önlemek için sık sık olağanüstü hal ilan ediyor, ülkeyi sürekli olarak OHAL rejimi altında yönetmeye çalışıyorlardı.

“vatan hainliği”

Fransız askeri Cezayirli direnişçileri götürürken
Cezayirlilerin haklarından bahsetmek; adalet, özgürlük, barış istemek  “bölücülük” anlamına geliyor, 'Fransız topraklarının bütünlüğünü bozmak' ve “vatan hainliği” yapmaktan suçlanmak için yeterli oluyordu. Bu şekilde 30 bin kişi hapse atılmış, sendikalara, siyasi partilere hareket alanı bırakılmamıştı.

Kurulan kontr-gerilla örgütü OAS eliyle işlenen cinayetlerin haddi hesabı yoktu.

Cezayir savaşındaki başarılarıyla Fransa devletinin en büyük onur nişanı Legion D'honour ile onurlandırılan Geneal Paul Aussaresses yıllar sonra, Cezayirliler üzerinde uyguladıkları adam kaçırma, uçaktan atma, elektrikli işkence ve tecavüz olaylarını itiraf edecekti…

Çağdaş Fransa’nın, komşu bir kıtada işlediği soykırım ve insanlık dışı suçlara rağmen 1 Temmuz 1962’de yapılan referandumda 6 milyon kişi bağımsızlık yönünde oy kullanırken, 16 bin kişi lehte oy kullanmış ve Cezayir bağımsızlığına kavuşmuştu.

Büyük cehennem

Cehennemi bir ateş topu gibi esen kasırga; bağırsakları karınlarından boşalan, kafatasları parçalanan, gözleri yuvalarından fırlayan çocuklar, eriyip buhar olan insanlar… Gözleri kör, kulakları sağır, teni hissiz bırakan sınır tanımaz bir ölüm ve vahşet tufanı…

ABD’nin iki dokunuşla kadın, çocuk, yaşlı, genç, sağlıklı en az 283 bin Japon’u yok ettiği iki atom bombasının Hiroşima ve Nagazaki kentlerinde yol açtığı felaketin sonuçlarıydı bu. Modern çağın gördüğü, en kısa sürede gerçekleşmiş olan mükemmel bir toplu cinayet.

Hedefine giderken savrulmaması için özellikle tasarlanan, bir buçuk metre yüksekliğinde ve 3 metre uzunluğundaki bombanın üzerinde şöyle yazıyordu: “Size bir hediye daha" ve "Hirohito'ya ikinci öpücük.” Bockscar uçağının taşıdığı bombanın adı “Şişman Adam” dır.

Hiroshima, atom bombası atıldıktan sonra
Bockscar, 6 saatlik uçuştan sonra havada, iki B-29 uçağından 'Mükemmel Artist' adlı uçakla buluşur. B-29’un görevi atom bombasının gücünü ölçmektir. Hava koşullarının yeterli olmaması nedeniyle Kokura kentini geçerek komşu şehrin üzerine yönelirler. Şehrin üzerine geldiğinde pilot hedefi gördükten 45 saniye sonra 'Şişman Adam" ı serbest bırakacak düğmeye basar ve hızla irtifa kazanarak birazdan yaşanacak o büyük cehennemden uzaklaşmaya başlar…

1945 yılında, ABD’nin Hiroşima’dan sonra kullandığı atom bombasının Nagazaki’ye atılış anıdır bu. 

Aynı Amerika, kıta ötesinden gelerek giriştiği ve 56 bin ABD askerine karşı, 1,5 milyon Vietnamlının ölümüne yol açan savaşta, Vietnam’ın üzerine, ikinci dünya savaşında kullanılan toplam bombaların 6 katı kadar bomba bırakmaktan geri kalmayacaktır…

ABD, bırakalım konvansiyonel ölüm silahlarını, kimyasal ve biyolojik gazları, bir anda yüzbinlerce sivili öldürecek ve etkileri kuşaklar boyu sürecek olan nükleer silahları tereddüt etmeden kullanan ilk devlet olmuştur. O, bir ölüm makinesini, şehirleri toptan yok etmeye programlayarak gerçekleştirdiği soykırımla, insanlık tarihinin utanç sayfalarına adını yazdıran ender ülkelerden biri olma unvanını kazanmıştır.  

Getirdiğiniz medeniyet, ölüm ihraç etme yarışında hala

Geçenlerde “füzeler geliyor” demişti Trump.

Tıpkı Hiroşima ve Nagazaki’de; Vietnam’da, Afganistan’da, Irak’ta ve Libya’daki gibi…

Kibirle yüklü öfkesini, yedi kıtaya birden şarlayarak konuşmuş; “bekleyin, füzeler geliyor” demişti.

Ardından, Suriye’ye özgürlük getirmek heveslisi İngiltere ve Fransa hemen hizaya girmişti.

Şimdi bu üç medeni(!) ülkenin liderlerine seslenmek istiyorum.

Bilmem ki hangi birini anlatayım size?

Biraz evvel, kara bir leke gibi tarihe düşmüş, yüz karası suçlarınızı özet olarak sıraladım, vicdanınız varsa eğer belki de utanırsınız.

Varsayalım, basit bir kimyasal silah yalanıyla Irak’ta 1 Milyon insanın canına kıydığınızı çabuk unuttunuz.

Hadi diyelim insan olmaktan çıktınız, yaşadığınız bu süratli evrimle Darwin’i bile şaşırttınız; omurgalı memeliler sınıfından uzaklaşıp son sürat yeni bir türe doğru değiştiniz; söyleyin, nasıl bir mahlûkatsınız siz?

Dolar dolar, varil varil beslediğiniz cihatçılar eliyle Ortadoğu’yu cehenneme çevirdiniz. Yüz binlercesi kırıldı, milyonlarcası yurdundan oldu, ozon tabakasını bile yırttınız; uzak kıtalarda, şatafatlı kulelerinizdeki hayatlarınızda mutlu musunuz?

Görüyoruz, ajanslarınızda her gün Akdeniz’in, Ege’nin sahillerine vuruyor bebek ölüleri. Timsah gözyaşlarınızla suluyorsunuz yeryüzünü. Bu doymak bilmez iştahınızla dünyanın köküne kibrit çakılmayacağından umutlu musun?

Sahi, çocuklarınız var mı sizin? Hani, demokrasi götürmek için seferber olmuştunuz ya Suriyeli Aylan bebe için… Onun, sahile vurmuş körpecik bedenine rastlamıştınız ya haber bültenlerinde. Sakladınız mı, çocuk ölülerinin denizde şişmiş bedenlerinin suretlerini çocuklarınızdan?

Duydum ki, son beş yıl içinde %100 artmış Ortadoğu’da silah satışları. Kasalarınız senelerdir hiç bu kadar dolmamıştı değil mi; senetleriniz, böylesine pirim yapmamıştı…

Geçenlerde okumuştum, dünyadaki silahların üçte biri ABD tarafından üretiliyormuş. Desek ki, yeryüzündeki ölümlerin üçte biri Amerikan silahlarıyla gerçekleşiyor, yalan olur mu, ne dersiniz?

Görüyorum ki getirdiğiniz medeniyet, ölüm ihraç etme yarışında hala dünyanın dört bir yanına.

Boşuna dememiş Honore de Balzac, “her büyük servetin altında büyük bir suç yatar” diye. Sahi, Irak’ta 1 Milyon insan ölürken, ne kadar büyüdü silah şirketleriniz? Kaç puan daha yükseldi borsalarınızdaki endeksleriniz?

Tanrılar cehennemin kapısını Ortadoğu’da araladılar

Tanrılar, bir süredir cehennemin kapısını Ortadoğu’da araladılar. İştahları doymak bilmiyor tiranların, silah tüccarları mütemadiyen birbirleriyle yarış halinde, şirketleri rekor üzerine rekor kırıyor borsalarında.

Irak’ı çoktan kana buladılar. Libya, ortaçağ karanlığına yuvarlanıyor hala; Mısır, Yemen, Somali, Sudan, Nijerya, Mali, Kongo... Peki ya, Ruanda?  Fransız gözetiminde ölen 800 bin insan?..

Birleşik Krallık; üzerinde güneşin batmadığı o büyük imparatorluk. Toprakları ateşle, kanla, barutla yoğrularak tarihten izi silinen kadim ırkların ülkesi; Amerika Birleşik Devletleri. Parisli komünarların kanı üzerinden ayağa kalkmış özgürlüklerin Fransa’sı; paranın, hisse senetlerinin, kirli pazarlıkların ittifakı…

Şimdilerde Suriye’de birlikte iş başındalar. Yalan içirmeye devam ediyorlar hala ajansları yeryüzüne. Hep beraber göklerden ölüm indirme yarışındalar.

Dünyanın en büyük şarlatanları, insanlığın yüz karası, modern çağın haydutları bunlar.

http://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/modern-cagin-haydutlari,19503

7 Nisan 2018 Cumartesi

Arkadaşım erguvan ağacı


Yusuf Nazım
T24 | 7 Nisan 2014

Yalnızdım.
Bugün doğaya saldım kendimi.
Ne şehir şehir yükselen intihar çığlıkları, ne taciz ve istismar haberleri, ne de demokrasi mi, yoksa diktatörlük mü tartışmaları…
Hiçbiri, hiçbiri ilgilendirmiyor bugün beni.
Kendi vatanından sürgün, Afrin’deki yüzbinleri bile bir an için unuttum.
Bugünü kendime ayırdım.

Gövdesi nazlı pınar, ince, uzun bir servi
Nisan, erguvan mevsimidir İstanbul’da.
Şimdilerde nasıl da mor kırmızı, eflatuna giyinmiştir Boğaz.
Lakin, uzun sivri kargılar gibi gökyüzüne saplanmış gökdelenler. Akşamları ucubelik sığmıyor kentin semalarına, eski ihtişamından bir eser kalmış mıdır şimdi o şehirde?
Kalbim, terk edilmiş bir kentin mevsiminde.

Gitmek, demiştim bir zamanlar…
Gitmek!
Dilime dolanan bir fiilin adıydı o şehirde.
En sonunda gittim!
Olur olmaz zamanlarda dilime dolanan o destursuz fiilin ardına takılarak gittim.
O şehri terk ettim ben!
Mandalina ağaçları, üzerinde pıtrak pıtrak çiçekler
O şehrin büyüsünü; Kız Kulesi’ni, Galata’nın esrarını, Yenikapı’nın ekmek arası balıklarını; silueti çoktan çizilmiş Süleymaniye Camii’ni ve tabii erguvanlarını…
Cümle aşklarını terk ettim o şehrin ben…

Kırılmış o şehrin kalemi

Bir süredir yavaş bir kentin ıssızlığındayım.
Peşim sıra gelen acıları bıraktım. Unuttum ruhumdaki fırtınaları, nicedir yüreğime zerk olmuş o zifiri karanlığı...
Karar verdim, bugünü kendime ayırdım ben, yalnızlığımı doğaya saldım.
Şimdi yürüyorum.
Yaklaşıyorum yanına, karşımda bir zeytin ağacı
Ağaçların arasında yalnızım.
Her yan mandalina ağaçları, sanki baharın coşkusunda değil, çiçek açma yarışındalar.  
Aralarından kahverengi, ince, uzun yollar. Sanırsın başka bir mevsime uzanıyorlar. Arada nar ağaçları, incir ağaçları var.
Uzaklardan bir serviyi görüyorum, boylu poslu. Nasıl öyle başı yükseklerde, ince, uzun boylu, alımlı…
Varıyorum yanına, bir rüzgâr çıkıyor aniden, incecikten beline dolanıyor, sarıyor. Görünüşü asil, gökyüzüne püskürmüş bir alevin dili.
Terk ettiğim şehri düşünüyorum. İstanbul beton büyütüyor gökyüzüne, buralar servi.
Saksıda yetişir olmuş orada, kiraz ağacı, nar ağacı. Ferman buyrulmuştur bir kez, kırılmış o şehrin kalemi, kurulmuş darağacı.
Güneş ağrı ağır alçalmada, elimi çabuk tutmalıyım, zaman daralmada.

Sanırsın ağaç değil, bin yıllık gövdesiyle bir tarih
Yüreğim aşklar mevsimi

Bugünü kendime ayırdım.
Yüreğim aşklar mevsimi bugün.
Akkuyu’da nükleer santral kurulacakmış diyorlar. Yıldızlara götüremezsek hayatı, analar zehir emzirecekmiş çocuklarına süt yerine. Kim bilir, belki de asit yüklü olacaklar, aldırmıyorum başıboş geçecek bulutlara.
Önümde hepsi aynı boyada, hepsi aynı hizada, saçları tıraşlanmış gibi bahçeler. İçinde mandalina ağaçları, üzerinde pıtrak pıtrak çiçekler. Aralarında, ısrarla dallarını uzatmış bir ağaç; yüksekçe ve aykırı.
Yaklaşıyorum yanına, karşımda bir zeytin ağacı; gövdesi kocaman, saçları diri; kim bilir kaç asırlık…
Geçiyorum yanından, ileride, işte biri, işte başka bir daha!
Tanrım, bu da nesi böyle!?
Dal desem, dalı dal değil; gövdesi gövde değil! Nasıl böyle ulu, nasıl böyle engin, nasıl böyle heybetli!..
Toprakta karınca yuvaları
Sanırsın ağaç değil, bin yıllık gövdesiyle bir tarih, sanırsın ovanın ortasında kök salmış bir dağ parçası.
Toprak onu öylesine sevmiş, öylesine sarılmış ki köklerinden, belli ki asırlardır hiçbir kötülük söküp atamamış onu yerinden.
Göğsümde bir serinlik, kulaklarımda antik zamanlardan esen bir rüzgârın fısıltısı.
Kim bilir, kaç fetih görmüştür, kaç ordular konaklamış kıyısında, kaç kavim eskitmiştir.
Kim bilir, asırlardır bu topraklara nasıl da yar eylemiştir gövdesini.
Nice yangınlar atlatmış, nice savaşlar geçirmiştir; yağından vermiştir Ege’nin iki yakasına, dalından, zeytininden; Teos’a, Lebedos’a, Samos’a…
Yılmamış, yorulmamış, usanmamış gelene geçene bir güzel diyar eylemiştir gölgesini.
Önümde bir su kuyusu, yanında asma
Birdenbire eski zamanlara gidiyor aklım, geçmiş zamanlardan bir fırtına uyanıyor yüreğimde, susuyorum…
Şimdilik hoşça kal diyorum ona.
Hikâyesini dinlemeyi başka bir sefere bırakıyorum.   

Sinemde taze bir baharın sarhoşluğu

İçimden beni çağıran o büyülü sesin peşi sıra gidiyorum.
Önümde nefti, yeşil bir ova.
Uzakta, mandalina bahçesinin ortasında, ansızın gözlerime kaçıyor, dalları mor kırmızı, çiçekleri eflatun…
Yaklaşıyorum. O da nesi? Bir erguvan ağacı!
Orada, tek başına!
Tıpkı benim gibi!
Acaba nedir hikâyesi, nasıl gelmiş buraya, neden böyle yalnız?
Kim bilir, belki de bir İstanbul kaçkınıdır?
O da benim gibi!
Orada, tek başına
Dalları pembeden maviye kucaklıyor gökyüzünü.
Sanki beni çağırıyor, nasıl durabilirim ki, bir an önce gitmeliyim ona.
Yaklaşıyorum, önünde bir kulübe, geçit yok!
Dolanıyorum bir yanından, toprakta karınca yuvaları büyümüş, ilişmeden geçiyorum yanlarından.
Önümde bir su kuyusu, yanında asma, ucu gözükmüyor. İleride, yaşlı bir dut ağacı, yaprakları sarmaş dolaş, dal budak sarmış. Nasıl öyle cevval, alımlı.
Geçemiyorum!..
Orada, karşılıklı bakışıyoruz; gözleri bir yerden tanıyor sanki beni. Boğaziçi’nden mi desem, başka bir mevsimden mi?
Yaklaşıyorum, önünde bir kulübe
İçimde tutkuyla yalımlanan bir arzu, tıpkı bir sevgiliye kavuşabilmek arzusu.
Bu sefer diğer tarafından dolaşıyorum kulübenin, biraz yaklaşıp uzaklaşıyorum.
Önümde bir yükseklik, arkasında su kanalı; şu tümseğe de çıksam, dar patikadan geçsem, biraz daha gayret etsem varacağım yanına!
Dediğimi yapıyorum; biraz daha yaklaştım, eğreti bir yamaçtan geçtim, birkaç hamle daha yaptım.
İşte vardım, en sonunda kavuştum erguvanıma…
Sinemde taze bir baharın sarhoşluğu, önüne geçilmez bir tutku. Alamıyorum bir türlü gözlerimi ondan, nasıl da özlemle süzüyor beni.
Bakışları mor kırmızı, eflatun, kirpikleri nisanvari.
Yüreğimde, gizli bir aşkın çırpınışları.
Ruhumsa erguvani…
Belki de bir İstanbul kaçkınıdır

Af dilemiyor mahkemede Füsun

Gitmek…
Gitmek, demiştim ya…
Henüz çıkılmamış yolculuklarımın vazgeçilmez ilacı.
Kalbimse, terk edilmiş bir kentin ıssızlığında.
Vakit geç, gün ağır ağır solmada, ayrılıyorum yanından.
İçimde, beni benden çalan bir duygu, dönüp el sallıyorum ona.
Bakışları nasıl öyle vakur, gitme diyor sanki bana.

Arkadaşım erguvan ağacı
Dedim ya hiçbir şey, ama hiçbir şey ilgilendirmiyor bugün beni.
Üniversitede, suça ortak olmamış gençlerin hocaları, diz çökmüyor, af dilemiyor mahkemede Füsun; ne açlıktan kendini yakan Urfalı Osman, ne Afrin’den gelen küsuratlı ölümler, ne de akademisyenlerin mütemadiyen ihracı...
Duyun beni, dostlarım var artık benim buralarda, dostlarım!
Dalları boydan boya, çağla yeşili bir asma, bin yıllık haşmetiyle bir zeytin, gövdesi nazlı pınar, ince, uzun bir servi; bir de benim gibi bahar hırsızı, üstelik çiçekleri mor kırmızı, bir de saçları pembe bahar, bir de arkadaşım erguvan ağacı…

31 Mart 2018 Cumartesi

Bedeli var özgürlüğün


Yusuf Nazım
T24 | 31 Mart 20108


Size bu yazıyı 155.sıradan yazıyorum.

Biliyorum, hemen neyin sırası diye soracaksınız.

Eski Sovyet ülkelerinin çoğundan sonra mesela… Örneğin bugünün Rusya’sından… Sonra Tacikistan, Kırgızistan, Kazakistan ya da Ermenistan…

Sakın Afganistan demeyin! Afganistan’ın dahi çok arkasından yazıyorum. Hani şu Taliban denen örgütün bir büyük devlet eliyle başa bela edildiği; dünyaya meydan okuyup vahşete boğan El Kaide’nin ülkesi; işte o Afganistan’ın bile ardından yazıyorum…

“Acı çekiyorum”

Bugünlerde Rusya’ya karşı teyakkuzda batılı demokrasi hazretleri. Avrupa’nın pek demokrat ülkeleri, Rus diplomatlarını bir bir sınır dışı ediyorlar.

Nedeni ise, Rusya’nın eski bir ajanını öldürtmesi diyorlar…

Mümkündür, olabilir…

Peki ya, 2003 yılında kimyasal silahlar var diyerek egemen Irak ülkesine hücum eden ABD ve İngiltere’ye ne demeli? Elbirliğiyle tam 1 milyon Iraklıyı ölmüşlerdi…

Hani ABD’nin uydu görüntüleri, fotoğraflar, raporlar falan; hepsinin sahte olduğu ortaya çıkmıştı ya; hani dönemin İngiltere başbakanı sonradan, “acı çekiyorum” demişti ya… Hâlbuki tek bir kimyasal silah dahi bulunamamıştı Irak topraklarında.

Peki, ne yapmalı şimdi, 1 milyon Iraklının kanını akıtan medeniyetin koalisyon devletlerine?

*  *  *

Nelson Mandela
Dedim ya, oldukça gerilerden yazıyorum.

Bu yazıyı size açlığın, yokluğun, kıtlığın coğrafyasından sonra yazıyorum; Afrika ülkelerinin bile çoğundan sonra; örneğin Mozambik’ten, Kongo’dan, Kenya’dan; hatta Gabon ve Tanzanya’dan; açlığın pençesindeki Etiyopya’dan bile sonra…

Libya’da, kellesini çokta aldı Kaddafi’nin özgürlükçü Fransa. Kabileler bir süredir birbirini boğazlıyor oralarda. Şaşıracaksınız, bu yazıyı size Libya’nın bile ardından yazıyorum.

Bitmedi; ırkçılığın anayasasını yazmış Apertheid rejimi; 28 yıl cezaevinde bırakılmış “terörist başıMandela’nın ülkesi; şimdilerde on bir resmi dili mevcut G.Afrika’dan bile çok sonra yazıyorum…

Dünyada şarlatanlığın endeksi

Irak Savaşından
Dünya tedavi edilemeyen hastalıklarla dolu. Bilim bir yandan kansere çare arıyor, bir yandan genetik hastalıklarla baş etme çabasında, bir yandan bebek ölüm oranlarını azaltma mücadelesi veriyor…

Ne anlamlı, ne güzel çabalar bunlar.

Öte yandan, ölümü araştırıyor medeniyet! En kolay, en hızlı, en sessiz ölümleri… Bunun için araştırma geliştirme giderlerine milyarlarca dolar ayırıyorlar. Ölüm üreten fabrikalar kuruyorlar bizlere… Toprağa, suya, binalara dokunmadan; insanları uzaklardan izleyip, böcekler gibi topluca imha eden kolay ölümler üretiyorlar...

ABD, Rusya, Çin, Almanya ve Fransa dünya toplam silah satışının %74’nü gerçekleştiriyor.

Dünyanın demokrasi ligindeki şampiyon ülkeleri bunların bazıları; dünyanın en çok ölüm üretenleri... Amerika dünyanın en az 100 ülkesine ölüm satıyor. Toplam silah satışının yarısı ise Ortadoğu’ya. Bu bölgede son beş yılda silah satışları %86 oranında artmış…

Bilirsiniz, türlü türlü endeksler üretiliyor dünyada. Gelişmişlik endeksi, yoksulluk endeksi, demokrasi endeksi… Bir de şarlatanlığın endeksi yapılsa, ne zalim bir paradokstur bu, sıralama nasıl olur acaba?

Geçenlerde görmüştüm. Belediyesine kayyum atanan Batman Belediyesi’nin çöp konteynerlerinin dibindeydiler. Bir ana, dizlerine uzanmış iki çocuğu; açlığın, soğuğun, insansızlığın pençesindeydiler. Hayatta kalmaya çabalıyorlardı…

Gözlerim bir süre o fotoğrafta kaldı.

Düşündüm, kaç füze kurtarırdı sizi o çöplükten çocuklar? Kaç ölüm ertelense dinerdi, anaların yüreklerine sessizce zerk edilen o acı?

Soramadım, içimde kaldı…

*  *  *

Dedim ya, size bu yazıyı inanılmaz gerilerden yazıyorum.

Sayısını bilen var mı, kaç diktatör değiştirdi bugüne dek Nijerya? Peki ya Benin, Sudan, Orta Afrika Cumhuriyeti, Gana? Yamyamlık, seks köleliği, katliamlarla ünlenmiş Uganda… Bu yazıyı hepsinden ama hepsinden sonra yazıyorum…

Örneğin Orta Asya’ ülkeleri; Pakistan, Hindistan, Bangladeş ve Nepal’dan sonra; uzak Asya’nın Maynmar’ı, Kamboçya’sı, Tayland’ı ve Malezya’sı; Moğolistan’ı söylemiyorum bile, o bizden çok önce; Lakin, Srilanka ve Tayvan’dan bile sonra yazıyorum…

Mesela Ortadoğu’da İslam dünyasına bir göz atalım; Katar’a, Kuveyt’e, Umman’a ve hatta bunları geçip Ürdün’e bakalım… İstisnasız hepsinden, ama hepsinin ardından; Lübnan’da ise çok daha sonra yazıyorum bu yazıyı...

Özgürlükçü Demokrasi Gazetesi’ne kayyım atamışlar

Kısa bir seyahatteydim. Öyle günlerden geçiyoruz ki, bir an olsun gözünüzü kapamaya, arkanızı dönmeye gelmiyor. Her an, her dakika yeni kötülükler yıkılıyor üzerinize.

Rektörün biri “demokrasi isteyen kâfirdir, tövbe etmezse öldürülmelidir” demiş. Meclis başkanı ise Çanakkale Zaferi için mecliste düzenlenen tiyatroda “kadınlar sahneye çıkmasın” diye buyurmuş. Böyle de uygulamışlar, iyi mi? Bir de Silopi’de öğrencilere türban dağıtmış milli eğitim müdürü…

Hepsinden önemlisi Özgürlükçü Demokrasi Gazetesi’ne kayyım atamışlar! Yetmemiş, basıldığı matbaaya el konulmuş; 27 gazete çalışanı ise gözaltında…

Şaşırmadık!

Çünkü bedeli var özgürlüğün…

Böylece, bir burcu daha eksildi basın özgürlüğünün. Demokrasinin bir bayrağı daha savruldu. Şimdi onu yere düşürmeden tutacak yenileri sırada.

Bu mektubu size en gerilerden yazıyorum; dünyada basın özgürlüğü sıralamasında en sonlarından; 180 ülke içinde tam 155.sıradan yazıyorum!

Adaletin iki dudak arasına sıkıştığı, hukukun cübbesine düğmelerin dikildiği, düşünce özgürlüğünün esamesinin bile okunmadığı bir yerlerden…

Bu yazıyı size Türkiye’den yazıyorum…

http://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/bedeli-var-ozgurlugun,19409


25 Mart 2018 Pazar

Söyleşi : Benim için yazmak, bıçağı kabzasından tutup çıkarmak

Mehmet Utku
Evrensel | 25 Mart 2018


Yusuf Nazım ile ikinci öykü kitabı 'Leyla’yı Beklerken'i ve gerçek hayattan ilham alan hikayelerini konuştuk.


Küçük yaşlarda şiirle çıktığı edebiyat yolculuğuna 1992 yılından itibaren öykü ve denemelerle devam eden Yusuf Nazım’ın yeni kitabı yayımlandı. “Kızak” öykü kitabı 2012’de okuyucuyla buluşan Yusuf Nazım. Nazım’ın ikinci öykü kitabı; “Leyla’yı Beklerken” İnkılâp Kitabevi etiketiyle okurlarıyla buluştu. T24 haber sitesinde de köşe yazıları yazan Yusuf Nazım (Yakup Sayın) ile yeni kitabı “Leyla’yı Beklerken” ve gerçek hayattan ilham alan hikayelerini konuştuk.



Son kitabınız “Leyla’yı Beklerken” den bahseder misin? 



Kızak öykü kitabımı okuduklarında okurlar, hep kendilerinde, ya da içinden geçtikleri yaşamdan kimi hakikatlerle karşılaştılar. Bazı öykülerin, bu ülkenin tarihine, olaylarına, kişilerine dokunduğunu gördüler. Bir öykü hariç Kızak’taki tüm öyküler böyleydi. Bir süre sonra okur bunu fark etti.

Böyle olunca, Leyla’yı Beklerken çıktığında, yine aynı beklentiyle kitabı okumaya başladı okurlar. Ve her öyküde bir gerçeklik arayışına girdi. Bir TV söyleşisinde de söylemiştim, şu kadarını söyleyeyim; her öyküde bir ya da birden çok yaşayan bir kahraman var… Ve kahramanlar tümüyle ve olduğu gibi olmasa da yaşayan olayların içinden gelerek öykülere giriyorlar.


Öykülerin içindeki kahramanlarla gerçek hayatta karşılaştın mı hiç?



Şöyle bir anekdot aktarayım, bu sorunun yanıtı orada var. Bir imza etkinliği sırasında elinde getirdiği kitabı imzalatan bir okur, bir öyküdeki kahramanın adını söyleyerek, ona ne oldu dedi, yaşıyor mu? Bazen, ne kadar ilginç tesadüfler oluyor hayatta. Bu kadar mı olur yani; sorduğu öykü kahramanı, o esnada okurumun tam yanındaydı. Soruyu duydu, göz göze geldik, karşılıklı gülümsedik. Okurum, kendisine gülümsediğimi, olumlu bir yanıt verdiğimi sanıyordu.

Kurguyla gerçekleri nasıl birleştiriyorsun? Öykülerin ne kadarı gerçek, ne kadarı kurgu?


Her seferinden beni tetikleyen bir şey oluyor. Bir olay, rastladığım bir kişi, birinden dinlediğim gerçek bir olayın anlatımı. Aslında bunu duyduğum anda, anında öykü şekilleniyor. Yani tek bir satır, bir cümle, bir söz, bir olay… Öykünün omurgası oluyor işte bu. Sadece omurga değil, öykünün varacağı hedef de ortaya çıkmış oluyor. Hemen not alıyorum. Unutmayayım yeter… Bir gün, bazen o bir gün yıllar sonra gelebiliyor, oturup yazmaya kalktığımda nasıl olsa omurga belli, hedef belli. Bundan sonra, belli olan omurgayı ete kemiğe büründürerek esas öykünün yüzünü ortaya çıkarmak kalıyor. Yan karakterler, biçim, karakterlere eşlik edecek doğa, betimlemeler… Bazen bir karakter gerçek oluyor, bazen de bir olay, bazen de olayın bir bölümü.

Leyla’yı Beklerken’ le ilgili nasıl yorumlar alıyorsun, tepkiler nasıl? 


Kitapla ilgili okuyucu yorumları güzel. Kitaptaki uzun öykülerin varlığı beni tedirgin ediyordu. Özellikle novella türü bir öykü olan “Nein” öyküsü 65 sayfalık bir öykü. Ancak okurların bu öyküyü bile sıkılmadan okuduklarını gördüm. Tabii bana yansıyanlar bunlar. Olumlu yorumları değil de, daha çok ciddi eleştiriler bekliyorum. Özellikle dikkatli ve sıkı okurlardan, edebiyat çevrelerinden. Şöyle bir eleştiri vardı, benim de katıldığım. Bazı öykülerin, özellikle birbiriyle ilişkili iki öykünün kitabın en sonunda ve ardışık olarak yer alması önemliydi. Bunu atlamış olduk.

Daha çok öykü karakterli yazılar


Aynı zamanda köşe yazarlığı da yapıyorsun. Gazetelerdeki yazıların genelde bir köşe yazısı gibi değil, biraz farklılar; çoğunda bir öykü dili var, genellikle lirik. Bu yazılar nasıl  ortaya çıkıyor?

Evet, gazete yazılarım düz köşe yazıları gibi değil. Bir analiz, bir politik değerlendirme içermiyorlar. Daha çok öykü karakterli yazılar; yine hayattan, ondan aldıklarım, hayatın bana verdikleri. Ve o kadar çoklar ki onlar… Çoğunda derin bir yara var, kanıyor; çoğunda bir çığlık, kulaklarınızın zarını deliyor; bir ağrı, yüreğinize saplanıyor. Yani duyuyorsunuz, görüyorsunuz, yaşıyorsunuz; tanık olduğunuz o şeyler, bir bıçak olup bir yerlerinize saplanıyor. Yazmasam, o bıçak orada kalacak ve kanamaya devam edecek. Benim için yazmak, o bıçağı kabzasından tutup çıkarmak gibi bir şey. O zaman rahatlıyorum.

Bazen de kimi tarihsel olayları, bir öykü diliyle anlattığım oluyor. Aslında, bu tarihsel olaylar da gerçek. Ben sadece, ayrıntılara iniyor, bilinmeyen, gözden kaçan yanlarına iniyor, bunları birleştirip öykü diliyle aktarıyorum.

Daha çok öykü karakterli yazılar


Leyla’yı Beklerken kitabındaki iki öykü arasında ilginç bir bağ var. Kitabın finalinde, son öykünün son paragrafında, belki de son sözcüklerinden ilginç bir metaforla karşılaşıyoruz. Biraz bundan bahseder misin?


Evet, kitabın önemli sürprizlerinden biri bu. Aynı zamanda, belki de kitaptaki tüm öyküler toplamından verilen bir mesaj. Diğer tüm öykülerde bu toprakların kokusu var; acılı, hazin, dramatik. Her öyküde kendimizden, bu coğrafyadan bir şeyler yaşıyoruz. Belki kitabın sonuna kadar bir karamsarlık da kaplıyor okuru. Fakat o son öyküdeki beklenmedik final önemli bir mesaj olarak öne çıkıyor ve okuru kendine getiriyor. Finalde duvardaki silah patlıyor. Finalde bir parmak kalkıyor adeta. O parmak bir sınıfın başka bir sınıfa işaret etmesi gibi. Başkalarının ödediği çok ağır bedeller üzerinden sahip oldukları ve sessiz, ağır, sakin bir senfoni gibi süregiden huzurlarının ilelebet sürmeyeceğini işaret eden bir parmak o.

https://www.evrensel.net/haber/348544/yusuf-nazim-benim-icin-yazmak-bicagi-kabzasindan-tutup-cikarmak



16 Mart 2018 Cuma

14 mart ve doğmamış bir çocuğa mektup

Yusuf Nazım
T24 | 16 Mart 2018


Mart’ı yarıladık. Buralara bahar geliyor artık. Seferihsar’ın mimozaları erkenden patlattı bile çiçeklerini. Sapsarı kesilen dallarıyla nasıl da coşkunlar.

Günlerden 14 Mart, Tıp Bayramı. Hekimler bu önemli günlerini hafta boyunca kutlama telaşındalar.

Kendi bayramlarında Sağlık Bakanlığı önünde limon satarken görüyorum işsiz hekimleri. Eğlenceli bir etkinlik bu. Lâkin mizaha bile tahammülü olmazmış faşizmin. “Sağlıkta şiddet yasası çıksın, fiili hizmet süresi zammı yasalaşsın, çalışırken ve emeklilikte insanca ücretimiz olsun, güvenlik soruşturmaları kaldırılsın, hekimler görevlerine başlatılsın” diyorlar…

Daha geçenlerde “savaş bir halk sağlığı sorunudur” dedikleri için Türk Tabipleri Birliği’nin tüm merkez konsey üyeleri gözaltına alınmıştı.
Tarihlerinde bir ilkti bu; kapılarından çiçekleri kalmış, söylemlerinin arkasında onurla durmuştular.

türkülerdeki hekimlik

Göz hekimi bir dostumun daveti üzerine gittiğim Ege Üniversitesi Atatürk Kültür Merkezi’ndeyim. Kendisi aynı zamanda bir türkü dostu, bağlama ustası.

14 Mart Tıp Bayramı’nda “Türkülerde hekimlik” isimli etkinliğe bağlamasıyla katılıyor; türküleriyle, türkülerin hikâyeleriyle renk katıyor etkinliğe; derdine derman arayanların, çaresizlerin, acı çekenlerin, muzdariplerin türkülere sinmiş ahvalini anlatıyor. Âşık Veysel diyarının çocuğu o; biraz sesinden almış, biraz kültüründen, biraz ezgilerinden… Bir şölen havasında geçiyor etkinlik.

Çıkışta “Türkülerdeki Hekimlik” adlı kitabını armağan ediyor bana, ayrılıyorum.

Dışarda bahar var. Derin derin çekiyorum baharın gelişini içime.

Şimdi, Kordon Boyu’nda, kafelerin birinde, Körfez’in mavi sularını karşı kahvemi yudumlamak var. Bir kaç dostla buluşarak laflayıp hasret gidermek de…

Hayır, hayır; bir an önce eve dönmek; mimozaların, begonvillerin, zakkumların süslediği sokaklardan denize doğru salınmak, bir palmiye ağacının altında Samos Adası’nı seyretmek var…

açlık çekiyor beni

Hiçbiri olmuyor bunların! Açlık çekiyor beni. Yanlış duymadınız; açlık! Açlığa doğru yürüyorum ben! Bedenim, yüreğimin peşine takılmış, yuvarlanır gibi sürükleniyorum. “Yüreğimin götürdüğü yere” doğru gidiyorum ben.

Şimdi Konak Meydanı’ndayım. Kahverengi, bal damlası gözlerinin içine bakıyorum onun. Açlığı arıyorum gözlerinde.

Adı Mahir Kılıç, 123 gündür aç!

İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı şirketindeki işinden çıkartılmış. Kadro mücadelesi verdiği için! İnsanca yaşamak istediği için!

Tüm işçilerin ittifakıyla seçilen bir işçi temsilcisi o. İşini aksatmayan, haksızlığa karşı duran, doğrudan yana tavır alan biri. Bakışlarındaki kararlılık onu doğruluyor gibi…

12 Eylül darbe hukukunun kölelik kalıntısı, “taşeronluk sisteminin” İzmir Belediye şirketlerinden İzenerji’deki kurbanı. İşçiler, kadro mücadelesini hukuk yoluyla kazanmaya başlayınca işten çıkarılan iki yüzden fazla işçiden sadece biri.

Açlık grevine başlamış Mahir. Evli, eşi beş buçuk aylık hamile! Duyunca bir tuhaf oluyorum. Doğmamış bir çocuğa dair düğümleniyor kelimer dilimde. Açlık grevinden hemen önce düşmüş anne rahmine. Şimdi, açlıkla birlikte büyüyor o.

doğmamış bir çocukta kalıyor aklım

Bir süredir bir gariplik var bende. Bir takıntıdır gidiyor. Olduk olmadık yerde, aykırı seslere çoğalıyor kalbim. Takılıp gidiyorum peşi sıra.

Henüz doğmamış bir çocuğa veriyorum kalbimi. Doğunca adı Baran olacak belki, belki de Hüseyin. Açlık greviyle büyüyor o, gelişiyor...

Babasına gelince… Mahir işsiz, Mahir açlık grevinde, Mahir kadro istiyor; Mahir iki yüzden fazla arkadaşıyla birlikte işine geri dönmek, Mahir insanca yaşamak istiyor!

Sahi, Mahirler çok mu şey istiyor?

Mahir, doğacak çocuğunu işsiz değil, işçi gibi sevmek istiyor! Ev kirasını dostları denkleştiriyor Mahir’in; mutfağının, çocuğunun okul masraflarının da...

Neden açlık grevi diye sorduğumda, tereddütsüz konuşuyor. “Beni tazminatsız işten çıkararak zaten aç bıraktılar; karım süt içiyor mu, meyve yiyor mu, bilen var mı?” diyor. Eliyle arkadaşını gösteriyor; “dün gündelikçi olarak çalıştı, yevmiyesinin yarısını bana getirdi, bizi zaten aç bıraktılar” diyor.

Benimse doğmamış bir çocukta kalıyor aklım; annesi Ayça’nın karnında, her şeyden habersiz uyuyor o…

Mahir Kılıç’ın gözlerine bakıyorum. Etleri etlerini yiyor Mahir’in, kemikleri kemiklerini… Eriyor… Yavaş yavaş eriyor. Bir kıvılcım çakıyor kahverengi gözlerinde, görüyorum; inatçı bir kıvılcım bu…

Doğmamış çocuğa dair kurmak istiyorum sözlerimi. Adı henüz belli değil onun.
Barış koyacaklar belki adını, belki de Zafer. Mahir bir delikanlı gibi bakıyor gözlerime babası; öylesine kararlı, öylesine direngen; umutla vuruyor kelimeleri dişleri arasından…

Doğarsa; bu eğreti, bu kirli, bu kölelik dünyasına; açarsa gözlerini bu zalim yeryüzüne eğer…

Bana kalırsa, adını Çayan koymak istiyorum onun.

sahi, babalar yemek yemezse ölür mü, çocuklar?

Farkındayım, bir tuhaflık var bende. Belki bir psikoloğa danışmalıyım. Yüreğimde, hep ötekine dair esen dinmek bilmez bir fırtına. Belki kurtulmalıyım bundan. Aklımdan, giderek azalmakta olana dair tutkuya dönüşmüş saplantıları söküp atmalıyım!

Niye Filistin’de ölen bir kadın için teyakkuzda aklım? Her gün tonlarca bomba boşaltıyoruz komşunun üzerine, bir savaşın acımasızlığına yanıyor kalbim. Sur’da bir çocuğun kalbi kırılıyor her gün. Açlığının 254.gününde, işini geri istiyor Düzce’de mimar Alev Şahin

Baharın güzelliği bu; bahçemdeki kasımpatılar, nar ağacı, begomviller… Beni çağırıyorlar... Oysaki Konak’ta açlığa doğru yürüyor ruhum. Hiçbir şey engel olamıyor buna, açlığa doğru götürüyor ruhum beni.

Dedim ya, bir tuhaflık olmalı bende. Mahir’e bakıyorum durmadan. Arkadaşı Elif alıyor sözü; 25 yıldır kadrosuz çalışıyor. Tüp bebek tedavisi görürken kadro davası açtığının ertesi günü, çalıştığı İzelman’dan işten çıkarılıyor! Güneşi görüyorum gözlerinde onun. Yanında 25 yıllık kadrosuz işçi Seval, o da işten çıkarılmış; bir diğeri ise Barış; o da öyle; üstelik 9 yıldır engelli kadrosunda çalışıyorken…

Bir de Salih var aralarında. “Davadan vazgeçersen işe dönersin”, sözü vermişler ona. Davadan vazgeçmiş Salih, lakin yine de işine dönememiş...

Dediklerine göre, CHP vekilleri Erdal Aksünger ve Tüncay Özkan namus sözü vermişler, sorunu çözmek için. Sendikaları Genel-İş’ten ise şimdiye kadar umut yok, velhasıl sonuç da yok!

Mahir’le Ayça’nın dokuz yaşındaki kızları. Okulda, arkadaşlarına, “benim babam yemek yemiyor, ölür mü” diye soruyormuş!

Sahi, babalar yemek yemezse ölür mü, çocuklar?

mimozaları unutmalıyım

İzmir. Çağdaş bir şehir. Öyle diyorlar…

Çağdaş bir asırda, çağdaş bir şehrin suretiyle yüzleşiyorum. Bir insanın sesi, çaresizliğin duvarına çarpıyor, sesini açlığına salıyor adam; açlığıyla ses olmaya çalışıyor.

Bense dayanamıyorum; bir kez daha yüzümü açlığa dönüyorum. Anlıyorum ki hastayım ben. Belki de psikolojik destek almalıyım.

Sinemde, benden habersizce çoğalıyor bu çığlıklar, niye? Neden hep ötekine dair yükseliyor içimdeki o ses? Hâlbuki sokağımda mimozalar kucak açmış bana, bekliyorlar. Neden, sözüm geçmez kelimelere? Durduk yerde, neden açlığa doğru sürüklüyor kalbim beni?

Dedim ya, belki de bir takıntı bu bendeki; kim bilir, post travmatik bilmem ne bozukluğu…

Bahar geldi bile bizim oralara. Sokaklar coşkuya kuşanmaya başladı baharın cümle renklerini. Görseniz, nasıl da pıtrak pıtrak ağaçların dalları.

Sabırsızlanıyorum. Bir an önce denize varmalıyım; beni bekleyen o palmiye ağacının altında oturmalı, martıların denize dokunuşuna hayran kalmalıyım…
Babam yemek yemeyince ölür mü?” diye soruyormuş okulda, dokuz yaşındaki bir çocuk. Üstelik kadroya geçmek istiyormuş, doğmamış çocuğun babası Mahir!

Hayır hayır, iyisi mi bugün vazgeçmeli denizden.

Efil efil esecek rüzgârları, martıları, palmiyeleri; mimozaları unutmalıyım!

Yaşamak bir savaşa benziyor bugünlerde, oturup doğmamış bir çocuğa mektup yazmalıyım.



8 Mart 2018 Perşembe

8 Mart’ın gülleri

Yusuf Nazım
T24 | 8 Mart 2018


Makineler homurdanarak çalışmaktadır.

Ağır ağır dönen merdanelerin, uğuldayan çarkların, dokuma tezgâhlarının arasında işçiler, seslerini ancak bağırarak duyurabilmektedir.

Devasa binalar içinde, içtimaya çıkmış gibi dizilmiş makine ordusu, ona sunulan emeği, pamuğu, yağı ve teri acımasızca öğütmektedir.

Kan ter içindeki kadın ve çocuk işçilerin emeği, ipliğe, tere ve toza karışmış olarak dünyanın dört bir yanına kumaş halinde dağılmaktadır.

O gün olağan dışı bir şey olur. Tezgâhların ve merdanelerin uğultularına karışan bir fısıltı, makine ordusu içinde sessiz bir çığlık gibi dolaşır. İşçiler arasında bir hareketlenme başlar. Merdaneler durur, makineler birer susar. Geriye sadece, kalabalık gruplar halinde yürüyen işçilerin lap lap ayak sesleri kalır…

Fabrika önünde, diğer atölye ve fabrikalardan gelen işçiler toplanmıştır. Kalabalığın ortasında bir kadın işçi, bir pompanın üzerine çıkar, ateşli bir konuşma yapar. Konuşmasında fabrikalardaki kadın işçileri, ücretlerinin düşürülmesine karşı iş bırakmaya ve hakları için mücadeleye çağırır.

Burası, 1834 yılında, ABD’nin Massachusetts eyaletinin Lowell kasabasında, sonraki yıllarda sayıları 122 bine ulaşacak işçinin çalıştığı Lowell Fabrikaları’dır. (Lowell Mills)
Lowell'deki fabrika kızları

bazen ekmek için, bazen gül için


Tarih, emekçi kadının adını ilk defa işte böyle yazar sahnesine.

Yarım yüz yıl sonra, 1889 Paris’inde, Uluslararası İşçiler Birliği’nin Kuruluş Kongresi’nde bu sefer başka bir kadın çıkar “pompanın” üzerine. Paris’in ve direncin gülüdür o. Adı Clara Zetkin’dir. “Kadının Kurtuluşu İçin!" diye başlar bildirisi…

1907, 17 Ağustos’unda bu sefer Stuttgart’ta Uluslararası Sosyalist Kadın Konferansı’nda yeniden duyulur adı Clara’nın. Üstelik Rosa Lüxemburg da vardır yanında. 8 Mart’ın bir diğer gülüdür o da.

Bir kez yürümeye başlamıştır kadın; kim durdurabilir ki onu tarih denen yolculukta? 1910’da Kopenhag’da yapılır ikinci konferans; İlk defa dile gelir kadının tarihsel özlemleri; “işçilere günde sekiz saatlik çalışma süresi, hamile kadın işçilere doğum öncesi 8 haftalık izin, emziren kadınlara sütizni, 12 yaşından küçüklere çalışma yasağı…”


1912, ABD, Lawrence Tekstil’de Ekmek ve Gül grevi sırasında

Kurulacak yeni bir dünyanın hayalidir bu. Kadınlar, bayrağı kapmıştır bir kez tarihin sahnesinde, büyük adımlarla koşar; bazen ekmek için, bazen gül için; bazen de her ikisi için…

Tutkuları vardır onların, geçmişten geleceğe; lakin koştukları yol kimi zaman engebelidir, yaralanır, yorulurlar; kimi zaman ateşle döşelidir o yol, yanar, kavrulurlar.

Tıpkı 25 Mart 1911’de, New York’ta, Triangle Gömlek Fabrikası’nda 129’u kadın, 149 tekstil işçisinin cayır cayır yanması gibi…

1912 Ocak ayında ise bu sefer Massachusetts’te, Lawrence Tekstil İşçileri Grevi’nde Ekmek ve Gül ister kadınlar.

En sonunda 1917’nin 8 Mart’ına varılır. Petrogradlı Tekstil İşçilerinin eliyle taçlanır o gün. Adına Dünya Emekçi Kadınlar Günü denir.

İşte, 1834’ün Lowell’inden bugünlere böyle gelinir.



Triangle Tekstil Fabrikası yangını sonrası

günlerden pazar


Şimdiyse tarih, 4 Mart 2018, günlerden Pazar’dır.

Dünyada ve Türkiye’de kadınlar kendi günlerine hazırlanıyorlardır.

Ankara’da, İstanbul’da, İzmir’de ve Diyarbakır’da; Tekirdağ’da, Çorlu’da ve diğer yerlerde… Hepsi de bir bayram yeri gibidir; renk renk, cıvıl cıvıldır…

Artık sayısı bile, bir iki taneyi geçmeyen haber kanallarından, sosyal medyadan izliyorum bu renk cümbüşünü.

Görüyorum, kadınlar bir şenlik havasında akıyorlar sokaklardan; halaylarıyla, şarkılarıyla, zılgıtlarıyla… Çalgılarıyla ahenk veriyor, çengileriyle dans ediyor, erbaneleriyle ritm tutuyorlar…

Sevinç içindeler… Bir araya gelmişler, özlemlerini özlemlerine bağlamış, düşlerini düşlerine katmışlar.

Direnç içindeler… Bunca kadın şiddetine, erk egemenliğine; tacize, istismara, ayrımcılığa karşı kol kola girmiş, sokak sokak, meydan meydan çoğalmışlar.

8 Mart’ın gülleridir onlar! Yürüyorlar; neşeleriyle, sevinçleriyle, cesaretleriyle… 


8 Mart’ın güllerine kıyıyorlar


Kötülük bu ya, rahat durur mu?

Durmaz!

Ansızın müdahale haberleri geliyor dört bir yandan!

Kötülük, Ankara’nın ve Çorlu’nun sokaklarında ışık hızıyla çoğalıyor. Uluorta düşleri yağmalanıyor kadınların, çığlıkları kanıyor. Biraz önceki o şenlikli gruplar gitmiş, yerini feryat figan bağırmalar, sağa sola kaçışmalar, yerlerde sürüklenmeler almıştır...

Her iki şehirde de hava soğuktur, yağmurludur. Ancak yağmurdan ziyade cop yağıyordur kadınların üzerine; nefret yağıyor, öfke ve kin yağıyordur…

Fotoğraflardan, videolardan dehşetle izliyorum olan biteni. Güpegündüz başkentin ortasında 8 Mart’ın güllerine kıyıyorlardır!

Ansızın bir fotoğraf düşüyor önüme!

Genç bir kadın! Onu bir duvarın çıkmazında sıkıştırmışlar; bir değil, iki değil, üç değil; dört polis birden sıkıştırmışlar! Kimi kolunu bükmede, kimi ceketine asılmada, kimi omzuna bastırmada, kimi de saçını yolmada…

Gözlerimin önünde, bir fotoğraf karesinin çerçevesinde, devletin o buyurgan elleriyle 8 Mart’ın bir gülünü daha kırıyorlar! Ankara’da, Çorlu’da, daha bilmem kaç şehirde daha 8 Mart’ın güllerini acımasızca koparıyorlar!

O fotoğraf karesinde kalıyor aklım. Gidip gelip bakıyorum...

Modern çağda, İslam'da kadının yeri geliyor aklıma.

Ne alakası var, diyebilirsiniz.

Bal gibi de var!

Doğrudan doğruya alakası var!

Bir yanda; hemen yanı başımızdaki Alevi’yi, Kürt’ü, Ezidi’yi kafası kesilecek, ciğeri sökülecekler kategorisine koyarak Ortadoğu’da yükselen bir İslam Devleti hayali…

Öyle ki kadınları, ya beş paraya kapatılacak seks kölesi, ya da köle pazarlarında haraç mezat satılarak kazanca tahvil etmeye hevesli ultra çağ ötesi zihniyet…

Öte yanda; bu zihniyetin cümle artıklarıyla ittifak edip komşuya hücum eden bir iktidar erki…

Dahası, böyle bir iktidar erkiyle saf tutarak “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” sözünü bile katleden, sözüm ona “aydınlar” cemaati ile “sosyal demokrasi" ahalisi...

Ortadoğu’da biatla başlayan, dualarla kutsanan, tekbirlerle devam eden İslam Devleti hayalinin, başkentin göbeğinde, üstelik Dünya Emekçi Kadınlar Günü kutlamalarında, kadının üzerinde zuhur etmiş acımasız hali!

İşte bu yüzden fotoğraf, belki yeteri kadar çıplak!

Sanki modern çağda, İslam’da kadının yerini gösterir gibi... 

ON KADIN


Bugün 8 Mart.

Dünya Emekçi Kadınlar Günü.

Kadınlar, 1834’te Lowell Fabrikaları’nda, bir pompanın üzerine çıkarak konuşma yapan o kadın işçiden beri hep sokaklardalar; ekmek ve gül kavgasındalar.

Sadece sokaklarda mı?

Evde, işte, tarlada, fabrikada; sanatta, kültürde, edebiyattalar.

Ve onlar, aynı zamanda şarkılardalar!

Bu ülkenin acılarından pay almış, ağrılarını yüreğine gömmüş, hüzünlerini yaşamış bir grup kadın, güzel bir amaç için bir araya gelmişler.

Erk egemenliğini, çocuk gelinliği, göç hikâyelerini ezgilerine katmak istemiş; şiddete, tacize, tecavüze, istismara, cinsiyet ayrımcılığına karşı seslerini birleştirerek ON KADIN adlı bir albümde toplamışlar.

On ses, on kadın, on güzel insan!

Bu anlamlı üretimle bizleri buluşturmak için de 8 Mart gibi anlamlı bir günü seçmişler.

Belli ki onlar, 1834’te bir pompanın üzerinden dünyaya yayılan ışığın farkındalar; kadının, ezilmiş, bastırılmış, itaat ettirilmiş sessiz dünyalarına ezgileriyle çığlık olmaya karar vermişler.

Onlar, umudun, ayrılığın, direncin ve aşkın kadınları; tutkularını yüreklerinde baki kılıp bu topraklara şarkılarıyla nefes olmaya kalkmışlar.

Çorlu’da, bir fotoğraf karesinde billurlaşmış, erk egemen şiddet düzenine karşı inadına açan; sesleriyle, cesaretleriyle, yürekleriyle hayata renk veren 8 Mart’ın kırmızı gülleri onlar.

Bu yazıyı, 8 Mart’ın kırmızı güllerini; ON KADIN’ı dinleyerek yazdım.

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde ON KADIN’a sesini, emeğini, duygularını katan güzel canların nezdinde, dünyanın bütün kadınlarına güllerle, sevgilerle.

ON KADIN
Proje: Canan Sağar, Müzik Yönetmeni: İbrahim Kırılmaz
Şarkılar: Bıçak Sırtı (Gurbet Üzgün Demiral), Çığlık (Öznur Korkmaz), Gülümser (Bergüzar), İçimizden Bir Melek (Yasemin Göksu), Kadın Olunca (Bahar Sarıboğa), Kırık Bir Duş (Adile Yadırgı), Kız Çocuğu (Yelda Emek), Leyla Olmuşum (Canan Sağar), Pencere (İlkay Akkaya), Yalnızlık Kalbinde Dövme (Şebnem Sönmez)

http://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/8-martin-gulleri,19267http://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/8-martin-gulleri,19267