21 Şubat 2017 Salı

Mont Valerien’de bir Ermeni

Yusuf Nazım
T24 | 21 Şubat 2017

Radikal Gazetesi’nde Bitlis’te son Ermeni’yi yazmıştım bir zamanlar.
Amerikan edebiyatının güçlü kısa öykü yazarlarından olan William Saroyan’ın,  Bitlis’teki köklerinden kopuşunun hikâyesiydi bu.

1907’de, yaklaşan o büyük fırtınanın gölgesinde başlayan bir kopuşun, küçük Saroyan’ın hayalinde, anneannesinin “kalbin diliyle” söylediği, söylerken bir “şarap deresi gibi akan” ve acının hüznüyle ezgilenmiş ninnilerle nasıl derin bir özleme dönüştüğü ve bu özlemin sonunda onun, yanında Ara Güler, Fikret Otyam ve Yaşar Kemal’le birlikte Anadolu’nun içlerine doğru olan yolculuğunu anlatmıştım. Köklerine olan bu yolculuğun sonunda onun, doğduğu kentin sınırlarına vardığında, eğilerek öptüğü vatan toprağında Bitlis’in son Ermeni’siyle olan karşılaşması vardı bu anlatıda…

Kökleri, ne kadar derinlerde olursa, acıları da o kadar büyük oluyordu hayatların. Ve başlangıçları, dönüp dolaşıp nedense hep aynı tarihleri gösteriyordu. Ne kadar dilsiz olsa da acılar, anlatmak için hikâyesini, yine de kendine bir yol buluyordu.

1906’da benzer bir hikâye, Anadolu’nun başka bir köşesinde boy verecektir.
1915 yılının kimlikleri orada oraya sürükleyen o büyük kasırgasında, ağabeysi dışında bütün ailesini kaybedecek bir çocuğun hikâyesidir bu. Fransız kolonisi olan Suriye’de, bir yetimhanede geçen çocukluk yılları sonrasında, 1925 yılında Marsilya’ya kadar uzanan, ardından Fransa’daki bir fabrikadaki tornacılık yıllarından, şiir ve edebiyatla harmanlanan; Baudelarie, Rimbaud gibi yazarların eserlerini Ermenice’ye kazandıran, Sorbonne’da edebiyat, felsefe, siyaset dersleri alırken Paris’teki faşizme karşı yeraltı direnişine katılarak, en sonunda Paris’te, Mont Valerien’in eteklerinde hüzünle son bulan kısa, fırtınalı ama onurla nişanlanmış bir hayatın hikâyesi…

Almanya’da Nazizm’in yükselişi ve diktatörlük

1930’lu yıllar.

Faşizm, “İri bir çizme gibi Balkanlara” yayılmaktadır.

Almanya’da, her türlü kötülüğün nedeni olarak demokratik parlamenter sistemi gören Hitler, seçimlerinden sonra çıkardığı “yetki kanunuyla” meclisin faaliyetlerini durdurur.

Dört yıl süre ile meclisin tüm yetkilerini kabineye devredecek kanunun oylaması sırasında, parlamento SA birliklerince kuşatılır. Bazı sosyal demokrat parlamenterler içeri alınmaz. 81 komünist vekil, seçimlerden önce zaten gözaltına alınmıştır.

Hitler, kendisine geniş yetkiler veren bir “kanun hükmünde kararnameyle” yasama ve yürütme gücünü bütünüyle ele geçirir.

Kurmuş olduğu güçlü propaganda aygıtı, güçlü hitabet ve ikna yeteneği sayesinde Alman ırkının üstünlüğüne halkı inandırır.

Büyük bir savaşa hazırlık amacıyla açılan yeni iş alanları sayesinde işsizlik azalır, ülke boydan boya otobanlarla donatılır.
Alman başbakanı olmasının yanı sıra, 1934 yılında yapılan referandumla %89,9 “evet” oyu alarak ölene kadar Cumhurbaşkanı seçilir.

Böylece Almanya’da parlamenter demokrasi sona ermiş olur.

Sene 1939.

Almanya’da Hitler faşizmi "Tek Halk, tek İmparatorluk, tek Lider" (Ein Volk, ein Reich, ein Führer) sloganıyla güçlenmektedir.

Üstün Alman ırkı ve büyük Alman ulusu ideolojisiyle Alman Nazizmi önce Avusturya, sonra Polonya, ardından Finlandiya’ya saldırarak işgal etmeye başlar.

Faşizm, üstün Alman ırkı dışındaki tüm milletleri teslim almaya girişmiştir. Yahudileri, çingeneleri, komünistleri, Ermenileri ve hatta engellileri imha etmek üzere işgal topraklarında toplama kampları kurulmaya başlanır.

Saldırılar hız kesmeden devam eder; Danimarka ve Norveç işgale başlarlar.
Norveç direnmeden teslim olur. Nazi ordularının Hollanda saldırısından sonra Fransa seferi başlayacaktır.

Paris: İşgal, direniş ve ölüm yılları

Yıl 1943’e gelir.

Alman Nazi birlikleri Fransa’ya girmiştir.

Paris işgal altındadır, susmuştur. Fransa’nın işbirlikçi Vichy hükümeti Alman işgalcileriyle kol koladır. Paris’in devrimci ruhu, Alman faşizminin çizmeleri altında inlemektedir.

1871 yılında, 72 gün süren Paris Komünü sırasında, barikatlardaki direnişçi işçilerin ellerinde sönen ateş, bu sefer aynı şehirde, bir avuç göçmen işçinin avuçlarında tutuşacaktır.

Fransız Komünist Partisi, Nazi işgaline karşı silahlı direniş başlatma kararı alır.  
Bunun için Fransa'daki göçmen işçilerden oluşan özel bir Partizan birliği kurulur.
Çok gizli bir şekilde örgütlenen bu direniş grubu çoğunlukla yabancı göçmen işçilerden oluşmaktadır. Kimi Franko faşizmine karşı İspanya iç savaşına katılmış, kimi Avrupa’daki Nazi toplama kamplarından kaçmış, çoğu Yahudi olmak üzere sıradan, basit, onurlu insanlardan oluşmaktadır. Liderlerinin adından dolayı Manuşyan Grubu olarak anılan birliğin asıl adı “Stalingrad Müfrezesi” dir.  İçlerinde bir İspanyol, iki Romanyalı, iki Macar, üç Fransız, beş İtalyan ve sekiz Polonyalı direnişçi vardır.

Manuşyan Grubu’nun görevi Almanların ikmal hatlarına sabotajlar yapmak, onlara silah taşıyan trenleri, demiryollarını havaya uçurmak, üst düzey Nazi subaylarına suikastlar yapmaktır. Ülkelerinden türlü acılarla kopmuş, Fransa’yı kendilerine yurt edinmiş bu insanlar, faşizm lanetini bertaraf edebilmek için tüm bu eylemleri yaparlar da. Eylemlerin içinde Hitler’e sinir krizleri geçirten, Nazi SS generali Julius Ritter’in bir suikast sonucu öldürülmesi de vardır.

Grup, bir ihbar sonucu 1943 Kasımında önemli bir darbe alır. Üyelerinin çoğu yakalanır. Tutuldukları Fresnes Hapishanesi’nde üç ay boyunca ağır işkence altında sorgulanırlar. Hiçbiri konuşmaz, pişmanlık göstermez. Aksine, faşist işgale karşı eylemlerini savunurlar.

Grubun lideri Manuşyan mahkemede, faşizme karşı direnişin savunmasını yapar. Bu konuşması, sonradan Cezayir ve Londra radyolarında da yayınlanacaktır.
Arşivlerden, o günün işbirlikçi Fransız basını açıp okunduğunda ise, “23 azılı teröristin ölüm cezasına çarptırıldığı” yönünde başlıklar göze çarpacaktır.

Almanya, Anadolu, Romanya, İspanya ve İtalya’daki hayatlarından nice hikâyeler taşıyan bu 23 direnişçi, ölüme mahkûm edildiklerinde salonda kararlılıkla ayağa kalkarlar. Mahkeme başkanının, pişmanlık duyup duymadıkları yönündeki soruya ise her bir ağızdan “hayır!” yanıtını verirler.

21 Şubat 1944.

Havada kış güneşin göz kamaştıran berraklığı vardır.

Paris’in, Mont Valerien Tepesi’nin etekleri, tarihin sayfalarına utançla yazacağı bir güne tanıklık etmektedir.

Öğleden sonra 03.00 sularında, Manuşyan Grubu’nun 22 üyesi, gözleri kapatılmış olarak olarak beşerli gruplar halinde kurşuna dizilirler.

Grubun tek kadın üyesi,  32 yaşındaki Moldavya asıllı Olga Bancic infaz edilmez. Fransa yasalarının kadınların idamını yasaklamasından dolayı Olga, Almanya’ya götürülür. Aynı yıl Stuttgart’taki Urbanstrasse Cezaevi’nde, giyotinle kafası kesilerek idam edilir.

Kızıl Afiş

Manuşyan Grubu, yaptığı eylemlerle bir efsaneye dönüşmüştür. Bu yönüyle Paris’teki yeraltı direnişinin en önemli motivasyon kaynağıdır. Bu grubun eylemleriyle, dizlerinin üzerine çökmüş olan Paris, ayağa kalkmış, adeta direnmeyi öğrenmiştir.

Bu yüzden Naziler ve işbirlikçi Vichy Hükümeti, direnişçilerin yakalanmasını bir fırsata dönüştürmek isterler. Bunun için Manuşyan Grubu’nun mücadelesini, işgale karşı direniş ve vatan savunması amaçlarından saptırarak Almanya ve Fransa'ya karşı yabancı ülkelerin bir komplosu olarak göstermek isterler. Bu grubun arkasında Yahudiler ile Bolşeviklerin bulunduğu kirli propagandasını yayarlar.

Bu amaçla, kırmızı üzerine direnişçilerin adları ve resimlerinin basılı olduğu afişler hazırlanır. Afişin üzerindeki resimlerin kimi Ermeni’dir, kimi Yahudi, kimi İspanyol, Macar ya da Romen. Tam ortasında Manuşyan’ın fotoğrafı vardır. Her resmin altında ise ölüm, saldırı, bombalama sayıları yer almaktadır.

Afişin üzerinde ayrıca, “Özgürlük Savaşçıları mı? Hayır, suç ordusu!” ibaresi vardır. En altta ise yakalanan silahlar, cesetler, sabotaja uğramış trenler resmedilir. Afişten on beş bin adet bastırılarak Paris’in duvarlarına asılır.

Özgürlüklerin, direnişlerin olduğu kadar ayrılıkların da şehridir Paris.
21 Şubat 1944 tarihinde Paris, direnişin evlatlarından ebediyen ayrılmıştır.
Evlatlarını kaybettikten sonra Paris’in duvarlarında, üzerinde direnişçilerin resimlerinin “cinayet şebekesi” diye basılı olduğu kırmızı afişlere, bu sefer el yazısı ile şu cümlenin eklendiği görülür:

Morts Pour La France!

yani;

“Fransa için öldüler!”

Kimi Anadolu’dan gelmiş, kimi İspanya’dan, kimi Polonya veya başka ülkelerden; kimi İtalyandır, kimi Macar, kimi Ermeni ya da Rumen. Ama hepsi Fransa’nın evladıdır, hepsi Fransa ölmüştür. Afişlerin bazılarına, görünmeyen eller tarafından “Fransa’yı bunlar kurtaracak!” yazılmakta, sokaklardaki bu kırmızı afişler, Paris’in direnişçi gururunu okşamayıp yüceltmektedir.

İşgale karşı direnişi bitirmek ve halkın moralini kırmak amacıyla kullanılan bu afişlerin propaganda etkisi kısa sürede tersine dönecektir. Tarihe “Kızıl Afiş” olarak geçecek, zamanla bir sembol olarak işgal karşıtı direnişin daha çok moral kazanmasına sebep olacaktır.

Yıllar içinde bir efsaneye dönüşecek bu afişler adına filmler, belgeseller yapılacak, kitaplar yazılacaktır.

Louis Aragon.

Fransız Komünist Partisi üyesi.

Faşizme karşı yer altı direniş hareketinin aktif elemanı, şair, deneme yazarı, romancı.

Aragon 1955 yılında yazdığı L'Affiche rouge (Kızıl Afiş) şiiriyle 23’lerin direniş ruhunu, ölümsüzleştirir. Şair şiiri yazarken, Misak’ın eşi Meline’ye yazdığı son mektuptan esinlenmiştir.

Şiir 1959 yılında Léo Ferré tarafından Manuşyan Grubu anısına bestelenir. Jean Ferrat ve Maurice Vandair müziğiyle şarkısı yapılır.

Meline’ye mektup

Toplumların adalete, eşitliğe, özgür yaşama olan aşklarının bir göstergesi olarak tarihe bir onur sayfası açan Manuşyan Grubu’nun geride bıraktığı hikâyeler arasında, aynı zamanda acılı bir aşkın izleri kalmıştır.

Grubun lideri Misak’la, yine kendisi gibi bir yetim Ermeni’si olan Meline arasındaki aşktır bu.

Manuşyan, Sovyet Ermenistan’ına yardım çalışmaları sırasında 1934 yılında Mélinée Soukémian’la tanışmıştır. Meline İstanbulludur ve tıpkı kendisi gibi Anadolu’da esen kasırgadan nasibini almış, Yunanistan’daki bir yetimhanede büyümüştür.

Tarihin acılarla, ızdıraplarla, savaşlarla örülmüş dolambaçlı yolları onları, Paris’in yeraltı direniş örgütünde buluşturmuş, çoğu zaman olduğu gibi yetimler yine birbirini bulmuştur.

Tıpkı Hrant ile Rakel gibi, tıpkı yetimhanelere büyüyerek hayatlarını birleştirmiş diğer çiftler gibi.

Çift, 22 Şubat 1936 ‘da evlenmişleridir. Ne kötü tesadüftür ki bu tarih, on iki yıl sonra Mont Valerien’in yamaçlarında kurşuna dizildikten sonra eşi Misak’ın ölü bedeninin toprağa verildiği güne denk gelecektir.

Talih Meline’yi, örgüt üyelerine karşı yapılan o büyük Nazi operasyonunda yakalanmaktan son anda kurtarmışsa da, sevgilisinin ölümünden sonra, zamanın yüreğine ektiği o derin ıstıraptan kurtaramamıştır.

Onların, birbirlerine karşı duydukları tutkunun özgürlüğe, eşitliğe, insanca bir yaşama dair başka bir aşkla birleşerek, Paris’in sokaklarında işgale ve faşizme karşı direnişe dönüşmüş hali, belki de aşkın en güzel halidir.

Öyle olmalı ki Misak Manuşyan, kurşuna dizilmesinden üç saat önce sevgilisi Meline’ye yazdığı mektupta şöyle diyecektir:

“Sevgili Melinee, benim sevgili küçük yetimim,

Birkaç saat sonra bu dünyada olmayacağım. Öğleden sonra saat üçte kurşuna dizileceğiz. Bu bana, yaşamımdaki herhangi bir kaza gibi geliyor; inanmıyorum, ama gene de seni bir daha hiç göremeyeceğim. Sana ne yazabilirim? Kafamın içinde her şey karmakarışık, ama aynı zamanda apaydınlık. Kurtuluş Ordusu’na gönüllü bir asker olarak katılmıştım ve zaferin sona yaklaştığı hedefin eşiğindeyken can veriyorum. Sağ kalacak ve yarının özgürlük ve barışını tadacak olan herkese mutluluklar diliyorum. Fransız halkının ve özgürlük için dövüşen herkesin, bizim anımızı saygıyla anacaklarını biliyorum. Ölüm anında, Alman halkına ya da başka herhangi bir kimseye nefret beslemediğimi duyuruyorum; herkes, ceza ya da ödül biçiminde hak ettiğini alacaktır. Alman halkı ve diğer halklar, artık fazla sürmeyecek olan savaştan sonra barış ve özgürlük içinde yaşayacaklardır. Herkese mutluluklar… Sadece seni yeterince mutlu edememiş olmaktan ötürü derin bir üzüntü duyuyorum; senin de her zaman arzu ettiğin gibi sana bir çocuk verebilmeyi o denli isterdim ki. Bu yüzden, savaştan sonra mutlaka evlenmeni ve benim mutluluğum için bir çocuk sahibi olmanı ve benim son isteğimi yerine getirmek üzere, seni mutlu edecek biriyle evlenmeni istiyorum. Bütün eşyamı ve diğer maddi varlığımı sana ve yeğenlerime bırakıyorum. Fransız Kurtuluş Ordusu’nun bir neferi olarak öldüğüme göre, savaştan sonra benim eşim sıfatıyla savaş emekliliği ödeneği hakkını talep edebilirsin. Beni onurlandırmak isteyen dostların yardımıyla, okunmaya değer şiirlerimi ve yazılarımı yayımlamalısınız. Olanaklı olursa anımı Ermenistan’daki akrabalarıma iletmelisiniz. Az sonra 23 yoldaşımla birlikte, ama hiçbir kötülük yapmadığım ya da yaptıysam da kin duyarak yapmadığım için gözümü kırpmadan ve vicdanı rahat bir insanın huzuru içinde öleceğim. Bugün hava güneşli.

Sevgili karım ve sevgili dostlarım; yaşama, güneşe ve doğanın o çok sevdiğim güzelliklerine bakarken veda edeceğim. Bana kötülük yapan ya da yapmayı istemiş olan herkesi bağışlıyorum; ancak canını kurtarmak için bize ihanet edenleri ve bizi satanları asla bağışlamayacağım. Seni ve senin yan ısıra kız kardeşini ve uzak yakın tüm dostları sımsıkı kucaklıyorum; hepinizi kalbimin bir köşesine yerleştiriyorum. Elveda.
Dostun, yoldaşın ve kocan…
Misak Manukyan, Fresnes, 21 Şubat 1944”





Mont Valeiren'de bir Ermeni

Sene 1944, şehir Paris’tir.

Günlerden 21 Şubat, yer Mont Valerien Tepesi’nin etekleridir.

Tepenin eteklerine direkler dikilmiştir.

Üzerlerine birbiri ardı sıra Parisli 22 direnişçinin kalbi dizilmiştir.

Onlar, hayatın ruhlarına nice acılar zerk ederek dört bir yana savurduğu vatansız insanlardır.

İçlerinde demir işçileri de vardı, öğrenciler de, mühendisler, şairler de.

Buldukları ilk özgür toprak parçasının, vatanları olmasını isterler.

O toprak parçası Fransa olur.

Fransa’nın özgürlüğü için savaşırlar, Fransa için ölürler.

Tıpkı, çıkarıldıkları mahkemede, Manuşyan’ın işbirlikçi Fransızlara dönerek söylediği gibi:

 “Sizler Fransız’sınız. Biz bu ülkenin kurtuluşu için savaştık. Siz ise ruhunuzu ve vicdanınızı düşmana sattınız. Siz Fransız uyruğunu miras aldınız, biz ise hak ettik.”

Evet, onlar Fransız uyruğunu, faşizme karşı ödün vermeksizin, savaşarak onurlarıyla hak etmişlerdir.

Başta Fransız halkı olmak üzere, yeryüzünün değişik coğrafyalarında, faşizme, zalimliğe, vatan işgaline karşı mücadele vererek kimliklerini ve özgürlüklerini arayan halklar, tarihe Manuşyan Grubu diye geçen direnişçileri unutmaz.

Fransız resmi tarihinin fazla anımsamak istemediği bu tarihi olay, 1975 yılında Fransız yönetmen Frank Cassenti tarafından, yine aynı adla uyarlanarak sinema dünyasına armağan edilir.

2009 yılında ise, bu sefer Ermeni kökenli Fransız sinemacı Robert Guédiguian, direnişi bir kez daha bütün ayrıntıları ile işleyerek “Suç Ordusu” (Army of Crime) adıyla yeniden filme alır. Film adını, Geştapo’nun direnişçileri tanımlamak için kullandığı Kızıl Afiş’teki terimden almaktadır.

Bugün artık, bir efsane olarak tarihteki ölümsüz yerini alan bu direnişi anlatan sayısız makale, araştırma ve kitap yayınlanmıştır.  

Manuşyan grubunun hayatta kalan üyeleri Mélinée Manouchian, Adam Rayski, Arsène Tchakarian’ın tanıklıklarını, kimi tarihçilerle birlikte kaleme alarak bugüne gelmesine olanak sağlamışlardır

Bunlardan sadece Meline tarafından 1954’te yazılan “Manouchian, Les Éditeurs français réunis” adlı kitap “Manuşyan, Bir Özgürlük Tutsağı” adıyla Türkçe’ye çevrilmiş ve 2009 yılında Aras Yayıncılık tarafından yayınlanmıştır.

Ayrıca Manuşyan adı başta Fransa olmak üzere kimi ülkelerde sokaklara, okullara, parklara verilmiş; grubun anısına büstler, anıtlar, mozoleler yapılmıştır.
Paris’te Ivry Mezarlığı’ndaki Manuşyan Anıt Mezarı

Manuşyan Grubu, Paris’in Val-de-Marne semtindeki Parisien d'Ivry Mezarlığı’nda gömülüdür ve burada, enternasyonal 23 direnişçinin anıları için bir anıt bulunmaktadır.


Paris.

Aşkların ve direnişlerin şehri.

Heybelerinde ölümsüz hayaller taşıyan nice güzel insanın, dünyanın dört yanından gelerek sığındığı bir şehirdir o.

Şairlerin, ressamların, düşünürlerin; özgürlük düşkünlerinin...

Paris, değerini bilir onların; bağrına basar, anılarını daima sıcak tutar, saklar.

Yolunuz bir gün Paris’e düşerse eğer, şehrin batı yakasında, yıldız şeklindeki Mont Valerien Tepesi’ne çıkın. Tepenin güney-batı eteklerinde, üzeri sarmaşıklarla dolu olan ağaçlar arasında dolaşın. Parisli direnişçilerin özgürlüğe adanmış ruhu karşılayacaktır orada sizi.

Tepenin yamaçlarındaki ağaçlara, yerdeki yapraklara, açıklık alandaki kaideye dokunun.

Anımsayın ki, Mont Valerien’de kurşuna dizilenlerin arasında iki Ermeni vardır.

Bunlardan biri, 1906’da Anadolu’da doğmuş, ruhu Mont Valeiren’de bir direkte asılı bulunmuştur.

Ölü bedeni Paris’teki Irvy Mezarlığı’nda, kökleri Adıyaman’dadır.

Tarih bir kez daha, Paris’te bir tepenin eteklerinde sessizce durmuştur.

Adı Misak’tır, soy adı Manuşyan’dır.

Bir marangoz, tornacı, edebiyatçı, şair ve direnişçi!

Bir Ermeni yetimi!

Adıyamanlı Misak Manuşyan.







1939-1945 arası direnişçiler anısına,Manuşyan Grubunun kurşuna dizildiği Mont Valerin'de yapılmış Ulusal Direniş Anıtı
















13 Şubat 2017 Pazartesi

Referandum üzerinde Gezi’ni hayaleti dolaşıyor

Yusuf Nazım
T24 | 12.02.2017


Zaman, giderek daralıyor.
Yakındır, geleceğini oylayacak bu ülke.
Sanki bir var oluş, yok oluş meselesi.
Biraz durmak, mola vermek, soluklanmak için; derlenip toparlanmak, yeni bir hamle yapmak için; dönüp baştan, belki de sil baştan, kim bilir en baştan yola koyulmak için…
Hava boz bulanık.
Ufukta bulutlar, rüzgâr öylesine sert, gökyüzü ürkütücü, gri. 
Geçmişini tüketmiş, sanki geleceğini arıyor ülke.

*  *  *

Sokaklar şimdiden hareketlenmiş.
Demokrasiden, insan haklarından, özgürlüklerden yana esiyor rüzgâr.
Anadolu’dan Mezopotamya’ya, hep barışın diliyle kuruluyor cümleler.
Bir yanda korku, endişe, ucu giderek hoyratlığa dönüşen bir panik.
İçimdeki sese kulak veriyorum.
Büyük suçlar, büyük korkuların eseridir diyor o ses.
Büyük korkuların sahipleri, şimdi büyük kudretleriyle iş başında!
Sokaklar perde perde kalkan, havada zehir kokusu, biber gazı, soğuk su.
Her gün kanun hükmünde iniyor emirler.
Her emir daha acımasız, daha insafsız, yeni bir demiri kesiyor.
Hayır” afişleri asanlar mütemadiyen gözaltındalar.
Kadınlar coşuyor bir o yana, bir bu yana, orta yerde halaya duruyorlar.
Sokaklarda cop sesleri, feryat figan, çığlıklar.
Vapurda, metroda heyecanla bildirilerini okuyor üniversiteliler.
Omuzlarında gitar, küfelerinde kitapları var.
Konuşma bitiyor, apansız bir alkış tufanı yükseliyor içerden.
Bir şehirde “başkanlık karşıtı” bildiri dağıtırken, bir başkasında “anayasaya hayır!” derken gözaltına alınıyor gençler.
Başka bir şehirdeyse, “tek adama hayır!” konuşması yaptığı için derdestler!
Büyük şehrin göbeğinde, biat etmeyen sendikalar basılıyor, uluorta.
Üzerinde “hayır!” yazıyorsa eğer, afişler toplatılıyor.
Kadınların, sosyal medyaya düşüyor çığlıkları, otobüslerde yaka paça götürülürken görülüyorlar.
Sebep?
Çünkü “hayır!” konuşması yapmışlar!
Muhalifsen eğer, farklıysan, en azından farklı düşünüyorsan, “ihbarlar birer sansar” a dönüşüyor o zaman.
Ya “bir telefondan bir telefona atlıyor” ya da İmzasız bir mesaja bakıyorlar.
Sonuç?
Bilmen kaç numaralı kanunu taammüden çiğnemekten yine gözaltındasın.

*  *  *

Üniversitelerde, “bu suça ortak olmayacağız” diyenler var hala.
Dikler!
Yine dedikleri gibi, dimdikler!
Bu suça ortak olmamaya kararlılar.
Bilim ki, bu insanların evidir, bugünlerde bir bir, grup grup, topluca kovuluyorlar evlerinden.
Kimi, yeni düşmüş toprağa, taptaze fidan gibiler.
Kimi, on yıllardır kök salmış, ulu bir çınar gibiler.
Şimdiyse, kanun hükmünde, acımasızca sökülüyorlar köklerinden.
Kanun hükmünde emirlerle koparılıyorlar toprağından!
Ama olsun, onurlular, kıvanç içindeler.
Yılmıyorlar!
video

Dayanışma akademileri kuruyorlar birbiri peşi sıra.
Belki gelecek güvenceleri yok, parasız, pulsuzlar.
Belki bugün karınları tok, yarın açlar.
Akademiden kovulmuş, kampüssüzler!
Ne kürsüleri, ne odaları, ne de unvanları.
Fark eder mi?
Varsın olmasın, çünkü geleceğe olan inançları, heyecanları var!
Her şeylerini almışlar ellerinden!
Bırakınız alsınlar; asla teslim alamayacakları cesaretleri ve umutları var!
Alınları açık, başları dik; notları var tarihe düşmek için, mirasları var geleceğe bırakmak için…

*  *  *

Meydanlar ne kadar da renkli.
Kadınlar inmiş sokaklara; gençler, yaşlılar, orta yaşlılar.
Hep bir ağızdan şakıyorlar, cıvıl cıvıl kuşlar gibiler.
Gökyüzünü yüzlerine bulamışlar, rengârenk, gökkuşağı gibiler.
Nereye baksan bir heyecan, neye dokunsan bir neşe, ne yana dönsen bir umut.
Hayır Televizyonu da karışmış aralarına, gelene geçene mikrofon uzatıyor, nabzını tutuyor sokakların.
Göz alıcı, renk cümbüşü içindeler; zekâyla, eğlenceyle, mizahla göz kırpıyorlar hayata.
Hoyratlıkları yok, şefkatleri var.
Husumetleri dersen hiç yok; evet diyeni de, hayır diyeni de, hiçbir şey demeyeni de kucaklayacak sevgileri var.
Mümkün olsa, hep “yârin yanağından gayri” diyecekler, “hep beraber” yaşayacaklar bu dünyanın güzelliklerini.
Bazen bir parkta geceleyecekler, bazen suyu kesilen bir vadide.
Bazen de, ocağına ölüm inmiş bir madende!
Ağaçlara kıymasınlar diye kepçelere, iş makinelerine siper edecekler bedenlerini.
Ne gözaltında yılacaklar, ne mahkeme kapılarında, ne de zindanlarda!
Üzerlerine püskürtülen zehiri, Hatçe Nine’yle birlikte soluyacaklar bir vadinin yamaçlarında.
Dereleri siyah akanlarla”, “yüz karası değil, kömür karası” olanlarla birlikte maruz kalacaklar muktedirin tekmelerine.
Bazen de, zehirli bir gaz bulutunun içinde bulacaklar kendilerini.
Köpeklerinin, biber gazından yaşarmış gözlerini, kendi gözlerinden önce silecekler.
Hep zekâ pırıltıları olacak gözbebeklerinde.
Hep onulmaz düşler taşıyacaklar heybelerinde.
Tıpkı, kendileri gibi sevecekler, kendilerine benzeyen/benzemeyen bu cennet yeryüzündeki cümle mahlûkatı.
Lokmasını, tıpkı bir sokak köpeğiyle paylaşan bir emekçi gibi, tereddütsüz paylaşacaklar hayatı; üstelik çıkarıp sırtından, kendi ceketiyle sarar gibi, işte öylesine sevgiyle saracaklar dünyayı.
Kuşku yok, ölürken bile, kendilerinden sonra kalacak dünyada olacak hep akılları; bahçesine diktiği ağacında, geride bıraktığı köpeğinde, sahipsiz olacak kedisinde.
İşte en çok da bunun için “hayır!” diyecekler çaresizliğe.

*  *  *

Hava açmış, bulutlar parça parça, gökyüzü alaca mavi.
Vapurlar geçiyor Yenikapı’dan Üsküdar’a.
İçinde halaya durmuşlar genç kızlar, delikanlılar.
Martılar kanat çırpıyor üzerinde.
Korkunun ecele faydası olmazmış hiç.
Nicedir, yok saymışlar sanatı, felsefeyi; karartmaya kalkmışlar bilimi, edebiyatı.
Yırtmışlar perdesini, kapısına kilit vurmuşlar tiyatronun.
Aldırır mı sanatın emekçileri, repliklerine devam ediyor, devam edecek onlar!
Baksanıza, sokaklar sahne diyor hemen; bütün pazar yerleri, vapur iskeleleri, meydanlar sahne!
Sezonu olmaz ki gösterilerin, “hayır” a perde açıyor bütün tiyatrolar.
Birden ayağa kalkıyor maestro, özenle veriyor işaretini.
Yaylı çalgılar hazır, üflemeliler beklemede, sırada vurmalılar da var!
Orkestra “hayır!” a dönüyor birden, kaldığı yerden devam ediyor çalmaya.   

Uzaktan çalgı sesleri duyuluyor, köşede renkli kalabalık, içinde çengiler.
Uzun bir konvoy oluşturmuş gençler, sonu gözükmüyor sıradakilerin; şenlikli, yüzleri güleç, coşkuları yerinde; hayalleri de pek de taze.
Selamsız Bandosu değil bu, Hayır Bandosu, o da sokağa iniyor.
Ellerinde davullar, erbaneler, trompetler.    
Dillerinde sevimli sözcükleriyle gençler geliyorlar; erbaneler “hayır!” diyor, çalgılar “hayır!”, çengiler “hayır!
Bir yerden gözüm ısırıyor bunları, yollardalar, seferber olmuşlar.
Görene sevinç, duyana heyecan, dokunana umut dağıtıyorlar.
Yüreklerinden başlıyor sevinçleri, gözlerine ulaşıyor.
Yüzlerine gün vurmuş, damarlarında kıpır kıpır bir telaş, gülüşleri bahar.
Bir yanı çürüyor, bir yanı diri”, geleceğini arıyor bu ülke.
Kim ne derse desin.

27 Ocak 2017 Cuma

Ben utandım, ya siz?

Yusuf Nazım
T24 | 26.01.2017


Güne sevinçle uyanmak ne güzeldir.
Postanın uzaklardan size getirdiği müjdeli bir haber, odanızdaki müziğin ruhunuza işleyen ezgileri, bir sabah bahçenizde açan çiçeğin içinizi okşayan kokusu…

*  *  *

Güne sevinçle uyanırım ben de bazen.
Kimi zaman bir şiir açar bana dizelerini, kimi zaman bir öykünün satırlarında bulurum kendimi.
Bazen de hiç umulmadık anılar düşer, iz olur önüme.
Oturur yazarım.
Solo şarkılardan oluşan bir armoni, kalemimden dökülen sözcüklere karışır.
Ruhumda sarmaş dolaş olmuş bir müziğin inceden inceye tınıları dolaşır.
Sözcüklerimde, sanki yeni yazmayı öğrenmişçesine bir telaş.

*  *  *

Güne bir fotoğrafla uyandım bugün!
Sabah kalktım, haber özetleri için twitter’da dolaşırken gördüm onu.
O an durdum…
Uzun uzun baktım fotoğrafa.
Ne, bana dizelerini açmış bir şiir, ne kendimi satırlarını arasında bulduğum bir öykü.
Sadece bir fotoğraf karesiydi gördüğüm.
Kaşlarında, kim bilir kaç asırlık bir kahır.
Yüzünde Bedrettini bir söylence.

*  *  *

Kimi zaman bir fotoğraf karesi, uzun bir makaleden daha çok şey anlatır.
Bazense dizelerinde nice anlamlar yüklü, imgelerle dolu bir şiire benzer.
Baktıkça, hiç bitmeyecek bir şiiri okursun piksellerinde. 
Bazen, yazılmamış satırları gibidir bir öykünün; hüzün dolu, anlaşılmaz, gizemli.
Bazen de koca bir roman.
Tek bir fotoğraf karesinin, bir tarih kesitini anlattığı da olur.
Tarih, bir fotoğraftan ibarettir o zaman.

*  *  *

75 yaşında.
Ülkesine yıllar yılı hizmet etmiş bir siyaset insanı.
Halkının geleceği için çalışmış, mücadele etmiş, ömrünü tüketmiştir.
Yedi kez seçmiş halkı onu.
Benim vekilim demiş, meclise göndermiş; git benim adıma söz söyle, derdimi anlat, deva ara, konuş demiş.
Bunun için hapse girmiş, acılar çekmiş, sürgün yemiş.
Şimdi bir kez daha yorgun, yüreği yaralı, burkuk.
Soğuk, nemli bir hücrede, kalbinde pil.
Bir kentten bir kente sürgün.
Kollarında ise kardeşleri.

*  *  *

Mardin.
Doğduğu, sokaklarında oyunlar oynadığı, çocukluğunu büyüttüğü şehir.
Onu hep sevmiş, bağrına basmış; toprağım, tarihim, kaderim demiş.
Hep güvenmiş ona.
Adalet Partisi’nden kopan bir gurubun kurduğu Demokratik Parti’den vekil olmuş, Ferruh Bozbeyli, Sadettin Bilgiç ve Menderes’in oğullarıyla birlikte politika yapmış.
CHP ‘deki ise siyaseti altı yıl sürmüş. Mardin halkı, iki dönem bu partiden vekil seçmiş onu; Bülent Ecevit’le, Deniz Baykal’la çalışmış; SODEP üyesi olarak parlamentoya girmiş Erdal İnönü ile mesai yapmıştır.
Ülkenin 12 Eylül karanlığını üzerinden atar gibi olduğu, dağ Türklerinin içimizdeki Kürtlere dönüştüğü yıllarda Demokratik Toplum Partisi’nde siyasete devam etmiş, kapatılana kadar da başkanlığını yapmıştır.
Ve Mardinli 2014 yılında onu bir kez daha bağrına basmış, büyük şehir belediye başkanlığı görevini vermiştir.
Meclis’in, Deniz Baykal’dan sonra en yaşlı, ondan sonra en çok milletvekili seçilmiş üyesidir aynı zamanda.
Şimdi sabah vakti, bir fotoğrafın sinesinde, yüreğinden yaralı.
Şimdi yollarda, cezaevi cezaevi dolaşmada.
Kollarında kardeşleri.

*  *  *

Ahmet Türk.
Mardinli Kürt siyasetçi.
Doğduğu kentten belediye başkanlığı yaptığı sırada gözaltına alındı.
Silivri’de tutuklu kaldı, sonra Elazığ’a gönderildi.
Mahkemesi Diyarbakır’da görülecek.
Gönlü hep demokrasiden yana olmuş.
Barıştan yana atmış yüreği.
Onu, kendilerine hizmet etsin diye başkan seçmiş Mardinliler.
Bir fotoğrafta, yüzünde dağları eskiten bir acıyla duruyor şimdi.
Tarihe kök salmış bir ıstırapla.
Dudaklarında, tarihe karalar çalan bir suskunlukla yürüyor.
Vakur bakışlarında bin yıllık bir kederin izleri.
Göğsünde bir yangın, yüreği tarumar.
Kollarında ise kardeşleri.

*  *  *

Dedim ya, güne, bazen bir şiirle uyanırım ben.
Sorular sorarım kendime, durduk yerde, sebepsiz sorular.
Söylesene şair, niye böyle erken gittin sen?
Karanfil kokuyor mu hala tütün tarlaları?
Dağlarına, ne zaman bahar gelecek senin?
Memleketinin?
Kaç yıl geçti Diyarbakır zindanlarının üzerinden?
Hala açık mı, çıplak bedeninde bir türlü iyileşmeyen o yaralar?
Acılarını, içine gömüp bütün iyimserliğiyle siyaset yapan ihtiyar!
Kim bilir, başka hangi, türlü türlü acıların kollarında şimdi o?
Sırtında paltosu, hastane yollarında yorgun.
Havada kar soğuğu, ayaz, yüzünde derin vadilere benzer izleri.
Bir fotoğrafta matlaşmış, donuklaşmış.
Kollarında kardeşleri.

*  *  *

Evet.
Kardeşleri kollarına girmiş Ahmet Türk’ün.
Belki nemli bir hücreden henüz çıkmıştır.
Belki hava soğuktur, zemheridir.
İçindeki sevinç zamansız, apansız ölmüştür.
Belki tütünsüz, uykusuz kalmıştır.
Kollarından, ülkesine vurulmuş bir kelepçe.
Yüzünde Bedrettini bir söylence.
“havada görmemenin, konuşmamanın kör olası hüznü”
İçinden medeniyet taşan bir asır, “kapatmış elleriyle yüzünü”
İşte bu ülkenin ağrısı.
Benim ağrım, ağrımız!
İşte bu yüzyılda Kürt’e reva görülen resim!
Sabah sabah tuhaf oldum fotoğrafa bakınca.

Ben utandım, ya siz?

15 Ocak 2017 Pazar

Kardeşime mektup

Yusuf Nazım
T24 | 15.01.2017


Sevgili kardeşim.
Sana çok uzaklardan değil, yakınlardan yazıyorum.
Sana ulaşmak çok zor, hele görmek imkânsız, bunu bildiğim için yazıyorum.
İzninle, kendimden anlatarak başlayacağım yazmaya.
Ben var ya ben, milyonlarca yıllık bir serüveni olan bir varlığım ben.
Türümün devamını sağlamak üzere, içgüdüsel bir refleksin sonucu olarak dünyaya gelmiş, bu yeryüzünün nimetlerinden nasiplenmişim.
Zamanla çok değişmişim ben.
Beynimin kıvrımları evrilmiş, aklım gelişmiş, giderek dünyayı anlamaya, yorumlamaya başlamışım.
Sonra ne mi olmuş?
Heyecan verici bir evrim geçirmişim sonra ben.
Türdeşlerimle anlaşmak için önce işaretleşmeye, zamanla garip sesler çıkarmaya, sonra konuşmaya başlamışım. 
Milyonlarca ama milyonlarca sene sürmüş bu değişim.
Muhakeme yeteneğim gelişmiş, düşünmeye, anlamaya, çıkarımlarda bulunarak kararlar vermeye çalışmışım.
Anlayamadığım zaman kuşkular duymuşum, sorular sormuşum, araştırmışım.
Benliğimin farkına vardıkça, kendim için istediklerimi bütün türdeşlerim için de ister olmuşum.
Atalarımız, Afrika'nın steplerinden çıkıp da dünyaya dağıldıklarında, yolum Anadolu'ya düşmüş benim.
Buraları yurt edinmek, topluluklar kurmak, bu topluluklar için kuralları oluşturmak kaçınılmaz olmuş.
Sonunda, bu topraklarda yurttaş olmak düşmüş bana ve benim gibilere.
Düşmesine düşmüş de, yurttaş olmak öyle kolay mı?
Değil tabii!
Yurttaş olmak demek, yaşadığın yurda değer vermek demektir; altındaki toprağı, bu toprağın üstündeki canlıları ve insanlarını sevmek demektir.
Her şeyden önce yurttaşlık hukuku nedir, bilmek demektir.
Adaleti, eşitliği, özgürlüğü herkes için istemek demektir.

*  *  *

Sevgili kardeşim benim.
Sorun, tam da burada başlıyor işte.
Ben ki, böylesine sevdiğim bu topraklarda, ne zaman ki insansı dürtülerle hareket etmişsem, karşıma anlaşılmaz bir hoyratlık çıkmış.
Ne zaman ki bir şeylerden kuşku duysam, ne zaman ki sorular sormaya başlasam, karşımda ceberut bir akıl.
Ne zaman insana yaraşır bir düzen, ne zaman adil bir yaşam istesem bir
husumet, bir hiddet.
Her adımda, karşımda bir öfke, bir nefret...
Ne zaman yurttaşlık hakkı, insan onuru, adalet desem karşımda polis copu, toma, jandarma ve korucu!
Şimdi sana nasıl anlatayım be kardeşim!
Düşün, Tanrı'nın bize bahşettiği bunca nimeti sevmeyecek miyim?
Seni de, beni de, hepimizi de var eden, bunca güzelliği koruyup kollamayacak mıyım?
Aç kalan köpeği beslemek, üşüyen kediyi ısıtmak, sokakta yatan insanı düşünmek suç mu olacak?
Her canlının bir hakkı, hukuku vardır bu cennet yeryüzünde. Soyu kurumasın, türü tükenmesin demek kötü mü?
Doğuştan zayıf olan, ebediyen zayıf kalmasın; güçlünün, kudretlinin ayakları altında telef olmasın demek günah mı sayılacak?
Yani, demem o ki, bütün bunları yapıyoruz diye biz, kabahat mi işlemiş olacağız?

Sevgili kardeşim.
Çok istedim ama seninle bir türlü yüz yüze gelemedim.
Bir çay bahçesinde oturup, iki cümle hasbihal edemedim.
Söylesene bana; itiraz ettik, iki söz söyledik diye üstümüze polisi, jandarmayı niye salasın ki sen?
Sevdik, ses verdik, bir şeyler yapmaya niyet eyledik diye, bu hırçınlık niye?
İnsanı, tabiatı, cümle nebatı seviyoruz diye, bize bunca eziyeti yapma!
Bunun için bizi dövme kardeşim; kafamızı, gözümüzü kırma!
Vurma bize be kardeşim, vurma!

*  *  *

Sevgili kardeşim.
Belki seninle aynı sokakta yaşıyoruz, ama görüşemiyoruz.
Belki aynı binada, yan yana komşuyuz, konuşamıyoruz.
İşte bu yüzden yazıyorum sana.
Ne olur, bize bu kötülüğü yapma!
Anamıza, babamıza, ölmüşümüze hakaret etme!
Bırak, mezarında rahat uyusun ölümüz, bırak yaşıyorken rahat yaşasın henüz ölmemişimiz.
İnsanca reflekslerimiz için bizi, yetiştiğin yerde zehire, gaza boğma.
Gözümüzü yaş içinde, bedenimizi kan ter içinde bırakma.
Bulduğun her fırsatta coplama bizi be kardeşim, coplama!
Bak kimimiz okumuş, öğretmen olmuşuz, seni okutmuş, yetiştirmişiz; kimimiz doktor çıkmış, seni iyileştirmişiz; kimimiz avukat ve yargıç, sana bir hukuk sunmuşuz, işini kolaylaştırmışız. Sanatçımız da çıkmış aramızdan, aydınımız, yazarımız da, beslemişiz senin ruhunu, bilincini.
Açma kardeşim, hakkımızda o sudan sebepten soruşturmaları, açma!
Sabahın köründe kapımıza robokopları dikme, derdest edip karakola götürme!
İnsaf et, atma o buz gibi koğuşlara bizi.
Tıkma cezaevlerine toplu toplu, ayıptır lekeleme tarihimizi.

*  *  *

Kardeşim benim.
Muhtemelen bir zamanlar, aynı şehirdeydik seninle.
Belki de bir caddede karşılaştık, kim bilir bakıştık, göz göze geldik.
Lakin, oturup bir çift laf edemedik, işte bu yüzden yazıyorum sana.
Hiç sordun mu kendine?
Nedendir, üzerine kâbus gibi çöken bu korku?
Düşün, sen de en az benim kadar canlı, en az benim kadar değerli, benim gibi insansın.
Senin de sevdiklerin var, tıpkı benim gibi.
Şuracığında, bir can taşıyorsun, sıksan sönecek nefesim gibi.
Senin de ruhunun derinliklerine işlemiş bir inancın var.
Bırak, neyse yaşasın insanlar inancını, tıpkı senin gibi.
Camiye mi gider, havraya mı, yoksa cemevine mi.
Karışma, varsın gitsin, karışma kardeşim nereye gideceğine!
Gitsin de yapsın ibadetini, içinden geldiğince.
Niye kaygı duyuyorsun ki sen ötekinden?
Niye korkuyorsun insanların kimliğinden?
Bırak, neyse öğrensin benliğini, yaşasın, doysun, mutlu olsun dilediğince.
Ne istiyorsun sen insanların soyundan, sopundan?
Biliyorum, bir de insanları fişliyorsun gizli gizli sen.
Yöresine göre, siyasi görüşüne göre; kimliğine, diline, dinine göre.
Söylesene, niye fişliyorsun sen beni kardeşim?
Niye sayfa sayfa etiketliyorsun?
Ne istiyorsun benim özel hayatımdan?
İnsanların hayatları kendine özel, niye dinliyorsun evlerini, telefonlarını?
Bir an için dur ve düşün!
Nasıl bir zamandan geldik, hangi devirde yaşıyoruz, ne tür bir çağa gidiyoruz?
Daha doğduğu anda karışıyorsun insanların ismine, cismine, cibilliyetine.
Bırak, diledikleri gibi konuşsunlar, yasak etme insanlara sözcüklerini.
Çok görme körpecik çocuklara, korkma, bırak öğrensin, analarının ak sütü gibi helal dillerini.

*  *  *

Sevgili kardeşim.
İnan, sana bütün samimiyetimle yazıyorum.
Görüyorum da bazen, öylesine açgözlüsün ki…
Kemir kemir, doymak bilmiyorsun dünyayı.
Tamam, anlıyorum seni; malın, mülkün, servetin çok olsun istiyorsun.
Peki olsun; hiç dinlenme, çalış, kazan, biriktir, hatta sömür!
Fakat ayıptır, günahtır, okuma canına bu güzelim dünyanın.
Biraz da, senden sonra gelecek olanı düşün!
Düşün, çok mu şey istiyor bu yeryüzü senden?
Bak, şehirler bile dile geliyor, “yazıktır, kesme” diyor, “şu bahçemde baki kalmış son ağacı!
Vadiler dile geliyor, “kesme, şu derelerimden milyonlarca yıldır akan suyumu.”
Hayal et, on yıllardır onu nasıl bağrına basmış, ne zorluklarla büyütmüştür habitat.
Hele bir kulak ver hikâyesine.
Damıta damıta nasıl emzirmiştir suyunu, nasıl vermiştir gübresini toprak.
Anladık, karnın doymuyor, hala açsın, yiyip bitirsen de bütün dünyayı.
Lakin gözün demi doymuyor be adam!
Hiç düşünmedin mi, kim beslemiştir sofranı milyonlarca yıldır?
Kanma, oradan kazanacağın üç kuruş fazla paraya, tamah etme doğanın sinesinden koparacağın üç paça daha fazla mala.
Hem, neye sığdıracaksın ki bunca serveti sen, buldun mu bir yolunu, nereye götüreceksin?
Kıyma o güzelim köknarların, sedirlerin, zeytinlerin canına!
Nefret etme bağına, bahçesine göğsünü siper etmiş köylü kadından.
Sürme bir dağın yamacında, üstüne üstüne askeri, jandarmayı, zabıtayı; zehir püskürtme yüzüne!
İmanın yok mu, insafın kurumuş mu, sonra dizilmez mi boğazına o yediğin zeytinler senin bir bir?
Sıkma gazını üzerine be kardeşim, sıkma!
Hatice Nine’yi bir dağın tepesinde nefessiz bırakma!
Otur, hele bir sevmeyi dene, meyvesini sofrandan eksik etmeyen o güzelim ağaçları; zeytinleri, bademleri, narları...
Sahi, hiç düşündün mü bir fidan dikmeyi bahçendeki toprağa?
Hele bir dene, al kazmayı, küreği eline; su ver ona, çapa yap, kaz dibini, zamanı gelince buda!
Koru haşereden, börtüden, böcekten…
Yetişip vurma hemen insanların kafasına kafasına!
Canından daha değerlidir onun, bilesin; toprağı da, havası da, suyu da.
Göz koyma köylünün nafakasına.

*  *  *

Bak kardeşim!
Sana aynı yuvarlak küreden, seninle aynı havayı soluyaraktan yazıyorum.
Bu topraklarda yurttaşım ben, sade bir yurttaşım.
Ama her şeyden önce insanım.
İnsanım ve huzur istiyorum!
Komşumla, dostumla, sevgilimle; çoluğum ve çocuğumla huzur içinde yaşamak istiyorum.
Huzur içinde yaşamak için de, bu ülkede barış olsun istiyorum.
Barış içinde, bir arada, kavgasız, gürültüsüz; savaşsız ve silahsız yaşamak istiyorum.
İnsanlar ölmesin istiyorum yani!
Kötü bir şey istiyorsam söyle, namerdim!
Barış içinde yaşamak korkulacak bir şey değil, inan bana!
Barıştan neden ürkersin be kardeşim?
Niye böyle hor görürsün barış isteyenleri?
Barış demek, yaşamak demektir.
Vatani görevini yapan çocuklarımız evlerine sağ dönsün demektir.
Hiç kimsenin, ama hiç kimsenin; senin de, benim de çocuklarımız ölmesin demektir.

Eyy benimle aynı topraktan gelen kardeşim!
Aynı sokaklarda top koşturup, aynı okul sıralarında dirsek çürüttüğümüz kardeşim!
Barış istiyorum diye, beni işimden etme!
Beni devlette memurluğumdan, üniversitedeki görevimden ihraç etme!
Korkma benden!
Korkma be kardeşim, korkma!
Olduk olmadık yerde hakkımda soruşturmalar açıp takibatlar yapma!
Barış istedim diye, gece yarıları kapıma polis gönderme.
Maskeli, silahlı adamları evime sokma, çoluğumu, çocuğumu korkutma!
Unuttun mu yoksa, ben insanım!
Nefes alırım, acıkırım, düşünür, sorular sorarım.
Çocuklarım var benim; bakmakla yükümlü olduğum ailem, annem, babam…
İnsani reflekslerim var benim; duygularım, acılarım, sevinçlerim var.
Beni aşımdan, ekmeğimden edersen çocuklarım aç kalır, içim acır, yüreğim yanar sonra.
Çünkü insanım ben; sokağa çıkarım, hakkımı ararım, avazım çıktığı kadar bağırırım.
Bunun için bana öfke duyma, nefret etme; işimi geri istediğimde beni hor görme.
Sokağa çıkarsam eğer,  beni bir köşede kıstırıp üzerime su sıkma; ayazda, çalda, çamurda beni sırılsıklam etme!
Üzerime zabıtayı, kolluğu gönderip darp etme beni.
Bana zulmetme kardeşim, zulmetme!

*  *  *

Bak, şimdi ne anlatacağım sana:
Geçenlerde bir videoda görmüştüm.
İki hayvan vardı.
Evet evet, iki hayvan.
Kedi ile kuş, yani bildiğimiz iki hayvan.
Nasıl da seviyorlardı birbirlerini, bir görsen.
Nasıl da oynuyorlar, nasıl da birbirilerini incitmeden okşuyorlar!
Nasıl imrendim bir bilsen!
“İşte!” dedim “bu!” kendi kendime, “işte, en çok istediğimiz şey bu!”
İşte bu yüzden sevmek diyorum sana kardeşim, sevmek!
Sevmekten bahsediyorum yani, çekincesiz sevmekten!
Çevrene bak ve sev, sevelim diyorum!
Gördüğün ağacı sev, ormanı sev, çiçeği sev.
Çocukluğun geçmedi mi senin hiç dağlarda, tarlalarda?
Top oynamadın mı çayırlarda, kaybolmadın mı hiç kına yeşili vadilerde, ormanlarda?
Niye sevmeyesin ki bütün bunları sen?
Niye hasret kalasın ki bunca güzel şeye?
Bak, ne kadar da çok rengi var yeryüzünün?
Düşün, ne kadar borçlusun bu yeryüzüne sen.
Sakın terk etme!
Dokun ve hisset; hisset ve sev!
Sev sana bahşedilen bu Tanrı vergisi cenneti.
Sev be kardeşim şu gök mavisini, ebruli yeşili, saman sarısını!
Sev önüne geleni, korkma, bütün renkleri sev!
Kediyi, köpeği, börtüyü ve böceği.
Sev sevebildiği kadar!

*  *  *

Sevgili kardeşim.
Belki bir gün, aynı mahalledeki fırından, aynı sıcak ekmekten aldık seninle.
Oturup bir sofrada bölüşemedik. Birbirimizin yüzüne bakıp sohbet edemedik.
Bu yüzden diyeceklerimi diyemedim, bu yüzden şimdi yazıyorum sana.
Unutma, senden başka canlılar da var bu dünyada.
Seninle aynı havayı soluyan; aynı topraktan yemişleri toplayıp, aynı havayı kirleten.
Dön bak yanındakine!
Kim varsa, sarıl ona!
Gör, bak nasıl da rahatlayacaksın.
Yeter ki bir kez sevmeyi dene.
Hissedeceksin, nasıl da bir haz hücum edecektir cümle hücrelerinden yüreğine.
Yeter ki bakma ırkına, ülkesine, milliyetine!
Bakmadan sev yahu; diline, dinine, mezhebine!
Gâvur demeden, Ermeni demeden, Rum demeden sev!
Ne olur bakma kardeşim bayrağına; sancağına, gelmişine, geçmişine!
Yeter ki bir dokun, bir sokul yanına, hele bir otur sofrasına.
Ayrım yapmadan, hor görmeden; Türk demeden, Kürt demeden, Arap ya da Çerkez demeden!
Ne mezhebine bak, ne cinsiyetine, ne inancına!
Yalnızca insanlığına bak, insanlığına!
Ne olur, dev aynasında görme kendini.
Aynı topraktan geldin, aynı toprağa yolcusun, üstün belleme cinsini, cibilliyetini.
Bekleme bir ayrıcalık şu fani dünyadan!
Kibrin büyük, burnun havada olmadan sev.
Başkasının alın terine, göz nuruna, emeğine göz koymadan; illaki iliklerine kadar sömüreceğim demeden sev!
Sev be kardeşim!
Şu üç günlük dünyada, sadece sev!
Becerebiliyorsan, gücün yetiyorsa, yapabiliyorsan; şu yuvarlak yeryüzüne milyonlarca yıl öncesinden gelmiş, yeteri kadar evrim geçirmişsen, hiç değil şu anlattığım iki hayvan kadar gelişmişsen sev!

Başka bir şey istiyorsam haram olsun be kardeşim!
Vallahi de, billahi de haram olsun!
Yeter ki bir başla sevmeye!
Başla bir yerinden.

Başla!