19 Ocak 2018 Cuma

Kırlangıcı vurdular

Yusuf Nazım
T24 | 19 Ocak 2018

Sene 1962.

Tuzla’da çok çeşitli kuşlara konaklık eden duru bir göl. Hemen ötesinde tertemiz deniz. Yakınlarında ise dümdüz bir arazi. Kalabalık bir çocuk grubu çorak arazinin içinde ip gibi dizilmiş, yürümektedir.

En önde bir adam vardır. Genç, bakışları yumuşak, dokunuşları sevecen. Hep birlikte çadırlar kurmaya başlarlar.

Bilirler ki su hayattır. Bu yüzden ilk yaptıkları şey büyük bir kuyu açmak olur. Ellerinde kazmalar, kürekler… Fidanlar dikmeye başlarlar araziye. Bulabildikleri kadar çok fidan... Çocuklar diktikleri ağaçları sulamak için kovalarla su taşırlar. Ta ki hortumları olana dek...

Hepsi, henüz oyun oynama çağında çocuklardır. Her şeyi yapa boza öğrenir, hayatın onlara dar ettiği yollarda bata çıka ilerlerler.

Bir süre sonra toprağı kazmaya başlarlar. Kazdıkları yer, yapacakları inşaatın atılacak temelidir. Sayısı 30 olan çocukların her biri bir kırlangıç gibidir; zayıf, ince, narin; en küçüğü 8, en büyüğü ise 12 yaşındadır…

Başlarında ise bir adam vardır.

Bir dönem, yuvası bozulmuş kırlangıçlar gibi, yurdun dört yanına dağılmış, anne babaları olmayan, ya da ayrı kalmış, bir yakının yanına sığınmış; okula gidemeyen, mağdur, yetim Ermeni çocuklarına yurt olsun diye yapılan bir tesistir yapmaya başladıkları. Yemekhanesi, mutfağı, spor salonu, çamaşırhanesi; oyun alanları, yatakhane ve derslikleriyle tam bir sosyal kamp olacaktır. Kümesleri, ahırı, balık besleyecek havuzları bile bulunacaktır.

Oyun oynama çağındaki çocukların taş taş üstüne koyarak, kerpiç kerpiç örerek, hayal edip düş kurarak inşa edecekleri bir yetimhane, bir kırlangıç yuvası olacaktır burası.

Önlerinde ise bir adam vardır ki, hep çocuklarla beraberdir, hep en öndedir.
Önden o yürümüştür, ilk kazmayı o vurmuştur toprağa, ilk küreği o atmış, ilk kovayı o taşımıştır. Ve zamanla yeni kuyular açılmış, yeni ağaçlar dikilmiş, ek binalar yapılmıştır…

Tuzla'da bir yetimhane


5 yıl sonrasıdır.

Tuzladaki düz arazinin yerinde adeta bir orman büyümüştür. Ormanın tam ortasında büyük bir bina vardır. Beş yıl önce, oyun oynama çağındaki otuz çocuğun emeğiyle, alın teriyle, düşleriyle başlattığı bir hikâyenin finalidir bu.
Burası 1500 çocuğa yuva olacak Tuzla Ermeni Yetimhanesi’nden başka yer değildir. Adı Kamp Armen’dir…

Kamp Armen, ülkenin dört bir yanına dağılmış yetim kalmış kırlangıçların yuvasıdır.

Açılışını yine çocuklar yapar. Bu sefer daha kalabalıktırlar.

Başlarında ise yine aynı adam vardır. Baron Güzelyan’dır adı.

1976 senesinde kendisine bir suikast yapılır. Kampın içinde, çocukların gözleri önünde vururlar onu, ancak şansı vardır, kurtulur.

Ne var ki 12 Eylül 1980 darbesinden onun da payına tutuklanma, işkence ve zulüm düşer. Ülkeyi terk eder, Marsilya’ya yerleşir.

*  *  *

Sonra başka bir adam peydahlanır kampta.

O da gençtir, delikanlıdır. O da bir kırlangıçtır, yetimdir. Üstelik Tuzla Yetimhanesi’nin yetiştirdiği çocuklardandır. Sahip çıkar kampa, çocuklara, çocukluk hayallerine.

Ne var ki kampın arazisini vakıftan almak için devlet harekete geçmiştir. Geceleri, kampın yemekhanesinde, karanlıkta bir karartı gözükür. Kimi zaman sabahlara kadar düşünerek oturur.

Yine aynı adamdır bu.

Yemekhanenin bir köşesinde oturur ve düşünür. Çünkü devlet kırlangıçların yuvasına el koyacaktır.

Nitekim, 1987 yılında vakfın arazisine el konulur. Kamp boşaltılır. Yeni sahipleri olur arazinin, sık sık el değiştirir. Binaları yıkıp, yeni inşaatlar yapmaya uzun süre cesaret edemezler. Üzerinde yetim hakkı vardır çünkü. Sonrasında uzun bir sessizlik dönemi yaşanacaktır…

bir gölge yığılır yere


Bir akşam vaktidir.

Şişli, her zamanki gibi kalabalık, ağır bir İstanbul’u yaşamaktadır.

Birden birkaç el silah sesi duyulur.

Eski apartmanların çatılarından birkaç güvercin kanatlanır.

Halaskargazi Gazi Caddesi’nde, bir gölge yığılır yere.

Kaldırımda yüz üstü yatar.

Ayakkabılarının altında delikler vardır; üstelik bir değil, her iki ayağında birden delikler vardır; başının arkasındaysa üç kurşun yarası!

İncecikten bir kan sızar oracıkta, İstanbul’un içine içine kanar.

Yıllar yılı üstü örtülmeye çalışılan tarihsel bir kötülüğün devamı gibi kanar.

Ağır ağır kırmızıya boyanır kaldırım.

Şişli’de bir adam yatıyordur, şimdi yerde.

Kaldırıma, acılı bir tarihin yarası, bir kez daha açılmış, kanıyordur.

Yerde yatan yine aynı adamdır!

Geceleri, Kamp Armen’in yemekhanesinde, karanlıkta bir karartı gibi gözüken; kimi zaman sabahlara kadar düşünerek oturan adamdır.

Adı Hrant’tır.

Bir kırlangıçtır o!

Ve bir kez daha kırlangıcı vurmuşlardır.

Son zamanlarını, bir güvercin tedirginliğinde yaşamıştır Hrant.

Ölüm, pis yüzüyle sırıtarak, göstere göstere yaklaşmıştır ona.

İsteseydi, başka bir coğrafyada, başka bir şehrin yaşamında, rahat bir gelecek için yer açabilirdi kendine.

Gitmemiştir.

Kökleri buradadır çünkü, yuvasını terk etmemiştir.

Köklerinden, toprağının kokusundan ayrı düşmek istememiştir.

Bu toprakların ağacıdır, bu topraklarda kök salmıştır o. Ölünce, yıllar önce, yaşlı bir Türk’ün dediği gibi, “su çatlağını bulmuştur.” Kaderin, atalarına biçtiği bu eğreti yolda, sessiz, sakin ama hep onurla devam ettiği yolculuğun sonunda gürül gürül akmış, sonunda kendi çatlağına yürümüştür.

Ölümü bir ateş topu olarak kalmıştır hükümranların elinde. Herkes birbirinin kucağına atmıştır bu ateşten topu. Oysaki sonradan, hepsinin birden orada olduğu anlaşılmıştır. Evet, hepsi birden orada olmuş, elleri hepsinin birden uzanmıştır silaha; hepsi birden kavramış, hepsi birden dokunmuştur tetiğe…

Sene 2007’dir, Ocaktır, ayın ondokuzudur...

içimizdeki öteki


Adı Hrant Dink’ti.

Ailesi Sivas Ermenilerinden, aramızdaki son kırlangıçtı belki.

Malatya’da dünyaya gelmiş, Tuzla’da bir yetimhanede başladığı yaşam yolculuğuna, sonradan bu yetimhaneyi sahiplenerek devam etmişti. “Tek başıma yaparım” deyip Cumhuriyet sonrası, Türkçe ağırlıklı ilk Ermeni gazetesi AGOS’un çıkartılasına öncülük etmişti. Barışsever, yüzleşmeden yana, kötülüğe karşı iyilikle mücadele eden, birlikte yaşamayı seçen biri…

“Her koşulda, yaşadığı cehennemi cennete çevirmeye” talip olanlardan.

Geçmişi, nice acılarla karartılmış bir tarihe sahip ülkenin, kötü kaderini değiştirmek için belki de bir fırsattı o.

Bu ülkenin talihsiz geçmişine rağmen, geleceğine verilmiş bir şanstı.

Kapısını çalmayı çoktan unuttuğumuz komşumuz Agop’tu o; terzi Kordonciyan’ın renk renk giysilerindeki deseni, matbaacı Sarkis’in kokusu, şair Manuşyan’ın şiir gibi sesi, rahip Vartabed’in nefesiydi. 


Yaşatmayı bir türlü başaramadığımız içimizdeki ötekiydi o.

14 Ocak 2018 Pazar

Sadece Diktatör mü?

Yusuf Nazım
T24 | 14.01.2018


“Normal bir tenis topunu bırakırsanız ne kadar sıçrar? Ama bunu aldılar yere vurdular, tavana sıçradı.” /Haldun Taner
Almanya'da, toplumun tek adama biat etmek zorunda bırakıldığı diktatörlük yıllarıdır. Alman sermaye sınıfı, Hitler’in dünyayı ele geçirmek üzere ürettiği kirli savaş makinesinin doymak bilmez iştahı için harıl harıl çalışmaktadır. Toplum büyük oranda tek şefe biat etmektedir. Sanat, edebiyat, tiyatro ise büyük baskı altındadır.

Bir kabarecinin Hitler’e oyunu

Berlin’deki Charlottenburg Tiyatrosu’nun bütün koltukları dolmuştur. Hitler, kendine ayrılmış locada koltuğuna gömülmüş oyunu izlemektedir. Etrafındaki localarda, Gestapo subayları pür dikkattir.

Alman kabare sanatçısı Karl Valentin, Hitler’in oyununu izlediğini bilmektedir. Gerisini, tiyatro sanatçısı Cansu Fırıncı’nın kaleminden okuyalım:

Valentin,... Alman sermaye sınıfı ile Naziler arasındaki akçeli ilişkiye inceden dokunduruverir:

”ve büyük şef siyah Mercedes’i ile köşeyi dönüyordu.”

Nasırına basılan Hitler elbette oyundan sonra Gestapo marifetiyle Valentin’i uyarıyordu. Hitler Valentin’i ele geçirmek için yanıp tutuşuyordu.

Hitler ve subayları Charlottenburg Tiyatrosunda, 1939
Ertesi akşam Valentin oyuna çıktı, Hitler’in koltuğu boştu, gestapolar her zamanki masalarındaydılar. Valentin terliyordu. Vakit geldi, replikler aktı:

- ve büyük şef köşeyi döndü… Arabası siyah bir Mercedes değildi!

Naziler sanatı, edebiyatı, tiyatroyu, mizahı ele geçirmek için yanıp tutuşuyordu. Kitapları kent meydanlarında toplayıp yakıyor, sanatçıları tutuklayıp kamplara gönderiyor, tiyatro binalarını kapatıp mühürlüyor, tutuklayamadığı sanatçıları işinden atıp açlığa mahkûm ediyordu. Sanatçıları ele geçirince sanatı da ele geçireceklerini sanıyorlardı.

Tam bu sırada Valentin kabaresinin final repliklerini haykırıyordu. Sanatçı dediğin iktidarın yanında durmalı, onun propagandasını yapmalı, büyük şefe saygı duymalıydı:

-Heil..! Heil..! Heil..!

Valentin’den bunu beklemeyen seyirci şok geçirmişti, Gestapo’nun gözlerinde zafer ışıltısı parlamıştı. Salonda büyük, uzun, buz gibi bir sessizlik oluyordu.

-Ne bakıyorsunuz, adamın adını unuttum…”

Seyirci kahkahaya boğuldu, Gestapo öfkeyle sustu.”

“Bu bir faşizm hikâyesidir.” diye ekler yazısında Cansu Fırıncı

Ne kadar da güzel der.

Tiyatro sokakta (*)

1961 Anayasası’nın getirdiği görece özgürlükler dönemidir. Diğer alanlarda olduğu gibi kültürel alanda da yaygın bir örgütlenme ve sendikalaşma başlamıştır. Türkiye Opera, Tiyatro Sanatkârları ve Yardımcı İşçileri Sendikası (TOTSİS), Türkiye Tiyatro İşçileri Sendikası (TİSEN), Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) ve onun bünyesinde ilk tiyatro topluğu... TÖS Tiyatrosu’ndan sonra da Devrim İçin Hareket Tiyatrosu girişimi başlayacaktır.

Bu son girişimciler, Türkiye’de daha önce yapılmamış bir şeyi deneyeceklerdir. Salonların, mülkiyet ilişkilerinin, salt eğlenceye dönük oyun anlayışının dışında, yüzünü halka ve sokağa dönmüş bir tiyatronun hayalidir bu. “Köksüz bir estetik” yerine damarını halktan, onun ihtiyaç ve problemlerinden alarak zenginleşmeyi hedefleyen bir estetik.

Devrim İçin Hareket Tiyatrosu bir oyunda
Bu son girişimciler, Türkiye’de daha önce yapılmamış bir şeyi deneyeceklerdir. Salonların, mülkiyet ilişkilerinin, salt eğlenceye dönük oyun anlayışının dışında, yüzünü halka ve sokağa dönmüş bir tiyatronun hayalidir bu. “Köksüz bir estetik” yerine damarını halktan, onun ihtiyaç ve problemlerinden alarak zenginleşmeyi hedefleyen bir estetik.


Mehmet Ulusoy, Ali ve Işıl Özgentürk, Sadık Karamustafa, Doğan Soyumer, Sabahattin Şenyüz, Veli Gürcan; daha sonrasında Kuzgun Acar, Can Yücel, Bige Berker, Nejat Feruz gibi isimler bu hayalin ortakları olur. Öyle ki, içinde kaportacı Hüseyin de bulunur, öğrenci Ragıpozalitçi Ahmet de…

Yıl 1968 dir. İlk denemeleri, İstanbul’da yapılacak Boğaz Köprüsü’nden alan konu “Köprü” adlı oyundur.

Çok titiz çalışmalardan sonra 20 kişilik ekiple 3 Kasım günü Ortaköy sırtlarında halaylar ve davul sesleri arasında oyun başlar. Kayalar Köyü’nden Yakub’un çocuğunun, Fırat’ın köprüsüz sularında nasıl can verdiğinin hikâyesiyle açılan sahne, İstanbul’un köprüsüyle, Fırat’ın köprüsüzlüğünü karşılaştırır.

Beylerbeyi’nde oynanan ikinci oyunda ise oyunculardan dört, seyircilerden de iki kişi, “halkı hükümet aleyhine tahrik ve müsaadesiz gösteri yaptıkları” iddiasıyla gözaltına alınır. Gözaltı ve tutuklamalarla sonraki oyunlarda da sürüp gidecektir…

Magirus Fabrikası’nda tiyatro

O sıralar Menderes’in terzisi İzzet’in patronu olduğu Magirus Montaj Fabrikası’nda grev vardır.

Yeni oyunun provaları aceleden yapılmış, adı bellidir: “Grev!”

İşçilerinin helaya marka ile gidip en fazla üç dakika kalabildiği, yazın fırın gibi sıcaklıkta, kışın -20 derecede çalışmak zorunda kaldıkları bu fabrikanın önünde, grevci işçilere karşı oynanacaktır oyun.

Minibüsle fabrika önüne geldiğinde halay çekilmektedir. Davul ve zurnalarla karşılanır ekip. Minibüsten inen halayın bir ucuna katılır.

Halay biter, son davul da vurur, oyun başlar. İzleyen yüzlerce göz, arkada Magirüs Fabrikası’nın susmuş bacaları.

Anlatıcı ileri fırlar, “Selam olsun herkese!” der.

Bir korodan çıkmışçasına karşılık verir grevci işçiler “selam olsun!”
Mahallelerde oyanana bir tiyatro, 1968

İşçi hikâyeleri, sarı sendika, patron tiplemeleri, arada Nazım Hikmet’in Ellerinize ve Yalana Dair şiiri, doruğa çıkan bir coşku… Oyun ve oyucular o kadar gerçektir ki… Özellikle patronu oynayan oyuncunun işi zordur; onu, işçilerin elinden güçlükle kurtarırlar… Kendilerini tutamayan işçiler oyuna dâhil olurlar. Bir anda sahne ortadan kalkar, bütün işçiler birer oyuncudur artık. Görülesi manzaradır, platform grevci işçilerle dolup taşar…

Magirus Grevi 1968 Aralık’ının sonunda işçilerin kazanımıyla sonuçlanır. “Grev” oyunu diğer fabrikalardaki grevcilerin önündedir artık…

Sadece Diktatör Hopa’da

Karadeniz daima hırçındır, dalgalıdır.

Kimi zaman küser, dalgın olur, içine kapanır. Kimi zaman kendine gelir, coşar.

Artvin, Doğu Karadeniz’de, dağların doruklarına sığınmış bir şehirdir.

Onun sahildeki ilçesi Hopa’da bir gün:

Yağmur çiseliyordur, mütemadiyen. Hırçınlığı, nedense üzerinde değildir Karadeniz’in; sakin, sessiz, içine kapanık.

Sokaklar ise tam tersidir; ayakta, heyecanlı, uğul uğul.

Emre Düğün Salonu’nun önünde coşkun bir kalabalık vardır, kapısında ise asma bir kilit!

Bir oyun oynanacaktır Hopa’da, iki ayrı yerde daha. Onur Orhan'ın yazdığı, Caner Erdem’in yönettiği ve Barış Atay'ın sahnelediği oyun.

Adı “Sadece Diktatör

Emre Düğün Salonununda tiyatronun kapısında kilit
Daha önce ülkede 40 bin kişiye oynanmış oyuna, kaymakamlık tarafından önceden izin verilmiş; salon ayarlanmış, duyurular ve tüm hazırlıklar yapılmış, biletleri satılmıştır.

Ama son anda özel idare yasak koymuştur oyuna. İçeri girilmesin diye kapısına bir de kilit vurulmuştur salonun.

Bölge idare mahkemesine başvurulur hemen. Yürütmeyi durdurma kararı çıkar.

Haber tez ulaşır Metin Lokumcu Meydanı’na. Salonun önü bir anda kalabalıklaşır. Dalga dalga bir coşku yayılır, sevinç çığlıkları karışır Karadeniz’e. Her şeye rağmen oyun oynanacaktır.

Lakin hiç bir devlet yetkilisine ulaşılamaz, salonun mührünü sökecek tek bir görevliyi dahi bulamazlar.

Çünkü oyunun adı Sadece Diktatör’dür.

Ertesi gün Barış Atay, diğer görevliler, büyük bir izleyici kalabalığı, devletin görevlilerinin gelip, mahkeme kararını uygulamasını beklerler.

Bekledikleri şey olur. Devletin görevlileri gelir. Gelir ama biraz kalabalık gelirler; kolluk güçleri, akrepler, gaz maskeli polisler, hepsi birden gelir! Yetmezse diye, çevre illerden takviye çevik kuvvet de gelir. Gelir ve Emre Düğün Salonu önüne dizilirler.

Talimat büyük yerdendir. Bu sefer ellerinde bir valilik yazısı vardır. Valilik OHAL’in bilmem ne maddesinin, bilmem hangi bendine dayanarak Artvin’in üç ilçesinde oyunu yasaklamıştır!

Çünkü Sadece Diktatör’dür adı ve her şey bir tiyatroyu oynatmamak içindir.

Faşizm bir ruh hastalığı

Hitler, Germen ırkının üstünlüğü ve Alman toplumun zararlı unsurlardan arındırılması uğruna, başta Yahudiler olmak üzere; sosyalistler, komünistler, çingeneler ve kimi Slav ırkına mensup olanların kırımına girişmişti. Akıl hastaları, sakat çocuklar, önemli fiziksel/zihinsel engelleri olan yetişkinler de kurbanlar arasındaydı. Üremeye katkılarının olmamasından dolayı eşcinseller de...

O, dünya çapında yol açtığı felaket ve işlediği insanlık suçlarıyla Sadece Diktatör müydü?

Kuşkusuz bir diktatörden çok daha fazlasıydı o.

Zira, faşizmin kendisi bir ruh hastalığıydı ve Almanya’da ya da dünyanın herhangi bir yerinde hep aynıydı.

Sanat faşizme karşı hep meydan okuyordu. Bu yüzden her şey, sanatı ve sanatçıları ele geçirmek için oluyordu.

Sanatçıları ele geçirince sanatı da ele geçireceklerini sanıyorlardı.

Hâlbuki yanılıyorlardı!

Onlar bir sanatçıyı ele geçirdiklerinde, yetişip başka bir sanatçı alıyordu bayrağı, alıyor ve koşuyordu. Onun peşine düştüklerinde ise bu sefer yeni bir sanatçı çıkıyor, yere düşmeden yakalıyordu bayrağı. Böylece sanat, kendi, o görkemli mecrasında durmaksızın akmaya devam ediyordu

Muktedirler tiyatroları yasaklıyor, binaları mühürlüyor, salonları kapatıyorlardı.

Lakin sanatın ele geçirilemez olduğunu bilmiyorlardı. Mekânlar olmadığı zaman, yeri geldiğinde oyunlar sokaklarda, fabrika önlerinde, meydanlara oynanıyordu.

Çünkü bu bir faşizm hikâyesiydi ve faşizmin replikleri her aynıydı, değişmiyordu.

Değişen, sadece onun yüzü ve coğrafyası oluyordu.

(*) Tiyatro sokakta bölümü için 9/9/2017/ skopdergi - Sayı 11 / Burak Üzümkesici’den yararlandım.





28 Aralık 2017 Perşembe

Ölümün ötesinden sesler

Yusuf Nazım
T24 | 28 Aralık 2017

Gri bir sabaha uyandım bu sabah.

Ölümün berisindeydim.

Takvim yapraklarına bakmaya korkuyordum.

Lakin korkunun gerçeği görmeye engeli yoktu!

Evlerimizde, artık birer cam kutucuk misafir ediyorduk, basınca düğmesine hemencecik kusuveriyordu gerçekleri yüzümüze.

Tabii doğru kanaldaysak eğer.

Değilsek, yapacak bir şey yoktu zaten! Başımızı gömdüğümüz ve ilelebet sürecekmiş gibi sandığımız kumdan, çamurdan, cerahatten oluşmuş bir bataklığın içinde, yaşıyormuş gibi yapmaya devam ediyorduk…

Bir de sosyal medya vardı tabii.

Takvim yapraklarından daha  şaşmaz bir şekilde çalışıyor ve ister istemez ölümün ötesinden sesler ulaştırıyordu bize.


*  *  *

1943, Van, Özalp, otuzüç kurşun, temsili
İşte, üzerimizi örten o gri karanlık altında bu sesleri duyuyordum ben.

Ölümün ötesinden seslerdi bunlar.

33 kurşuna çıkmıştı adı. En çok da, Ahmet Arif’in dizlerinden duyuluyor, onun sesinden dile geliyordu.

1943 yılında, Van’ın Özalp İlçesi’ndeydi… Elleri arkadan bağlanmış, Kukur Deresi’nde yatıyordu, kurşuna dizilmiş 33 Kürt köylüsünün cesedi.

*  *  *

1 Mayıs 1977 katliamı, Kazancı Yokuşu
Ölümün ötesinden sesler duyuyordum…

Sene 1977’ydi;  günlerden 1 Mayıs, İstanbul’da Taksim Meydanı.

Bir bayram gününde, Kazancı Yokuşu’nda yakalanıyorduk ölümün soğuk nefesine.

Bayram başlamadan daha, nasıl da dönüşüyordu 34 canın cenaze merasimine.

Ne çok vuruluyorduk biz, ne çok öldürülüyorduk böyle!

*  *  *

24 Mayıs 1993, Elazığ-Bingöl Karayolu, 33 asker anıtı
Ölümün ötesinden sesler duyuyordum hala.

24 Mayıs 1993, Elazığ-Bingöl Karayolu’ndan geliyordu ölümün sesi.

Bir dağın yamacında, sorgusuz kurşuna diziliyordu 33 silahsız er!

Ölüm kimliğine bakmıyordu ölenlerin, kaçınız Kürt’tü, hanginiz Türk’tü diye sormuyordu.

*  *  *

2 Temmuz 1993, Madımak katliamında ölenler
Sene 1993, Temmuz’un ikinci günü.

Ölümün ötesinden sesler çalınıyordu yine kulağıma.

Madımak, diyordu; 34 can, 34 yanık insan, et kokusu...

Yirmidördünün, yirmibeşin altındaydı yaşları!

Şairler de yanıyordu bu yangında, çoğu genç, delikanlı, kız, kızan; yazarlar, ozanlar, sanatçılar da…

Sazları da birlikte yanıyordu canların; sözleri de, türküleri de, şiirleri de...

*  *  *

5 Temmuz 1993, Başbağlar katliamı
Üç gün sonrasıydı.

Kararlıydı, ölüme doymayan bir yıl olarak yazacaktı adını, tarihin kara yapraklarına, 1993 senesi.

Yangın düşmüş, boşaltılmış, viran olmuş binlerce köy, mezra kalacaktı geride; sönmüş ocaklar, dağılmış yuvalar; toprağından, yurdundan sürgün olmuş insanlar…

Yine 1993, 5 Temmuz günü, bu sefer Başbağlar’dan ulaşıyordu ölümün ötesinden sesler.  

Bir kez daha, ölüm çığlıkları yapışıyordu bir köyün yakasına; bir kez daha sıkıyordu boğazını ölüm insanların. Ve bir kez daha esiri oluyorduk, listelerde 33 ölümden ibaret sayıların.

*  *  *

20 Temmuz 2015, Suruç katliamı, oyuncaklar
Ölümün ötesinden sesler işitiyordum durmaksızın.

Acılar sığmıyordu artık takvim yapraklarına ve biz yetişemez oluyorduk anma törenlerine.

Kobanili küçük çocuklara oyuncak götürecek olan büyük çocuklar, henüz yeterince büyümemişlerdi.

Henüz erkendi, Suruç daha ıraklardaydı.

Henüz yeterince büyümemiş 33 çocuğun etleri, bir bahçenin orta yerine henüz savrulmamış, kanları uluorta yapışmamıştı taşa ve betona.

*  *  *

Ölümün ötesinden fısıltılar duyuyordum.

Atık birer birer değil, onar onar ölüyorduk bu coğrafyada.

Onar onar ölündüğünde, doğaldır ki, adını katliam koyuyorduk bu toplu öldürümlerin.

Lakin bazıları alınıyordu buna, galiba katliam sözü biraz kaba kaçtığından.

Anlıyordum, onar onar öldürülünce değil, meğer buna katliam denilince kabalaşıyormuş insan.

*  *  *

28 Aralık 2011, Roboski katliamı
Bugün bir kez daha duyuyordum.

Bir dağın yamacına gizlenmiş oluyordu.

Ölümün ötesinden sesler gelmeye devam ediyordu hala.

Takvim yaprakları 16 Aralık'tan 26 Aralık'a doğru bir katliamın izlerini sürerek ilerlerken adım adım, biz unutmaya başlıyorduk bile Kahramanmaraş'ı!

Peki, ne zamana dek?

Çok fazla değil!

Çünkü bir güne sığmaz oluyordu artık ölüm haberleri, başka bir katliama doğru hızla yol alıyorduk.

Uludere, Roboski diye fısıldıyordu bu sefer aynı ses...

28 Aralık 2017 tarihli sayfayı işaret ediyordu bana.

38 insan, 38 katırın ürkek gölgeleri yürüyordu bir dağın eteklerinde.

Toplam 76 can!

Karanlıkta, bir dağın dona kesmiş ıssızlığı çalınıyor, ölümün ötesinden sesler çarpıyordu yine kulaklarıma.

Uçak sesleri, insan seslerine karışıyordu; katır sesleri, çocuk seslerine.

Kaçırıyordum gözlerimi.

İlk defa, hiç sorulmamış sorulara yanıtlar arıyordu aklım; katır çığlıklarını, çocuk çığlıklarından ne zaman ayırt edebilir ki insan?

33 ölü katır, 33 ölü insan kalıyordu o gece dağın yamacında.

17'si çocuktu” diye sesleniyor ama o ses, henüz büyümemişti ve artık asla büyümeyecektiler...

Büyükler daha mı kolay ölürdü sizce çocuklardan, daha mı az acı çeker onlar?

Sahi, daha mı tez solardı düşleri, erken ölen çocukların?

Yıkılan Roboski anıtı
Hadi biz öldük diyelim bir dağın yamacında, heykellerimizi niye öldürdünüz bir şehrin merkezinde?

Uçakların, sadece katırları ve insanları değil, bazen adaleti de öldürdüğü olur muydu?

Demek ki oluyormuş…

Adını söyleyemediğim sözcükler çırpınıyordu dilimde.

Çaresiz, susuyordum.

Susuyor ve başımı kaldırıyordum.

İşte o an, penceremden görüyordum;

Geçen bahar diktiğim zeytin ağacının, bir kuş konmuş oluyordu incecik dalına.

Tarifsiz bir sevinç doluyordu o an içime; duygu dolu sözlerden, imge yüklü şiirlerden, en güzel ezgilerden birike birike gelmiş gibi hissediyordum…

Gökyüzü, gri perdesini yavaşça aralıyordu.  

Güneş tereddütsüzce açıyordu.

Bu sefer ölümün berisinden fısıldıyordu kulağıma o ses:

Biliyorduk…

Biz umut ettikçe daha çok cesaret bulacaktı çocuklar.

Başka yolu yoktu, biz sevdikçe daha çok güzelleşecekti dünya.


*  *  *
Yeni yılda, yepyeni umutlara…

http://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/olumun-otesinden-sesler,18827

23 Aralık 2017 Cumartesi

Kürt’ün tokat yemiş ezikliği

Yusuf Nazım
T24 | 23 Aralık 2017


Bir kentin intihar çığlıklarını yazıyordum.

Gazeteler şöyle geçiyordu haberi:

Terör şüphelisi, emniyetin üçüncü katından atlayarak intihar etti.”

Şüpheliler, artık intihar etmeye başlamıştı bu ülkede...

Kuşkusuz, başka şüpheliler de yok değildi.

Başka şüpheliler…

Örneğin aç olanlar!

Onlar açlardı ve apartman çatılarına çıkıp aşağıya atlamaya çalışıyorlardı…

Ya da işsizlerdi!

Çocuklarıma ekmek götüremiyorum” diyor, üzerine benzin dökerek meydanlarda uluorta kendini yakmaya başlıyorlardı…

Körpe çocuklar ölüyorlardı örneğin, şehirlerin en işlek caddelerinde; onlar da şüpheli olmalıydılar…

Zırhlı araçların arka tamponlarında, ya da ön kaportalarında birer kan lekesinden ibaret kalıyorlardı izleri.

Ülke çıldırıyor muydu ne?

Yoksa bu ülkeyi çıldırtıyorlar mıydı?

Geçenlerde şöyle buyurmuştu bakanın biri:

“Örgüt, yakalanırsanız intihar edin diye talimatlar veriyor.”

Ve onlar yakalandıklarında, ilk fırsatta intihar etmeye çalışıyorlardı…

...

Yukarıdak yazıya başlamıştım, ancak yazamadım, yarım kaldı.

Nedeni, bir fotoğraftı.

*  *  *

12 Eylül 1980, darbe günleriydi.

Ankara'da, öğrencisi olduğum Hacettepe Üniversitesi’nin Beytepe Kampüsü, şehirden uzakta, yüksekçe bir tepenin üzerinde kuruludur.

Mevcut demokrasiyi askıya alan darbecilerin yönetimindeki asker, her şeyin hâkimidir.

12 Eylül, ülkede bir fırtına gibi esmiş, gürlemiş, kasıp kavurmuştur ortalığı. Üniversiteler büyük bir kuşatma altındadır. Her tarafta asker vardır. Nizamiyelerin girişinde, bölümlerin kapısında, ana yollarda, tali yollarda, yemekhane kapılarında, katlarda, dersliklerin kapısında, amfilerde...

Darbe yönetiminin öğretim üyelerine sakal kesme, öğrencilere kravat takma gibi saçma zorunlulukları uyguladığı günlerdir.

Darbecilerin kontrolündeki asker, her şeye hâkim olmanın adeta tadını çıkarmaktadır. Sıkı bir disiplin uygulamaktadırlar. Onlar için düzen demek, tek sese biat etmek,  toplumu tek tipleştirmek, hizaya getirmek demektir.

Bunu üniversitede de yaparlar. Yemekhanelerde, duraklarda, ya da başka yerlerdeki kuyrukların bile tek sıra halinde olmasına özel bir önem gösterirler. Bir gün sakalını kesmeyen hocaya, başka bir gün kravatsız gelen öğrenciye postasını koyar, fırçasını çekerler…

Kışları soğuk olur Beytepe’nin.

O yıllarda, ücretsiz öğrenci servisleri vardır üniversitelerin. Saatinden önce duraklarda kuyruk oluşturur, servislerin gelmesini beklerdik. Son derslerden çıkar, servis kuyruğunda, koltuk altlarımızda kitaplarımızla ikili, üçlü, dörtlü gruplar halinde sohbetler ederdik. Çevremizde, bizleri hizada tutmaktan sorumlu askerler eksik olmazdı.

Yine böyle soğuk bir günde, servis aracı kuyruğunda sohbet ediyorduk. Tam arkamdan “şırraaak!” diye bir ses duydum!

Arkamı döndüğümde, yüzü kıpkırmızı olmuş öğrenciyi gördüm. Koltuğunun altındaki kitaplar yerlere savrulmuştu.

Gençti. Yağız bir delikanlıydı. İlk tepkisi, şöyle bir yekinip karşı çıkmak oldu. Ağzını açmaya fırsat bulamadan karşısındaki rütbesiz askerden okkalı bir şamar daha yedi!

Genç arkadaş öfkesinden titredi, yüzüne kan hücum etti; elini kaldıracak, bir şey diyecek, karşı çıkacak oldu…

Bir tokat daha yedi askerden!

Tek sıra ol!” diye ünledi asker.

Delikanlı, sessizce başını iki yana salladı, çaresizce boyun eğdi. Askerin buyruğunu yerine getirdi, savrulmuş olan kitaplarını topladı, sıraya girdi. Araç bekleyen öğrenci kuyruğu bir anda ip gibi oluvermişti…

Malum, darbe yıllarıydı. Darbecilerin, üstünlüklerini tüm topluma kabul ettirdiği günler.

Karşı çıkılamazdı.

Elini kaldırmak, ya da bir söz söylemek demek, kendini bir anda darbecilerin cezaevlerinde bulmak demekti. O sıralar cezaevine girmek işkence demekti, üniversiteden uzaklaşmak, belki birkaç dönem kaybetmek demekti.

Bunu bildiği için genç bir şey diyemedi, karşı çıkamadı. Hiç kimse de bir şey yapamadı…

O gün, rütbesiz bir erden sebepsiz yere yediği üç tokadın acısını, eminim ki hayat boyu içinde taşımıştır o arkadaş.

Benimse yıllar yılı, yağız bir delikanlının tokat yemiş ezikliğiydi aklımdan hiç çıkmayacak olan.

*  *  *

Dedim ya, bir kentin intihar çığlıklarını yazıyordum.

Açları, işsizleri, çocuklarına ekmek götüremeyenleri, terör şüphelilerini…

Ama yazamadım, yarım kaldı.

Nedeni ise bir fotoğraftı.

Diyarbakır’ın Sur ilçesinde, evinin yıkılmasına itiraz eden Mehmet Dağ’ın fotoğrafıydı bu.

Evinin yıkılmasına itiraz ederek tartıştığı polisten eşinin yanında tokadı yemişti.

Üstelik polis yalnızca tokatlamakla kalmamış, evini boşaltması için Dağ’a 24 saat süre vermişti…

Aradan bir tam gün geçti bile. Birkaç iş makinesi çalışmış, Mehmet Dağ’ın ocağını dağıtmış, evini yerle yeksan etmiş midir bilmem.

Benimse o fotoğrafta kaldı aklım.

Mehmet Dağ’ın fotoğrafını görünce, yeniden darbe günlerine gittim.

Genç bir delikanlının, aklımdan hiç çıkmayan, kan seğirtmiş yüzündeki çaresizliğini anımsadım.

Yüreğim, 12 Eylül 1980 yılının Beytepe Kampüsü’nde, bir kış günü, otobüs durağında beklerken olduğu gibi, bir kez daha acıdı.

Uzun uzun baktım fotoğrafa.

Bazı mahalleleri kökünden kazınmış Diyarbakır’ın Sur ilçesinde, gidecek yeri, sığınacak kapısı olmayan insanları anımsadım.

Derinden derine, bir kez daha yoksunluğun, acının, hüznün ağırlığı kanadı içime.

Bizden ırak bir coğrafyada, öteki olmanın çaresizliğiyle sızladı yüreğim.


Kürt'ün tokat yemiş ezikliğiydi gördüğüm, o fotoğrafta.

http://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/kurtun-tokat-yemis-ezikligi,18787