14 Temmuz 2018 Cumartesi

301


Yusuf Nazım
T24 | 14 Temmuz 2018


“Siyah akar Zonguldak’ın deresi
Yüz karası değil, kömür karası
Böyle kazanılır ekmek parası?”
Orhan Veli Kanık

 301 can
 301 kömür karası
 301çocuk
 301 kişiydiler.
 301
 301 baba
 301 yâren
 301 sevgiliydiler.

 301 işçi
 301 Somalı
 301 madenci o gün…
 301’i birden işçi tulumlarını giydiler.
 301’i birden aldılar baretlerini, lambalarını takıp kara taşın esrarına doğru yürüdüler.
 301’inin de “yüz karası değil” di yüzlerinde, “kömür karası” ydı.
 301’inin de uğruna indikleri cehennem, “ekmek parası” ydı.

 301’i birden ağır ağır davrandılar.
 301’i birden, yol uzundu, çıkınlarını aldılar.
 301’i birden “Ya Allah Bismillah” dediler.
 301’inin geride kalanları, her zamanki gibi tekrarladılar, “Allah kurtarsın” dilediler.
 301’i birden ürkek, tedirgin, mecbur; kimi asansöre bindi, kimi uzun yol yürüdü, yerin yedi kat derinine indiler.

 301’inin kimi ayaktaydı, kimi tulumbada, kimi palangada, motor başında.
 301’inden kimi kazmacıydı, kimi makasta; kimi puantör, kimi lavvarda usta.
 301’i yerin yedi kat altındaydılar, yerin yedi altı gibi zifiri bir karanlıktaydılar.
 301’inin de bahtları kara, kaderleri aynıydı.
 301’inin birden kalktı kazması.
 301’i birden kazma vurdu, ter döktü, kömür soludu.
 301’i birden terini toza kattı, yoruldu.

 301’inin birden vardiyası değişiyordu…
 301’i birden bir ses duydu!
 301’inin kazması birden bire durdu!
 301’inin birden büyüdü gözleri, yumulup açıldı yüreği.
 301’i birden bağırdı; kimi siloda yangın dedi, kimi ayakta patlama, galeride göçük!
 301’i birden bıraktı kazmasını, koştu.
 301’i birden mahsur kaldı; domuz damı direkleri yandı, makaslar bozuldu, tumbalar arızalandı, halatlar kırıldı!
 301’inin birden yalımlı bir ateş bastı bedenini.
 301 madenciden birinin anası, “çocuğum yüzme bilmez” dedi.

 301 madencinin üzerini bir sessizlik bastı, galeriler sustu!
 301’inden uzun süre oldu, haber alınamadı.
 301’inin birden ışığı söndü, sesleri duyulmaz oldu.
 301’inin giderek azaldı gözlerinin feri, ağır ağır kesildi nefesi.
 301’inden birinin yaralı kurtuldu arkadaşı, ambulansa binmek istemedi,  “çizmelerim kirli” dedi!

 301 işçinin kapandı gözleri.
 301 işçi, çocuklarını bir kez daha sevemediler, sevdiklerine son sözlerini söyleyemediler.
 301 bahtı kara insan, bir o kadar işçi, bir o kadar sevgili, bir o kadar baba; bir o kadar Manisalı hayat söndü!
 301 Somalı madenci, fıtratından öldü dediler!

 301 Somalı işçinin eşleri kaldı geride, söylenmemiş sözleri kaldı.
 301 işçinin ödenmemiş mesaileri, düşük saat ücretleri kaldı geride.
 301 emekçinin dayı başlarından alacakları kaldı.
 301 ‘inin çocukları, son kez göremedikleri babaları için, ağladı.
 301’i için dualar okudu dışardakiler; saçlarını yoldu, ağıtlar yaktı anaları.
 301 ölü madencinden birinin yakını, canı yandı, feryat figan etti; yere yıktılar onu, tekme vurdular…

 301 işçi
 301 madenci
 301 kömür karasıydılar.
 301 ölüydüler Soma’da, nicedir onlar.
 301’inin defalarca mahkemelerde bir araya geldi yakınları.
 301’inden geride kalanları, bıkmadan, yılmadan, usanmadan devletin kapısında yıllar yılı sıralandılar.
 301’i için sabırla, umutla adalet aradılar.

 301 ölünün son mahkemesi oldu geçende…
 301 ölünün eşleri vardı mahkemede; yârenleri, çocukları, sevgilileri vardı.
 301 ölünün acıları vardı salonun her yanında.
 301 Somalı madencinin umutları vardı; inanıyorlardı, adalet yerini bulacaktı, mahkemenin bu son duruşmasında.
 301’i için artık kesindi, karar, geride kalanların yüzlerine okunacaktı.
 301 işçinin birden eşleri, dostları, sevenleri ayağa kalktı.
 301 için verildi hüküm!

 301 Somalı ölüydü onlar…
 301 Somalı madenciden çıt çıkmadı bir an.
 301 madencinin birden tutuldu nefesi.
 301 sevgili için verildi hüküm!
 301 kömür karasının
 301 gönül yarası
 301 yerinden kanadı o an!
 301 yaralı yüreğin bütün umutları söndü o an.
 301 Somalı için verilince hüküm, insanlık yeraltında, adalet yeryüzünde öldü o an…

http://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/301,20098


10 Temmuz 2018 Salı

Söylemesi yasak ölümler


Yusuf NazımT24 | 10 Temmuz 2018 

Söylemesi yasak ölümler taşıyorum bir süredir, kalbimin zulasında. Hayat kadar gerçek, bir o kadar acı, üstelik karanlık... Kabul etsek de, etmesek de… Bir süredir, söylemesi yasak ölümlerin yurdu ülkem.

Hayat kadar gerçek. Çünkü içindeyiz, her gün yaşıyor, görüyor, duyuyoruz.

Bir o kadar acı. Çünkü farkındayız, anlıyor, hissediyoruz.

Aynı zamanda karanlık. Çünkü hep bir nihayete evriliyor, mutlak bir sessizliği çağrıştırıyor, hep ölümle bitiyor sonu.

Bir sözcük kaç ölü ediyor bu ülkede

Tekirdağ’da bir tren faciası. Tren raylardan çıkmış, ölü ve yaralılar var. Telaş içinde yolcuların yakınları. Kaza nasıl olmuş, ölenler kim, yaralılar kaç kişi, neredeler?

Malum, kötü haber tez yayılıyor. Çoktandır yasağa batmış bir ülkeyiz ya; anında yayın yasağı başlıyor.

“Başbakanlık tarafından tren kazasıyla ilgili yayın yasağı getirildi!”

Yalnızca sekiz sözcük! Yanlış duymadınız sekiz sözcük! Ama en önemlisi “Yasak!”
Nedensiz, gerekçesiz, açıklamasız bir yasak…

Tarıyorum medyayı; hepsi tek bir yerden alıyor haber kaynağını. Bütün izler devletin ajansına çıkıyor. Anadolu Ajansı, başbakanlık tarafından iletilen tek cümleyi vermekle yetiniyor. Belli ki ambulanstan önce yayın yasağı ulaşıyor geride kalanlara.

Peki, birden bire rahatlıyor muyuz? Acısı azalıyor mu geride kalanların? Yaraları sarılıyor mu?

17 şirket, 28 gemi, 2 süper yat sahibi son başbakanın makamından veriliyor talimat.

Sekiz sözcük, 24 ölü, 318 yaralı. Hesapladı mı acaba sayın başbakan, sözcük başına üç ölü düşüyor, kırk da yaralı! Düşünüyorum da, bir sözcük kaç ölü ediyor bu ülkede? Sekiz sözcüğe ne de çabuk sığıyor 24 ölü?

Haber yasağı kalkınca öğreniyoruz. Demiryolu üzerinde, şişmeye nasıl da tam teşebbüs etmiş menfez. Yağmursa görünmez bir ihanet içinde; metrekareye 32 kg düşmüş meğer, malum görünmez kaza öncesinde. Bilseniz, nasıl da aydınlandık, nasıl bilgilendik…

Soma Katliamı, 13 Mayıs 2014
Bir kıvılcım çakar, ateş nefes basar bacaları

Alıştık mı ne? Çoğu fıtratından diyorlar ölümlerin. Nedense hiç vakit geçirmeden, yine fıtratından geliyor yayın yasakları. Oysaki sebebi olmalı bu ölümlerin. Ya da sorumlusu! Ve bir karşılığı bulunmalı yok yere ölüme sebebiyet vermelerin…

Ama olmuyor, olmuyor işte!

Örneğin, Soma’da madencisindir. Toprağından kopmuş, yok yoksul, çaresizsindir.  Çoluğunun, çocuğunun rızkının peşinde, ekmek parası peşindesindir. Gözünü karartarak emniyetsiz, güvencesiz yedi kat yerin altına inebilirsin. Bir gün bir kıvılcım çakar, ateş nefes(*) basar bacaları, soluksuz kalıp yüzlerce birden ölebilirsin. RTÜK bir duyuru yayınlar hemen. “Medya kuruluşlarına” diye başlar o duyuru, “bölgeden haber aktarırken insanların üzüntüleri konusunda gereken hassasiyetin gösterilmesi,” şeklinde devam eder, “ayrıca yayın akışlarında gerekli düzenlemeleri yapmaları konusunda” diye bitebilir… Günlerce sayamazsın sayısını ölenlerin; aylarca ulaşamazsın cansız bedenlerine. Yıllar sürer mahkemesi de, gerçeği bir türlü öğrenemezsin.

Ankara Katliamı, 10 Aralık 2015
Mesela Ankara’dasınız. Ülkenin dört yanından gelmişsiniz. Barış mitingi yapıyorsunuz. Önceden haber verilmiş, izinler alınmış, güven içindesiniz. Ya da siz öyle sanıyorsunuz. Öyle ya, barış için yürüyorsunuz, şen, şakrak, neşelisiniz. Davullarla, zurnalarla halaylar çekiyorsunuz. Apansız birkaç bomba patlar ortanızda, parçalarınız dört bir yana savrulur da, yüzünüz birden ölebilirsiniz! Merak etmeyin, Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talebi üzerine yayın ve eleştiri yasağı getirilir hemen. Mümkünü olmaz gerçeğin peşine düşmenin, olsa olsa can derdine düşersiniz siz.

Dedim ya, ölmek dâhil, bazı şeyler öyle kolaydır ki bu ülkede…

Örneğin Suruç gibi küçük bir kasabadasınız. Komşunun savaş mağduru çocuklarına oyuncak götüren gençlerin arasında olabilirsiniz. Bir anda bir bomba patlar aranızda, onlarca gencecik çocukla birlikte ölüp gidebilirsiniz. Lakin katliamın haberini istediğiniz gibi yapamazsınız.

Suruç Katliamı, 20 Temmuz 2015
Anlayacağınız, bugünlerde her türlü kötülük musallat olabilir insana. Dilediğiniz gibi mağdur olup özgürce ölüp gidebilirsiniz. Yaşlıysanız, yolda yürürken bir panzerin altında kalıp rahatça can verebilirsiniz. Ya da çocuksanız, yoksul evinizin küçücük odasında uyuyorsanız; ansızın bir polis aracı girebilir odanın duvarından içeri, taksirle bile olsa ölebilirsiniz.

Kısacası, nicedir ölmek serbest bu coğrafyada. İster üçer üçer, ister beşer beşer, ister onar onar olsun; ancak nasıl öldüğünü söylemek yasaktır ülkemde!

Mesela sakıncası yok; bin odalı bir sarayda, ballandıra ballandıra, diyelim yüz garsonla masalara nasıl servis yapıldığını haber yapabilirsiniz. Ya da, program sunucularını televizyonlardan bas bas bağırtarak, bir takım insanları binalardan baş aşağı sallandırmakla gözdağı verebilirsiniz. Barış isteyeni uluorta hedef gösterip içeri tıktırabilir, üniversite hocalarının kanlarında banyo yapmak isteyen mafya bozuntusuna alkış tutabilirsiniz… Bütün bunların haberlerini özgürce yapabilirsiniz.

Ancak toplu ölüm haberleri yapamazsın! Şehirlerde bombalar patlar, binalar uçar havaya; insanlar ölür; askerler, polisler, çocuklar; anında yayın yasakları gelir, sekiz sözcüğe 24 ölüyü gönül rahatlığıyla sığdırabilirsiniz. Çünkü ölmek/öldürmek serbest, dillendirmek ise yasaktır artık benim ülkemde.

Yasak ölümler taşıyorum bir süredir

Yasak ölümler taşıyorum bir süredir, kalbimin zulasında.
Hep kanun hükmünde veriliyor emirler, üst perdeden işitiliyor bir ses.

Git öl, diyor o ses, git öl!
Nasıl bir cinayete kurban gidersen git!
Hangi cehennemin ateşinde, hangi kör menfezin kuytuluğunda, hangi derinlikte olursa olsun, git öl!
Ama kimseler duymadan, çocuklarının canhıraş feryatları kulakları tırmalamadan, olur olmaz ortalığı ayağa kaldırmadan öl…
Kim bilir ölenlerin, nasıl bir rüşvet pazarlığına kurban edildiğini öğrenmeden…
Belki bir ihaleye fesat karıştırıldığını, belki liyakatsiz bir atamanın nelere kadir olduğunu bilmeden…
Sanki her şey kendiliğinden, usul usul oluyormuşçasına; fıtratı belli bir kazada istersen birer birer, onar onar, yüzer yüzer öl...
Yeter ki söylemesi yasak olsun ölümler, ölürsen sessizce öl…

 (*) Eski metinlerde kömür ocaklarında giruzuya verilen isim.

http://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/soylemesi-yasak-olumler,20073

2 Temmuz 2018 Pazartesi

O adamlar ki hep kazandılar

Yusuf Nazım
T24 | 2 Temmuz 2018


Din şükretmeyi, felsefe düşünmeyi, bilim ise şüphelenmeyi öğretir.



Çok şükür, çok şükür atlattık seçimleri.

Kazasız belasız geride kaldı. Ana muhalefet büyüğünün ağzıyla bir kez daha “kazandı demokrasi,” bir kez daha sağduyu hâkim geldi. Baksanıza, Barolar Birliği Başkanı toz bile kondurmuyor sandıklara, ona göre meşruiyeti tartışılmaz seçimlerin! 

*  *  *

Peki, şimdilik öyle olsun. Biz gelelim seçim öncesi manzaraya.

Yani, sade bir yurttaş gözüyle bakarak ülkenin hal-i perişan resmini anlamaya.
Bir defa, öyle bir toplum ki, uzunca bir süredir düşürülmüş, biat eylemişsin.
İşçiysen, emekçiysen eğer fabrikada, patronun verdiğine şükür etmelisin. Her şeyden önce olağanüstü bir haldesin; hak arayamaz, grev yapamazsın, öncelikle bunu bileceksin!

Örneğin madenciysen, fıtratın belli demektir. Kaderine razı olacak, diz kırıp oturacaksın. Öleceksen eğer, öyle birer birer değil;  onar onar, yüzer yüzer öleceksin! Kader deyip boynun bükmezsen şayet, belki tekme bile az gelecek sana; o şehir senin, bu mahkeme benim, sürüm sürüm sürüneceksin!

Diyelim ki üniversitede akademisyen ya da yazarsın; duyarlı bir aydın ya da gazeteci… İşin zor demektir vesselam, bir defa haddini bileceksin! Öyle aklına eser esmez bildiriler yayınlamayacak; her şeyi, her zeminde yazmayacaksın! Aldırmaz da yazarsan eğer bil ki Fetöcüsün, teröristsin, hapissin!

Daima şefkatle bahsedeceksin devletinden. Mesela, -bilerek ya da bilmeden- insan öldürse bile, muhtemelen bir “kazadır!” diyeceksin, lakin asla “katil” demeyeceksin! Sıradan bir yurttaş değil; parti başkanı, siyasetçi, vekil bile olsan; devletinin sırlarını ifşa etmek mi, haşaa! Asla bunu yapmayacaksın!
Mesela hekimsin, otur oturduğun yerde, bekle gelecek müşterini(!). “Savaş bir halk sağlığı sorunudur!” diyemezsin!

Farz edelim kamuda memursun, işinden sebepsiz yere ihraç edilmişsin; haddine mi devletine diş bilemek, kanun hükmüne karşı gelmek; aksine büyük bir suç! Öyle gelişigüzel sokaklara düşüp devletin ali düzenini bozarak işini geri isteyemezsin!

Hele ki efendiler, savaş mı istediler… Mümkün mü itiraz etmek, karşı çıkmak, barış isteyemezsin! Topunla, tüfeğinle bile girsen komşunun toprağına “işgal” diyemezsin!

Kutlarım seni İnce!

Evet, "güya bir seçim” daha geride kaldı. Gazeteciler şaşırmış durumda, siyasetçi pişkin, komplo teorileri revaçta, analistler yeni senaryolar peşinde.
Bana kalırsa bu seçimlerin galibi CHP. Kahramanı ise Muharrem İnce!
Malum CHP'yi düşündükçe, olmadık sorular takılıyor zihnimin çengeline.
Galiba önceki yıldı, meclisin başkanı, “laiklik anayasada yer almamalı” dediğinde…

Oysaki demokrasi hakkı olan tüm laiklerin de ülkesi değil miydi bu ülke? Doğrusu merak ettim, seçim meydanlarındaki yüz binleri, meclisin bahçesinde neden göremedik, laiklik elden ha gitti, ha gidince?

Sır değil, kurucu liderinizin heykelleri parçalanıyor uzunca bir süredir, her gün yeni bir şehirde. Başkentin göbeğinde, daha nice nice yerde, sanatın içine tükürülüyor. Bunlar olurken sahi, İzmir’de toplanan 2,5 milyon kişiyi niye göremedik sizce?

Hadi diyelim ki zor bir soru, geçtik bunu. Ankara’da 2 milyon kişiyi topladınız geçenlerde. Çok iyi bir iş başardınız, gerçekten kutlarım sizi İnce! Lakin sordunuz mu partinize, o milyonlar neredeydi, Ankara parsel parsel edilince? İçinizde kalmış bir acıdan hiç eser yok mu, bir zahmet söyleyin lütfen, ne geliyor aklınıza Ankara Orman Çiftliği deyince?

Emin olun, abartısız söylüyorum, içimden gelerek alkışladım; 23 Haziran 2018’de, Maltepe’de, İstanbul’un en görkemli mitinginde; 5 milyon insan, 5 milyon hasret, 5 milyon umuttunuz. Hadi geçtik diğer gazeteleri, -sözüm CHP’ye- FETÖ’yü meydan meydan övenler, Cumhuriyet Gazetesi’nin yazarlarını FETÖ’cülükten yargılarken, Çağlayan Adliyesi’nin önünde kaç kişiydiniz?

Yurtta Sulh Cihanda Sulh demişti kurucu lideriniz; ne de güzel söylemişti. Lakin sıra, komşunun toprağını fethetmeye geldiğinde, söyleyin Allah aşkına, bu güzelim sözün üzerini, niye böyle kolaylıkla çizdiniz?

Gördüm, seçimlerden önce, umutluydunuz. Demokrasi olmayan ülkemizde, demokratik seçimler yapabilmek, hele bir de kazanmak hayalindeydiniz…

Hâlbuki bilmeyen yoktu; çoktandır iktidara teslim olmuştu yargı, asker ve kolluk dahil, bütün kurumlar paylaşılmış, her yan İmam Hatip dolu. Geçen yıl tam 1 milyon 300 bin genç okuyordu, bu sene kim bilir kaç oldu? Meraklısına söyleyeyim, yaz aylarında 5 milyon çocuk şükretmeyi öğreniyor kuran kurslarında…

Dahası var; malum, barış istemek bir süredir suç, eleştirmek ise yasak! Haziran 2018’de 146 gazeteci tutuklu, on binlerce memur ihraç; işini geri istemenin bedeliyse görülmemiş bir zulüm! Hele bir peşine düş suçlunun,  hele bir karşı dur haksızlığa; yalancıya, arsıza, hırsıza; ana muhalefette vekil bile olsan içerdesin…

Basın dersen çoktan ele geçirilmiş, her biri medya maskarası, gençler tweet atmaktan hapiste. Kamu kaynakları mı, istisnasız iktidarın tekelinde. Örtülü ödeneğe gelince; haddi hesabı yok harcanan paranın…

Geçenlerde televizyondan izledim, röportajı vardı bir cumhurbaşkanı adayının. 10 ulusal, 250 yerel radyodan birden, 783.562 km2’de yayılıyordu sesi, seçimlerden üç gün öncesinde. Doğrusu gözlerim yaşardı, anayasaya son derece uygun, görülmemiş bir eşitlik içinde.  

Çok azını saydığım, işte bu koşullar altında “güya seçimler” bitti.
Seçimin galibi CHP’ydi, kahramanına gelince…

Sonunda, malum OHAL altında, dünyanın en adaletsiz, en eşitsiz, en haksız seçiminde  iyi performans gösterdin ve “adam kazandı!,” kutlarım seni İnce! 

O adamlar hep vardı

Peki şaşırdık mı?

Şaşırmadık! Çünkü cümle evveliyatından biliyorduk, o adamlar hep vardı!

Şaşırmadık! Çünkü tanıyorduk onları, tarih boyunca zaten kazanıyorlardı.

O adamlar ki Mısır’da, Arjantin’de, Şili’deydiler. Darbeler yaptılar, sıkıyönetimler ilan ettiler, olağanüstü haller…

Ve ardından serbest seçimlere(!) gittiler, malum hep kazandılar!

O adamlar ki, tarihin her karanlık dehlizinde vardılar!

27 Mayıs’ta, 12 Mart’ta, 12 Eylül’de yine o adamlar vardı; hatırlayın, yine onlar kazanmışlardı!

O adamlar ki, her zaman demokrasiye aşıktırlar, önce darbeler yapar, sonra kanunlar, anayasalar hazırlar; sonra da adil, eşit, özgür seçimler…

O adamları iyi biliriz biz.

O adamların kalpleri pür-ü pak, elleri şefkatli, alicenap, düşüncesi bile gözlerimizi yaşartıyor.

O adamların tarihe bıraktıkları miras göz kamaştırıyor.

Biliriz o adamları biz, hiç olur mu dünya nimetlerinde gözleri; kul hakkı yemez, hukuk bilir ve ne kadar adaletlidirler.

O adamlar ki zevahirinden belli, meftundur halkına, sevgiyle sarar ve ayrımsız kucaklar insanını.

O adamlara ne yapsan azdır, kutlamak gerekir bence!

Kim bilir, belki yeni seçimler bile yapılır önümüzdeki seneler içinde.

Bence, sen o adamları yeniden kutlamaya hazır ol İnce…

http://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/o-adamlar-ki-hep-kazandilar,20036

24 Haziran 2018 Pazar

Kötülük çağından çıkış


Yusuf Nazım
T24 | 23 Haziran 2018


Medeniyetin ilk şartı adalettir. /Sigmund Freud

Uzunca bir süredir, kötülük çağının eşiğindeyiz.

Gökyüzümüz maviden hayli uzak. Gelen her yeni günde ağır, sinsi, menfur bir karanlık var.  

Adalet çoktandır erdem olmaktan çıkmış. Nicedir kanun hükmünde yaşanıyor kusurlar. Ölüm dersen taksirle... Korkunun, nefretin, bastırmanın hüküm sürdüğü bir coğrafyadayız. Her adımda kötülük, her yanda hicran, her an yeni bir ferman…

Kimi tweet atmaktan, kimi yazı yazmaktan şüpheli

Örgütlü bir kötülüğün pençesindeyiz. Cehaletin hükmü her yerde başat, bilimin ışığı ağır ağır sönüyor. Savcılar henüz basılmamış kitapların peşinde, üniversite hocaları kaçakçı, ordunun generalleri ise terörist. Genelkurmay başkanı dersen elebaşı sayılıyor...

Evler, hep sabaha doğru basılıyor, kanıksadık, koçbaşlarıyla kırılıyor kapılar. Kimi tweet atmaktan, kimi yazı yazmaktan, kimi düşünmeye tam teşebbüsten şüpheli.

Bir süredir sebebi yok ölümlerin. Her yaşta ölmenin kolay olduğu bir coğrafyadan bakıyoruz hayata. Çetelesi tutulamıyor yitirdiklerimizin. Listelerde, çoğu kez sayılardan ibaret kalıyor ölü ele geçirilenler. Bazen bir torba kemik, bazen bir bez parçası, bazen iki tutam saç tesellimiz oluyor. Mezarından bile rahat olamıyor ölenler.

Kürt’ün sokağında görülmemiş bir nefretin izi var. Hep aldatma, hep yıkım, hep ölüm. Kusursuz bir acı düşüyor paylarına alnı esmer, dili kırık olanın.

Aleviye, solcuya, muhalife hep işsizlik düşüyor; polis copu, biber gazı, gözaltı da cabası… Biat etmemişsen eğer, tek satırlık ihbarlara, gizli tanıklara bağlı kaderin. Gazeteciye hapis, sanatçıya yasak, akademisyene ihraç olağan. Ömrünü cemaatlerle mücadeleye adamış gazeteciyi, cemaatçi diye yargılamak marifet.  

İnsan haklarını savunmak mı, neredeyse suç; düşünceyi yaymak terörizm, barış istemek bölücülük oluyor. Yolsuzluk ve rüşvet hak, hırsızlık helal, hak aramak günah, darbeler ise Allah’ın lütfu sayılıyor.

Cezaevleri tıklım tıklım dolu. Kasım 2017 itibariyle, 0-6 yaş arasından 624 çocuk hapiste. 402 si ağır, 1154 de hasta tutuklu. Yüce yargı başkanına sorarsan, ülkedeki yüz kişiden on ikisi zaten şüpheli…

Her gün yeni bir cadı avı, her an yeni bir gözaltı furyası; tabipler, bilim insanları, sanatçılar, aydınlar… Gücü yeten, diğerine vuruyor. Ne yana dönsen taciz, nereye baksan tecavüz; üstelik cümlesi iyi halden indirimde.

Ölüm, ıssız sokaklarda kol geziyor; her gün daha fütursuz, her gün daha cüretkâr. Kimi kozmik odalı, kimi eli palalı, kimi resmi üniformalı…

Seçim kampanyalarında, idamla kelle almayı vaad etmek revaçta. Fantezisi oluk oluk kan akıtmak mafyanın; akademisyen kanıyla duş almak, bayrak direklerinde sallandırmaksa vatanseverlikten.  

Kötülük çağının eşiğinde

Kötülük çağının eşiğindeyiz.

Dünyanın en adaletsiz, en eşitsiz, en meşru olmayan seçimlerinden birini yaşıyoruz.

Selahattin Demirtaş.

6 Milyon oy almış, Türkiye’nin üçüncü büyük partisinin, HDP’nin lideri. Bu ülkenin, belki de gelmiş geçmiş en sempatik, en neşeli/esprili, en samimi politikacısı. Hep halkının arasında. Bazen elinde bağlaması türkü söylerken, bazen meclis kürsüsünde neşeli, gülerken; kimi yerde bir TOMA nın önünde, kimi yerde sırılsıklam olmuş, zehirden bir gaz bulutunun içinde…

Bağlamasından başka çalacak şeyi yok! Siyasetin kolay kolay üretemeyeceği bir şahsiyet. Belki de bu ülkenin şansı o…

Ülkenin en renkli, en hareketli, en sesli partisinin lideri.

En çok kadın onun partisinde var. Alevisi, Türkü, Kürdü, Çerkezi, Romanı ve Ermenisi; en çok onun partisinde. En çok onun partisi çocuk haklarını savunuyor. Köyde tarım işçisinin yanında, kentte grevcinin; Soma’da maden işçisinin, hapiste gazetecinin, üniversitede akademisyenin…

Nerede öteki varsa partisi hep onun yanında; nerede mağdur varsa onunla omuz omuza; bir gün derelerin, diğer gün ormanların, bir başka gün kent savunmasında… Hem insan haklarında, hem hayvan haklarında…

Buna karşılık, elleri bağlı, kolları bağlı; Demirtaş hapiste!

Partisine ve milletvekillerine karşı her gün yeni davalar açılıyor. Gün geçmiyor, yeni bir yasak, yeni bir sürek avı. Onun partisinin üyeleri onar onar, yüzer yüzer hapse atılıyor. Onun partisine en çok oy verenlerin kentleri başlarına yıkılıyor.

Eş başkanları dâhil 10 milletvekili, binlerce üyesi tutuklu bir partinin hapisteki cumhurbaşkanı adayı o. Onu sevenlerin belediye başkanları da hapiste;94 belediyeye kayyım atanmış! Son derece kısıtlı koşullarda, dünyanın en ilginç, en yaratıcı, en akıl dolu seçim kampanyasını yürütüyor.

Rakipleri ise özgür. Kâh meydanlarda, kâh televizyonlarda, kâh çarşıda ve pazarda seçim kampanyalarında…

Oysa o, seçilmiş şehrinin çok uzaklarında, Siliviri’de bir cezaevi maltasında, iki kişilik bir hücrede, voltasında. Dünyanın en adaletsiz, en eşitsiz, en haksız yarışında! Bedeni tutsak, sureti yasak, dili kelepçede…

Hücresinde yaptığı mitingler hep olay oluyor. Yaptığı mitinglere en fazla bir kişi katılsa da milyonlarcası onu duyuyor. Bazen, telefonda türkü söylerken dinliyoruz onu; mesajları elden ele, telden tele, kulaktan kulağa dolaşıyor. Bazen öykü yazıyor, bazen şiir okuyor, bazen ağıt yakıyor…

Devletin TRT televizyonu, ana haber bültenlerinde AKP’ye %63, CHP’ye %12, İYİ Parti’ye %10, MHP’ye %5,5 ve SP’ne %5 zaman ayırırken, onun partisine %0 zaman ayırıyor.

Bir tweet dolaşır dünyayı

Tarihin derin kıvrımları vardır; daralıp genişleyen, alçalıp yükselen, hızlanıp yavaşlayan…

Zaman, bu kıvrımlardan dur durak bilmeden akar. Kimi zaman duracakmış gibi yaparak, ağır aksak, yavaşlayarak; kimi zaman apansız hızlanarak; birike birike çoğalıp, çoğala çoğala birikip, umulmadık bir anda sıçrayarak…

Hayat, hiç beklenmedik bir anda gücünü, hiç beklenmedik şeylerden alarak ilerler. Bazen hapishane hücresine tıkılmış bir ketıl yol açar buna, bazen bir teli kırık bir bağlama, bazen de ele avuca gelmeyen bir tweet…

Bir gün bir saz çalar, kelimeler apansız kurtulur prangalarından, bir ketılda hararetle heceler kaynar, sözler besteye dönüşür. Gözden ırak, gönüle yakın, karanlık bir hücrede bir hikâye başlar, bir telefon çalar, bir tweet dolaşır dünyayı…

Bir sonun başlangıcı mıdır bu? Yeni bir yola koyuluş mu yoksa? Ya da bir sıçrama mı? Kim bilir, yeni bir güneş doğar, bir umut filizlenir. Kötülük çağından çıkışın işaretidir belki bunlar. Neşeli şarkılar söylemeye başlar çocuklar…  

http://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/kotuluk-cagindan-cikis,19974

31 Mayıs 2018 Perşembe

Taksirle gelen ölüm


Yusuf Nazım
T24 | 31 Mayıs 2018

Yaşlıydı.
Onu ilk defa olarak, elinde bastonuyla bir caddede yürürken gördüm.
Her halinden, feleğin nasıl bir çemberinden geçtiği belliydi.
İncecik bacakları, yorgun bedenini güçlükle taşıyordu.
Kayyum atanmış Diyarbakır’ın, yine Kayyum atanmış bir ilçesindendi.
Lice’dendi...

14 Haziran 2017 tarihli bir videodan izliyordum.
Bilmiyordum, henüz o gün öğrenmiştim; adı Pakize Hazar’dı, 85 yaşındaydı.
Yaşlı bedenini iki yana salınarak, ağır aksak yürüdüğü Mümin Ağa Caddesi iki yıldır trafiğe kapalıydı.
Öyle ya, OHAL vardı memlekette. Devlet, istediği caddeyi trafiğe kapar, istediğini açardı.
Olmasa da ne yazardı ki! Hep olağanüstü değil miydi oralarda hayat, ya da olağan değil miydi zaten, her daim sıkıyönetim altında yaşamak?

Pakize Hazar caddenin bir tarafında yürüdü.
Kaç çocuğu vardı, kaçı evlenmişti, kaç torun sahibiydi?
Kaç evlat büyütmüştü kim bilir; kaçı dağa çıkmış, kaçı suç işlemiş, kaçı şehit olmuştu, bilmiyordum.
O gün, yaşlı maaşını almak için evinden erkenden çıkmıştı.
Kayyum atanmış bir şehir gibi yalnız mıydı, kimsesi yok muydu, sahipsiz miydi?
Lice’nin trafiğe kapalı caddesinde tek tük insanlar vardı.
Yaşlı kadın bastonuna yaslandı, ağır aksak bir kaç adım daha attı. Park etmiş zırhlı bir aracın önüne geldi. Araç yavaşça hareket etti, hafif sağa, kadının üzerine kırdı; Pakize Hazar’ı altına aldı, onun, küçük bir tümsekmiş gibi üzerinde geçti!...

Kanun hükmündeydi cürmü

Öldü!
Pakize Hazar öldü...
Sadece öldü!
Bu kadar basit, ecelsiz ve yalın!
Bu kadar sessiz, sade ve ucuz!
Nasıl olduğunu hiç kimse anlamadı.
Bir anda geliverdi işte!
Ama her zamanki gibiydi…
Yine taksirleydi.
Yine öfkeli, en yüksek perdedendi sesi, demirden bir zırha bürünmüştü yüzü.
Yine kanun hükmündeydi cürmü!
Duydunuz mu, öldü!
Zırhlı bir aracın, buldozeri andıran tekerleği altında bir anda can verdi.
Oradan geçen biri, elleriyle başını dövdü, bir diğeri sadece gördü, diğer ikisi dönüp bakmadı bile…
Yaşlı kadın öldü!

Zırhlı araca gelince…
Kirpi deniyordu adına. Bölgede sürüsüne bereketti. Ülkenin batısında sınırsızca üretiliyor, asayişi sağlamak üzere, etle tırnak gibi birbirine kaynaşmayı becerememiş aynı ülkenin doğusuna gönderiliyordu. Asayişi sağlamaktan geri kalan zamanlarda ise, yanlışlıkla evlerin yatak odalarına giriyor, taksirle kazalara karışıyor, çoluğu çocuğu eziyor, yaralıyor, öldürüyordu…

Sanki olağan bir göreve çıkmış gibiydi araç. Hiçbir şey olmamış gibi yaptı, direksiyonu yavaşça kırdı, çekti gitti…

Trafiğe kapalı Mümin Ağa Caddesi’nin tam ortasında, yaşlı bir ölü kaldı geride...
Kayyum atanmış şehrin nüfusu yalnızca bir adet(!) azaldı, onun kayyum atanmış ilçesinin de öyle...

Hiç değil şahadet getirmiş miydi?

Onu hiç tanımamıştım.
Zırhlı bir aracın iri tekerlekleri altında can vermeden önce görmemiştim bile.
Ölümü, bir video parçasının saniyelerle ölçülecek denli parçasına sığacak kadar kısa ve çabuk olmuştu.
85 yaşına ne acılar sığdırmıştı bilinmez.
Trafiğe kapalı bir caddenin ortasında, ak tülbendi kırmızıya boyanmış halde, etten, kemikten, kandan ibaret bir ülkenin günahı gibi öylece duruyordu…

Kim bilir, sıska, cılız bedeni kaç yerinden kırılmıştı? İncecik kemikleri, un ufak olmuş muydu? Yandım Allah, diye bağırmış mıydı? Gördüm, bir buldozer gibi üzerinden geçmişti zırhlının tekerleği, başı ezilmiş miydi? Ölmeden evvel, hiç değil şahadet getirmiş miydi?

Devlet çabucak harekete geçti. Taksirle adam öldürmekten dava açtı.
Pakize Hazar, jandarmanın raporunda dikkatsiz davranıp, zırhlı aracın altına girmekten %100 kusurlu bulundu!

Zırhlı aracın sürücüsüne gelince…
İfadesi alındıktan sonra serbest bırakılmıştı bile!

İsimsiz bir Kürt anası

Pakize Hazar.
Bir valinin veya şehirli bir bürokratın annesi değildi; bir bakanın, hatırlı bir sanayicinin, ya da bir generalin...
Öğrenmiştim artık, Lice’nin Abalı Köyü’ndendi o.
Doksanlı yıllarda köyleri boşaltılmıştı. Yaşlı yüreğinde taşıdığı yük, bir zamanlar bölgeyi saran yangın fırtınasından, paylarına düşenin yalnızca küçük bir parçasıydı.
Ve o sadece 6 kız, 2 oğlan çocuğunun isimsiz bir Kürt anasıydı.
Her gün televizyonlarda ahkâm kesen bir siyasi parti liderinin, ya da bir devlet büyüğünü muhterem annesi değil!
Oysaki pekâlâ mümkün olabilirdi bu. Zırhlı aracın altında can çekişen, bir başbakanın annesi bile olabilirdi.
Sahi ya, olsaydı ne olurdu?
Bu kadar sessiz, sitemsiz mi olur muydu ölüm?
Elini kolunu sallayarak serbestçe dolaşır mıydı?
Kanun hükmünde, aceleyle işlenir miydi bu cürüm?

Sahi eşittik, değil mi biz, kanunlar önünde eşittik?
Aynı güzel vatanın, aynı eşit değerde, aynı haklara sahip eşit yurttaşlarıydık, değil mi biz?
Öyle ya, eşittik biz…
Taksirle kırılırdı kapılar

Orası Diyarbakır’dı.
Önünde, dağlarda kart kırt diye yürüyenlerin adı saklı bir şehirdi o.
İster ateş olup bir silahın namlusundan çıksın, ister gökten paramparça ölüm olup yağsın, isterse de bir panzerin davetsiz ziyareti ile uykuda yakalamış olsun...
Yanık bir coğrafyaydı orası.
Hep sessizce sokulurdu oralarda ölüm.
Nedense, hep öldüren değil, ölenler soruşturulurdu.
Çoğu kez haber değeri bile olmazdı ölenlerin. Ana akım medyada, ya hiç sözü edilmez, ya da gazetelerin iç sayfalarında iki satırlık kazalara dönüşürdü.  
Haberini ise gazeteciler değil, teröristler yapardı.
Bu yüzden olsa gerek, çoğunlukla aslı olmazdı bu tür haberlerin.
Çünkü ölüm aceleciydi oralarda, sıradandı, arsızca kol gezerdi.
Kapılar hep taksirle kırılır, hep taksirle yıkılırdı evlerin duvarları.
Suçlular ise daima korkusuz olurlardı.
İddialar, hep taksirle, diye başlar, en yüksek mertebeden anında yalanlanırdı.
Failler, ne kadar da hızlı serbest kalırdı ardından.
Hep endişeli olurdu yüzleri sokakların, bilinmeyen bir dilden hikâyeler anlatırlardı birbirlerine.
Hep efsunlu gibiydi sanki isimleri.