31 Aralık 2019 Salı

Çok mu şey istiyoruz?


Yusuf Nazım
T24 | 31 Aralık 2019


Çoğunlukla kendimizi anlatamıyoruz.

Kimilerini geçtik hadi; onların anlamak gibi kaygıları zaten yok.

Başka bir dünyanın insanları onlar. Amaçları farklı, gündemleri belli; güçlü, mutlu bir azınlık...

Sözümüz, bu seçkin ve kudretli azınlık tarafından bilinçleri dinle, medya ile, beyin yıkamayla köreltilmiş büyük çoğunluğa. 

Genellikle dar gelirli, düzenli sağlıktan, kaliteli eğitimden, insanca beslenmekten uzak kitlelere.

İşte bu insanlara ulaşamıyor, ne istediğimizi anlatamıyoruz.

* * *

Geçenlerde ABD, 2020 yılı savunma bütçesini açıkladı. Buna göre, ABD’nin 1 günde silahlanma için harcayacağı para 2 milyar doları biraz aşkın.

Oysaki dünya nüfusunun yarısı, yani 3,5 milyar insan, günde 2 dolardan daha düşük bir gelirle yaşamakta. 1,5 milyar insanın ise, hayatta kalabilmek için harcadığı para günde 1 dolardan daha az…

BM verilerine göre, 2010 yılında 804 milyon olan dünyada açlık çeken insan sayısı bu sene 822 milyona yükseldi. Her gün ortalama 11.500 insan ise açlıktan ölmekte…

ABD; dünyanın süper güçlerinin en büyüğü!

Silahlanma için ayırdığı bütçenin sadece yarısını açlıkla mücadeleye ayırsa diyoruz, dünyada aç insan kalmayacak! Her gün 17.500 insan da ölmeyecek…

Acaba çok mu şey istiyoruz?

* * *

Örneğin kanser!

Ya da tedavisi mümkün olmayan genetik hastalıklar…

Tedavilerinin bulunması neden bu kadar uzuyor?  

SMA hastaları 2 yaşına gelmeden ölüyorlar! DMD hastaları ise, gençliğinin baharında solup gidiyorlar…

Kanser hastalarına gelince; ölümle yaşam arasındaki o incecik çizgide acılarla, yıkımlarla, tükenişlerle ömür tüketiyorlar…

Ülkemizde ve tüm dünyada, silahlara harcanan bunca para, tedavisi mümkün olmayan hastalıların araştırılmasına harcanamaz mı?

İçinizden bazılarının, son derece romantik bu sözlere burun kıvırdığını, bunun reel dünyada karşılığının olmadığını, söylediğini duyar gibi oluyorum…

Neden olmasın?

İnsanı, doğayı, tüm canlıları tüketmeye odaklanmış bu muazzam kaynakların, daha kaliteli bir eğitime, ücretsiz sağlığa, hastalıklarla mücadeleye harcanması neden olanaksız?

Tüm dünyada kanser araştırmaları için harcanan paranın 120 katı silahlanma için harcanıyor!

Adına medeniyet dediğimiz şey, bu mu yoksa?

Bunca para, olanak, enerji insanı öldürmek için değil, onu yaşatmak için harcansın istiyoruz.

Çok mu şey istiyoruz?

* * *

Örneğin Türkiye.

2018 verileriyle ülkemizde 16 milyon insan açlık, 48 milyonu ise yoksulluk sınırının altında yaşıyor…

Silah harcamalarında ise dünyada 15. sıradayız. 1 yılda 19 milyar, 1 günde ise 52 milyon dolar harcıyoruz…

Kaç kişiyi açlıktan, işsizlikten, çaresizlikten kurtarır bu para? Kaçının sofrasına ekmek, üstüne elbise, işsizliğine iş, geleceğine umut olur?

S-400’ler karın doyurur mu sizce? Peki ya F-35 savaş uçakları? Kaç işsize iş olacak Chinook helikopterleri? İntiharlara ne kadar çaredir Patirotlar? Ya da sınır ötelerimizde cayır cayır yakılan mermiler? Peki ya, on yıllardır kendi dağlarımıza bıraktığımız bombalar; savaş uçakları, füzeler, insansız hava araçları?

Elbette yasaklar olmalı ülkede!

Örneğin, bir canlıyı öldürmeyi, en affedilmez suç olarak anayasamıza yazalım! İnsan öldürecek silahlar üretmekten utanalım! Ülke olarak silah üretimini sınırlayalım ya da tümden yasaklayalım! NATO gibi savaş örgütlerinden bir daha girmemek üzere çıkalım; yırtıp atalım çöpe cümle silah anlaşmalarını…

Sadece barışın, huzurun, hakkın ve adaletin ülkesi olalım! Olalım ve işte, övüneceksek bununla övünelim!

Ne istiyoruz ki?

Örneğin evi yıkılan, kolluktan tokat yiyen, aç ve işsiz kalan Osman; umutsuzluğa kapılıp intihar etmesin istiyoruz!

KHK ile ihraç ailelerin cesetleri Midilli kıyılarına vurmasın, kanser hastası Dilek, bakanın önüne kendini atmasın; işsizim, açım diye insanlar meydan meydan kendini yakmasın istiyoruz!

Başka ne mi istiyoruz?

Örneğin inşaat işçisi Süleyman; cebinde borç listesi, cesedi bir ağaca asılı bulunmasın; geçim derdine düşmüş insanlar, üçer üçer, beşer beşer canına kıymasın istiyoruz..

Söylesenize çok mu şey istiyoruz?

* * *

Biliyoruz, biliyorsunuz; nice kavimler gelip geçmiş bu coğrafyadan. Nice halklara yurt olmuş, nicesine umut bu topraklar.

Her türlü üstenciliği, böbürlenmeyi ve kibiri bir yana bırakalım istiyoruz!  

Çan sesleri ezan seslerine karışsın; Türk’ün Kürt’ten, Rum’un Ermeni’den, Laz’ın Çerkez’den bir farkı olmasın; kimse kimseye dilini, dinini, mezhebini dayatmasın; kimse kimsenin inancına, giyinmesine, cinsel eğilimine karışmasın istiyoruz.

Çok mu şey istiyoruz?

* * *

Her şeyden önce, insan kanı akmasın istiyoruz.

Sadece insan kanı mı? Doğanın da kanı akmasın, canı yanmasın istiyoruz. Nehirler özgür aksın, ormanlar azalmasın; içindeki kuşlar, tavşanlar, tilkiler, ceylanlar da öyle…

Daha çok elektrik, daha çok petrol, daha çok cep telefonu, daha çok beton, demir ve çelik değil; ihtiyacımız olduğu kadarına sahip olalım istiyoruz!

Elmayı dalından koparıp, şarabı üzümden çıkarıp, sebzeyi tarladan toplayıp tüketelim istiyoruz…

Yiyecekleri, raf ömrü geçmiş mi diye etiket etiket aramadan, GDO lu olup olmadığını anlamadan, ne tür kimyasal kullanılmıştır acaba diye kuşkulanmadan; içimiz rahat, korkusuzca tüketmek istiyoruz!

Çok mu şey istiyoruz?

* * *

Her insan ayrı bir çiçek, ayrı bir renk, ayrı bir zenginliktir.

Her çiçek, her çiçekte açan her renk bambaşka bir güzelliktir diyoruz.

Bırakalım özgürce açsın çiçekler, solmasın renkler! Bırakın, kapatmayın önünü insanların. Bırakın okusun, öğrensin çocuklar; bırakın daha çok eğitim alsınlar; işçi olsun, teknisyen olsun; mühendis ya da doktor olsunlar...

Eğitimli insandan zarar gelmez. Çalışsın, sebze yetiştirsin, ev yapsın, proje çizsin, hasta baksın, öğretmenlik yapsınlar.

Hiçbir şey yapamazsalar ağaç diksinler...

Bilginin ve sağlığın parayla satılıp alınmasından daha kötü bir şey olamaz! Bırakın eğitime ve sağlığa sınırsızca, ücretsiz olarak erişsin insanlar!

Çok mu şey istiyoruz?

* * *

Hayır, hayır, merminin maliyeti ilgilendirmesin bizi!

Aylık 2.324 TL asgari ücretin içinde, bir çocuğu sağlıklı büyütecek besin değerinin maliyetini merak edelim öncelikle!

Ceplerinde mermi taşıyarak sinemaya, tiyatroya gidemez çocuklar!

Ormanları gür, pınarları duru, kırları yeşil, dereleri gürül gürül; insanları hoşgörülü, mutlu bir ülke olmakla övünelim!

Bunca ateşli silah, savaş uçakları, donanma, insanlı ve insansız hava araçları niye?

Bırakalım, kendi göbeğini kendi kessin Suriye! Kuzey Kore’ye niye asker gönderdik ki? Afganistan’da işimiz ne? Peki ya Libya’nın çöllerinde aradığımız şey?  

Silahlarıyla, hapishaneleriyle, ölü sayılarıyla, şehitleriyle değil; askeri, polisi, silahı, mühimmatı ve ölüleri olmayan bir ülke olmakla gururlanmak istiyoruz!

Çok mu şey istiyoruz?

* * *

Kentleri betona, denizleri plastiğe, gökyüzünü zehire boğmayın diyoruz!

Sakın ola, nehirleri, gölleri kurutmayın! Olur olmaz bentler çekmeyin nehirlerin önüne. Bırakın sular, kendi halinde aksınlar, kendi yollarını kendileri bulsunlar. Bırakın özgür aksın dereler. Bırakın vadiler yeşil, ormanlar sakin, tarih huzur içinde kalsın!

Sahillerini doldurup meydanlarını tarumar etmeyin kentlerin; altlarından köstebek gibi tüneller kazarak yaşanmaz kılmayın yaşam alanlarını! Yolları ağaçsız, evleri bahçesiz, semtleri parksız bırakarak kıymayın canına şehirlerin!

Havuza değil, tertemiz denizlere girmek; suyu şişeden değil çeşmeden içmek, beton zeminlere değil sere serpe yeşilliklere uzanmak; zehiri değil, temiz havayı solumak istiyoruz!

Çok mu şey istiyoruz?

* * *

Özcesine;

Yeni yılda daha az savaş, silahlanma ve ölüm istiyoruz; daha az açlık, susuzluk, işsizlik; daha az plastik, zehir ve kirlenme…

Yeni yılda daha az sera gazı salınımı, buzulların daha fazla erimemesi, daha az iklim değişikliği istiyoruz…

Daha çok barış istiyoruz yeni yılda; daha çok adalet, eşitlik ve özgürlük!

Kadın cinayetleri olmasın istiyoruz yeni yılda; daha çok dayanışma, hoşgörü ve sevgi.

Yeni yılda daha yeşil bir yeryüzü istiyoruz; daha temiz hava, kirlenmemiş su; renklerin solmadığı, seslerin boğulmadığı, çiçeklerin kurumadığı bir dünya…

Yeni yılda daha mutlu, daha huzurlu, daha özgür bir yaşam istiyoruz…

Çok mu şey istiyoruz?



https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/cok-mu-sey-istiyoruz,25034

17 Aralık 2019 Salı

Kürt'e kurulan barikat ya da medeniyetin estetiği

Yusuf Nazım
T24 | 11 Aralık 2019


İki fotoğraf.

İki komşu ilden; biri Şırnak’tan, diğeri Batman’dan.

Aynı gün, peş peşe düştüler ekranıma.

Birbiri ardı sıra cam kırıkları gibi saplandılar her yanıma.

Bir süredir, bilgisayarımın açık sayfalarında bekliyorlar.

Neyi?

Bilmiyorum!

Elimdeki çalışmaya dönüyorum.

Olmuyor!

Şiir okuyor, Beethoven’i dinliyorum, araya bir şeyler sokuşturuyorum.

Faydası yok!

Alıp başımı, gidiyorum bir yerlere.

Nafile!

İçimde cam kırıkları, göğsümde bir yara!

Sırtımda bir hançerle dolaşıyorum sanki.

*  *  *

Ilısu Baraı altında kalacak Koçtepe Köyü
Birinci fotoğraf Şırnak’tan.

Güçlükonak ilçesinin, Koçtepe Köyü burası.

Şu ünlü, Ilısu Barajı’nın ebediyen sulara gömeceği bir köy!

Tıpkı aynı kadere kurban gidecek, dünyanın bilinen en eski, sürekli yerleşim yerlerinden biri olan 12.000 yıllık Hasankeyf ilçesi gibi…

Tıpkı 1’i belde, 105’i köy, 89’u mezra olmak üzere diğer 196 yerleşim merkezi gibi…

Koçtepe, Ilısu Barajı’nın sular altında bırakacağı ilk köylerden biri. Hemen baraj gövdesinin birkaç km ötesinde…

İkinci fotoğraf ise Batman’ın İki Köprü Beldesi’nden.

Bir kadın.

Adı Hatice Taş.

İki Köprü Beldesi'nin seçilmiş belediye eş başkanı o.

Beldesini idare etmek üzere gittiği belediye binasının önünde.

Binaya girmeye çalışıyor.

Girebiliyor mu?

Hayır!

Jandarma tarafından oluşturulmuş etten ve çelikten bir duvar önünde öylece bekliyor…

Hatice Taş barikatı aşamıyor!

Koltuğunda, artık bir kayyımın oturduğu belediye binasına giremiyor, görevini yapamıyor!

Baraj suları yükselirken, Çelik Köyü, Mardin.
Hasankeyf batarken

Batman ve Şırnak.

Bin yıllardır aynı nehrin topraklarına su verdiği iki şehir.

Önümde ise iki şehirden iki fotoğraf.

İki fotoğrafta kurulmuş iki barikat!

İlki, binlerce yıldır kendi yatağında özgürce akan bir suyun önüne çekilmeye çalışılan kumdan, harçtan, betondan mükellef bir barikat.

Dicle Nehri’nin önüne çekilen bir set, bir baraj o!

Suyun akışına değil, sanki tarihin akışına karşı örülüyor.

Üstelik nasıl bir tarih?

Binlerce yıldır Hasankeyf’in mağaraların el izlerini, taşlarına ayak izlerini bırakan her yanı insan kokan bir tarih…

On binlerce, yüz binlerce yıldır Dicle Vadisi’ni renkleriyle boyayan, ona seslerini veren, kokularını bırakan canlı bir tarih…

Bir süre önce set tamamlandı, barikat tamam artık!

Su ağır ağır yükseliyor…

Beton setin arkasında yapayalnız bırakılmış bir tarih, kendi üzerine yığılıyor, gelmiş geçmiş cümle kavimlerin benzi yavaş yavaş soluyor.

Fotoğraf öyle çok şeyi anlatıyor ki…

Kimsesiz yollar, terk edilmiş evler, sönmüş bacalar, ıssız merdivenler ve pencereler… Yerlerinden kopartılarak rastgele oraya buraya dizilmiş maketlere benziyorlar.

Sanki avcısı tarafından yakalanarak parçalanmış, sonra da canlı canlı bir mezara terk edilmiş, tarihin aynasında suskun gözlerle seyircisine bakan natürmort bir resim gibi.

Daha çok kazanç, daha çok ayrıcalık, daha çok hegemonya uğruna yaratılan 21.yüzyıl medeniyetinin estetizmi bu!

Batman Köprü Beldesi'nin yerine kayyım atanan belediye eş başkanı
Kürt’ün barikatı

İkincisi daha da görünür; hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak kadar açık ve net.

Etten, demirden, nefretten örülmüş bir barikata benziyor!

Bir kadının öznesinde, Kürt’ün iradesine, kimliğine, varlığına karşı oluşturulmuş gibi duruyor…

Aslında o da, tarihin akışına karşı örülmüş denebilir.

Toplumların kendi kaderlerini kendilerinin belirleyeceği; geleceklerini kendi iradeleriyle örecekleri eşit, özgür, insanca bir dünya isteğine karşı kurulmuş bir barikat bu!

Silahların, savaşların, boğazlaşmaların olmadığı; bayrakların indiği, sınırların kalktığı, cümle ötekileştirmelerin son bulduğu bir yaşam özlemine karşı kurulmuş barikat!

Olabildiğince ürkünç, ibretlik, tehditkâr!

Ama düzenli, belirli bir plan dâhilinde, emir komuta zinciri içerisinde…

Bütün edimlerini güçten, kibirden, üstencilikten almış olan; boyun eğdirmeye şartlanmış görüntüsüyle, olası bir statüko değişikliği talebini, her türlü yolla bastırmaya mubah bir hoyratlığı estetize ediyor.

Tarihe not, size dert olsun!

İki barikat!

Biri Kürt’e, diğeri suyun akışına karşı kurulmuş gibi…

Gerçekte öyle mi?

Sanki değil!

Sanki bütün insanlığa karşı kurulmuş gibiler...

Tesadüf mü, bilinmez!

Lakin her ikisi de Kürt’ün coğrafyasında.

Her ikisi de medeniyetin doğaya ve tüm canlılara karşı kurduğu bir barikat…

Tabii ki salt medeniyeti suçlamıyorum.

Kapitalizmin medeniyeti bu! Serbest piyasa denilen bu kirli çarkın, adını “medeniyet” koyarak insanlığa pazarladığı ucube sistemden bahsediyorum!

İnsan beyninin yeteri kadar büyüyüp de, doğadaki diğer canlılarla olan rekabetinde insan türünün, tartışmasız üstünlüğü ele geçirmesinden sonra girdiği amansız, hoyrat, kanlı rekabetin yol açtığı sonuç bu!

Mülkiyet baskın bir dünyada insan aklının bitkileri, ağaçları, hayvanları; tüm doğayı kemirmesinin kaçınılmaz sonuçlarından en önemlisi.

Kötüsü ve daha korkunç olanı, tüm insanların içine bırakıldığı, üstelik “doğal” olduğu iddia edilen bir rekabet.

Bireylerin, halkların, toplumların, devletlerin birbiriyle boğazlaşmasına sebep olan acımasız, amansız, vahşi bir yarış!

Sonunda diyeceğimi dedim.

Sırtımdaki bıçağı çekip çıkardım.

İçimdeki cam kırıklarını söküp attım.

Rahatladım!

Diyor ya yaşlı adam:

“Sizin yalanlarınızla, dolanlarınızla baş edemedim…”

Naçizane, benimkisi de biraz öyle.

Bu yüzden bir kez daha yazdım:

Tarihe not, size dert olsun!


https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/kurt-e-kurulan-barikat-ya-da-medeniyetin-estetigi,24790

7 Aralık 2019 Cumartesi

Ceren’in gözleri

Yusuf Nazım
T24 | 7 Aralık 2019


Orada, öylece durmuş bana bakıyordu.

Masum bakışlarının ölümcül sessizliğinde büyüyordu çığlıklarım.

Çaresizdim.

Sözcüklerim, bir romanın tarih öncesinden kalma cümlelerinin esiri.

Yapamazdım!

Oysa o, “Beni yazmalısın,” diyordu; “Beni yazmalısın! Beni yazmalısın!”

Ya gözlerimi kapıyor, ya da başımı çeviriyordum.

*  *  *

Odamdayım.

Başımı kaldırıyorum; penceremde bir dut ağacı.

Altında bir duvar; Sarman kedinin güneşlenme yeri burası.

Sağ olsun komşu, yaz boyu tabak tabak yemişlerini taşıdı bana.

Başı dik, dalları ihtişamlı, yaprakları iri mi, iri.

Yazacaksın de mi” diyor bana, “yazacaksın?

Tacizciler, tecavüzcüler, çocuk katilleri

Pis kokular geliyor.

Kokuşmuş bir bataklığın tam ortasındayız.

Kurtulmak ne mümkün, kaçamıyoruz!

Ne yana dönsek mikrop, ne yana dönsek zehir, kötülük bulaşıcı bir hastalık gibi yayılıyor.

Bataklık değil, adeta bir suç denizi içinde boğuluyoruz.

Her tarafta psikopatlar, ruh hastaları, linçciler, tacizciler, tecavüzcüler, çocuk katilleri; ihaleye fesat karıştıranlar, hırsızlar, rüşvetçiler, sınavlarda soru çalanlar, çaldıkları sorularla makam, mevki kapanlar…

Kentleri betona boğanlar, şehirleri parsel parsel satanlar, ülkenin mallarını karısının, kızının, baldızının üzerine yapanlar…

Anayasayı silah zoruyla değiştiren darbeciler, darbe şakşakçıları, “bin operasyoncular,” “balığı yakalamak için denizi kurutmaya” kalkanlar; katiller, ırza geçenler, işkenceciler…

Örneğin Roboski’de çocuklara kıyanlar; 1 Mayıs 77’nin, Kahramanmaraş’ın, Çorum’un, Sivas’ın, Madımak’ın katilleri; Susurluk’un elebaşları; Reyhanlı’nın, Suruç’un, Ankara Garı’nın; yüzlerce, binlerce meçhul ölümün failleri…

Hepsi, ama hepsi serbest!

Hepsi içimizdeler!

Elini kolunu sallayarak dolaşıyorlar.

Peki, kimler aramızda değil?

Kimler, cezaevlerinin iki kişilik, nemli hücrelerinde ömür tüketiyorlar?

Parti başkanları, milletvekilleri, seçilmiş belediye başkaları, meclis üyeleri…

Onlar hapisteler!

Örneğin gazeteciler; üstelik beş yıllık, on yıllık, kırk yıllık gazeteciler; yazarlar, bilim insanları, akademisyenler, sanatçılar, aydınlar, roman yazarları, karikatüristler; kendilerine kumpas kurulan askerler, rektörler, siyasetçiler; itiraz edenler, haksızlığı görüp yüreği çarpanlar, eleştiri yapanlar, tivit atanlar...

Ya cezaevindeler...

Ya da yıllarca yatıp çıkmışlar...

Ya da halen mahkeme kapılarındalar!

*  *  *

Derken, sonbahar da gitti işte.

Sarılığı kaldı bize baki.

İçimde olur olmaz zamanlarda depreşen bir sıkıntı.

Çıkarıp atmak istiyorum.

Mandalina bahçelerinin arasında yürüyorum. Sarı bir örtü gibi ağaçların altı. Borcu, harcını kurtarmıyor çiftçinin, dalında çürüyor mandalinalar bu sene.
  
Bir zeytin ağacının önünde duruyorum. Bin yıllık mı desem, daha fazla mı yoksa?

Gövdesi vakur, dalları abide, kendi tarih.

Hafif bir yel esiyor, yaprakları arasında püfür püfür bir rüzgâr, bir ses uğulduyor;

“Yazmalısın, yazmalısın, yazmalısın!”

Yeter ki çocuk öldür, insan yarala, cinayet işle, katil ol!

Haberler usturupsuz, ışık hızında akıyorlar.

Manşetlerse tacizkâr!

İçişleri bakanı hak savunucularına, adalet arayıcılarına, barış isteyenlere göz açtırmıyor; milletvekillerini, belediye başkanlarını, siyasetçileri cezaevine tıkmakta ise pek cevval!

Yeter ki sözünü barıştan yana kur, yeter ki tivit at, yeter ki savaşa karşı ol!

Gör bak, nasıl bir sürek avının pençesindesin!

Bekle gör, sabahın ayazında kimler çalacak kapını!

Yok, eğer 8 yaşında bir çocuğun katiliysen, o zaman rahat ol.

Örneğin, daha iyi bir cezaevine gitmek isteyebilirsin; kapalıdan açık cezaevine kolayca geçebilirsin; iyi halden izin bile alabilir, izne çıkıp 20 yaşında bir çocuğu öldürebilirsin!

Olağan işlerdendir bunlar. Söz dediğin nedir, hükmü üç gün sürmez. Pek muhterem devlet büyüğümüzün deyişiyle “eleştirmek ise öleni geri getirmez.”

Yeter ki sakin ol, söz dinle!

Eğer ki bu ülkede, elini kolunu sallayarak dolaşmak, huzur içinde yaşamak istiyorsan, örgütlü olma, siyaset yapma!

Yeter ki dağıt suratını, kolunu kır gazetecinin! 

Yeter ki çocuk öldür, insan yarala, cinayet işle, katil ol!

Örneğin git CHP genel başkanı Kılıçdaroğlu’na yumruk at, linçe kalk; ya da genel başkan yardımcısı Bülent Tezcan’ın ayağına kurşun sık!

Akademisyeni, bilim insanını tehdit et örneğin; “direklerde sallandıracağız, kanlarında banyo yapacağız” de, TV kanallarından hedef göster, nefret kus!

Örneğin başkentin ortasında, bir mezarlıkta, ölü bir Kürde, bir mezarı bile çok gör, ölüsünü sürgün et!

Kıssadan hisse; açsan, aç kal; zam yapılmamışsa maaşına, çalıştığına şükret; işsizsen camiye git, dua et!

Elinden alınmışsa ekmeğin, asla geri isteme!

Haksızlığa uğramışsan sus, işinden atılmışsan ses etme; git evinde otur, elinde dövizle dikilme sokakta!

Derdin varsa, sakın sokağa çıkma; pankart açma, basın açıklaması yapma, gösteri hakkını kullanma!

Grev mi yapmak istiyorsun örneğin?

Çalışma huzuru bozacaksın demektir, sakın yapma!

Kadınsan, kadınlığını bil, kır dizini evinde, bol bol çocuk doğur!

Hamileysen sokağa çıkma, kısa etek nedir, bilme; şort giyme;  edebinle otur dolmuşta, kahkaha atma!      
 
Atanmayan öğretmensen, emekliliğe takılmışsan, işinden atılmışsan sakın ola, meydanlara çıkma, pankart açma, gösteri yapma!

Deniz fısıldıyor bana

İzmir’de hava güneşli ve sıcak.

Yavaş bir kentin ıssızlığındayım.

Ceren Özdemir ise soğuk toprağın altında.

Cezaevi firarisi, "iyi halli" bir çocuk katilinin nefretine kurban gitti o.

Üzerimde, sebepsiz bir ağırlık.

Deniz çağırıyor beni.

Gidiyorum.

Orada, bir palmiye ağacı.

Altında ben!

Karşımda Samos Adası.

Havada buram buram yosun kokusu, dalgaların kumsalda pul pul çırpınışları.

Deniz fısıldıyor bana; “onu yazmalısın!” diyor.

Üstelik doğum günüymüş bugün onun.

Dönüyorum.

Bir martı sürüsü geçiyor üzerimden.

Sokaklarda kediler, sahipsiz kalmışlar yazdan, oyun oynuyorlar.

Bahçemdeki çitten, yediveren bir gonca gül firar etmiş, yan tarafta kuş cıvıltıları.

Bir romanın, tarih öncesi sayfalarından sıyrılıyor sözcüklerim.

Kaldırıyorum başımı, Ceren’i gözleri gözlerimde.

Ceren’in gözleri, bütün gökyüzümüzü kapatmış bir girdap gibi, hepimizin üzerinde; bize bakıyor.

Nasıl yazmayayım?