12 Kasım 2017 Pazar

Leyla’yı beklerken kırıldı çocukluğumuz

Yusuf Nazım
T24 | 12.11.2017
Leyla’yı bekliyordum.
Bir ömrün şafağında, her an gelecek diye.
Zaman geçiyor, aylar, yıllar birbirini kovalıyor, umut çiçekleri bir bir açılıp kapanıyor, bir türlü gelmiyordu Leyla.
Kim bilir, nasıl bir sonun başlangıcıydı, hangi onulmaz fırtınanın eseri, ne tür bir düş gücünün birikmişiydi?
Bekliyordum…
Gecikmişti…
Gelmiyordu Leyla!

*  *  *

Oysaki anlıyordum, Leyla’yı beklerken oluyordu her şey!
Leyla’yı beklerken nasıl da değişiyordu dünya.
İçinde, bir zamanlar tutkuyla yaşamayı hayal ettiğim bu şehir, nasıl da değişmişti böyle!

İstanbul’da, Galataport’a kurban edildi Karaköy. Nicedir yolcu taşımıyor Haydarpaşa’ya trenler. Galatasaray’da hüzün, Tünel’de betona gömülmüş Narmanlı Han, bir çırpıda silueti çizilen Süleymaniye Camii…
Biliyorum,Leyla’yı beklerken değişti bu kentin yüzü.

Cumartesi Anneleri Galatasaray’da hala beklemede. Kaldırımlarında, Gözleri Anadolu, gövdeleri Mezopotamya gibi kadınlar… Aramızdan birer birer ayrıldılar!
Her ölen bir meçhule gitti. Ne Hrant’ın katilleri bulundu, ne de Roboskili çocukların; Ali İsmail, Berkin Elvan, Gezi'de solan diğer hayatlar… Hiçbirinin…

Leyla’yı beklerken yıktılar Kars’ta İnsanlık Anıtı’nı. Yıkıldı benim de öylece bir yanım, yıkıldı bir yanımız…
Soma'da cinayete kurban gitti koca bir ülke; aşağıda ölümün, yukarıda işsizliğin hükmü vardı, Ağrı’da, bir duvarda boy verdi madencinin ağrısı.
Ayakkabı kutularında dağıtılan iman, makaraya alınan ayet, yolsuzun önüne yatan bakan ve saatler gördük İsviçre’den gelip bir bakanın kolunda parıldayan.

Daha nice acılar yaşadık, Leyla’yı beklerken, bir türlü sıfırlanamayan.
Hâlbuki sadece Leyla’yı bekliyordum ben; Leyla’yı bekliyorduk bunca zaman.

Tanrılar cehennemin kapısını Ortadoğu’da araladılar. Leyla’yı beklerken bir yangın yerine döndü yanı başımızda ülkeler, ülkem... Nice ocakları söndü bu cennet yeryüzünün, nice yaşamları paramparça...
 Göç yollarına düştü milyonlarcası. Umutlara mezar oldu mavi yolculuklar, Akdeniz’in, Ege’nin sularında.  Krediler aktı bir yerlerden bir yerlere, biteviye ölüm üretti fabrikalar; demokrasi adına gaz üretti, zehir üretti, gözyaşı ürettiler… 

Sanki başka bir yüzyıla savrulmuş gibiydik Leyla’yı beklerken.

Daha iyi bir hapishaneye gitmek kurtaramadı Pozantı’nın, Şakran’ın çocuklarını. Gittikleri her yerde kötülük akmaya devam etti körpecik bedenlerine, tekrar tekrar kanadı ruhları.

Dünyanın yalnızlarıydı hala onlar; Gazze’nin Filistinlileri, Şengal’in Ezidileri.
Suruç’ta, Kobanili çocukların kana boğuldu sevinçleri. Küçük çocuklara oyuncak götüren büyük çocukları öldürdüler! Bombalar atıldı Ankara’da barışın üzerine; Hatay’da, Diyarbakır’da, Sultanahmet’te…  Ve duvarlar ördük kardeşliğin arasına… Yüzlerce kilometre uzayan duvarlar.

HES’lerle tükettik çiftçinin suyunu, Havva Ana’yı bir dağın yamacında ağlattık,  Köylü Kazım son ineğini de satmak zorunda kaldı mahkeme kapılarında; saraylar, saltanatlar uğruna kurudu toprağımız, bizim de kurudu sevincimiz.

Ekmek isteyenler, aş isteyenler, barış isteyenlerle doldu cezaevleri, tıklım tıklım. Kırdılar yargının kalemini, kopardılar dalını adaletin, kıstılar sesini özgürlüğün.

Leyla’yı beklerken, sağ gidip şehit dönen nice evlatlar gördük, yoksul evlerinin duvarları bayraklarla süslenen.

Ezidi
kadınlar, haraç mezat pazarlandılar 21. Yüzyıl’ın köle pazarlarında.
Diyarbakır’da surlarından yaralı bir kente düştü yolum. Varamadım Dört Ayaklı Minare’ye, çalamadım kapısını Surp Giragos’un, oturamadım sofrasına Hançapek’in.

Ağrı
’da gerçek olurken Kabataş’ın yalanı, Muğla’nın Seydikimer beldesinde Kürt’ün yüreğine zerk edilen acıya tanık oldum; Nusaybin’in yalnız kalmış çaresizliğine, Sur’un gözyaşlarına, Silvan’da yitirdiğimiz insanlığımıza…

Leyla’yı beklerken kıydılar canına Silopi’de Taybet Ana’nın. Yetmiş yaşındaydı, dokuz evlat büyütmüştü. Çocuklarının gözleri önünde vurdular onu! Yaralı yaralı bir hafta bekledi, bir sokağın ortasında ağır ağır soğurken bedeni. On yaşındaki Cemile’nin ölüsünü değil, insanlığımızı koyduk Cizre’de bir buzdolabına.

Daha nicelerine kıydılar Leyla’yı beklerken; Cizre’de Nihat Kazanhan’a, Diyadin’de Orhan ve Muhammed’e; Çınar’da Ecrin bebeye, Mevlüde’ye, İrem’e... Adını sayamadıklarım bağışlasınlar beni…
On altı yaşındaydı Hüseyin Paksoy. Üç gün can çekişti evinin bahçesinde. Bir daha sevemedi Cizre’nin güvercinlerini; Bîberî’yi, Şekirî’yi, Pilingî’yi, Mizgînî’yi…

Aslı Erdoğan ve Necmiye Alpay tutukladığında, müebbetlik düşler kurdum bir başıma. Tahir Elçi’yle birlikte, renklerin, seslerin, kimliklerin ölümüne tanık oldum. Cizreli bir delikanlı bekliyordu bir morgun önünde. Eline, bir torbada, beş kilo kemiği tutuşturdular, babası diye!

Bilirdik, ölüler keman çalmazdı. Tıpkı Kobanili Aylan Bebek gibi, Ege’de kıyıya vurmuştu Siirtli bir Kürt’ün soğumuş bedeni. Sırtında kemanı vardı, çalmıyordu…
Adıyamanlı Kemal Kurkut’u ise Diyarbakır’da, bir Newroz günü kaybettik; çırılçıplaktı bedeni, sırtında bir kurşun yarası.
Gazi Mahallesi’nde bağlamayı kırdılar; Barış ve Ramazan daha çocuktular, çocuklara bir çırpıda kıydılar! Bizim de çocukluğumuzu kırdılar!

Leyla’yı beklerken doğdu Miraz Bebe. Ona cezaevinde, bir doğum günü pastasını bile çok gördüler. Kapısında jandarmalar bekledi hamile kadınların, doğum yapar yapmaz, yeni doğan bebesiyle cezaevine koydular. Tutuklu kanser hastasını ise, bilekleri kelepçeli götürdüler ameliyathaneye.

Leyla’yı beklerken hapse atıldı ülkenin seçilmiş vekilleri. Belediyelere kayyımlar atandı birer birer; tiyatroları kapandı şehirlerin, sinemaları yandı, kapılarına kilit vuruldu kadın merkezlerinin, çocuk yuvalarının, kültür evlerinin... Kocaman bir hapishaneye döndü ülkem…

Leyla’yı beklerken, emekçiler atıldı işlerinden, açlıkla terbiye edilmek istendi binlercesi. Nuriye ve Semih açlığın koynunda büyüttüler gülümsemelerini. Yüksel Caddesi’nde onlar içindi bir ülkenin kolsuz direnişi. Kaçının kırdılar kolunu, güpegündüz kopardılar kanadını.
Kayseri’de iki çocuk babasıydı, işsizim dedi, üstüne benzini döktü, kendini yaktı Haydar, duyan olmadı…

Ankara’da parsel parsel ettiler Atatürk Orman Çiftliği’ni. On bin balta gibi dalıp ODTÜ ormanına, bir gecede on bin ağaç kesmekle övündüler.

Birçok kadın tanıdım Leyla’yı beklerken. Hepsi de güzel kadınlardı; dost, yürekli, sevecen. İçlerinden birine âşık oldum. Sevdim onu. Leyla’yı beklerken çoğaldım başka bir ömre. Leyla’yı gücendirmeden ama…

*  *  *

Leyla’yı Beklerken” yeni öykü kitabımın adı.

Onu çok bekledik. Beklerken umutlandık; sevdik, özledik, âşık olduk, yaralandık… Evet evet en çok da yaralandık! Yaralanınca, usulca kanadı bir yerimiz, yerlerimiz…

Leyla’yı beklerken üzerimize üzerimize geldi bir karanlık. Zifiri, sinsi, kirli bir karanlık! Gökyüzü maviden siyaha döndü bazen; ışık ateşe, hüzün gözyaşına, beyaz kırmızıya…

Çocuklar sokaklarda doyasıya oynayamaz, büyükler ağız dolusu gülemez, ağustos böcekleri ötmez oldu.

Kuşlar birer birer eksildi mahallemizden. Yasaklar koydular şehirlerimize. Baş edemediklerinde yıktılar, dağıttılar, yok ettiler! Elden bir şey gelmeyince, seyrettik uzaktan, harap olduk çoğumuz. Hâlbuki nasıl da özenle saklıyorduk içimizde onu, Leyla’yı beklerken kırıldı çocukluğumuz.

Bir türlü geçmek bilmedi; kaybedilmiş sevinçlerin, kırılmış umutların, ertelenmiş hayallerin sinemizdeki sancısı.

Kısacası, Leyla’yı beklemekten daha da kahredici oldu, Leyla’yı beklerken yaşadıklarımızın acısı.

T24'ün notu: Leyla'yı Beklerken, Yusuf Nazım'ın İnkılap Kitabevi’nden yeni çıkan öykü kitabının adı.

7 Kasım 2017 Salı

Yusuf Nazım'ın yeni kitabı 'Leyla'yı Beklerken' raflarda


İnkılap Kitabevi / Sayfa Sayısı: 200 / Ebat: 13,5 x 19,5/  İlk Baskı Yılı: 2017

Sunay Akın: Öykü sanatının güçlü bir yağmuru altına girecek ve sonunda sırılsıklam olacaksınız


Yusuf Nazım'ın "Leyla'yı Beklerken" adlı kitabı, raflardaki yerini aldı. Yedi öyküden oluşan kitabın önsözünü Sunay Akın kaleme aldı. Akın, "Bileti al, içeri gir ve Yusuf Nazım'ın birbirinden güzel öyküleriyle kaleminin ustalığının tadını çıkar"  ifadesini kullandı.

T24'te de köşe yazıları kaleme alan Yusuf Nazım'ın kitabı, İnkılap Kitabevi tarafından yayımlandı. 

Şair Sunay Akın, Nazım'ın kitabıyla ilgili olarak şu görüşleri dile getirdi:

"Sinemaların girişinde camekânlar içinde sergilenen fotoğraflar vardır. Bunlar, o gün salonda gösterilen filmin sahnelerini içeren fotoğraflardır. "Gelecek Program" ve "Pek Yakında" köşelerinde de, ilerleyen haftalarda gösterime girecek filmlerin tanıtımı yapılır.

Yusuf Nazım'ın öykülerini okurken gözümün önüne hep o fotoğraflar geldi. Ne kadar iyi bir tanıtım yazısı yazmak istersem isteyeyim, bir sinema filminin akıcılığından uzak, çerçeveye tutsak kareler sergilemekten öteye gidemeyeceğimi biliyorum.

Siz, fotoğraflara bakıp bilgi sahibi olmak isterken, o esnada birileri sinema salonunda filmin heyecanını yaşıyordur. 
Okuduğunuz bu önsöz yazısı da böyle bir zaman kaybıdır. Bileti al, içeri gir ve Yusuf Nazım'ın birbirinden güzel öyküleriyle kaleminin ustalığının tadını çıkar.

Ceketteki kestane renkli saçın gizemi, Harçik Çayı'nın hatıra defteri, 413 numaralı kapı, Kanada'da on beş yaşındaki bir kızın doğum günü ve daha nice serüven bekliyor sizi.
Victor Hugo'nun şu sözünün doğruluğuna bir kez daha inandım, Yusuf Nazım'ı okurken; "Ey şair; bana yağmurdan bahsetme, yağdır!"

Öykü sanatının güçlü bir yağmuru altına girecek ve sonunda da sırılsıklam olacaksınız.

Bir daha da, Yusuf Nazım'ın yeni bir kitabı çıktığında, fotopraf karelerine bakmak için zaman kaybetmeyecek, önsöz yazısının yanından geçerek, öykülerin akıcılığına bırakacaksınız kendinizi. 

Kitaptan tadımlık: 

- "Saçı başı dağılmış, montunun yakası yana kaymış, yaka paça sürüklenerek götürülürken can havliyle başını koridora çevirip 'Leeylaaa!' diye gücünün yettiğince bağırdı."

- "Sanki Leyla, her an koridorun sonundan tekerlekli sandalyesiyle görünüverecekti. Sanki Tanrı armağanıymış gibi güzel gözleriyle kalbinde biriktirdiği sevgisini hastane koridorunun kalabalığına armağan edecekti."

- "Uzaktan bakıyor olsak da, bizzat yaşıyor olsak da bu ülkede kişi başına düşen acı oranı, muhakkak ki boyumuzu aşıyor. Her bölgenin ayrı bir hikâyesi, derdi, kederi var."

26 Ekim 2017 Perşembe

Ankara’da ‘Milgram Deneyi’ ve itaatin tehlikeleri

Yusuf Nazım
T24 | 25 Ekim 2017


14 Ekim, Ankara. Yerde üç insan. Biri 75 yaşında bir kadın, diğeri tek kollu bir adam, topu topu üç insan! İşlerini geri istedikleri için oradalar. Kalabalık bir kolluk gurubunun arasındalar. Birbirlerine sarılmışlar, acı içinde kıvranıyorlar.

Başlarında, onlara sanki bir haşere, bir böcek muamelesi yapan devletin kolluk görevlileri. Birinin elinde biber gazı tabancası, yerdeki üçünün üzerine püskürtüyor.

Duruşunda öyle bir rahatlık var ki, yaptığı işi öylesine kanıksamış ki. İnsanın tüylerini diken diken eden bir kanıksanmışlık hali bu! Sanki elindeki gazı üç insana değil, üç hamam böceğine sıkıyor! Başına başına, yüzüne yüzüne, gözüne gözüne püskürtüyor! Dur diyen yok, soru soran yok, müdahale eden yok…

Yerdekilerin dehşet içinde oldukları anlaşılıyor; mideleri yanıyor, gözleri acıyor, inliyorlar. Elleriyle, kollarıyla başlarını korumaya çalışıyor, birbirlerine tutunmaya, birbirlerinden güç almaya, bir sonraki güne sağ çıkmaya çabalıyorlar. Sıkılan gaz öylesine yoğun ki, üstleri, başları, ceketleri kimyasalla köpük köpük…

Ben sadece görevimi yapıyordum!

İkinci dünya savaşı bittiğinde, Almanya’daki Nazilerin işlediği insanlık suçları yargılanmaya başlar. Bir dönemin zalimlerinin, muktedirlerinin, işkencecilerinin mahkemelerdeki savunmaları hep aynıdır. İşlediği suçların korkunçluğunu, acımasızlığını unutan sanıklar hep aynı savunmayı yaparlar:

“Ben sadece görevimi yapıyordum!”

Benzer savunma, dünyada emir komuta zinciri içinde gerçekleşen çoğu suçun failleri tarafından da yeri geldikçe kullanılır.

Türkiye’de de 1960, 1971, 1980 darbelerinin failleri, 90’lı yıllarda köylerin yakılarak boşaltılması; tüm bu fiillerde rol alanlar; hatta 15 Temmuz darbe girişiminin içinde bulunanlar… Hepsinin savunusu aynıdır. Hep üstlerden emir almışlardır:

“Ben sadece görevimi yapıyordum!”

Milgram Deneyi ve itaatin ölçüsü

Otorite ve güç. İtaat ve uyum. İnsanoğlunu biat etmeye iten nedir? Birey, hangi durumda otoriteye itaat eder? Verilen bir buyruğu aklın, vicdanın, bilimin süzgecinden geçirmeden nasıl uygulayabilir?

Bunu araştırmak için yapılan ve muhtemelen çoğunuzun bildiği ünlü Milgram Deneyi vardır. Aslında Milgram Deneyi, aynı konudaki bir deneyler dizisinin genel adıdır.
Nazi Almanya’sındaki savaş suçlularının yargılamalar esnasında “Ben sadece görevimi yapıyordum!” savunması Milgram’ı bu deneyi yapmaya itmiştir.
Milgram, yaptığı deneyle insanların otorite karşısındaki tutumlarını ölçmeyi amaçlamıştır.
Deney, 1961 yılında ABD’nin Yale Üniversitesi’nde Stanley Milgram tarafından uygulanır. Her katılımcı için bir saat sürecek deneyde çeşitli sosyal statülerden 40 denek yer alacaktır. İçlerinde ilkokul mezunları da vardır, doktorasını yapmış olanlar da.

İtaatkârlık üzerine bir sosyal psikoloji deneyidir bu. Her deneyde iki denek yer alır. Deneklerden biri bunun bir deney olduğunu bilir, diğeri ise bilmez. Bunun bir deney olduğundan habersiz olan kişi hileli bir şekilde öğretmen olarak seçilir ve deneyi tamamlamasa bile ona günlük 4,5$ ödeme yapılacağı söylenir.

Deney kısaca şu şekildedir; bunun bir deney olduğunu bilen denek öğrenci rolündedir ve yapacağı her yanlış karşılığında elektrik şoku verilmek üzere bir koltuğa bağlıdır. Bu öğrenciye, birbiriyle eşleştirilecek şekilde sözcükler söylenir. Sonradan öğretmen rolünde olan ve bunun bir deney olduğunu bilmeyen kişi koltuktakine  sırayla bu sözcükleri tekrarlar ve karşılığı olan kelimeyi bulmasını ister. 

Öğretmen rolündeki denek, öğrencinin bilemediği her sözcük karşılığında koltuğa bağlı öğrenciye önünde duran panodan 15 volttan başlayarak elektrik şokları vermeye başlar. Öğrencinin yaptığı her yanlış için 15 volttan başlayan elektrik şokları 450 volta kadar çıkacaktır.

Deney gözlemcisi olarak ise beyaz önlüklü, sert görünümlü, duygusuz yüzlü bir biyoloji öğretmeni seçilmiştir.

Öğrenci her elektrik şokuna maruz kaldığında acılar içinde kıvranma rolü yapmaktadır. Deney ilerledikçe, elektrik şoklarının büyüklüğü artar; 75 voltta denek inlemeye, 150 volttan itibaren deneyden ayrılmak için yalvarmaya başlar. 180 voltta artık dayanamadığını bağırmaktadır.

Gerçekte ise öğrenciye elektrik şoku verilmemektedir. Koltuktaki kişi tümüyle deneyin bir parçası olarak rol yapmakta, onun rol yaptığını ise öğretmen bilmemektedir. Öğrencinin acısı arttıkça, öğretmen tereddütler geçirmekte, ancak deneye eşlik eden gözlemcinin deneye devam etmesi gerektiği uyarılarıyla deneyi sürdürmektedir. Öğretmenin kimi durumlarda deneyden vazgeçme aşamasına gelmesi bile, gözlemcinin bütün sorumluluğu üstlendiğini söylemesi üzerine öğretmen deneye devam etmektedir…

Ankara’da bir Milgram Deneyi mi?

Yerde üç insan. İnsan mı, haşere mi, böcek mi? Tekrar tekrar bakıyorum fotoğrafa.

Sadece gazı sıkan mı? Diğerleri de girmiş kadraja. Resmi üniformaları içindeler. Dikkatlice inceliyorum yüzlerini. Ankara’da uygulanan bir Milgram Deneyi’nin deneklerinin yüzlerini görür gibi oluyorum. Tıpkı Milgram Deneyi’nin uygulayıcılarının, kurbanlarına acı çektirirken yaşadıkları vicdan rahatsızlığına benzer bir şey…

Kim bilir o genç çocuk, kaçıncı kezdir sıkıyor elindeki biber gazı tabancasını babası yaşındaki insanların yüzüne? On mu, yirmi mi, elli mi? Yoksa yüz mü?
İşini, ekmeğini isteyen tek kollu bir adamı kim bilir kaçıncı kezdir ayaklar altında eziyor, kaçıncı kezdir plastik mermi boşaltıyor bedenine?

Emre itaat ederken vicdani değerleriyle çatışıyor mu, içinden vaz geçmek dürtüsü uyanıyor mu, bilinmez. Belli ki verilen emri yerine getirmek, otoriteye itaat etmek için oradalar.

Milgram Deneyi’nde tek bir öğreten tarafından uygulanıyordu. İkinci bir öğretenin varlığı ise itaat etme duygusunu azaltıyordu.

Oysa ki burada nasıl da kalabalıklar! Sayıyorum; bir, iki, üç, dört… on üç, on dört, on beş! Tamı tamına on beş üniformalı polis! Bir de sivil olanlar var. Belli ki onlar da devletin sivil unsurları.

Tek tek bakıyorum yüzlerine, hepsinin yüz hatları soğuk, bakışları donuk, ifadesiz! Yaptıkları işten memnun görünmüyorlar. Ama görevliler! Yapmak zorundalar. Verilen emri yerine getirmek üzere orada bulunuyorlar. Bu yüzden hepsi, otoriteye itaat etmeye hazırlar. Ellerinde güç var, arkalarında kudret!
Biber gazı, kalkan, akrep, toma; emir, komuta, gözaltı, mahkeme, hapishane…
Biri olmasa diğeri, diğeri olmasa başkası, o olmasa başka biri…

İtaatin tehlikeleri

Milgram Deneyi’nin sonuçları mı?

Deney öncesinde deneklerin ancak %1’inin 450 voltluk ölümcül şoku uygulayacağı öngörüsü hâkimdir. Yapılan anketler bu oranı vermektedir. Oysaki deney korkunç bir gerçeği ortaya çıkarmış, deneklerin %65 ‘inin 450 voltluk ölümcül elektrik şokunu verebildiği ortaya çıkmıştır. Buna karşılık öğretmene eşlik eden ikinci bir öğretmenin varlığı ve bunun itiraz etmesi durumunda bu oran %10 ‘a kadar düşebilmiştir.

Milgram Deneyi, bireylerin kendi vicdani değerleriyle çelişse bile otoriteye itaat etmeye ne ölçüde istekli olduklarını ölçme amacını hedeflemiştir. Milgram, sosyal psikoloji çevrelerinde çeşitli etik tartışmalara da sebep olan araştırma sonuçlarını ilk olarak 1963'te Anormal ve Sosyal Psikoloji Dergisi’ndeki makalesiyle tanıtmış, bulgularını ise 1974'te yayımladığı Otoriteye İtaat: Deneysel bir Bakış adlı kitabında etraflıca irdelemiştir. (Bkz.Deney, Kafe Kültür Yayıncılık, S.Milgram, 2016) Milgram ulaştığı sonuçları 1974 tarihli "İtaatin Tehlikeleri" adlı makalesinde özetlemiştir.

İzliyoruz ve susuyoruz

2017 yılının Türkiye’si. Ekim ayının on dördünden bir fotoğraf. Yerde acı çeken, kıvranan, içi dışına çıkan, kusan, gözleri yanan üç insan! İnsan mı, haşere mi, böcek mi? O günü de sağ çıkarmak, ölmemek, can vermemek için çabalıyorlar. Etraflarında görevleri başında polisler. Çoğu resmi üniformaları içindeler, bazıları sivil. Yeniden bakıyorum yüzlerine, tek tek, üşenmeden…

Bu işte bir adaletsizlik olduğunun farkındalar. Tıpkı Milgram Deneyi’nde, kurbanlarına her seferinde daha fazla acı çektirirken kendileri de acı çeken, huzursuz olan denekler gibiler.

İleride sorulursa eğer, belli ki “emir verildi, görevimizi yaptık” diyecekler.

Toplum olarak hep birlikte izliyoruz. Bir şehrin ortasında deney olmaktan çok öte, hemen her gün yaşanan bu zalimane gerçekliği…

Milgram Deneylerinden birine eşlik eden başsavcı, ancak 180 volta gelince itiraz edebilmişti.

Bakalım toplum olarak biz daha ne kadar izleyeceğiz Ankara’da yaşanan Milgram Deneyi’ni.

Ve daha ne kadar susacağız?

http://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/ankarada-milgram-deneyi-ve-itaatin-tehlikeleri,18378

8 Ekim 2017 Pazar

Nasılsa Kürt olduklarını unutacaktık

Yusuf Nazım
T24 | 08.10.2017


Dün gece Twitter’da gördüm o fotoğrafı.

Yüz üstü uzanmış yedi insan, asfalt bir yolun üzerinde çırılçıplak yatıyorlardı.

Elleri arkadan plastik kelepçeyle bağlıydılar; aralarında, ayakta duran insanlar vardı; eli silahlı, montlu, kabanlı, resmi üniformaları içinde kolluk görevlileri…

Belli ki yeni servis edilmişti fotoğraf.

Ama suçlu, ama suçsuz; şüpheli ya da değil; yedi genç insan, yedi suret, yedi can!

Taş değil, toprak değil, ağaç değil; eti, kemiği, ruhu olan, canlı kanlı insanlar!

Uzun uzun baktım fotoğrafa.

Anladım ki Muğla’da, bir ilçenin caddesinde bir kez daha kurumuştu vicdanlar.

*  *  *

Özüm bu fotoğrafta kaldı, gözlerimi usulca kapadım.

Asfalt bir yolun üzerinde nasıl da parça parça olmuş, kokmuş, çürümüştü insanlık!

Güpegündüz, capcanlı, rengârenk fotoğrafların piksellerinden taşarak ulaşmıştı dört bir yana.

Gördüm ki, bir asfaltın üzerinde bir kez daha beş paralık olmuştu insanlık.

Utandım!

Bir hukuk cinayetine tanık olduğum için utandım.

Onlarca polis, jandarma, sivil ya da resmi personel orada.

Normal bir günün olağan akışında gibi görünen bir hayat.

Belli ki içlerinden hiç biri, bu fotoğraftan taşan bayağılığa karşı çıkmamıştı!

Hukuka aykırıdır, insanlık dışıdır, buna ortak olamam diyememişti! Hepsi ortağı olmuştu orada işlenen cinayetin.

Susarsak, biz de ortağı olacaktık şimdi bu cinayetin.

*  *  *
  
Haber çabucak yayıldı.

Meclisteki başkan vekilleri birlik olup tez elden kınadılar olayı. İçişleri bakanlığı yetkilisi, hızlı bir şekilde soruşturma başlatmaya karar verdi.

Lakin burası Türkiye’ydi.

Kimse gözaltına alınmadı. Savcılar, çocukların devlet büyüklerine yaptıkları hakaretleri kovuşturmakla meşguldüler. Bir de barış akademisyenleri için açılan soruşturmalar yok muydu, nasıl da zaman alıyordu…

Olayın geçtiği Muğla ilinin valisi, emniyet müdürü, diğer yetkililer… Hala görevlerinin başındaydılar. Fethiye ilçesinin kaymakamı, diğer kolluk amirleri de…

Jandarma bölgesinde vuku bulmuştu olay. Ne ilin bölge jandarma komutanı, ne de olay anında orada bulunan diğer subaylara dokunuldu.

Bütün olay zincirinin en üst düzeydeki sorumlusu, İçişleri bakanı mı? Ölü bir Kürt’ün cesedine, ülkenin başkentinde üç karış toprağı çok gören ırkçı zihniyetin mimarıyla kameralar karşısında poz vermenin medarı iftiharıyla yetinmişe benziyordu. Sağ olsun, yetişip Muğla’daki milli gurur manzaramıza iştirak etmemişti bu sefer.

Kısaca, her şey olağan seyrindeydi ülkemizde.

*  *  *

İnsandım.

Dünyanın herhangi bir yerinde; dili farklı, dini farklı, cinsiyeti farklı; insandım ben ülkesi, milleti ve bayrağı farklı…

Sıradan, basit, sade birini gözünden bakıyordum hayata.

Herhangi bir insanın yüreğiyle anlamaya çalışıyordum olan biteni.

Önümdeki fotoğrafa bakarken, Muğla’nın bir ilçesinde, bir caddenin ortasında, dünyanın gözü önünde lime lime edilmiş insanlığı görüyordum!

*  *  *

Bu fotoğrafı gördüğüm gün milli maç varmış.

Acaba neler oluyor diye Twitter’a baktım. İlk beşte spor olayları vardı. Arda’ydı en çok konuşulan. Sonra milli takımdı, İzlanda’ydı. Erman Toroğlu’da vardı ilk sıralarda, niyeyse bilmem. Ardından, adını unuttuğum başka bir spor haberi daha…

Ülke olarak cam ekrana kilitlenmiştik.

Özümse bir fotoğrafta kalmıştı benim.

Birazdan milli gururumuzu zirvelere taşıyacak o müthiş heyecan başlayacaktı.

Arda bir şut atacaktı, nefesler tutulacak, meşin yuvarlak kavis çizerek havalanacaktı.

Millet olarak hop oturup hop kalkacaktık.

Ellerimiz heyecanla uzanacaktı sehpadaki kuruyemişlere, patlamış mısırlara, gazlı içeceklere.

On bir insanın kafasında, bir gecede kazanılacak bilmem kaç milyonluk primin hayali uçuşacaktı.

Ama olsun, rakibimiz birdi, sevincimiz aynı, gurumuz ortak. 

Bir kez daha trend topic olmaya hazırdı hayallerimiz.

Dünyanın meşakkatlerini unutup bir süreliğine de olsa bütün kaygılarımızdan arınacaktık.

Mustafa öğretmen kredi kartı borçlarını, işinden edilen memur kaç aydır kirayı ödeyemediğini unutacaktı mesela.

Hüseyin Efendiyse çocuklarının okul masrafları için bütçesini denkleştiremediğini.

Muğla ilinin bir ilçesinde, kuru bir asfaltın üzerinde, yedi insanın bedeni, çırılçıplak yatıyor olacaktı.

Hayattı bu, olabilirdi, en fazla ölü ele geçirilmiş hayallerin manzumesinden ibaretti.



4 Ekim 2017 Çarşamba

Aşk gibi aydınlık, ölüm gibi karanlık

Yusuf Nazım
T24 | 4 Ekim 2017


Yasak bir alfabeyle yazıyorum şiirlerimi.
Anarşist çiçekler kokluyorum.
Devlet sınırlarını ihlal eden kuşlara yardım ve yataklık yapıyorum.
Umudun propagandacısıyım.
Bütün sözcükleri örgütlüyorum.
Artık halkların değil, aşkın şarabın ve sevginin ayaklanması var.
İlk eylemde sınır dışı oluyorum.
Bana gözlerini yurt eyle.
Mültecin olayım.
Kendi adına bir kimlik çıkart.
Ben biraz da sen olayım…

                   Üç Renk Yasak / Mehmed Uzun

Tekerlekli sandalyesinde genç bir adam. Oflaya poflaya hastane kapısına doğru yol almaktadır. Tatvan’dan yola çıkmış, türlü zorlukları aşarak Diyarbakır’daki hastaneye ulaşmıştır. Hastaneye gelişi, bir sağlık sorunundan kaynaklı değildir. Amacı bir hastayı ziyaret etmektir. Salt bunun için onca yolu tepmiş, bunca zahmete katlanmış, hastane kapısına dayanmıştır. Üstelik o gün, ziyaretçi günü de değildir.

Ziyaret edecekleri hasta ise kemoterapi almış, yorgundur. Dinlenmesi gerekmektedir. Ziyaretçi kabul edecek durumda hiç değildir. Oysaki o, çok uzun yoldan, sadece bir hastayı ziyaret için gelmiştir.

Bir sağlık görevlisiyle rica, minnet içeri haber salalarr. Hastane koridorlarını heyecanla geçip, üçüncü kata vardıklarında kalbi duracak gibidir. Odanın kapısı açılır. Gözlerini ışıl ışıl dolduran bir sevinçle ürkek, heyecanlı, sessizce içeri süzülür.

Hasta yatağında onu, dünyayı kucaklar gibi gülüşüyle karşılayan ünlü Kürt yazarı Mehmed Uzun’dan başkası değildir.

Bir kanser hastası olarak yaşadığı İsveç’ten kalkıp memleketine gelmiştir. Amacı, son günlerini kendi toprağında geçirmektir. Sanki ölüm onu çağırmıştır. Bunu hissetmiş gibidir yazar. Bu yüzden yaşamının geri kalanını, kendi ülkesinin tabiplerine emanet etmek istemiştir.

Ölüm gibi karanlık bir dehlizden geçiyoruz


Mehmed Uzun Parkı
Ölüm gibi karanlık bir dehlizden geçiyoruz. Yaşama ait ne varsa sökülüp alınmak isteniyor elimizden. Ülkenin her yanı yaralar içinde, kanıyor. Her gün yeni acılar karşılıyor bizi.

Seçilmişlerin hükmü kalmamış, her şey kara bir mizaha dönüşmüş durumda. Diyarbakır’ın belediye başkanı Aysel Tuğluk bir yıla yakındır cezaevinde. Yerine, Diyarbakır’a kayyım atanmış. Kayyım seçilmemiş, atanmıştır! Diyarbakır’a atanan kayyımın Kürt’ün diline, kültürüne, okuluna, sanatçısına ve aydınına tahammülü yok gibidir. Bir gün Roboski Anıtı’nı yıkmış, başka bir gün kadın kurumlarını kapatmış, sonrasında çok dilli tabelaları ve Cegerxwîn ismini kaldırmış, Tahir Elçi’nin adını bir parktaki kazımıştır.


Önceki günse, ünlü Kürt yazarı Mehmed Uzun’un bir parka verilmiş isminin yazılı olduğu tabela, ölüm yıldönümünde yerinden indirilmiştir! 


Nazım Hikmet Bursa Cezaevi’nde 



Nazım Hikmet Bursa Cezaevi'nde
On yıllarca kendi dilinde yasaklı, eserleri onlarca dile çevrilmiş, dünya şairi Nazım Hikmet Bursa Cezaevi'nde yatmaktadır. Günleri okumakla, yazmakla, diğer mahkûmlara ders vermekle geçer. Cezaevi yönetimiyle de arası iyidir. Onlara kimi konularda yardım bile etmektedir. 

Bilinen bir anlatıdır. Bir gün cezaevi denetimi için Adalet Bakanlığı'ndan bir müfettiş çıkagelir. Denetimlerini tamamladıktan sonra cezaevi müdürüne;

“Nazım da buradaymış galiba, çağır da görelim” der, “nasıl biridir?”  

Nazım'ı odaya getirirler. Müdür koltuğuna iyice kurulan müfettiş Nazım'ı tepeden tırnağa küçümseyen gözlerle süzer, “Demek Nazım sizsiniz,” der.

Nazım'a oturması için yer göstermez. Kısa bir konuşmadan sonra, “gidebilirsiniz,” der. 

Nazım tam kapıdan çıkarken durur ve müfettişe döner, “Ömer Hayyam adını duydunuz mu?” diye sorar.

Müfettiş hemen atılır, “Kim bilmez ki Hayyam'i” diye yanıt verir. 

Nazım bu sefer, “Hayyam zamanında İran hükümdarı kimdi?” diye sorar.

Müfettiş şaşırır. Nazım konuşmasını sürdürür, “görüyorsunuz” der, “sanatçıyı anımsadınız ama hükümdarı anımsamadınız. Yıllar sonra beni dünya anımsayacak ama dönemin Adalet Bakanı'nı ve sizi kimse anımsamayacak,” der ve çıkar gider. 

Bu anlatıyı dinleyenler “Sahi kimdi o dönemin adalet bakanı?” diye birbirine sorarlar. Ne müfettişi, ne de adalet bakanının adını kimse anımsamaz ama Nazım’ı bütün dünya tanır. 


Yasaklı bir dilin yazarı

Mehmed Uzun.

Yasaklı bir dilin yazarı. Tıpkı, onlarca yıl eserleri kendi dilinde yasaklanan Nazım Hikmet gibi. Uzun yıllar birinin dili, diğerinin ise kendi dilinde eserleri yasaklanmıştır. Lakin düşünce ve edebiyat yasak tanımamış, her ikisinin de onlarca dile çevrilmiştir eserleri.

Eserlerini Kürtçe, Türkçe ve İsveççe kaleme alan yazarın, ölümünün 10.yılında Diyarbakır’ın Yenişehir ilçesinde bir parka verilen adı, tabelasıyla birlikte kayyım tarafından indirilmiştir. İsveç Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu üyeliği yapmış, İsveç ve Uluslararası Pen Kulüplerinin çalışmalarına aktif olarak katılmış, Dünya Yazarlar Birliği’nin üyeliğine seçilmiş, roman ve denemeleri yirmiye yakın dilde yayınlanmış yazarı dünya el üstünde tutmaktadır. Ülkesi ise ne acıdır ki, çeşitli ulusal ve uluslararası ödülleri almış yazarın izlerini silmekle meşguldür.

Aşk gibi aydınlık günleri özlüyoruz.

Atanmışlar, çoğu kez seçimle gelmişlerden güçlüdürler. Gücünü, onları atamış erkten alırlar, bu yüzden de muktedirlerdir. 

Bir gece yarısı, bombalarla öldürülen 34 Kürt köylüsü için dikilen bir anıtı, yine bir gecede ansızın yıkabilirler. Kadın merkezlerini kapatabilir, kadim halkların dillerine mühür vurarak tabelalardan söküp atabilirler. 

Validirler, kaymakamdırlar, kayyımdırlar. Yasaları vardır onların, bir gecede torba torba çıkarılan. İki satırlık kanun hükmünde emirleri vardır. Türlü türlü sıfatları vardır cümlesinin; müsteşardır, bakandır, başbakandır; sonuçta kanunu yapandırlar onlar!

Aydınları, sanatçıları, akademisyenleri görevden alabilirler; bir gece de ekmeklerinden edebilirler. Yazardır, Kürt’tür, Alevi’dir diye hor görebilir, adını anıtlardan, parklardan silebilirler!

Peki ya bir yazarın yazdıklarını? Onları da silebilirler mi? Eserleri birçok dile çevrilmiş; on tane romanı, antolojileri, incelemeleri, deneme ve destanları; tüm bunları toplayıp yakabilirler mi?

Gün gelir belki yasaklar bile koyabilirler, lakin bir yazarın eserlerini nasıl yok edebilirler? Onu, halkın gönlünde yer ettiği o muhteşem tahtından indirebilirler mi?

Yıllar sonra bu günler elbette konuşulur ve Mehmed Uzun’un adı daima anımsanır. Tıpkı Nazım Hikmet gibi…

Peki ya onun adını bir parktan indirenler? Onları kim anımsar? Sahi Diyarbakır’ın kayyımı kimdi, bu adamı kimler atamıştı diye sormazlar mı? 


Mehmet Uzun Parkı'nın açılışı
“Korkuyorlar Robeson”

Adı Azad’tı onun. Yani Özgür demek… Mehmed Uzun’u Diyarbakır’daki hastanede ziyaretine gitmişti. Yıllar sonra, Tatvan’ın yoksun koşullarında, bedenine yıllar öncesinden musallat olmuş hastalık nedeniyle nefessiz kalır.

Ona nefes olacak şey Diyarbakır’daki tam teşekküllü hastaneye yetişmektir. Ne var ki, ölümle pençeleşen Azad, yıllar önce Mehmed Uzun’u görmek için gittiği Diyarbakır’daki hastaneye bu sefer yetişemez.

Ölüm karanlıktır. Çoğu zaman da acımasız. Çekip alır onu, henüz doyamadığı yaşamın kucağından. Bedenini tutsak eden hastalığın esaretinden kurtulan Azad, artık sonsuzluğa dek özgürlüğüne kavuşur…

Geride Nazım’dan Kürtçe’ye çevirdiği, basılmayı bekleyen şiirlerini bırakır Azad. Bunlardan birinde Nazım’ın dilinden şöyle seslenmektedir:

“Korkuyorlar Robeson
şafaktan korkuyorlar
görmekten, duymaktan, dokunmaktan korkuyorlar
yağmurda çırılçıplak yıkanır gibi ağlamaktan
sımsıkı bir ayvayı dişler gibi gülmekten korkuyorlar
sevmekten korkuyorlar, bizim Ferhad gibi sevmekten” (**)

Azad’ın bir de kardeşi vardır Tatvan’da.
Çok istediği halde Mehmed Uzun’u ziyarete gidememiştir. Tekerlekli sandalyeli iki kişinin o uzun yolu aşması zor olacağından bunu yapamamışlardır.

Hala hayatta olan kardeşi, yazara bugün yapılan aşağılamayı görerek kahrolur. Dünyanın bütün acılarının yüreğine zerk edildiğini hisseder. Mehmed Uzun ölüm döşeğindeyken, Azad’ın deklanşörüyle kendilerine armağan ettiği o fotoğrafı anımsar. “Yasaklı dilin yazarı”, beyaz giysileri içinde insanlığı kucaklar gibi gülmektedir.

Ölüm gibi karanlık” bir dünyada, “aşk gibi aydınlık” tır yüzü.


*    Mehmed Uzun’un romanın adı
**  Şiirin Kürtçesi :

“Ditirsin Robeson
Ji spêdeyê ditirsin
Ji dîtinê, ji bihîstinê, ji hingavtinê (ji destdanê) ditirsin
ji giriya wek xwe şûştina çîptazî a di (li) ber baranê de
ji kena wek bi şidyayî gezkirina bihokek ditirsin

ji hezkirinê ditirsin, ji hezkirina weke Ferhadê me”

30 Eylül 2017 Cumartesi

Kentin, vicdanın, adaletin katli

Yusuf Nazım
T24 | 26 Eylül 2017


Bir kentin katli

Dört yıl önce, dilime dolanan bir fiili eyleme dönüştürmek suretiyle terk etmiştim İstanbul’u. Dört gün önce yeniden döndüm. Sadece bir haftalığına.

İstanbul acı acı baktı bana. Giderek bir ucubeye dönüşmüş suretiyle; hanlarından, hamamlarından, şadırvanlarından; kervansarayları ve camilerinden çizilmiş çirkin siluetiyle...

Yenilmiş onca ağrılarıyla baktı şehir bana. En ince yerinden kırılmış, can evinden vurulmuş, kahpece katledilmiş haliyle baktı.

Bir şehir nasıl katledilir sizce?

Sinsice yaklaşıp arkadan, kalleşçe saplayarak mı kılıcını? Pusuya yatıp karanlık bir köşede, apansız ateşleyerek mi silahını?

Yoksa, imar planlarıyla mı katledilir en iyi! Gece gelen emirleri, gizli pazarlıkları, fesata bağlanmış ihaleleriyle mi; ya da kupon kupon, parsel parsel bölünerek mi katledilebilir bir şehir?

İstanbul’a geldiğim gün, bu şehrin cümle günahlarının vebalini taşıyan şahıs gitti. Arkasında, toprağına karış karış günahlar zerk edilmiş bir şehrin enkazını tarihe bırakarak gitti.

Vicdanın katli

Cumartesi günü Galatasaray Meydanı’ndaydım. Alana ilk ben varmıştım. Meydanın ortasında, Cumhuriyet’in 50.yılı için yapılan heykele sırtımı dayadım,  yüzümü güneşe verdim.

O an Vedat Günyol’un cezaevindeki Nazım Hikmet’i ziyarete gittiğinde, görüşme yeri olarak kullanılan gemide, ünlü şairin yazdığı şiir geldi aklıma:

“Bugün pazar...
Bugün, beni ilk defa
Güneşe çıkardılar.
Ve ben, ömrümde ilk defa
Gökyüzünün
Bu kadar benden uzak,
Bu kadar mavi,
Bu kadar geniş olduğuna şaşarak,
Kımıldamadan durdum
Sonra, saygıyla toprağa oturdum,
Dayadım sırtımı duvara.
Bu anda;
Ne düşmek dalgalara,
Bu anda;
Ne kavga, ne hürriyet, ne karım.
Toprak,
Güneş ve
Ben...
Bahtiyarım…”

Sırtımı dayadığım elli adet borudan oluşan anıt, heykeltıraş Şadi Çelik tarafından Beyoğlu’nun karmaşasını, sadeliğiyle yenmek gibi bir anlam yüklenerek tasarlanmış aynı zamanda.

Aradan geçen 43 yılın 22 sinde, kayıplarını arayan acılı insanların sessiz çığlıklarına tanıklık etti bu heykel.

Bu düşüncelerle gözlerimi açtım. O hafta, anaların kayıplarını aradığı 652.haftaydı.

Sonbahar güneşi, 652.kezdir, bu meydana yerleşmiş ve bir daha ayrılmamış bir hüznü aydınlatıyordu.

Kalabalık giderek çoğaldı, adımlar ürkek ürkek yaklaştı birbirine, yüzlerde derin bir çukura benzeyen suskunluk.

İki gün önce Güzel Annesini kaybetmişti bu meydan. Bir gidenin daha ağırlığı çökmüştü meydana.

Konuşmalar yapılıyor; sözler ağrılı, kelimelerden acı süzülüyor adeta, sesler nasıl da dokunaklı…

Hanife Ana konuşuyor. “Yetim kaldım” diyor; “annemden yetim kaldım, babamdan yetim, kocamdan ve çocuklarımdan yetim kaldım…” Sonra duruyor...

Şimdi arkadaşımdan da yetim kaldım” diyor.

Son sözleri boğazında düğüm düğüm Hanife Ana’nın.

Bu tür konuşmalardan sonra genellikle bir alkış kopar. Ama burası kayıplar meydanı, burada alkışlara mahal yok! Onun yerine bir hıçkırık tufanı kopuyor meydandan. Göğüsler inip kalkıyor, yüzler ağlamaklı, gözler nemli...

Bir toplumun vicdanı nasıl katledilir sizce?

Sesi kısılırsa eğer insanların, korkuyla terbiye edilirse halk, zulm ile abad olursa bir toplum, işte o zaman katledilmiş olur bir toplumun vicdanı.

Adaletin katli

Dün Cumhuriyet Gazetesi yazarlarının duruşması vardı. Oradaydım.

Ahmet Şık’ın kardeşiyle karşılaştım. 71 indeki annesi ve 85 indeki hasta babasını uzak bir şehirde bırakarak gelmiş.

Ne bekliyorsunuz?” diye soruyorum.

Hiç beklemediğim kadar kesin konuşuyor:

Bırakmazlar,” diyor, “ceza verecekler!”

Hala cezaevinde tutuklu olan gazeteciler Ahmet Şık ve Kadri Gürsel; Murat Sabuncular, Akın Atalay ve Emre İper duruşmadaydılar.

Hepsi kendinden emindiler. Gazetecilik adına dik ve vakurca duruyorlardı. Yüzlerinden anlıyordum, yapılan iddialar karşısında savunma yapmayı zul görüyorlardı kendilerine. Ne var ki, tarihe kayıt düşmek gibi de bir görevleri vardı.

Ahmet Şık kayıpların 500.haftasında Murat Sabuncu’yu da alarak koşmuştu Galatasaray Meydanı’na. O günden sonra Ahmet Şık’la birlikte kalplerini o meydana bırakmışlardı…

Onları duruşmada izlerken düşündüm:

Bu gazeteciler, cemaat sofralarından beslenip, hatırlı referanslarla krediler alıp, villa ve yat sahibi olmadıkları için mi suçlular yoksa, bir zamanlar cemaatin yargı kılıcının önünde diz çöküp biat etmedikleri için mi?

Örneğin, dört bine yakın hâkim ve savcıyı liyakatsiz bir şekilde yargı sistemine sokup adaletin katline ortak olmadıkları için suçlular?

Meydan meydan dolaşıp cemaati öven konuşmalar yapmadıkları; onların elinden afili ödüller almadıkları, paraya boğuldukları gazete köşelerinde, AKP ve cemaate alkış tutmadıkları için suçlu görülebilirler mi örneğin?

Almanya’nın en büyük yolsuzluk davası olan Deniz Feneri Davası’nda, savcılara görevden el çektirilip davanın kapatılması için çevrilen dolaplara ortak olmadıkları için de suçludurlar belki…

Erzincan’daki cemaat örgütlenmesinin üzerine cesurca giden savcı İlhan Cihaner’i, makamında basarak yaka paça gözaltına aldıran cemaat savcılarının safında yer almadıkları için de suçlanabilirler mi?

Geçelim bunu da, devletin olanaklarıyla ele geçirdikleri televizyon kanallarında her gün arz-ı endam etmek suretiyle cemaati övmedikleri için de suçlanabilirler mi bu yazarlar?

Bilmiyorum, yazarlarımız gizliden gizliye ya da açıktan, uzak kıtalara gidip bir cemaat liderinin önünde diz çökmüşler midir? Hadi bunu da geçtik, liderle birlikte poz verebilmek için, neden birbiriyle yarış etmedikleri de için suçlanabilirler mi?

Yıllar yılı cemaat örgütlenmesi ve bunun tehlikeleri üzerine yazılar, makaleler, kitaplar yazdıkları için iktidar/cemaat kumpasıyla hapislere tıkıldıkları halde, yine de cemaat önünde diz çökmedikleri için suçlanabilirler mi?

Kim bilir gerçeğin, yalnızca gerçeğin peşinde koşmayı gazetecilik olarak bilen yazarlar olarak, yalnızca cemaatin karşısında değil, en az onun kadar kalbi kara bir iktidar zulmünün karşısında boyun eğmedikleri de için de suçlanabilirler mi?

Belki de bir ülkenin ordusuna kumpas kurulup kozmik odasına girilirken gazetelerinde manşet manşet başlıklar attırıp, yazdıkları yazılarla bu kumpasa alkış tutmadıkları için de suçlanabilirler…

Sahte isimlerle kanuna aykırı olarak aydınların, yazarların telefonlarını dinleterek, yeri geldiğinde ülkenin yarısının gizli yaşamlarına girebilmek için kararlar alabilen savcıları övüp göklere çıkarmadıkları için de suçlu olabilirler mi?

Örneğin onlar, televizyon televizyon dolaşıp, cemaat liderinin hatırına salya sümük ağlamışlar mıdır? Ağlamamışlarsa eğer, cemaat adına düzenlenen olimpiyatlarda, statlar dolusu kalabalıklar önünde “muhterem(!)” cemaat liderine gözü yaşlı övgüler dizerek geleceğin darbecilerini alkışlamadıkları için de suçlanabilirler mi?

Ülkeyi, dünyanın en büyük gazeteci hapishanesine çeviren davalardan birini izlerken bunları düşündüm.

Görevden el çektirilen, dört bine yakın yargı mensubunun kararlarına kurban edilen binlerce, on binlerce mağduru anımsadım.

Bu davayı izlerken iddianamenin sığınağı olan tanıkların nasıl birer maskaraya dönüştüğüne, bir davanın iddia ve tanıklar yönünden mizahın doruklarına tırmanabildiğine, jurnalci gazeteciliğin parlak örneklerinden birine tanık oldum.

Sonuçta, Kadri Gürsel’in serbest bırakılmasına, diğerlerinin tutukluluğunun devamına, mahkemenin 31 Ekim’de saat 09.30’da devam etmesine karar verildi.

O an Bülent Şık’ın sözleri geldi aklıma:

Bırakmazlar, ceza verecekler!”

Avrupa’nın en büyük adliyesinde, sıkıştığımız bu küçük duruşma salonunda, bir kez daha adaletin nasıl katledildiğine tanık olurken, Montesquieu’yu duyar gibi oldum:


“Bir rejim, halkın adalete inanmaz bir noktaya gelince, o rejim mahkûm olmuş demektir.”

http://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/kentin-vicdanin-adaletin-katli,18147

21 Eylül 2017 Perşembe

Elveda Güzel Anne

Yusuf Nazım
T24 | 21.09.2017

Eylül sarıdır, hüzün ayıdır, Eylül ayrılık ayıdır.
Şairler ayrılır aramızdan buruk bir hüzünle Eylül’de.
Çoğu zaman, haşmetli gövdeleriyle çınarlar hazırlanır, sabırsız bir gururla sonbahara Eylül’de.

Çünkü Eylül, hüzün ve ayrılık ayıdır.

*  *  *

Bu topraklar, vakitsiz yaşanan acıların topraklarıdır.
Çünkü acılar çoğu zaman vakitsiz yaşanır bu topraklarda.
Vakitsiz yaşanan acıların yükünü ise kadınlar, en çok da analar çeker.
Onlar, derin acıların iz sürücüleri, adalet ve vicdan arayıcılarıdır.
Kimi Asiye Anne’dir, kimi Befo Ana, kimi de Şahsenem Anne’dir.
Hepsi anadır onların, hepsi hastır, her birinin çığlığı mezarları bile olmayan ölüleri için tarihe düşülen bir ağıttır. Bazen Kiraz Anne olur adları, bazen Hanife, bazen de Gülmez Anne…
Kimi zaman yorulur nefesleri onların, bayrakları elden ele geçer, evlatları, torunları taşır.
Kimi zaman, birbirlerinin tabutlarını omuzlarlar. 
Hepsi birbirinden güzel annelerdir onlar.

*  *  *


Onlardan biri de Güzel Şahin’dir. 
Atalarının söylediği gibi, “Dersimliyim” der kendine. Çoğuna olduğu gibi, gün gelmiş Dersim, ona da yar olmamıştır. Köklerinden kopmuş, İstanbul’un varoşlarına savrulmuşlardır.

1990’larda İstanbul’un varoşları yaralıdır, kanlıdır. Varoşların çocukları hak arama mücadelesindedir; baskıyla, sömürüyle, zulümle kavgalıdır.   


Güzel Şahin, kavgaya tutuştuğu bu zulümden payını, 17 yaşındaki oğlunun gözaltında tırnaklarının sökülmesiyle alır. Kayıp evlatlarının peşine düştüğünde ise sayısız gözaltı, aşağılama, itilme, kakılma şeklinde bir ceberrut düzendir karşısına çıkan. 1996’da altmış üç yaşındadır, iki evladı cezaevindeyken başlayan ölüm oruçlarına, o da dışarıdan açlık grevine başlayarak destek olur. Çocukları cezaevinden çıktıktan sonra da, yaşına bakmaz, hiç bir hak arama mücadelesinden geri kalmaz.

Cumartesi Anneleri’nin değişmeyen isimlerindendir o. Nerede bir kayıp haberi varsa koşar, nerede zulum altında inleyen duyarsa yetişir, nerede bir zalimlik görürse bir ana gibi göğsünü siper eder. Kalbi incinen, mağdur olan, haksızlığa itiraz eden kim varsa, onu kendi çocuğu beller.Hasan Gülenay, 20 Temmuz 1992’de gözaltında kaybedilir. Anne perişan haldedir, kayıp kocasının peşinde, yollara düşer. Dört çocuğu vardır geride kalan. Güzel Şahin, dört çocuğu da alır, bağrına basar. Kendi torunlarından ayırt etmez onları. Esenler’deki yoksul gecekondusu, yüreği gibi geniş ve zengindir. Çocukları sarıp sarmalayan, koruyup kollayandır o. İster üç yaşında olsun, ister elli yaşında, kendinden küçük herkesi bebeği gibi görür.

Onu, bir gün Diyarbakır’daki cenazede, bir kayıp annesinin tabutuna omuz verirken, bir başka gün Suruç’ta cenaze yıkarken, başka bir gün Kobane’de insan zinciri olurken görürsünüz…

Ona göre, yüreği atması için mağdurun Kürt olması gerekmez. Aslı Erdoğan ve Necmiye Alpay tutuklandığında, cezaevi önünde yapılan nöbet eylemlerini hiç aksatmaz. Sivas Katliamı anmalarının hiç birini kaçırmaz. Kürt’tür, Alevidir, inançlı biridir. Ancak, mağdurluk söz konusu olduğunda, “ben ne Alevi, ne Sünniyim, her şeyden önce bir insanım. Bir insan olduğum için buradayım, her yerdeyim; Alevi dardaysa Alevi’nin yanındayım, Sünni dardaysa Sünni’nin yanındayım, Çerkez dardaysa Çerkez’in yanındayım, Laz dardaysa Laz’ın yanındayım” diyecek kadar bilgedir. Munzur Festivallerinin hiç eksik olmayan katılımcısıdır o. Eğitimsizdir, lakin üniversiteden ihraçlar başladığında koşar, akademisyenlerin yanında safını alır. Tam bir İbrahim Kaypakkaya hayranıdır, hiç bir anmasını kaçırmaz.

*  *  *

Bu toprakların kaderidir vakitsiz gelen ölümler.
Daima hak arayanın, yüreği atıp başkaldıranın, özgürlük isteyenin kapısını çalar ölüm.
Hep arkadan gelir, hep sinsice yaklaşır, hep kalleşçe sallar kılıcını.

İşte böylesi zamanlarda, bir avuç insana düşer vakitsiz gelen ölümlerin yasını tutmak.
Hep bir avuç insanın boynunun borcu olur, vakitsiz giden ölüleri uğurlamak.

Bunlardan biri de Maside Ocak'tır. Cumartesi Anneleri aktivistlerinden biridir o. Ölüm haberini alır almaz koşar. Cenaze hazırlıkları, yakınlara haber verme, acılara ortak olma; medya bildirimleri, teknik hazırlıklar... Çoğu zaman ona düşer bu işler. Gözyaşlarına boğulur, ama koşar, çırpınır, taze acısıyla her yana yetişmeye çalışır. Tek tesellisi olur onun: “Dayan bebeğim, dayan!”

Böyle derdi sekseninde yaşlı kadın. Ak saçlı, mavi gözlü, kırış kırış olmuş derilerinin kıvrımlarında, acılı bir tarihten izler taşıyan bu kadın yine Güzel Anne’dir. “Dayan bebeğim dayan” der Maside ye. İşte bu sözlerden güç alır Maside, bağrına taş basar ve dayanır.

Ne zaman bir ölüm olsa, ne zaman yürekler gözyaşlarına gark olsa, Güzel Anne mutlaka çıkagelir “dayan bebeğim, dayan” der Maside’ye. Maside ancak böyle dayanır acılara, ancak böyle baş edebilir gözyaşlarına.

*  *  *

Şimdi ise aylardan yine eylüldür.
Eylül sarıdır, hüzün ayıdır, eylül ayrılık ayıdır.
Eylül ün yirmisinde Maside nin telefonu bir kez daha çalar.
Maside’nin telefonu yine bir ölüm haberi için sızlar.
Eylül koparmıştır bir ağacı daha, yüreklerde, en incecik dalından.
Sonbahar, devirmiştir bir çınarı daha köklerinden.
Önce gözyaşları boşalır Maside’nin.
Sonra, kurulmuş gibi adımları...
Hemen koşar Maside. Yakınlarına, dostlarına haber verir; cenaze hazırlıkları, ifa edilecek son görevler, gazeteciler, medya falan…
Bu sefer, kimse “dayan!” demez Maside’ye; “dayan bebeğim, dayan!” diyen biri çıkmaz.
Çıkmaz, çünkü Maside, bir ölünün üzerine yatmış ağlamaktadır.
Çünkü, Maside’nin üzerine yatarak ağladığı tahta bir tabutta, beyaz kefene sarılı Güzel Anne’nin soğumuş bedeni yatmaktadır.

*  *  *

Güzel Anne.
O da, diğer tüm Cumartesi Anneleri gibi çığlıklarını, yıllar yılı acılarla dolu yüreklerine gömdü.
Her cumartesi günü, Galatasaray’ın taş kaldırımlarını mekân tuttu o.
Bütün analarla birlikte ceberrut bir dönemin karanlığında kaybolmuş çocuklarını aradılar.
Kalabalıkların sessiz silüetinde, kımıldayan rüzgârın nefesinde, açılan her kapının gıcırtısında onların yüzü vardı.
Çoğunun, geceleri gözlerine örtü inmedi, kapıları örtülmedi.
Yıllardır, her an çıkıp gelecek gibi beklediler.
Lakin bir türlü gelmediler.

*  *  *

Güzel Şahin.
İsminin güzelliği, yüreğine aksetmiş gibiydi.
Bu yüzden olsa gerek Güzel Anne kalmıştı adı.
Gözleri Anadolu, gövdesi Mezopotamya gibiydi.
Ölümden, kederden, acıdan elbiselerini giyinerek gitti.
Bütün öksüzlerin, garibanların, bütün yetim kalmış çocukların güzel annesiydi o.
Berkinlerin, Ali İsmaillerin, Suruçlu çocukların; Ankara Garı’nda ölüme halay çekenlerin.
Hepimizin güzel annesiydi o.
Elveda Güzel Anne.
Elveda!



http://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/elveda-guzel-anne,18110