6 Eylül 2018 Perşembe

Bir avuç tohum

Yusuf Nazım
T24 | 6 Eylül 20018

Ege’de bir cumartesi günü. Dolmuş, Ulamış Köy Meydanı’nda durdu. Kadın, telaşla dolmuştan indi. Gecikmiş olduğunun endişeli izlerini taşıyan alnındaki çizgilere öğlen güneşinin sıcaklığı sinmişti. Elinin tersiyle alnını sildi. Acele ve küçük adımlarla geldiği fırından eli boş dönen insanları görünce endişesi bir kat daha artmıştı. Tezgâha yanaştı, “Oğlum iki ekmek!” dedi.

Yoktu! İki ekmek değil, tek ekmek dahi yoktu! Karşıyaka’dan yola çıkıp önce vapur, sonra dolmuşla yaptığı yolculuktan sonra eli boş dönecek olmanın sıkıntısı, gri bir bulut olup yüzüne yapışmıştı. Bir süre ne yapacağını bilemez halde ayakta öylece bekledi. Sonra, köy meydanındaki gölgelik ağaçlardan birinin altına yürüdü. Sandalyeye oturdu, çantasındaki suya davrandı…

Anadolu köylüsünün toprağa olan borcu

Karakılçık buğday başağı
 Al” dedi yaşlı adam. Çeyizlik sandığa benzeyen kutudan çıkardığı el büyüklüğündeki çıkını yanındakine uzatarak.

Ardından, “Evladım” diye ekledi, “dedelerimizden, atalarımızdan bize mirastır bu; evlenen kızlarımızın çeyizi, oğullarımızın en değerli sermayesidir. Kıymetini bil, sakla, yapabilirsen çoğalt…

Bu tembih, Anadolu köylüsünün toprağa olan borcu, kalan ömründen geriye bıraktığı vasiyeti gibidir.

Genç adam, çıkını yavaşça açtı. İçindekileri tane tane avucuna boşalttı. Bez torbadan boşalan kahverengi buğday tanelerine, sanki birer inci tanesiymiş gibi baktı…

*  *  *

Olay 2011 yılında yaşanır. Seferihisar Belediyesi’nin tarım görevlisi adam, elindeki çıkınla, köylünün evinin önüne çıkar. Ağustos sıcağı, tepelik bir yerdeki Gödence’de etkisini nispeten hafif hissettirmektedir. Gölcük Köyü ile Gödence arasındaki derin vadiden yol alan rüzgâr Gödence eteklerini yalayarak köyün sokaklarını dolaşır, genç adamın yüzüne dalga dalga çarpar.

Elindeki çıkında bir avuç tohum bulunmaktadır. Yüzyıllar boyu Ege toplumlarının sofrasına katık olmuş, zamanla ekim alanları daralmış, 2006 yılında çıkarılan bir yasadan sonra üretim alanlarından tümüyle yok olmuş Karakılçık buğdayının tanelerinden başka bir şey değildir bu çıkındaki...

Yerli tohum ticaretinin yasaklanması

Karakılçık buğday tarlası
29 Ağustos 2018. İzmir’in Seferihisar ilçesi. Bu küçük içe, Türkiye Harita ve Kadastro Mühendisleri Odası’nın 17.Yaz Kampı’na ev sahipliği yapmaktadır. Turgut Köyü’ndeki panelde ‘Alternatif Yerel Yönetim Modelleri ve Tohum Politikaları’ tartışılmakta. Seferihisar, Ovacık ve Menteşe Belediye başkanları Mustafa Tunç Soyer, Fatih Mehmet Maçoğlu ve Bahattin Gümüş konuşmacı olarak paneldeler.

Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer, “İnanılmaz ama gerçek, 2006 yılında hükümet, yerli tohum satışını yasakladı!” diye çığlık atıyor. Bu yasağın, dünyayı bir ahtapot gibi saran yabancı tohum tekellerinin, Türkiye’deki iktidar erkine nüfuz etmesinin bir sonucu olduğu konuşuluyor panelde. Dünya çapındaki bu kuşatmaya karşı, her üç belediye de tohum dernekleri ve bankaları kurmaya yönelmişler. Her sene tohum takas şenlikleri düzenliyorlar.
 
Seferihisar Belediyesi 31 Mart’ta gerçekleştirdiği 8.Tohum Takas Şenliği’nde yüzbinlerce yerli tohumun birbiriyle takas edilmesini sağlamış. Menteşe Belediyesi ise 21 Nisan’da 6.Tohum Şenliği’ni gerçekleştirmiş durumda.

Tunç Soyer, “Belediyenin tarım görevlisi, getirip masama koyduğunda, bir avuçtu” diyor. “İşte bu bir avuç Karakılçık tohumuyla yola çıktık. Sevdik onu; tane tane çoğalttık, çimlendirdik, birkaç yıl sonra bu tohumlardan 20 ekmek üretmeyi başardık.

Karakılçık buğday ekmeği, içinden kepeği alınmamış unla ve ekşi maya ile yapılan, katkısız, küflenmez, bayatlamaz bir ata ekmeği. Geçenlerde ikincisi düzenlenen “Ata Ekmeği ve Armola Şenlikleri’nde Ulamış Köyü’ndeki taş fırında pişirilen 4000 ekmek tüketilmiş.

28 Kasım 2009 tarihinde Türkiye’nin Citlaslow kentler (Yavaşkent) birliğine üye olan ilk belediyesinin başkan Tunç Soyer vahşi kapitalizmin dizginlenemeyen saldırısına karşı yerellerdeki mücadelenin önemine vurgu yapıyor. 8 tezgâhla başlayıp 400 tezgâha ulaşan bedelsiz köylü pazarlarından, tüketiciye aracısız ulaştırılan ürünlerden, kooperatifçilik deneyimlerinden bahsediyor…

Alternatif Yerel Yönetim Modelleri ve Tohum Politikaları,
Turgut Köyü, Seferihisar, 29 Ağustos 2018
“2011 yılında Can Yücel Tohum Merkezi’ni kurarak başladığımız bu mücadelede bugün devletin verdiği fiyatın iki katına, belediye alım garantili olmak üzere 500 dönümlük bir üretime ulaştık.”

Ovacık Belediyesi’nin komünist belediye başkanı Fatih Mehmet Maçoğlu’nun konuşmaları ise esprilerle dolu. Bu küçük ama hayalleri büyük beldenin başkanı, popülaritesini belli ki, biraz da sıcakkanlılığı ve samimiyetinden alıyor.

Seçildiği günden beri makam odasının kapısı herkese açık. İlk iş olarak Ovacık’a kurduğu çocuk kütüphanesine, sonradan iki kütüphane daha eklemiş. Çocukları bir saat kitap okumaları karşılığında bir saat bisiklete bindiren, mercimek ve nohut ekerek geliriyle öğrencilere burs veren; makam aracı kullanmayıp toplu taşımayı ücretsiz yapmak suretiyle bir ilke imza atan ülkenin tek komünist belediye başkanı o.

Ülkede en ucuz su, onun ilçesinde satılıyor. Organik nohut, kuru fasulye ve patates, ilçesinin adıyla bir markaya dönüşme yolunda hızla ilerlemekte. Maçoğlu, 1979’daki Terzi Fikri Sönmez’in Fatsa’sındaki yönetim modelini örnek almış. Önemli kararları, kurmuş oldukları halk meclisleriyle birlikte alıyorlar. 45 günde bir toplanan halk meclislerinin amacı, olabildiğince ortak bir akıl ve emekle ilçeyi yönetmek.

Maçoğlu topraklarındaki söndürülemeyen yangınlardan bahsediyor, “üretim, emek, mücadele, inanç” sözcükleri yayılıyor meydana... 

Yaralı bir ülkenin ağır yaralı coğrafyası

Dolmuş, Ulamış tabelasını arkasına alarak İzmir yönüne dönüyor. Yolun sol tarafında, birkaç kilometre içeride, Turgut Köyü Meydanı’nda maviye çoğalmış bir kalabalık. Haritacılar, mühendisler, köylüler, belediye başkanları. Hummalı bir tartışmadalar. Dünyayı bir ahtapot gibi saran canavarın kollarından kurtulmanın yollarını arıyorlar.

Yüzlerce kilometre uzaklarda, Dersim’de, Şırnak’ta Beyaz Dağı’nda ve başka başka yerlerde toprağın üstü için için yanıyor. Ne ışık hızında yayılan imdat çığlıkları, ne itfaiye araçları; ne arazözler, on beş dakikada havalanan yangın söndürme helikopterleri... Burası, yaralı bir ülkenin ağır yaralı coğrafyası. En ince yanından ağır ağır kanıyor...

Dolmuş Düzce Köyü’nü geride bırakarak Güzelbahçe’ye doğru yol alıyor.
Kadın, kucağında bir demet buğday başağı, başını cama yaslamış dışarıya bakıyor. Dolgun, iri, kahverengi başakları her okşayışında, gözlerinde geçmiş anıların izleri parıldıyor. Sağ tarafta, bir zamanlar Gödence Köyü’nden yola çıkmış bir avuç çeyizlik buğdayın hikâyesi; dönüm dönüm Karakılçık buğday tarlaları halinde uzanıyor…

Yaşamsa, her şeye rağmen içten içe coşku dolu. Bir süredir, derin hüzünler yurdu ülkemin bu küçük coğrafyasında, sabırsız bir inatla, yeni baştan doğmuş gibi hilesiz, cesur ve direngen. Hele bir dokunsan toprağına bin vermeye hazır, biraz sokulsan nasıl da cıvıl cıvıl, hele bir dinlesen nice hikâyeler saklı…

http://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/bir-avuc-tohum,20381



26 Ağustos 2018 Pazar

Beni bul anne!


Yusuf Nazım
T24 | 26 Ağustos 2018

Ben yokum!

Beni bul anne!

Bak, sesimi ellere verdim.

Sokaklara, meydanlara bıraktım kendimi. Yetmedi, bir duyan olur diye dünyalara saldım çığlığımı.

Bağırdım duymadın; çağırdım gelmedin; su istedim vermedin!

Bak bir hafta daha geçti, 700. kezdir beni aramaya geldin, bak yine bulamadın beni anne!

* *  *

Ne kadar zaman oldu, ben yokum!

Vaktiyle kirli bir sabahın ayazında, izbe karanlık bir yolda, ya da bir şehrin ortasında aldılar beni!

Beni karanlık, beni kirli hücrelere koydular; bana bilmediğim sorular sordular. Beni çocukluğumdan ayırdılar; beni annemin kokusundan, beni babamın şefkatinden, beni kardeşlerimin sevgisinden mahrum koydular!

Bana bir ömürlük hayatı çok gördüler anne!

Ben ki uzunca bir süredir ülkemin tenhalarındayım. Ben ki bu coğrafyanın en kokuşmuş bir anındayım; belki çürümüş, taşa, toprağa karışmışım.

Beni aramaktan vazgeçme! Hiç değil iki kemiğim bulunsun, hiç değil içinde iki kemik olan küçük bir mezarım olsun anne!

Biliyorum, çokça yıl gezdin peşim sıra, kendini taştan taşa vurdun. Ağladın, ağıt yaktın ardımdan. Biliyorum yirmi üç yıl aradın, yoruldun!

Yine de bulamadın beni, olsun, sakın vazgeçme anne!

Belki ıssız bir ormanda, bir ağacın dibinde mezarsız bir şekilde gömülmüşüm.

Belki, bir çukurdayım, üzerime taşlar bırakılmış, evraksız, kayıtsız, unutulmuşum.

Belki bir asit kuyusunda son zerreme kadar yakılmış, taşa toprağa karışmışım.

Belli ki karanlık bir hiçlikteyim ben anne!

*  *  *

19 yıl önce
Bekliyorum, sonunda beni bulacaksın, vazgeçme anne!

Emin ol, ben bu ülkenin toprağındayım; tarlasında, ormanında, gizli bir kuytusundayım.

Beni kaybedeler bilirler, kaderimde onların ellerinden bedenime bulaşmış bir nefretin izi var.

Çığlıklarımda emir komuta ile gelen sinsi bir kötülüğün sesi var.

Onlar yaşıyorlar anne!

Onların mavi, kahverengi, karanlık bakışları var. Etleri var kemiklerinin üzerinde; mor, kırmızı, beyaz; damalarından akan sıcak kanı var. Onların çocukları var anne; arabaları, evleri, işyerleri…

Benim bir mezarım bile yok anne!

Beni kaybedenlerin birer hayatları var! Güneş çekilince evlerinde olurlar onlar, sabah olunca işlerinde, güçlerinde…

Onlar ki, her akşam aileleriyle yemek yiyorlar, onlar ki deniz kenarına gidiyorlar, güneşleniyorlar; koşup oynuyor, eğleniyor, dans ediyorlar. Çocuklarının ellerini korkusuz seviyorlar onlar, torunlarının başlarını tereddütsüz okşuyorlar…

Oysa ben yaşamıyorum, yerim yurdum yok benim anne!

*  *  *

Kaybolmasaydım eğer, benim de hayallerim vardı, geleceğe dair. Benim de bir ülkem olacaktı, çocukluğumu tez elden büyüttüğüm.

Şimdi, karanlık, gizli bir dehlizin bilinmezindeyim anne. Talihsiz ülkemin izbe, karanlık bir geçmişindeyim. Nedense, yaşım başım hep aynı kalmış, çoğu kez siyah beyaz bir fotoğrafın üzerinde pozlaşmış, flulaşmışım ben.

Duydum ki sen yaşlanmışsın anne. Bense hep aynı kaldım. Duydum ki kardeşlerim büyümüş, çoluğa çocuğa kavuşmuşlar, yerini onlara bırakmışsın.

Görenlerim hep aynı görüyorlarmış beni, meğer hiç büyümemişim. Ne sevgilim olmuş, ne bir kıymetlim, ne evlenmişim.

Biliyorum, ben yokken yemekler yaptın bana her gün, kimseye yedirmedin.
Yıllarca açık bıraktın odamın kapısını, bir gün gelirim diye. Biliyorum, masam da hep aynı kaldı odamda, yerdeki kilim, eşiğin önündeki ayakkabılarım da; tıraş takımımın bile yerini değiştirmedin.

Ben bu toprakların çocuğu değil miyim anne? Bu ülkenin kaderi, geleceği, umudu değil miyim ben?

Beni aramaktan sakın vazgeçme, bir gün mutlaka kavuşacağız anne!

*  *  *

19 yıl sonra
Türkülerimiz hep aynı kaldı, beni unutma anne!

Sayım bir değil, beş değil, on değil ki benim; sayım yüzlerle, binlerle sayılıyor anne. Listelerde 16.500 kayıp kişi olarak geçiyormuşum, öyle diyorlar. Kayıtlarım var benim anne; poliste, jandarmada, karakolda… Tanıklarım var benim, görenlerim, sesimi, çığlığımı duyanlarım…

Bir zamanlar vakitsiz çalınmış kapım, alınmış, bir meçhule götürülmüşüm. Sorgulara, suallere çekilmişim. Soranlara yok demişler beni; benim için, bıraktık eve gitti, dağa gitti demişler…

Bazen bir listede adım kalmış kazaen, bazen bir kazak parçası, bazen bir tanık bırakmışım geride…

Beni bırakma anne!

Anılarım yol göstersin, gözlerim ışık olsun, kokum hayat versin sana.

*  *  *

İşte yine geldi, bir cumartesi yine geldi.

Biliyorum, zaman çabuk geçti anne, yıllar su gibi aktı, analar yerlerini evlatlarına, babalar torunlarına bıraktı.

Biliyorum, çıktığınız yoldan asla geri dönmediniz; dayak yediniz yılmadınız, kalçalarınızda diş izleri kaldı köpeklerin, vaz geçmediniz. Her cumartesi taşı, betonu hayatlarınıza mekân eylediniz.

Haftalar, aylar geçti, yirmi üç yıldır buradaydınız. Derken umudunuzu 700. haftaya taşıdınız.

Görüyorum ki yine korktular sizden anne. Yine kapalı kapılar arkasında yapıldı hesaplar, yine gizli verildi talimatlar, bir hafta daha çaldılar yine ömrünüzden.

Görüyorum ki yine yasak, yine zehir düştü bu ülkede payınıza; yine acı, yine keder, yine gözyaşı zerk edildi hayatlarınıza…

Olsun, sen yine de sakın vazgeçme, analar çocuklarından hiç vazgeçer mi anne?

Ben ki bu cennet yeryüzünün soldurulmuş binlerce çiçeğinden biriyim.

Ben ki Hasanlardan, Kenanlardan, Seyhanlardan, Abdurrahmanlardan sadece biriyim.

Ben ki bu toprakların ah’ı, ben ki bu ülkenin yok olmayan vicdanıyım.

Duy beni anne!

Sadece, “beni bul anne!” demek istemiştim sana.


24 Ağustos 2018 Cuma

Anne su!

Yusuf Nazım
T24 |22 Ağustos 2018


Çıplaktır.
Küflü, kirli bir karanlık basmıştır odayı.
Elleri arkadan bağlıdır.
Çırılçıplak bedeni, iki çelik dolap arasında, ayaklarından bağlı bir iple baş aşağı asılmıştır.
Kan ter içinde kalmış vücudunda, kötücül bir nefretin kanattığı, bir çocuk bedenine fazlasıyla büyük gelen izler taşımaktadır.
Henüz on üç yaşındadır.
Kaldıramayacağı kadar büyük bir yükün ağırlığı altında gözlerini karalar basmış, şuurunu yitirmiş, bayılmıştır.
Onca acının, kanın, fenalığın kararttığı gözlerinin perdesi yavaşça aralanır, kapı aralığından bakan kadını görür.
Başını mecalsizce kaldırır.
“Anne su!” der, “anne bana su ver!”
Başka bir şey demez!
Diyemez!

Annedir ama annesi değildir Fehime!

Adı Fehime’dir.
Su veremez, sadece bakar! Kollarından tutularak getirildiği kapı aralığından içeri çaresizce bakar.
Yüreğine, o ana kadar hiç tanımadığı şiddette bir acının zerk edildiğini hisseder.
Annedir ama annesi değildir!
Tanımadığı o çocuk gibi o da gözaltındadır. Tıpkı on birindeki Hazni, on üçündeki Davut gibi; Davut’un annesi Hayat gibi… Tıpkı on altısındaki Nedim, on dokuzundaki Mehmet Emin, yirmisindeki Abdurrahman Olcay, yirmi birindeki Abdurrahman Coşkun gibi…
İçine doğdukları coğrafyanın kaderi onları, ölümün hep kanla sınandığı bu talihsiz topraklarda, karanlık, kirli, küf kokulu odaların izbeliğine sürüklemiştir.

Birazdan, o malûm kirli yapışkanlık büyüyecek, istemsiz çığlıklar yükselecektir hücrelerden. Çocukların, çocuk yaştaki gençlerin, kadınların bedenleri, babalar ve anaların gözleri önünde acıya, kana, kötülüğe bulanacaktır. Ve çocuklar, anne babalarının hayatlarına zerk edilen sınırsız acıların kaçınılmaz tanıkları olacaklardır...
Orada, bir insan bedeni üzerinden işlenecek en ağır suçlar; en arsız, en zalim, en hoyrat biçimde işlenmeye devam edilecektir!

Bir gün önce, bir buçuk yaşındaki oğlu, bir rütbeli tarafından kucağından alınmış, duvara fırlatılmıştır Fehime’nin!
Çırılçıplak bedeni ayaklarından baş aşağı asılmış, on üç yaşında bir çocuğa su veremeyecektir Fehime!
Kapı aralığından çaresizce bakacaktır Fehime…

Dargeçit kazıları, 2012
“bir hafta ömrün kaldı”

Adı Süleyman’dır.
Çocuklar, torunlar büyütmüştür.
Bitişikteki odada bulunan, kucağında çocuklu kadının babasıdır.
Karanlık, küflü hücrelerde bir bir kanatılırken çocukların ruhları, gençlerin ve kadınların acılar içindeki çırpınışları birbirlerine izletilmiştir.
Yüzünü Süleyman’a dönmüş bir komutan, kibirle kaldırmış yüzünü “bir hafta ömrün kaldı” demiştir.

Zaman kimi topraklarda acelecidir, hoyrattır, acımasızdır.
Aradan dört ay geçmiştir.
Sene 1996, Mart’ın altısıdır.
Issız bir belde, yanmış topraklar, bir korucu köyü, köyde kör bir kuyu; içinde, işkence edilerek öldürülmüş, kafası gövdesinden ayrılmış bin insanın başsız bedeni bulunmuştur!
Soruşturma evrakları, otopsi raporları, dna testleri…
“Kafasız cesedin adı Süleyman’dır” demiştir.
Süleyman’ın acılara doymuş coğrafyası, kahrından bir kez daha yanmış, bir kez daha kavrulmuş, bir kez daha erimiştir.

Berfo Anne’dir, Elmas Anne’dir, Emine Anne’dir artık o

Bu sefer adı Asiye’dir.
Telefonla bağlanmıştır televizyona.
Sesi ağlamaklıdır. Kötücül bir coğrafyanın çaresizliğini başka ve bilinmeyen bir dilden anlatmaktadır…
Bir Cumhuriyet Bayramı günü evinden alınan, son olarak bir kapı aralığından çırılçıplak bedeni baş aşağı asılmış olarak görülen oğlu Seyhan’ı aramaktadır.
Gitmediği devlet kurumu, derdini anlatmadığı yetkili, çalmadığı kapı kalmamıştır.

Çığlığını bir televizyon aracılığıyla dünyaya duyurmasının ardından gözaltına alınır Asiye. Günlerce ağır işkencelerden geçirilir, 11 gün sonra yarı baygın bir şekilde ıssız bir yere bırakılır.

Doğup büyüdükleri toprakları kasıp kavuran kötülük baş edilecek gibi değildir. Karşı koyamadıkları bu yangın 1997 yılında Asiye Ana ve eşi Ramazan’ı İstanbul’un varoşlarına savurur.  Asiye Ana’nın yüreğindeki ateş, onu, 1998 yılında önce İnsan Hakları Derneği’ne, sonra da Galatasaray’a götürür.
Orada, kendisi gibi evlatlarını, eşlerini, yakınlarını arayan başka kadınlarla tanışır.
Cumartesi Anneleri denmektedir onlara. Her cumartesi günü, Galatasaray Meydanı’nda, ellerindeki kırmızı karanfillerle sessizce oturmakta, kayıplarını aramaktadırlar…

Dargeçit kazıları, 2012
O günden sonra, artık bir Cumartesi Annesi’dir o; Berfo Anne’dir, Elmas Anne’dir, Emine Anne’dir artık. Her hafta, koluna giren biri yardımıyla Galatasaray’a gelir, on üç yaşında kaybedilen oğlu Seyhan’la birlikte bütün kayıpların sessiz çığlığına ses olmaya çalışır.

Asiye Doğan, 2000 yılının 31 Ekim’inde, oğlu Seyhan’ına kavuşamadan hayata veda eder. Cenazesi İstanbul, Altınşehir’deki mezarlığa defnedilir.
Cumartesi Anneleri’nden Asiye Ana’nın boşluğunu bu sefer eşi Ramazan dolduracaktır. Baba Ramazan, oğullarının hiç değil bir mezarı olsun ister. Sonraki yıllarda da Galatasaray Meydanı’nı terk etmez, Cumartesi Anneleri’yle beraber olur.
Ne var ki onun yüreği de, yaşadıkları acılara ancak 2010 yılına kadar dayanacaktır. Baba Ramazan, geçirdiği kalp kriziyle birlikte hem yaşadığı talihsiz hayata, hem de çektiği onca acıya, eziyete gözlerini yumar.
Böylece, Baba Ramazan da, oğullarının bir mezarı olduğunu göremeden, başında bir çift dua edemeden eşi Asiye’nin mezarının yanına gömülür.

Elinde ağabeysinin kemikleri

2012 yılı, Şubat ayının on yedisidir.
Mardin’in Dargeçit ilçesi, Bağözü Köyü’nde bir kepçe, cılız kalabalığın ortasında toprağı kazmaktadır. Açılan çukurun içi taşlarla doludur.
27 yaşında genç bir adam, kuyunun içindeki taşları bir bir kaldırmakta, toprağı avuçlayıp içindekileri ayıklamaktadır…
Taşların altından bir kemik parçası çıkar. Derken bir kemik parçası, bir kemik parçası daha… Kemiklerle birlikte bir de kazak çıkmıştır.
Genç adamın adı Hazni’dir ve elinde ağabeysinin kemiklerini tutmaktadır.
Hazni, 17 yıl önce, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nda, ağabeyi Seyhan’la birlikte gözaltına alınmış, bir köpek kulübesine kapatılmış, işkencede kaldığı karakolun bodrum katında, 3 gün boyunca bitişikteki odada bulunan Seyhan’ın çığlıkları dinletilmiştir.
Hazni, ağabeyi Seyhan’ı kazağından tanımıştır!
22 Temmuz 2013 yılında adli tıp kurumundan gelen rapor, yapılan DNA karşılaştırması sonucu kemiklerin Seyhan Doğan’a ait olduğunu söyler.
Böylece Cumartesi Anneleri’nin ısrarla adalet arayışları bir kez daha sonuç vermiş olur.

Asiye Ana ve Baba Ramazan’ın vasiyetleri yan yana gömülmekti. “Seyhan'ı bulursanız bizi yan yana gömün" demişlerdir.
Bu vasiyet üzerine çift, Altınşehir’deki mezarlarından çıkarılarak Dargeçit’e götürülürler. Burada yapılan törenle Asiye Ana ve Baba Ramazan, oğulları Seyhan’la yan yana gömülürler. Yaşam onları kavuşturamamıştır. Birbirilerine doyamadan, yüreklerine hep acılar zerk edilmiş olarak, hep hasret biriktirerek yaşadıkları bu hayatta ancak ölüm kavuşturmuştur onları.

Küfelerinde ölümle, kanla, korkuyla sınanmış toprakların hikâyeleri

25 Ağustos 2018, Cumartesi.
Kayıp yakınları 700.kez İstanbul’daki Galatasaray Meydanı’nda olacaklar.
Bir kez daha yaralarına yaslanarak, ağır, aksak evlerinden çıkacaklar; küfelerinde ölümle, kanla, korkuyla sınanmış toprakların hikâyelerini taşıyacaklar.
Ağızlarında bıçak açmaz suskuları, ellerinde kayıp resimleri, yakalarından birer kırmızı karanfil, hep birlikte ülkelerinin kaybolmuş vicdanını arayacaklar…

Bu hafta, acılarını alın çizgilerinde derin bir çığlık gibi taşıyanların haftası.
Bu hafta inancın, arayışın, umut etmenin 700.haftası.
Gelin, bu hafta kendinize ve insanlığa bir iyilik yapın.
Sizler de bir cumartesi gününüzü kayıplar için ayırın.
Çocuklarınızla gelin; anneleriniz, babalarınız, kardeşlerinizle; sevgililerinizle gelin.
Yedi yüz haftadır Galatasaray’ın taşından, betonundan, duvarından yükselen bu sessiz çığlığa siz de kulak verin.
Sanki yüzyıllardır o meydanda kalmış, taşlaşmış, anıtlaşmış gibi duran yüzlere iyi bakın.
Bir ülkenin can çekişen vicdanının ölüm kokan sessizliğini duyacaksınız orada.
Hayalleri, henüz büyümeden kaybedilmiş çocukların “anne su” diye yalvaran seslenişlerini göreceksiniz orada.

+++

Not/Dargeçit Davası: 29 Ekim – 3 Kasım 1995 tarihleri arasında Mardin’in Dargeçit İlçesi’nde evlere baskınlar yapılır ve üçü çocuk, ikisi lise öğrencisi 7 kişi Dargeçit Jandarma Taburu’nca gözaltına alınarak kaybedilir. Kayıp yakınlarının başvuruları dikkate alınmaz, yapılan girişimler sonuç vermez, dava açılmaz, açılan davalar da kapatılır.
29 Mayıs 2009 tarihinde İHD Mardin Şubesi’nin çabası sonucunda Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığı dosyayı yeniden açar ve soruşturma başlatır.  Savcılığın yürüttüğü soruşturma kapsamında Dargeçit kayıplarının gözaltında öldürülerek kuyulara gömüldüğü gerçeği ortaya çıkar. 2012 – 2013 ve 2015 tarihleri arasında yapılan kazılar sonucunda, gözaltına alınan kişilere ait, kimilerinde mermi delikleri bulunan 11 kafatası ile ağır işkence izleri taşıyan kemiklere ve elbise parçalarına ulaşılır.
Süleyman Seyhan'ın atıldığı kuyuyu gösteren uzman çavuş Bilal Batırır'dan ise bir daha haber alınamadı. Batırır’ın, Dargeçit Jandarma Taburunda kalorifer kazanında yakıldığı iddiaları, savcılık soruşturmasına geçti.



28 Temmuz 2018 Cumartesi

Atların nal sesleri

Yusuf Nazım
28 Temmuz 2018


Doğru zaten güçlüdür, doğru insanların dilinde daha da güçlü olacaktır.

Nal sesleri geliyordu… Atların nal sesleri!
Üstelik ateş emri verilmişti, tereddüt edilmeyecekti!
Nereden geliyordu sesler? Vurulacak olanlar kimlerdi? Süvari Birliği kimin üzerine yürüyordu?
Ortalığı, havaya gelişigüzel açılan silahların cayırtısı kaplamış, askerlerin karşısındaki binanın duvarları delik deşik olmuştu.
Başbakan istifa, hükümet istifa!” sloganları bir kez daha yükseldi.

*  *  *

29 Nisan 1960, Hukuk Fakültesi, Ön Bahçesi. Ankara
Tarih 29 Nisan 1960, yer Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’dir.

Öğrenciler,  İstanbul Beyazıt Meydanı’nda Turan Emeksiz’in öldürülmesini protesto etmektedirler. Güvenlik güçleri önce fakültenin bahçesine, sonra da mülkiyeye yönelirler. Süvari Birliği Hukuk Fakültesi’nin içine girer.
Nal sesleri, üniversitenin koridorlarından yükselir, binanın taş duvarlarına çarparak yankılanır. Sloganlar devam eder, silah sesleri de…

Askerler fakülteye girdiğinde, dekan Fehmi Yavuz’un yanında asistanları ve öğrencileri vardır. “Buraya giremezsiniz, ben öğrencimi vermem!” der, göğsünü siper eder, direnç gösterir; copu yer, tırnağı kopar…

Barut kokuları kaplamıştır her yanı. Genç asistan, dekanı Fehmi Yavuz’un yanından bir an olsun ayrılmaz. Genç yaşında üniversiteyi, bilimi solumakta; yeri geldiğinde onun, etiyle, tırnağıyla nasıl korunacağının tanıklığını yapmaktadır. Asistanın adı Cevat Geray’dır…

29 Nisan 1960, Siyasal Bilgiler Fakültesi Bahçesi
Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin duvarları delik deşik olmuş, üniversite yaralanmıştır. Koridorlarında atların nal sesleri duyulmuş, duvarlarında mermi izleri kalmıştır.

Haftalar sonra dönemin başbakanı Menderes dekan Fehmi Yavuz’u arayıp binadaki kurşun izlerini silmesini isteyecek, aralarında kısa bir tartışma çıkacaktır. Fehmi Yavuz başbakana, o izlerin “Mülkiye’nin şerefi” olduğunu söyleyecektir.

*  *  *

1964 yılı, Hindistan, Hayderabad eyaleti.

Bir gurup, Türkiye’deki köy enstitülerinden esinlenmiş bir okulda gözlemlerde bulunmaktadır. Köy gençlerini alarak lider ve öğretmen olarak yetiştirmeyi amaçlayan bir okuldur bu. O gün okulda diploma törenini vardır. Törende çocuklar diğer gösterilerin yanı sıra cirit oynamaktadırlar.

Konuklara hayvanların bulunduğu damlar gezdirilir. Biri tamamıyla beyaz, diğerinin ise gövdesi kızıl, ayakları ve yelesi siyah iki gösterişli atın önünde dururlar. Kıratın adını Cevat, doru atınınki ise Ruşen ‘dir. Bir süredir Hindistan’da toplum sağlığı üzerine araştırma ve gözlemler yapan bu iki insan olay karşısında oldukça duygulanırlar. Zira isimleri atlara verilerek onurlandırılan kişiler, ileride Ankara Üniversitesi SBF tarihine adlarını yazdıracak Prof.Dr.Cevat Geray ve Prof.Dr.Ruşen Keleş’ten başkası değildir.

Olay, hayatlarının 51 yılında birlikte olan ikilinin, Yeni Delhi’de 5 yıllık kalkınma planlarında köye yönelik ne tür olanaklar sağlandığını, Bombay’da konut sorunlarını nasıl çözdüklerini incelemek; Pune Üniversitesi’ndeki kırsal kooperatifçilik konusundaki çalışmaları yerinde görmek için Hindistan’da bulundukları sırada yaşanır.

*  *  *

Sene 1977.

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Derneği’nin kapısından biri girer. Fakültenin yeni dekanıdır gelen. Kendisi de öğrencilik yıllarında aynı derneğin üyesi olmuştur.


Fakültedeki tüm sorunları öğrencilerle birlikte çözmeyi önerir. Önerisinde samimidir, öyle de yapar. Okuldaki sorunların çözümü için birlikte çalışma kararı alırlar.

Babacan biridir. Sağcı olsun, solcu olsun her koşulda öğrencisinin okula devam etmesini sağlamaya çalışır. Birçok öğrencinin okuldan atılmasını özel çabasıyla önler. Salt öğrenimleri aksamasın diye, emniyetin sorduğu öğrencileri saklar, parası olmayanlara harçlık verir, yeri gelir nikâh şahitliği yapar, okul bittiğinde onlara iş bulur.

Uzun dalgalı saçları, müşfik ve babacan tavırlarıyla tam bir öğrenci dostu olan; sadece üniversitenin değil, her üniversite hocasının özerk olmasını savunan bu adam, geleceğin Efsane Dekanı olarak adlandırılacak olan Prof.Dr.Cevat Geray’dır.

Dekanlık yaptığı sürece, kolluk güçlerinin üniversiteye girmesine hep karşı olmuştur. 1978 yılında polisin ilk kez SBF’ne girişindeki tavrı ise hafızalara kazınmıştır:

Başlarında elinde telsiziyle komiserleri olmak üzere bir grup polis, okula girerek öğrencilere saldırır. Cevat hoca, dekan odasının olduğu üst kattan, aslan yelesini andıran saçları dalga dalga, merdivenlerden aşağı doğru seyirtir. Polislere, “Sizi kim çağırdı? Kim oluyorsunuz da okula izinsiz giriyorsunuz?” diye bağırır. Polisler, başlarındaki komiserleriyle birlikte neye uğradıklarını şaşırırlar. Kös kös çıkıp giderler. Üniversite onun evidir, öğrencileri ise çocukları… Öğrencilerin gözünde “evini ve çocuklarını koruyan bir aslan gibidir.

*  *  *

Karlı bir Kasım akşamı.

Bir araç, Mersin’den Malatya’ya doğru yol almaktadır. Hava soğuktur, kar yağmaktadır.

Üniversitenin resmi aracı içindeki üç yolcusu tedirgindir. Hava karanlıktır, belki de gece yarısı. Kar şiddetini iyice arttırmış, zincirsiz araç, karlı yolda zorlanmaya başlamıştır. Yaşça diğerlerinden hayli büyük olan adam, diğerlerinin ürkek, kaygılı hallerine aldırmadan peş peşe espriler yapmakta, fıkralar anlatmaktadır. Gecenin köründe kara saplanıp kalmak, kurda kuşa yem olmak umurunda bile değildir. Ya da diğerlerine öyle gelmektedir.

Bir gün önce, Mersin Üniversitesi’ndeki Şehir Plancıları Odası’nın toplantısında konuşmalar yapmışlar, yenilen yemeğin ardından hoca, yaşından beklenmeyecek şekilde piste fırlamış, gençlere taş çıkartırcasına dans etmiş, herkesi keyiflendirmiştir.

Kasım ayında, kış koşullarıdır. Ertesi günü Malatya’da yapılacak toplantıya gidip gitmeme tereddüdü oluştuğunda, o her zamanki gibi cesur ve rahattır. Tüm kaygıları giderecek şekilde, “haydin çocuklar, gidiyoruz” demiştir…

Gergin ve gerilimli geçen yolculuğun sonunda, ertesi gün, sabah erkenden kalkan, hiçbir yorgunluk belirtisi göstermeyen yine odur. Gayet rahattır; kürsüye çıkar, konuşmasını yapar...

Üniversitede bilimin meşalesini hep yüksekte tutan, daima gençlerden yana tavır koyan, bir dönemin efsane dekanıdır o. Her devrin diktatörlerinin hışmını üzerine çekmiştir. Emeklidir. Adı Cevat Geray’dır…

*  *  *

“Müthiş bir çığlık, kadın çığlığı… Sonra korkunç bir sessizlik. Evet ölüm sessizliği… Kısa sürüyor.”  

Kısa sürüyor, çünkü alevler onları daha yukarı katlara çıkmaya zorluyor. Dışarıdan tekbir sesleri yükseliyor. Gözü dönmüş güruh “Sivas şeytan Aziz’e mezar olacak, şeriat gelecek, zulüm bitecek” diye slogan atıyor.

Adam, karısıyla birlikte Aziz Nesin’e yaklaşır, “seni kaçıralım” diye sorar. Ama nereye? Nasıl?

Beş katlı otelin, ön cephesinin her katına aralıksız taş yağmuru başlar. Kalabalık, korunmak için arka odalara, koridorlara doğru çekilmek zorunda kalır. Aşağıda, belediye başkanının “gazanız mübarek olsun” diye başlayan konuşması, dışarıyla artık yapılamaz olan telefon bağlantıları… Elektrikler de kesilir, otel tümden karanlığa gömülür, ortalığı bir ölüm sessizliği kaplar…

Bir anda holü saran ateş yalımları arasında adam ve karısı kendilerini odalarında bulurlar. Pencere! Odanın penceresi! Birisi odanın penceresini açmaya çalışmaktadır. Bir kaçış yolu belki! Pencereden terasa çıkış, yıkılan sac perde, karşıda ışık yanan bir ev, bitişik apartmana bir geçiş olanağı…

Ölüm, ateş ve duman bulutu içinde soluk soluğa kalmışlardır. Eşi Gülsen’in elinden tutmuş olarak kendilerini bitişikteki binanın odasında, pek de konuksever gözükmeyen insan kalabalığının istemsiz, öfkeli, kindar bakışları arasında bulurlar; “Niye geldiniz?” derler...

Yaşadıkları bir kâbus gibidir. Şok olmuş vaziyettedirler. Bir süre ne yapacaklarını bilemeden, ayakta öylece dururlar. Gençlerden birinin sesi onları kendine getirir. “Cevat Hocam bu tarafa gelin!”

Tarih 2 Temmuz 1993, Sivas ili, yer Madımak Oteli’dir. Beki de insanlık tarihinin gördüğü en büyük aydın katliamı. 35 aydın, yazar, sanatçı, kültür insanının yakılarak öldürüldüğü katliamdan eşi Gülsen Geray’la birlikte son anda kurtulanlardan biri de Prof.Dr.Cevat Geray’dır.

*  *  *

Ankara Üniversitesinde polis kampüse girerken, 10 Şubat 2017
Sene 2017, Ankara, Siyasal Bilgiler Fakültesi.

Tam 57 yıl önce, atların nal seslerinin duyulduğu fakültenin koridorlarında bu sefer plastik mermilerin, biber gazlarının, polis coplarının sesleri duyulur.

Mülkiye’den 72 öğretim üyesi KHK ile ihraç edilmiştir.

Kampüsün önüne gelen hocalar ve öğrenciler içeri alınmadığı gibi, fakültenin kapısından polis kalkanlarının önüne katılarak sürülürler. İçerdeki hocaların yapabildikleri tek şey, cübbelerini kampüs girişine sermek olur.

Polis kampüs önünde serilmiş hocaların cüppelerini öfkeyle, hınçla çiğneyerek içeri girer. Biber gazı ve su ile saldırır, katlara ve sınıflara müdahale eder. Bazı akademisyenler coplanır, yumruklanır. Bir kez daha resmi bir nefretin kokusu bulaşır mülkiyeye. Bir kez daha atların nal sesleri yankılanır fakülte koridorlarında. Bu sefer gelenler TOMA’lardır, akreplerdir; coplu, kalkanlı, biber gazlı polislerdir…

10 Şubat 2017, Ankara Üniversitesi önü
Ve üniversite bir kez daha yara alır bu topraklarda. Aklı ve yüreği halktan, bilimden, aydınlanmadan yana bütün akademi çalışanları da yaralanır. Bu yaralanmadan 87 yaşındaki bilim insanı Prof.Dr.Cevat Geray’da nasibini alır. 80’lerin efsane dekanının, emekli öğretim üyesi sıfatıyla altmış yıllık akademik birikimini paylaştığı fakültedeki derslerine rektörlük kararıyla son verilir.

*  *  *



Prof.Dr.Cevat Geray.

Akademinin saygın insanı, mülkiyenin çınarı. 88 yaşındaydı.

Türkiye’nin en önemli kent bilimcilerinden, ömrünü bilime, aydınlığa adamış, öğrenci dostu bu güzel insanı geçenlerde kaybettik. Cebeci Mezarlığı’nda sessiz, duygulu bir kalabalık uğurladı onu. Son yolculuğunda öğrencileri, dostları, sevenleri yanındaydı. Yüzlerinde, hep aynı yürek burukluğu, ruhlarında eksik kalmış bir düşün halkaları vardı…

Atların nal sesleri, bu sefer ülkenin her taraftan duyuluyordu. Yaşam, bir ömre daha noktasını koymuştu…

Lakin bilenler, biliyordu; tarih, hayat tarafından ne kadar örselenseler de, haklı olmanın gururuyla yaşayan neşeli insanların yurduydu.

Not: Bu yazının yazılmasından katkıları olan Celal Özkan, Serap Kurt, Yunus Isın, Tahir Şilkan, Özcan Yaman, Mehmet Özer, Taner Avşar, H.Tarık Şengül’e teşekkürlerimle… 

http://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/atlarin-nal-sesleri,20171

14 Temmuz 2018 Cumartesi

301


Yusuf Nazım
T24 | 14 Temmuz 2018


“Siyah akar Zonguldak’ın deresi
Yüz karası değil, kömür karası
Böyle kazanılır ekmek parası?”
Orhan Veli Kanık

 301 can
 301 kömür karası
 301çocuk
 301 kişiydiler.
 301
 301 baba
 301 yâren
 301 sevgiliydiler.

 301 işçi
 301 Somalı
 301 madenci o gün…
 301’i birden işçi tulumlarını giydiler.
 301’i birden aldılar baretlerini, lambalarını takıp kara taşın esrarına doğru yürüdüler.
 301’inin de “yüz karası değil” di yüzlerinde, “kömür karası” ydı.
 301’inin de uğruna indikleri cehennem, “ekmek parası” ydı.

 301’i birden ağır ağır davrandılar.
 301’i birden, yol uzundu, çıkınlarını aldılar.
 301’i birden “Ya Allah Bismillah” dediler.
 301’inin geride kalanları, her zamanki gibi tekrarladılar, “Allah kurtarsın” dilediler.
 301’i birden ürkek, tedirgin, mecbur; kimi asansöre bindi, kimi uzun yol yürüdü, yerin yedi kat derinine indiler.

 301’inin kimi ayaktaydı, kimi tulumbada, kimi palangada, motor başında.
 301’inden kimi kazmacıydı, kimi makasta; kimi puantör, kimi lavvarda usta.
 301’i yerin yedi kat altındaydılar, yerin yedi altı gibi zifiri bir karanlıktaydılar.
 301’inin de bahtları kara, kaderleri aynıydı.
 301’inin birden kalktı kazması.
 301’i birden kazma vurdu, ter döktü, kömür soludu.
 301’i birden terini toza kattı, yoruldu.

 301’inin birden vardiyası değişiyordu…
 301’i birden bir ses duydu!
 301’inin kazması birden bire durdu!
 301’inin birden büyüdü gözleri, yumulup açıldı yüreği.
 301’i birden bağırdı; kimi siloda yangın dedi, kimi ayakta patlama, galeride göçük!
 301’i birden bıraktı kazmasını, koştu.
 301’i birden mahsur kaldı; domuz damı direkleri yandı, makaslar bozuldu, tumbalar arızalandı, halatlar kırıldı!
 301’inin birden yalımlı bir ateş bastı bedenini.
 301 madenciden birinin anası, “çocuğum yüzme bilmez” dedi.

 301 madencinin üzerini bir sessizlik bastı, galeriler sustu!
 301’inden uzun süre oldu, haber alınamadı.
 301’inin birden ışığı söndü, sesleri duyulmaz oldu.
 301’inin giderek azaldı gözlerinin feri, ağır ağır kesildi nefesi.
 301’inden birinin yaralı kurtuldu arkadaşı, ambulansa binmek istemedi,  “çizmelerim kirli” dedi!

 301 işçinin kapandı gözleri.
 301 işçi, çocuklarını bir kez daha sevemediler, sevdiklerine son sözlerini söyleyemediler.
 301 bahtı kara insan, bir o kadar işçi, bir o kadar sevgili, bir o kadar baba; bir o kadar Manisalı hayat söndü!
 301 Somalı madenci, fıtratından öldü dediler!

 301 Somalı işçinin eşleri kaldı geride, söylenmemiş sözleri kaldı.
 301 işçinin ödenmemiş mesaileri, düşük saat ücretleri kaldı geride.
 301 emekçinin dayı başlarından alacakları kaldı.
 301 ‘inin çocukları, son kez göremedikleri babaları için, ağladı.
 301’i için dualar okudu dışardakiler; saçlarını yoldu, ağıtlar yaktı anaları.
 301 ölü madencinden birinin yakını, canı yandı, feryat figan etti; yere yıktılar onu, tekme vurdular…

 301 işçi
 301 madenci
 301 kömür karasıydılar.
 301 ölüydüler Soma’da, nicedir onlar.
 301’inin defalarca mahkemelerde bir araya geldi yakınları.
 301’inden geride kalanları, bıkmadan, yılmadan, usanmadan devletin kapısında yıllar yılı sıralandılar.
 301’i için sabırla, umutla adalet aradılar.

 301 ölünün son mahkemesi oldu geçende…
 301 ölünün eşleri vardı mahkemede; yârenleri, çocukları, sevgilileri vardı.
 301 ölünün acıları vardı salonun her yanında.
 301 Somalı madencinin umutları vardı; inanıyorlardı, adalet yerini bulacaktı, mahkemenin bu son duruşmasında.
 301’i için artık kesindi, karar, geride kalanların yüzlerine okunacaktı.
 301 işçinin birden eşleri, dostları, sevenleri ayağa kalktı.
 301 için verildi hüküm!

 301 Somalı ölüydü onlar…
 301 Somalı madenciden çıt çıkmadı bir an.
 301 madencinin birden tutuldu nefesi.
 301 sevgili için verildi hüküm!
 301 kömür karasının
 301 gönül yarası
 301 yerinden kanadı o an!
 301 yaralı yüreğin bütün umutları söndü o an.
 301 Somalı için verilince hüküm, insanlık yeraltında, adalet yeryüzünde öldü o an…

http://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/301,20098