30 Ekim 2026 Cuma

Katır sırtında sözcükler: Sansürün aşamadığı hakikat

Yusuf Nazım
T24 | 30 Ekim 2026

1992-94 yılları arasında devlet, Özgür Gündem gazetesinin Diyarbakır'a sokulmasını fiili olarak yasaklamıştı.

Ancak aynı gazetenin Lice, Kulp, Silvan ilçeleri üzerinden katır sırtında dağları, tepeleri aşarak Diyarbakır halkına ulaşmasına engel olamamıştı.

1994 yılında Özgür Gündem kapatılmış, yerine yayımlanan Özgür Ülke gazetesinin basıldığı matbaa ile Ankara ve İstanbul büroları bombalanmıştı.

Amaç, gazeteyi tümden susturmaktı.

Buna karşılık gazete susmamış; farklı yol, yöntem ve araçlarla basılarak ülkenin dört bir yanına ulaşmayı sürdürmüştü.

Bugün de susturulmak istenen gerçekler, kendine yeni güzergâhlar bularak topluma ulaşmaya devam ediyor.

Bir yanda bilgiyi kontrol etmek isteyen siyasi iktidar, diğer yanda kamuoyunun bilme hakkını savunan gazetecilik.

Sansürün zihindeki izi

Sansürün en tehlikeli yanı ne zaman başlar?

Önce bir haber engellenir. Ardından başka bir haber. Sonra bazı konuların yazılması güçleşir. Bir süre sonra gazeteci, hangi cümlenin başına dert açacağını düşünerek yazmaya başlar. Sözcüklerini kendi kendine denetler. Henüz bir yasakla karşılaşmadan, yasak ihtimalini zihninde taşır.

Böylece sansür, yalnızca gazetenin dışında duran bir otorite olmaktan çıkar; insan zihninin derinliklerine kadar sızar; yazının içine, cümlenin kuruluşuna, sorunun sorulup sorulmayacağına kadar girer.

Bağımsız bir gazeteyi susturmak, yalnızca bugünün haberlerini eksiltmek değildir. Geleceğin hafızasına da müdahale etmektir.

Bu nedenle bir yayın organına erişimin engellenmesiyle o yayın organının varlığının ortadan kaldırılması aynı şey değildir. Ancak erişim engellenmesi, okurla yayın arasındaki ilişkiyi kesintiye uğratır; haberlerin, yazıların, yorumların ve eleştirilerin dolaşımını sınırlar.

Dijital çağda sansür, bazen bir kapının kilitlenmesi değil, kapı yerinde durduğu hâlde insanların içeri girmesinin engellenmesidir.

Okurla yayın arasına giren engel

Tarih, bütün bu baskı örneklerinin yanında, yasaklara karşı verilen mücadelelerin de hikâyesini anlatıyor.

Sansür karşısında dayanışma bu yüzden önemlidir. Gazetecinin, yazarın, yayıncının ve okurun birbirinden ayrı düşünülemeyeceği anlar vardır. Çünkü bir yayın organı, yalnızca onu çıkaranların değil, onunla düşünsel bir ilişki kuranların da parçasıdır.

Okur, yalnızca kendisine sunulan haberi tüketen kişi değildir. Haberin neden yayımlanamadığını, hangi sorunun sorulamadığını, hangi düşüncenin dışarıda bırakıldığını da merak eder. Gazetecilikle okur arasındaki ilişki, bu ortak merakın ve bilme ihtiyacının üzerinde yükselir.

Bu ilişkiyi koparmak, bir internet sitesini erişilemez hâle getirmekten daha geniş sonuçlar doğurabilir. Çünkü okurun dünyayı anlama imkânını da daraltır.

T24, on dört yıldır yazdığım bir yayın organı.

Bu süre, bir gazetecinin yalnızca adını bir yayın künyesinde görmesi için yeterince uzun değil; o yayının haberlerine, yazarlarına, tartışmalarına ve okuruyla kurduğu ilişkiye tanıklık etmesi için de uzun bir zaman.

T24’te yazdığım yıllar boyunca Türkiye’nin siyasetini, toplumunu, kültürünü, insanlarını ve meselelerini kaleme aldım. Bazen uzlaşmaz görünen fikirlerin karşı karşıya geldiği tartışmalara, bazen toplumun görmezden geldiği gerçeklere, bazen de iktidarın hoşlanmayacağı sorulara yer verdim.

Şimdi, on dört yıldır yazdığım bu yayın organına erişim engeli getirildi.

Bu olaya yalnızca bir yazarın kendi gazetesine yönelik müdahale karşısında duyduğu tepki olarak bakmıyorum. Çünkü mesele benim yazılarımın yayımlanıp yayımlanmamasıyla sınırlı değil. Mesele, bir yayın organının haberleri ve yazıları aracılığıyla okuruyla kurduğu ilişkinin engellenmesi.

Gerçeğin peşinden gitmek

Gazetecilik, iktidarın hoşuna gidenleri aktarmakla sınırlı değildir. İktidarın açıklamak istemediğini araştırmak, toplumun konuşmaktan kaçındığı meseleleri gündeme getirmek ve herkesin duymak istemediği gerçekleri de dile getirmek, bağımsız gazeteciliğin temel sorumlulukları arasındadır.

Bir zamanlar Diyarbakır’ın dağlarında katır sırtında taşınan sözcükler vardı. Baskıcı bir rejimde karanlık odalarda daktiloyla çoğaltılan metinler vardı. Bir gazetenin başyazısında boş bırakılan sütunlar vardı. Yayımlanmaması istenen belgelerin peşinden giden gazeteciler, imha edilen bilgisayarlar, yayınını sürdürme imkânını kaybeden gazeteler vardı.

Bugünse bir internet sitesine ulaşmaya çalışan okur var.

Aradan geçen on yıllar, değişen rejimler ve gelişen teknolojiler, bu hikâyenin biçimini değiştirdi.

Fakat temel soru hâlâ orada duruyor:

İnsanların neyi okuyacağına, neyi bileceğine, hangi düşünceyle karşılaşacağına kim karar verecek?

Bunun karşısında gazeteciliğin görevi, yalnızca kendi yayın organını savunmak değildir. Haber alma hakkını, ifade özgürlüğünü ve insanların dünyada olup bitenleri öğrenebilme imkânını savunmaktır.

Çünkü bir gazete sustuğunda eksilen yalnızca bir ses değildir. O sesin soracağı sorular, kayda geçireceği tanıklıklar, açacağı tartışmalar ve okuruyla paylaşacağı gerçekler de eksilir.

Bir gazetenin kapısına kilit vurulabilir. Bir internet sitesine erişim engeli getirilebilir. Bir yayın organının okuruyla buluşması zorlaştırılabilir.

Ama gerçeği arama ihtiyacı, hiçbir iktidarın mülkü değildir.

Ve tarih, bu ihtiyacı ortadan kaldırmak isteyenlerin hikâyelerini de yazar.

Tıpkı ona rağmen yazmaya devam edenlerin hikâyelerini yazdığı gibi.

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/katir-sirtinda-sozcukler-sansurun-asamadigi-hakikat,59692

29 Ekim 2026 Perşembe

Bir aralık Sur'a bakmak

Yusuf Nazım
T24 | 14 Şubat 2019

Hava İstanbul grisiydi. Üstü kapalı locaya yaklaştığımda onu, benim için ayrılmış stantta, arkasına yaslanmış otururken gördüm. Önünde, sıra sıra dizilmiş kitaplar; bir okur gelse, alıp uzatsa kitabın birini, imzalamak için hazır gibiydi sanki.

​Gülümseyerek yaklaştım ona.  

Yetmiş yaşında ya vardı, ya yoktu. Saçları çoktan ağarmış, yüzünü zamanın çoktan eskittiği anıların izleri kaplamıştı. Her halinden görmüş geçirmiş biri olduğu anlaşılıyordu.

Beni görünce, yüzündeki gülümseme gözlerine doğru yayıldı. Elinde bir tomar kâğıtla ayağa kalktı. Tahmin etmiş olmalıydı, bana doğru bir adım daha yaklaştı;

“Siz, Yusuf Nazım olmalısınız?” dedi.

“Buyurun, benim” diye karşılık verdim.

Yıllar geçse de, hafızamdan belki de hiç silinmeyecek o naif anı, işte o anda, orada oluşacaktı.

Beni, olduğum yerde kalakalmama sebep olan şey, sevecen bakışlarını gözlerimden ayırmayan bu sevimli ihtiyarın dudaklarından dökülen şu üç sözcük olmuştu:

“Amida sana geliyorum!”

Amida, sana geliyorum!

Yanlış duymamıştım! “Amida, sana geliyorum!” demişti. Demiş ve elindeki bir tomar kâğıdı bana uzatmıştı.

Şaşkınlığım bir kat daha büyümüştü; uzattığı kâğıtlarda iri puntolarla, aynı başlıklı yazı yer alıyordu. Üstelik sadece ‘Amida sana geliyorum!’ da değil; bir başkasında ‘Amida’nın düşleri’ ve diğerlerinde başka başka yazılar…

Çok şaşırmıştım! Ben henüz bir şey söylemeye fırsat bulamadan o devam etmişti;

“2012 yılında, bu yazını okuduğum günden beri seni takip ediyorum. Yazının fotokopisini çektirdim, sokak sokak gezdim, bütün tanıdıklarıma dağıttım.”

Adı Elvan’dı. Diyarbakırlıydı. Hayatını öğrenciler yetiştirmeye adamış emekli bir öğretmendi. Ülkenin dört bir yanını gezmiş, görmüş, kendi coğrafyasının acılarına yakından tanıklık etmişti. İmza etkinliğimi öğrendiğinde, elinde bir tomar kâğıtla kalkıp gelmişti.

*  *  *

Kimi okurlar vardır, yazarın, yazarın eserlerinin usanmaz takipçisi olurlar. Zamanla sıkı bir bağ gelişir aralarında. Yazıysa, işlediği konuları, öyküyse karakterlerini sorgulamaya kalkarlar. Değerli bir şeydir bu. Yazar içinse kazançtır.

Elvan Öğretmen’le de böyle oldu. Sıcak bir sohbet, alınıp verilen telefonlar, imzalanan kitaplar. Ayrılırken gözleri ışıl ışıldı sevinçten. Ben de, böyle vefalı bir okuru tanımaktan mutlu olmuştum.

‘Amida, sana geliyorum!’ başlıklı yazıya gelince. Tam beş yıl öncesiydi. 2012 yılında, bir belgesel filmin çekimleri için ilk defa gittiğim bir şehir için yazmıştım o yazıyı. Nam-ı değer Diyarbakır, bölge insanın adlandırmasıyla Amed, ya da tarihsel/mitolojik adıyla Amida… En çok da Amida’yı sevmiştim ben.

Çelikten zırha bürünmüş bir şehir

Amida’ya, doğunun bu kadim şehrine sonraki yıllarda da çokça gittim. 9000 yıllık şehirle, sanki büyüsel bir bağ oluşmuştu aramızda. Adeta çekim alanına girmiştim onun. En zor zamanlarında gidip sofrasına oturmuş, ekmeğini yemiş, bazalt taşlarına el sürmüştüm. 27 kavmin ayak izlerini görmüştüm yollarında; Keçi Burcu’nda, Ulu Camii’inde, Dört Ayaklı Minare’de; Ortadoğu’nun en görkemli Ermeni kilisesi Surp Giragos’ta, Deliller Hanı’nda, On Gözlü Köprü’sünde…

Ve Sur ilçesi!

Diyarbakır’ın kalbi. 5000 bin yıllık bir tarih. Dünyanın en uzun ikinci surları tarafından kuşatılan, sekiz mahalleden oluşan bir yerleşim merkezi.

2015 yılındaki son gidişimde görememiştim şehri. Daha doğrusu şehrin yarısını. Suriçi’ni boydan boya ikiye bölen Gazi Caddesi’ni, Mardin Kapı’dan girerek Dağ Kapı’ya doğru yürümüştüm. Caddenin bir tarafındaki Cevat Paşa, Dabanoğlu, Fatih Paşa, Cemal Yılmaz, Hasırlı ve Savaş Mahallerine giriş yasaktı. Gazi Caddesi’nden bu mahallelere açılan bütün sokakların başında mevziler kazılmıştı. İçlerinde tam donanımlı kolluk güçleri, sanki düşman askerlerini bekler gibiydiler. Bazı sokaklar perdelerle kapatılmıştı. Bölge sakinleri, sokak başlarında toplanmış, gözleri perdelerle kapatılmış sokaklarda, akılları bir gece ansızın terk etmek zorunda kaldıkları evlerindeydi. Ne tanıdık bir ses, ne umut verici bir haber, ne okunan ezan yahut çan sesi geliyordu içerden…

Gazi Caddesi’nden biteviye kamyonlar geçiyordu. Kocaman tekerlekli, heybetli, iri kamyonlar. Dorseleri taşla, toprakla, parçalanmış eşyalarla doluydu; kırık kapılar, pencereler, koltuk parçaları, perdeler, giysiler, türlü türlü ev gereçleri… Kamyonlar geçiyordu durmadan; kamyonlar, kamyonlar, kamyonlar…

Hava ağır ve pusluydu. Çelikten bir zırha bürünmüştü sanki şehir. Dönüp bakamıyor, soru soramıyor, fotoğraf çekemiyorduk…

Sonradan anlayacaktık. 5000 yıllık Suriçi; Suriçi’ndeki mahalleler, evler, işyerleri, sokaklar, çarşılar iş makineleriyle yıkılıyordu. Yıkılıyor ve kamyonlara doldurulup Dicle Nehri’nin kıyısında büyük bir mezara boşaltılıyordu…

O günden sonra bir daha gidemedim Amida’ya! On Gözlü Köprüsü’nden geçemedim, Sülüklü Han’da oturup dostlarla sohbet edemedim, Keçi Burcu’na çıkıp Hevsel Bahçeleri’ni seyredemedim; bir daha varamadım ayakları dibine Dört Ayaklı Minare’nin, oturup bahçesinde Surp Giragos’un serinleyemedim...

Bir aralık bakabilmek

2019’un ilk günleri. İstanbul-Ankara Otoyolu.

Kışın mevsiminin gücü, Sapanca Gölü çevresinin yeşilini ocak ayında bile değiştirmeye yetememiş. Gözün alabildiği her taraf, nemli, ıslak bir yeşile gark olmuş.

İçinde bulunduğum araç, gölün kıyısındaki yoldan Ankara yönünde salına salın ilerliyor.

Telefonumun sesiyle kendime geldim.

Arayan Elvan Öğretmen’di. Merakla açtım.

O, heyecanlı cümlelerle kendini tanıtırken, gülümsüyordum. Telefonumda kayıtlıydı zaten, hemen anımsamıştım onu.

“Diyarbakır’dayım” dedi.

Beklemeksizin sordum, “Sur’a gittin mi?”

“Gitmez olur muyum, gittim.”

Sesi titriyordu, bir an duraksadı;

“Gittim ama beni içeri almadılar. Kocaman, yüksek paravanlarla kapatmışlardı sokağı. Polisler bekliyordu, bırakmadılar ki gireyim.”

Yutkundu. Merakla yutkundum ben de… O an, sanki nemli gözlerindeki acıyı görür gibi oldum yaşlı adamın. Devam etti;

“Rica ettim, yalvardım polislere. İçlerinden biri insafa geldi, ‘gel dayı’ dedi, biraz araladı paravanı. Uzattım başımı, bir aralık bakabildim…”

“Bir aralık bakabildim!”

Bir kente karşı işlenen suçlar

Bir paravan, karanlık bir gökyüzünü gizlemeye yeter mi sizce?

Peki ya, bir kente karşı işlenen suçları nasıl örtebilir o?

Bir tarih, göz göre yok edilirse eğer, bir kültür kıyıma uğratılırsa bir şehrin göbeğinde, nasıl bir miras kalır ki o ülkeden geleceğe?

Bir kapı aralığından, uzatıp başını bir aralık baktığında, acaba neleri görmüştür Elvan Öğretmen?

78 tanesi tarihi tescilli, 4985 yıkılmış yapı kimin eseri olabilir? Hakkında, acele kamulaştırma kararı verilen 6.300 yapının kaçı ayaktadır şimdi? UNESCO tarafından Dünya Mirası Listesi’ne alınan Sur’dan ne kalmıştır geriye?

Sur!

Üç yıldır, dünyanın en uzun süreli sokağa çıkma yasağının sürdüğü, yıkılmış, dümdüz edilmiş bir şehrin adı…

Beş bin yıllık bir tarihin üzerine inşa edilmekte olan beton villalar ne anlatmış olabilir yaşlı adama?

*  *  *

Bir aralık bakmak hayata…

Sur’a, yıkılmış bir kente, yok edilmiş tarihe, yitip gitmiş zamana…

Eğer siz de, gündelik hayatın cenderesinden kurtarıp başınızı, bir aralık bakmayı denerseniz Elvan Öğretmenin gözleriyle, gidip de bir daha asla geri gelmeyecek olan bir hayatın sızısını duyabilirsiniz belki.

Olur da bu yazıyı, sonuna kadar okumaya tahammül ederseniz, aynı sızının bir hüzün nehri gibi, inceden inceye benim de yüreğimde aktığını hissedebilirsiniz.

Kim bilir…

14 Şubat Dünya Öykü Günü’nde hiç bitmeyecek umutlara…

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/bir-aralik-sur-a-bakmak,21676

Katır sırtında sözcükler: Gazetecilik, gerçeğin peşinden gitme iradesidir

Yusuf Nazım
T24 | 29 Ekim 2026

Bir gazetenin yaşaması yalnızca onu çıkaranların değil, onu okuyanların ve yaşatmak isteyenlerin de meselesidir.

Patika yoldan, orasına burasına batan kurumuş çalıların arasında ilerliyordu. Karanlıkta yolu şaşırmış, az önce kayalıklardan düşmekten son anda kurtulmuştu. Vadinin dibine varmak üzereydi. Aşağıdan, yarı donmuş derenin şırıltılı sesi duyuluyordu.

Elindeki yulara asılarak, deh, dedi.

Her iki yanındaki yük bir o yana bir bu yana salınan katır onu takip etti.

Adam, gecenin ayazında buz tutmuş bıyıklarını hohlayarak ovuşturdu. Biraz daha ilerleyince kaybettiği patikayı buldu. Dere kenarına inmek güç olmadı. Taş köprüden geçerek yamacı tırmanmaya koyuldu. Katır, arkasından onu takip ediyordu. Tepeye vardığında az önceki zifiri karanlık kayboldu. Uzaklarda Hevsel Bahçeleri’nin arkasından, Diyarbakır surlarının ışıkları göz kırpıyordu.

Bir kuş sesi duydu. Elini ağzına götürdü, kısa bir ıslıkla karşılık verdi. Çalı çırpı hışırtıları birbirine karıştı. Az sonra, üzeri karlarla kaplı ağacın altından başında kar maskesi olan biri çıkageldi. Selamlaştılar. Katırı ona teslim etti. Arkasını döndü hızla geldiği yönde uzaklaştı.

Katır güzergâhında taşınan haberler

1992-1994 yılları arasında,  Diyarbakır'ın ana giriş yollarında özel timler ve askeri arama noktaları konuşlu olurdu. O yıllarda yayımlanan Özgür Gündem gazetesine, yasaklı olmasa bile buralarda el konulur ve Diyarbakır’a girmesi engellenirdi.

O dönem Özgür Gündem İstanbul ve Adana’da basılmaktaydı. Gazete, Adana'daki matbaadan çıkıp, kamyon veya şehirlerarası otobüslerin gizli bölmelerinde Diyarbakır'ın dış çeperlerindeki illere ve Lice, Kulp, Silvan gibi ilçelere nakledilirdi. Gazete paketleri bu il ve ilçelerden sonraki yolculuğuna katır sırtında devam etmek zorundaydı. Bundan sonraki çetrefilli yola, katır güzergâhı deniyordu. Gazete paketleri güvenli kırsal köylerde indirilir, buradan katırlara yüklenerek gece karanlığında korucuların ve güvenlik güçlerinin kontrol edemediği dağ patikalarından, nehir yataklarından geçilirdi...

O yıllarda Zonguldak’ın Ereğli ilçesinde yaşıyordum. Gecelerimin, geç ve yorgun saatlerinin ürünü olan sözcüklerim, gazetenin arka sayfasındaki İyi Hal Kâğıdı köşesinde dizgiye girer; Adana matbaasında basılarak zorlu yolculuğuna başlar, kar kış demeden katır sırtında dağları, dereleri aşarak Diyarbakırlılara ulaşırdı.

Bir gazetenin sustuğu yerde

Bir gazete yalnızca susturulduğu için mi kaybeder, yoksa susturulmaya karşı çıkamadığında mı?

Bunun için önce, gazetecilik nedir, diye sormamız gerekir.

Yalnızca haber aktarmak mıdır? Yoksa iktidarın hoşuna gitmeyen soruları sormak ve kamusal denetimi sürdürmek midir?

Devlet, matbaaları denetleyebilir. Gazetelerin ne yazacağına karar verebilir. Kitapları yasaklayabilir, yazarları susturabilir. Peki, bir düşüncenin bir insanın zihninden çıkıp başka bir insanın zihnine ulaşmasını bütünüyle engelleyebilir mi?

Tarih, bu sorunun peşine düşenlerin hikâyeleriyle doludur.

Daha da önemlisi, insanların neyi bilebileceğine, hangi habere ulaşabileceğine, hangi düşünceyi okuyabileceğine karar verme hakkını kendinde görebilir mi?

Bugün bu soruyu yeniden soruyoruz.

T24'e sansür: Hakikatin önüne çekilen perde

On dört yıldır yazdığım T24’e erişim engeli getirildi. Bir sabah, haberlerini takip ettiğiniz, yazılarını okuduğunuz, tartışmalarına katıldığınız bir yayın organına ulaşamadığınızı düşünün. Adını yazıyorsunuz, sayfasını açmak istiyorsunuz. Ama aranızda, kendi devletiniz tarafından örülmüş bir duvarla karşılaşıyorsunuz.

Görüyoruz ki AKP iktidarının, bağımsız basına olan tahammülsüzlüğü her geçen gün artmakta. T24’den önce Türkiye’nin etkili televizyonlarından Tele1 susturuldu, genel yayın yönetmeni Merdan Yanardağ tutuklandı. Yakın zamanda da, ülkenin en çok izlenen televizyon kanallarından olan Halk TV’ye kayyum atandı, çok sayıda çalışanı tutuklandı. Gerçeği anlatmaktan başka derdi olmayan yüzlerce gazeteci, aydın, sanatçı ve muhalifin sosyal medya hesaplarına erişim engeli getirildi.

Bir gazetenin okuruyla arasına giren o görünmez duvar, yalnızca teknik bir engel değildir. Aynı zamanda, haberin dolaşımına, düşüncenin paylaşılmasına ve kamusal tartışmaya müdahaledir.

T24’ün başına geleni anlamak için yalnızca bugünün Türkiye’sine bakmak yetmez. Biraz geriye, başka ülkelere, başka yıllara, başka iktidarların hikâyelerine de bakmak gerekir. Çünkü sansürün araçları değişse de iktidarla bağımsız gazetecilik arasındaki gerilim, tarihin farklı dönemlerinde yeniden karşımıza çıkar.

Boşluktaki başyazılar

Hindistan’da Başbakan İndira Gandhi’nin 1975’te ilan ettiği Olağanüstü Hâl sırasında gazetelere ön sansür getirildi. Haberler, başyazılar ve fotoğraflar yayımlanmadan önce hükümet denetiminden geçiyordu; gazeteciler tutuklanıyor, yayın kuruluşları ekonomik ve idari baskıyla karşılaşıyordu. Bazı gazeteler, sansürü görünür kılmak için başyazı sayfalarını boş bıraktı. O beyaz alan, söylenmesi yasaklananların sessiz ama çarpıcı kaydıydı.

Sansüre karşı direniş, her zaman aynı biçimi almaz. Bazen açık bir itirazdır, bazen bir boşluk, bazen de baskıya rağmen yayımlanmaya devam eden ve katır sırtında taşınan bir haber.

Fakat her durumda mesele, gazetecinin ne yazdığı kadar neyi yazmasına izin verilmediğidir.

ABD’de Vietnam Savaşı’na ilişkin gizli Pentagon Belgeleri 1971’de The New York Times tarafından yayımlanmaya başladığında hükümet yayını durdurmak için mahkemeye başvurdu. Times ve ardından Washington Post hukuki mücadele yürüttü; Yüksek Mahkeme, hükümetin ön sansür için yeterli gerekçe ortaya koyamadığına hükmederek yayınların sürmesinin önünü açtı. Olay, devletin “ulusal güvenlik” gerekçesinin gazeteciliği susturmak için sınırsız bir yetki vermediğini gösteren dönüm noktalarından biri oldu.

Bu olay bize şunu göstermiştir: Gazetecinin görevi, iktidarın açıklamak istediğini aktarmakla mı sınırlıydı, yoksa açıklamak istemediği gerçekleri de araştırıp yayımlamak mıydı?
Bu soruların yanıtı, aradan geçen yarım yüzyıldan fazla zamana rağmen güncelliğini koruyor.

Çünkü iktidarlar, çoğu zaman kendi sırlarıyla ülkenin sırlarını birbirine karıştırır. Kendi itibarlarını korumayı, kamu yararını korumakla eş tutar. Eleştiriyi kendilerine yöneltilmiş bir hakaret, sorgulamayı bir tehdit, bağımsız gazeteciliği ise denetim altında tutulması gereken bir güç olarak görürler.

2013’te İngiltere’de The Guardian, Edward Snowden’ın sızdırdığı belgelerle ABD ve İngiltere’nin gözetleme faaliyetlerini haberleştirirken hükümetin hukuki baskısıyla karşılaştı. Londra’daki merkezinde, istihbarat görevlilerinin gözetiminde belgelerin bulunduğu sabit diskler imha edildi. Ancak gazete, başka ülkelerdeki kopyalar sayesinde haberlerini yayımlamayı sürdürdü.

Geride şu soru kaldı: Devletin gizli tutmak istediği bir bilgi, toplumun bilmesi gereken bir gerçekse gazetecinin görevi nedir?

Snowden örneği bize şunu göstermiştir:

Gazetecilik, tam da iktidarın açıklamak istemediği soruları sorabilmek için vardır. Bir ülkenin basın özgürlüğü, yalnızca kaç gazetenin yayımlandığıyla ölçülemez. O gazetelerin neleri korkmadan yazabildiğiyle de ölçülür.

Otoriter rejimler, yarattıkları korku ve hayal ikliminden beslenerek ayakta kalırlar. Bu yüzden sıkıştıklarında ilk saldıracakları şey gerçekler olur.

Rusya’da, bağımsız Novaya Gazeta, Ukrayna savaşı sonrasında sıkılaştırılan yayın kısıtlamaları nedeniyle Mart 2022’de basılı ve çevrimiçi yayınını askıya aldı. Aynı yıl internet siteleri engellendi, yayın lisansının iptaline giden hukuki süreç işletildi.

Böylece sansür, bazen bir gazetenin kapısına kilit vurmakla, bazen de onu hukuki ve ekonomik kuşatma altında çalışamaz hâle getirmekle işliyordu. Araçlar değişiyor; hedef, kamunun gerçeğe ulaşma imkânı oluyordu.

Gazetecilik, her şeyden önce, gerçeğin peşinden gitme iradesidir. O irade, bir yerde engellendiğinde başka bir yerde yol arayabilir.

Elbette her zaman başarıya ulaşmaz; her yayın kendini yeniden kuramaz, her gazeteci baskı karşısında ayakta kalamaz.

Fakat gazeteciliğin tarihi, aynı zamanda engeller karşısında yılmayıp, gerçeğe ulaşmak için yeni yollar arayan insanların da tarihidir.

Yarın: Katır sırtında sözcükler: Sansürün aşamadığı hakikat

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/katir-sirtinda-sozcukler-gazetecilik-gercegin-pesinden-gitme-iradesidir,59674?_t=1793222445139

19 Eylül 2026 Cumartesi

Tarihin yakamadıkları (2): Pembe Listeler’den Pembe Üçgene giden yol

Yusuf Nazım
T24 | 18 Eylül 2026

Farklılığın suç sayıldığı çağlar

İnsanların, doğuştan getirdikleri farklılıkların suç sayılarak cezalandırılması tarihte hep olagelmiştir. Buna, kimi zaman bir ırk, kimi zaman bir cinsiyet, kimi zaman bedensel bir özellik gerekçe yapılmıştır. 

Toplumların eşcinsel ilişkilere karşı tutumları zaman ve yere göre değişiklik göstermiştir. Bunların, küçük bir günah olarak görmekten tutun, kolluk kuvvetleri ve yargı mekanizmaları aracılığıyla bastırmaya ve hatta ölüm cezasıyla yasaklamaya kadar uzanan hikâyeleri vardır.

Kullanılan cezalandırılma yöntemleri olarak idam, hapis, kırbaçlama, bedensel işkence, ateşte yakılma, sürgün, para cezaları, zorunlu çalışma, tecrit, kamusal teşhir ve aşağılanma, zorla psikiyatrik “tedavi”, hormon tedavisi ve kimyasal hadım gibi yöntemler uygulanıyordu.

Bunlar arasında, 13. yüzyıldan başlayarak Geç Orta Çağ'da ve 15.–17. yüzyılları kapsayan erken modern dönemde Avrupa'nın çeşitli bölgelerinde yakılarak öldürme yaygındı.

Aynı çağın iki yüzü

Doğuştan gelen cinsel farklılıkların ahlaksızlık ve suç olarak görülmesi çağdaş yüzyıllarda da devam etti.

Nazi savaş makinesinin şifrelerini çözen dahi matematikçi Alan Turing özelinde eşcinselliğin suç olarak cezalandırılması, sadece İngiliz devletine özgü değildi.

Zira, 1930’ların Almanyası’nda durum çok daha vahim bir hal almıştı. Nazi düşüncesinde toplumun temel unsurlarından biri, “ırksal olarak saf” Alman nüfusunun çoğaltılmasıydı. Eşcinsel erkekler bu nedenle yalnızca “ahlaksız” veya “sapmış” olarak değil, aynı zamanda doğum oranını düşüren ve Alman halkının geleceğini tehdit eden kişiler olarak görülüyordu.

Heinrich Himmler bu düşüncenin en önemli taşıyıcılarından biriydi. Erkek eşcinselliğinin erkekleri “zayıflattığını”, askerî gücü ve nüfusun çoğalmasını tehdit ettiğini düşünüyordu. Bu nedenle amaç yalnızca bireyleri cezalandırmak olarak görülmüyordu. Eşcinsel erkeklerin oluşturduğu sosyal çevreleri, örgütleri, yayınları ve buluşma mekânlarını da ortadan kaldırmaya yöneldiler.

Bu amaçla 1933’ten itibaren eşcinsel dernekleri kapatıldı. Bunlara ait gazete ve dergiler yasaklandı. Barlar ve buluşma mekânları basıldı veya kapısına kilit vuruldu. Polis eşcinsel erkeklerin ilişkilerini ve çevrelerini izlemeye başladı. Magnus Hirschfeld'in Berlin'deki Cinsel Bilimler Enstitüsü 1933'te yağmalandı ve daha sonra kapatıldı; enstitünün kitapları Nazi kitap yakmalarının da hedefi oldu.

Almanya'da erkekler arasındaki cinsel ilişkiyi zaten suç sayan 175. madde, Nazi döneminden önce de vardı. Fakat Naziler bunu 1935'te olağanüstü biçimde genişletip ağırlaştırdılar.

Sonuç olarak yaklaşık 100.000 erkek Nazi döneminde 175. madde kapsamında tutuklandı; yaklaşık 53.400'ü mahkûm edildi. Toplama kamplarda “eşcinsel” kategorisiyle tutulan erkeklerin sayısını tarihçiler 5.000–15.000 olarak belirliyordu.

Pembe Listelerden doğan trajedi

Nazi rejiminin mantığında eşcinsellik bir taraftan “suç”, diğer taraftan sözde “tedavi edilebilir/önlenebilir bir bozukluk” gibi görülüyordu.

1934'te Berlin Gestapo'su, eşcinsel davranışlarda bulunduğundan şüphelenilen erkekleri listelemeye başladı. Bunlara sonradan tarihçiler tarafından “pembe listeler” adı verilecekti.

Nazi toplama kamplarında mahkûmlar çeşitli renklerden etiketlerle kategorilere ayrılıyordu. “Pembe listelerle” gelenlere, üzerinde “pembe üçgen” olan etiket takılıyordu. Bu mahkûmlar kamp hiyerarşisinde en ağır koşullara maruz kalıyorlardı. En ağır işlerde çalıştırılma, fiziksel ve cinsel şiddet, aşağılanma ve bazı kamplarda tıbbi deneylere maruz bırakılma onların kaderi oldu. Kasım 1942'den itibaren kamp komutanlarına pembe üçgen taşıyan mahkûmlara zorla hadım uygulama yetkisi bile verilmişti.

Ateşin yakamadığı bedenler

İnsanların, doğal olarak bedenlerinde taşıdıkları cinsel kimliklerin, onların diğer bireyler gibi toplumsal fayda üretmelerinde hiçbir engel olmadığı açıktır. Aksine, bu açıdan tarihe mal olmuş çok sayıda devlet insanı, yazar, sanatçı ve düşünür mevcuttur.

Bunların arasında devletler ve imparatorluklar yönetenleri bile olmuştur. İngiltere Kralı II. Edward (1284 – 1327), Fransa Kralı III. Henri (1551 – 1589), Prusya Kralı Büyük Friedrich (II. Friedrich) (1712 – 1786) en bilinen şahsiyetlerdir. İçlerinde biri vardır ki, Nil nehrinde boğulan genç sevgilisi adına imparatorluğun dört bir yanında muazzam sanat eserleri yaptırmıştır. Roma İmparatoru Hadrianus (MS 76 – 138)’un imparatorluğunun en güçlü dönemlerinden birini yönettiğini ve sevgilisi Antinous'un ölümü üzerine, yasa boğularak anısına şehirler kurdurduğu ve hatta Antinous'u tanrı ilan ettiğini tarih kitapları yazmaktadır.

MÖ 7.-6. yüzyılın büyük şairi Sappho, kadınlara yönelik aşk ve arzuyu şiirinin merkezine taşıyan çok ünlü bir karakterdi. Bugünkü “lezbiyen” sözcüğünün kökeni de Sappho’nun yaşadığı Lesbos (Midilli) adasından gelmektedir.

Tüm dünyada Lise/üniversite öğrencilerinin okuduğu kitaplarda adı geçen çok sayıda sanatçıya rastlamak olası.

Edebiyat tarihinin en büyük yazarlarından Oscar Wilde, eşcinsel ilişkileri nedeniyle 1895’te yargılanıp iki yıl ağır hapis cezasına mahkûm edilmiştir. Ancak egemen hukukun verdiği bu ceza, onun eserlerinin, modern edebiyatın en çok okunanları arasına girmesine engel olamamıştır.

Peki ya 20. yüzyıl İngiliz edebiyatının devlerinden Virginia Woolf’a ne demeli? Vita Sackville-West ile ilişkisi ve kadınlara yönelik aşkı mektuplarında ve yaşamında açık biçimde belgelenmiştir.

Amerikan edebiyatının en önemli yazarlarından James Baldwin, eşcinsel kimliğini saklamadan ırkçılık, cinsellik ve özgürlük üzerine yazmıştır.

20. yüzyılın en etkili filozoflarından Michel Foucault’un, eşcinsel kimliği ve cinsellik üzerine düşünceleri, iktidar ve toplum çözümlemelerinin önemli parçalarındandı.

Modern bilgisayar biliminin kurucu isimlerinden ve II. Dünya Savaşı’nda Nazi Almanyası’nın Enigma şifrelerinin kırılmasında kritik rol oynayan matematikçi Alan Turing’in hikâyesini daha önce anlatmıştım.

John Maynard Keynes, 20. yüzyılın en etkili iktisatçılarından. Onun, erkeklerle ilişkileri ve biseksüel yaşamı belgelidir.

Lili Elbe, Danimarkalı ressam; cinsiyet geçişi konusunda tıp tarihinin en erken ve en iyi belgelenmiş örneklerinden biridir. O, bugünkü trans tarihinin en sembol isimlerindendir.

Bunların arasına “eşcinsel ilişkileri olduğu ileri sürülen/belgelenen” ve bir ihbar üzerine hapisten ve olası bir idam cezasından kıl payı kurtul Leonardo da Vinci’yi; Sistina Şapeli'nin ressamı ve Davut heykelinin heykeltıraşı Michelangelo ‘yu; Kuğu Gölü ve Fındıkkıran gibi başyapıtların arkasındaki Rus besteci Çaykovski’yi; 20. yüzyılın en büyük İspanyol şair ve oyun yazarlarından Federico García Lorca'yı; 19. yüzyıl Romantizm akımının öncülerinden, coşkulu ve asi tarzıyla tanınan İngiliz şairi Lord Byron ve Amerikan şiirinin babası sayılan, eserlerinde doğayı, demokrasiyi ve insanlığı yücelten Walt Whitman gibi isimleri de ekleyebiliriz.

Tarih geriye mi dönüyor?

Bir toplumun LGBTİ+ bireyleri “tehdit”, “ahlaki bozulma” ya da “aile düşmanı” olarak tanımlaması, tarihin kendisiyle de çelişmektedir. Çünkü insanlık tarihinin bilim, sanat, edebiyat, düşünce ve siyaset mirasının önemli parçalarını bu insanlara borçlu.

Türkiye’de iktidar İstanbul Sözleşmesi’nden çıkarak kadın politikalarındaki değişikliklerin ipuçlarını daha önce göstermişti. Şimdi ise, kadın ya da erkek bedenindeki farklılıklara yöneldiği gözüküyor.

13-14 Eylül’deki operasyonlarda İstanbul, Ankara, İzmir başta olmak üzere çok sayıda kentte LGBTİ+ örgütleri ve kişiler hedef alındı; Adalet Bakanlığı, soruşturmanın 15 ilde 162 şüpheli, 9 dernek ve 13 işletmeyi kapsadığını açıkladı.

"Ailem Güvende" adı verilen operasyonda Toplam olarak gözaltına alınan 116 kişiden 20’si İstanbul’da, 16’sı İzmir’de olmak üzere 82'si tutuklandı. Tutuklananların 20’si LGBTİ+ derneklerinden, 2’si HIV+ derneklerinden, 2’si aktivist ve 1’i de gazeteci. Avrupa Komisyonu da operasyonlar ve erişim engellerinden duyduğu kaygıyı açıkladı.

Kısaca, bir zamanlar çağımız devletlerinin işleyip utanç duydukları politikalar için bugün özür dilerken, biz tarihin tiksintiyle hatırladığı o yola girmeye kalkıyoruz. 

Tarihin yakamadıkları

Ancak unutmamak gerekir ki tarihin bir ironisi vardır: Bugün, ‘toplum için tehdit’ diye gözaltına alınanların kimilerini susturmak için devletler yüzyıllar boyunca hapishaneleri, darağaçlarını ve ateşi kullandılar. Birçoğunun bedeni yakılarak yok edilmek istendi. Ama ne Sappho’nun şiirleriyle Wilde’ın cümleleri; ne Turing’in matematiğiyle Woolf’un romanları, ne de Foucault’nun düşüncelerini ortadan kaldırabildiler.

Ve onlar sade ve en doğal özellikleriyle hep aramızdaydılar. Aradan geçen yüzyıllara rağmen tarihin yakamadığı insanlar olarak hatırlanmaya devam ettiler.

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/tarihin-yakamadiklari-2-pembe-listelerden-pembe-ucgene-giden-yol,59085?_t=1789820098125


Tarihin yakamadıkları (1): Enigma'nın şifreleri

Yusuf Nazım
T24 | 17 Eylül 2026

Alan Turing, Nazi Almanyası'nın şifrelerini çözerken İngiltere için bir kahramandı. Aynı devlet, üç yıl sonra onun erkekleri sevmesini suç sayacaktı.

Bir devletin kahramanı, kendi ülkesinin sanığı

31 Mart 1952, Knutsford, Cheshire, Kuzey Batı İngiltere.

Kırklı yaşların başında gözüken adam, gözlerini 19. yüzyıl başlarından kalma adliye binasının neoklasik çizgilerinden ayırmadan merdivenlere doğru yürüdü. Cheshire yollarında kilometrelerce koşmaya alışmış atletik bedeni, takım elbisesinin içinde biraz daha uzun ve eğreti görünüyordu. Binanın, mahkeme hiyerarşisini vurgular gibi döşenmiş özgün taş basamaklarını ağır adımlarla çıkarak salona girdi. Diğer mobilyalarla uyumlu, salonun ortasında ayrılmış sanık bölmesine geçti, sandalyeye oturdu... Başını çevirdiğinde, yan tarafta oturan yirmisindeki gençle göz göze geldi. Endişeli bakışlarında, derin bir mahcubiyetin izleri vardı. Önündeki yüksek kürsüde yargıç ve jüri üyeleri bulunuyordu. Biraz arkada ise avukat ve izleyiciler...

Hâkim J. Frazer Harrison, kararını açıklamak üzere ayağa kalktığında, dönemin özgün süslü alçı işçiliğini yansıtan mahkeme salonuna ağır bir sessizlik çöktü.

Mahkeme başkanı, önce delikanlıya dönerek;

“Dört haftalık tutukluluğunu dikkate alarak, 12 ay boyunca iyi hâlli olmak şartıyla serbestsin.” dedi.

Arkasından başını diğerine çevirdi. Hâkim, onun suçunu kabul etmiş olmasını değil, yüzünde ya da sözlerinde görmediğini düşündüğü pişmanlığı tartar gibiydi. Adama “Pişman mısın?” diye sormadı. Belki de cevabını zaten biliyordu. Ya da bildiğini sanıyordu:

“Bir yıl boyunca doktor gözetiminde hormon tedavisi görmeyi kabul ediyor musun?”

Binaya girdiğinde kırkını henüz devirmiş adam, kendini bir anda yirmi yaş birden yaşlanmış hissetti. Üzerindeki koyu renk takım elbisesi ve beyaz gömleği arasına sıkışmış kravatı onu gitgide daha çok boğuyordu. Yaşadığı 41 yıl gözlerinin önünden bir şerit gibi geçti. Ona dayatılan, hadım edilmek gibi bir şeydi. Kabul etmekten başka çaresi yoktu. Yoksa hapse girecekti.

Geriye doğru taranmış saçlarının altında, dar yüzlü çenesini aşağı düşürdü. Bakışlarında, çevresindeki dünyaya değil de sanki sürekli başka bir yerde çalışan bir zihnin dalgınlığı vardı.

“Kabul ediyorum.” dedi.

Hâkim, işini bir an önce bitirmenin telaşındaydı.

“12 aylık denetimli serbestlik veriyorum. Koşul olarak Manchester Royal Infirmary'de hormon tedavisi göreceksin.” diyerek duruşmayı sonlandırdı.

Hapse girmemek için hormon tedavisini kabul eden adama stilbestrol (stilboestrol) adı verilen sentetik bir östrojen hormonu enjekte edilmeye başlandı. Amaç cinsel isteği azaltmaktı. Uygulama bir yıl sürdü. Bugün “kimyasal hadım” olarak adlandırılan bu uygulama, adamın vücudunda ciddi değişikliklere yol açtı.

Bir zamanlar kilometrelerce koşan o uzun ve ince beden, bir yıl sonra artık aynı beden değildi. Göğüsleri büyümüş, kılları dökülmüş, cinsel gücü elinden alınarak hormonlarının dengesi değiştirilmişti. Ona “tedavi” diye verilen şey, eşcinselliğini ortadan kaldırmamış; yalnızca bedenini cezalandırmıştı.

Bütün bunları yorgunluk, depresyon, aşağılanma hissi ve zihinsel çöküş izledi. Cinsel kimliğine karşı, İngiliz devleti ve ahlak sisteminin giriştiği aşağılamaya daha fazla dayanamadı. Bir yıl sonra, 7 Haziran 1954'te Wilmslow'daki 43 Adlington Road adresindeki evinde siyanürle intihar etti.

Enigma'yı çözen dahi: Turing

İngiliz devletinin cinsel kimliği nedeniyle suçlu ilan ettiği ve ölümünden yalnızca iki yıl önce kimyasal hadım uygulamasına mahkûm ettiği kişinin adı Alan Turing'di.

O, Nazi Almanyası'nın Enigma şifrelerinin kırılmasında kritik rol oynayan, modern bilgisayar biliminin önünü açan dahi bir matematikçiydi. Yapay zekâ tartışmalarının hâlâ temel taşlarından biri olan Turing Testi'ni ortaya atan da oydu.

Savaş bittikten yalnızca birkaç yıl sonra, 1952'de bir erkekle ilişkisi olduğu ortaya çıkınca kendi ülkesi tarafından "ahlaksızlık" olarak görülür ve “düzeltilmesi” gereken bir suçlu ilan edilir. Hapisten kaçınmak için devlet eliyle kimyasal hadım edilmeye razı olan Turing için, bu ölüme giden yolun başlangıcı olur.

Turing'in hikâyesi yalnızca trajik değil; insanın bir devlete, topluma ve kendi zamanının ahlak anlayışına rağmen ne kadar büyük şeyler başarabileceğinin ve ardından aynı devlet tarafından cezalandırılabileceğinin neredeyse kusursuz bir örneğidir.

Böylece, ülkesini Nazilerden kurtarmaya yardım eden Turing; kendi ülkesi tarafından eşcinsel olduğu için ölümcül bir şekilde cezalandırılmış olur.

İngiliz devleti yıllar sonra onun mahkûmiyetini resmen “haksız ve ayrımcı” olarak niteledi ve 2013'te Turing'e kraliyet affı verildi. Hükümetin kendi açıklamasında, Turing'in savaş sırasında ülkenin kurtuluşuna yaptığı katkının yanı sıra modern bilgisayar bilimine bıraktığı mirası özellikle vurgulanmıştır.

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/tarihin-yakamadiklari-1-enigmanin-sifreleri,59076?_t=1789595599239


19 Ağustos 2026 Çarşamba

Çerçeveye sığmayan halk: Kürtler

Yusuf Nazım
T24 | 19 Ağustos 2026
 

Tarihi günlerden geçiyoruz.

Nicedir silahlar susmuş, çatışmalar sona ermiş, telefondan telefona ölüm haberleri atlamaz olmuş.

Umutlu günlerden geçiyoruz.

Bir tarafta “terör bitti” sevinci, öte tarafta kuşku ve tereddüt biriktiren, tarih tekerrür edecek diye gardını alan kesimler.

Kürtlerin ise yüzünde kırık bir neşe, yüreğinde burukluk var.

Haklılar da.

Neredeyse iki yıldır büyük umutlarla beklenen Çerçeve Yasa’da Kürt’ün adı yok!

Tarihsel bir sorunu çözmek iddiasındaki iktidar bloku, “biz Kürt sorununu çözeceğiz” demiyor/diyemiyor!

Bugün aklım, zalim soruların yurdunda:

İktidar, asıl meselenin adını koymaktan niçin özenle kaçınıyor?

Yasanın çerçevesinin, geniş bir tartışma ve kolektif irade ile değil, salt devlet aklı ve Öcalan’ın onayıyla oluşturulduğu açık. Kürt’ün adı, göstermelik dahi olsa anılmamış. Kürt siyasetçiler bunu nasıl yorumluyor?

Onları, itiraz etmekten alıkoyan ne?

Bu durum, devletin kendi resmi kayıtlarına göre 3.600 köyü boşaltılmış, yüz binlercesi toprağından göçertilmiş, on binlercesi yitirilmiş, binlercesinin mezarı bile olmayan milyonlarca Kürt için incitici değil mi?

Dedim ya, bugün aykırı sorularla hemhalim.

Örneğin, Kürt halkını temsilen sürece dâhil olan politikacılar, Kürt’ün adını, küçük bir çerçeveye dahi sığdırmaktan kaçınan devlet aklına neden karşı çıkamaz?

Bu kadar masum, böylesine hakkaniyetli, bir o kadar anlaşılır bir talepten onları alıkoyan nedir?

Üstelik, varlıklarının “kart, kırt” şeklinde aşağılanarak yok sayıldığı; salt o kimliğin inkarı temelinde dünyanın büyük insanlık suçlarına mekân olan Diyarbakır Zindanlarının yaratıldığı tarihsel gerçekliğin gölgesinde; ve yine üstelik 100 yıllık geçmişimizde isyan ve çatışmalara sebep olan başat bir kimlik sorunu ortada duruyorken…

Türk’ün acısını haklı olarak kutsayanların, Kürt’ün acısı üzerine tek kelime etmemesi nasıl açıklanır?

Birçok uluslararası endekste Türkiye, dünyanın en baskıcı, en sansürcü, en adaletsiz ülkeleri arasında yer alıyor. Böylesi otokrat bir rejimin yaratıcısı bir iktidarın eliyle gelecek demokrasi kime yar olacak? Başka bir yazımda söylediğim gibi, Türk’ün kışı sürerken Kürt’e bahar gelecek mi?

Ortada, Kürt’ün adını dahi anmaktan kaçınan bir akıl var. Sahi, sonraki aşamalarda Kürt’ün ana dili, eşit yurttaşlığı, diğer toplumsal hakları nasıl tartışılacak? Kürt siyasetçileri böyle bir iyimserliğe iten ne?

Bir yanda yıllardır varlığı inkâr edilmiş, dili yasaklanmış, ötekileştirilmiş bir halk; düğünleri basılan, statlarda yuhalanan, sokaklarda omuz vurulan, tarlalardan kovulan insanlar... Öte yanda sebebi ne olursa olsun kinle, nefretle beslenmiş, ırkçılıkla zehirlenmiş geniş toplumsal kesimler. Tam da bu koşullarda Kürt’ün adını anmadan barış mümkün olacak mı, iyileşme sağlanacak mı?

Sahi, yüzleşme olmadan bunca yara nasıl kapanacak?

Bayramlarda, özel günlerde kayıp evlatlarının, el sürecek mezarı bile olmayan anaların yüreğindeki acıyı dindirecek olan ne?

Aynı coğrafyayı kader eylemek

Türkler ve Kürtler.

Yüzyıllardır iç içe yaşamış, gün olmuş omuz omuza çarpışmış, gün olmuş aynı mezarda koyun koyuna yatmış, son yüz yıldır adeta birbiriyle kaynaşmış, aynı coğrafyayı kader eylemiş iki halk.

Başka yerlerde olduğu gibi on üç yıldır yaşadığım Ege'nin her yerinde de gördüm. Kız alıp kız vermişler, torunlar büyütmüşler.

Coğrafya böylesine kader olmuşken bize, birlikte yaşamı kedere dönüştürmek nasıl bir aklın ürünü?

Kürt’ün yüreğine zerk edilen acı dinmezse, Türk nasıl mutlu olabilir? Kürt’ün kendini özgür hissetmediği koşullarda Türk’ün hali nic’olur?

Özellikle, Türk’ün yarasına sürülen merhemi, Kürt’ün yarasından esirgemek hangi aklın eseri?

Yalınlığın dehası: William Saroyan’dan ana dil üzerine

William Saroyan, Amerikan edebiyatının ünlü bir öykücüsüdür. Öykülerinde sade, yalın bir dil kullanır. Bu yüzden dünya öykücülüğünde yalınlığın dehası olarak bilinir. Bir yazısında şöyle der:

“Anneannem, Kürtçe kalbin dilidir derdi. Türkçe ise müziktir; bir şarap deresi gibi akar...”

Bense, “ana dili insanın yurdu gibidir” demiştim bir yazımda. İnsanoğlu bu yurttan alır besinini; bu yurdun toprağına borçludur gelişmesini, en çok da buradan kazandıklarıyla zenginleşir.

Bugün Hindistan’da devlet tarafından kabul edilmiş 22 resmi dil mevcuttur. Bu sayı, ulusal çaptaki resmi dil dışında, kabul edilmiş resmi/bölgesel dil sayısı Çin’de 51, Rusya’da 34, Irak’ta 4, İran’da 8, İtalya’da 11, İngiltere’de 10, ABD’de 8 ve Bolivya’da 37'dir.

Bunların dışında Kanada, İrlanda, Pakistan, Finlandiya, Malta, Hollanda ve İsrail’de 2; Belçika, Slovenya, Lüksemburg ve Bosna Hersek'te 3; İspanya, İsviçre ve İtalya'da 4; Karadağ ve Singapur'da ise 5 farklı dil bu ülkelerin anayasalarında resmi dil olarak tanımlanmıştır. (*)

Bir zamanlar, dünyanın en ağır ırkçılık rejiminin hüküm sürdüğü Güney Afrika’da bugün, Zuluca’yla birlikte anayasalarına kaydedilen resmi dil sayısı 11’dir.

Dört ana parçaya bölünmüş Kürtlerin nüfusu, yaklaşık 35 milyon olarak tahmin edilmekte. Bunu doğru varsayarsak, dünyadaki 193 bağımsız devletin yalnızca 39’unun nüfusu Kürtlerden daha kalabalıktır.

Keza, dünyadaki ülkelerin 113'ünde, birden fazla dil, resmi dil olarak kullanılmaktadır.

Bir halk, 193 devlet

Bugün BM’de resmi olarak temsil edilen 193 devlet bulunmaktadır.

Bunların arasında 6.668.000 nüfuslu Bulgaristan, 6.638.000 nüfuslu Kongo Cumhuriyeti ve 5.169.000 nüfuslu Moritanya da bulunmakta. İçlerinde nüfusu az öyle ülkeler var ki hepsi de adıyla, sanıyla, statüsüyle anılıyorlar; 4.935.000 nüfuslu Kuveyt, 3.557.000 nüfuslu Moğolistan, 3.174.000 nüfuslu Katar da bunların arasında...

2.751.000 nüfuslu Arnavutluk dersen yine öyle, 2.603.000 nüfuslu Botsvana ile 2.389.000 nüfuslu Lesotho da...

1.676.000 nüfuslu Bahreyn ile 1.437.000 nüfuslu Doğu Timor'a ne demeli? Onları da özenle yerleştirmeliyiz bu çerçeveye. 687.000 nüfuslu Lüksemburg, 625.000 nüfuslu Karadağ, 402.000 nüfuslu İzlanda, 221.000 nüfuslu Samoa, 117.000 nüfuslu Grenada ve 34.000 nüfusa sahip San Marino’yu da...

Geride, yaklaşık 35 milyonluk nüfusuyla boynu bükük, dili kırık; yüreğinde ilelebet öteki olmanın hüznü, küçük bir çerçeveye dahi sığmayan bir halk kalıyor:

Kürtler!

(*) Resmi Dil ve Anayasalarda Düzenlenişi, Yrd. Doç. Dr. Olgun AKBULUT, 2012/3 Ankara Barosu Dergisi

 https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/cerceveye-sigmayan-halk-kurtler,56704?_t=1787087750498


14 Ağustos 2026 Cuma

Giderayak | Bir çınarın, Coşkun Özdemir'in arkasından

Yusuf Nazım
T24 | 14 Ağustos 2026

Yıl 1952, Şanlıurfa

Delikanlı, dışarının kuru sıcağını üzerinde taşıyarak içeri girdi.

Eğildi, nice öğrenciler yetiştirmiş bir Cumhuriyet kadını olan annesinin ellerinden öptü.

Annesi, oğlunun ona uzattığı diplomaya bir süre gururla baktı. Sonra kaşlarını çatarak:

“Bak oğlum,” dedi, “hastalarından para aldığını duyarsam hakkımı helâl etmem, bilesin!”

İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden çiçeği burnunda mezun bu gencin adı Coşkun Özdemir’di.

Urfa’dan başladığı hayat yolculuğu onu, önce İstanbul Üniversitesi, sonra Haseki Hastanesi, derken Dünya Sağlık Örgütü, Londra National Hospital for Nervous Diseases ve Harvard’a kadar götürecek, annesinin söylediği o sözü kulağında küpe olarak taşıyacaktı.

Bundan dolayı olsa gerek, onu tanıdığım kırk yıla yakın süre içinde ne bir özel muayenehanenin kapısını aralarken ne de bir hastasından para alırken gördüm.

Bazen özel muayene olmak için çok ısrar edenler olurdu.

“Bizim bir hasta derneğimiz var, oraya gel, göreyim,” derdi.

Hastasını dernekte görür, borcunu sorduğunda, “Borcun yok ama istersen makbuz karşılığı derneğe bağışta bulunabilirsin,” diye karşılık verirdi.

Annesinin sözleri kulağından hiç gitmedi. O sözü unutsaydı büyük servetlerin sahibi olurdu. Oysaki ömründe iki odalı, mütevazı bir evden başka mülkü olmamıştı.

Hastalarına, hastalık derecesinde düşkündü. Çıktığı bilim yolculuğunda seçimini nöromüsküler hastalıklardan yana yapacak, ömrünün tamamını kas hastalarına adayacaktı.

1978 yılında kurduğu Türkiye Kas Hastalıkları Derneği, rahmetli eşi Emine Hanım’ın sıkça şikâyet ettiği üzere onun birinci eviydi.

Bir ömürden geçenler

Hastalarla olan ilişkisinin yıllarca tanığı olmuştum. Bıkmadan usanmadan onları dinler; kiminin başını okşar, kiminin ellerini tutar, kendi evlatları gibi sarıp sarmalardı onları. Doğum gününü onlarla beraber kutlamak en büyük mutluluğuydu. Bayramlarda, pikniklerde, davetlerde hastalarıyla birlikte olur; onlarla el ele verir, dans eder, eğlenirdi. Belki de gerçek insan olmanın doruğuydu bu.

Her davranışından yeni bir şey öğrenirdim. Alçak gönüllülüğün, nezaketin, şefkatin, inceliğin erbabıydı. Hastasıyla arasında bütün duvarları kaldırmıştı. Onlara cep telefonunu verir, “Yirmi dört saat açık, ne zaman ihtiyaç duyarsanız arayın.” derdi.

97 yıllık ömürden kimler geçmemiş, o çınarın gölgesinde kimler oturmamıştı ki…

Yaşar Kemal’le, Sebahattin Eyüboğlu’yla, Melih Cevdet’le, Vedat Günyol’le, İlhan Selçuk’la dosttu. Ruhi Su’dan türküler dinlerdi, Nail Çakırhan’dan türlü türlü anılar, Can Yücel’den küfürler; hepsiyle dost sofralarında buluşurlardı. Attilâ İlhan şiirlerini okurdu ona, Aziz Nesin’se fıkralarını. Halet Çambel’in dostuyken doktoru olmuştu. Son günlerinde hastanede, tekerlekli sandalyede onu süren de oydu.

Gazi Yaşargil, Türkan Saylan, Edip Aktin ve Rana Kartal gibi yüksek entelektüel birikime sahip; kimi, alanlarında dünya çapında zirveye ulaşmış, kimi 1960’ların aktif siyasi/sol aydın kimliğine sahip olmuş hekimlerle sıkı arkadaştı.

Mücap Ofluoğlu, Mehmet Başaran, Server Tanilli, Hıfzı Topuz da sığdı o ulu çınarın gölgesine; Doğan Kuban, Orhan Bursalı, Oktay Akbal ve Uğur Mumcu gibi adını sayamadığım daha niceleri de. Azra Erhat da geçti ömründen, Hakkı Tonguç ve Jale İnan da.

İyilik ve dostluk sınır tanımazdı. Jerry Lewis’i gördü o çınar; yakından tanıdı, hayran kaldı, çalışmalarını örnek aldı. Dünyanın en prestijli nöroloji kliniğinde, dünyanın en ünlü nörologları Miller Fisher’ı da tanıdı, Raymond Adams’ı, Robert Young’ı da... Aynı klinikte onlarla birlikte çalıştı, arkadaşlık yaptı.

Gazze’de çocuklar ölürken ben niye yaşıyorum?

Her şeyden öte, o bir direnişçiydi.

12 Eylül darbesine de karşı çıktı, YÖK’e de. Bazen öğretim görevlilerinin önündeydi, bazen üniversite öğrencilerinin. Herkesi anlayışla, sevgiyle, hoşgörüyle saran, kucaklayan bir kişiliği vardı. En zor zamanlarda İstanbul Tabip Odası Başkanlığını yaptı, hak mücadelesinin içinde oldu. Darbeciler tarafından üniversitedeki kürsüsünden uzaklaştırıldığında yılmadı. Ayrıldığı her yere alkışlarla geri döndü. Yapılan ilk seçimlerde büyük çoğunlukla yeniden seçildi.

Gezi Direnişi patlak verdiğinde 83 yaşındaydı. Bir belgesel filmin galası için bulunduğumuz Diyarbakır’da, İstanbul’a dönmek için can atan yine oydu. Direnişin son günü Taksim Meydanı gaza boğulduğunda, soluk soluğa kendini Taksim Metrosu’na atan da.

Tıp öğrencilerinin idolü, kas hastalıklarının babası, umutsuzların sığınağıydı. Yeri geldi, köşklerde, saraylarda ağırlandı, yeri geldi elinde dövizlerle yürüdü, sokakta slogan attı. Onu, hastalarını korumak için kendini derneğin kapısına zincirlerken de gördük, Filistin halkına destek olmak için gittiği işgal topraklarında Yaser Arafat’la görüşürken de.

Hayatın bütün kötülüklerine karşıydı. Ne var ki kötülüğün egemen olduğu bir çağda yaşıyordu. Böyle bir çağda yaşamak, giderek yüreğinde onulmaz bir ağrıya dönüşmekteydi. Bir gün telefondaki sohbetimizde, “Gazze’de çocuklar ölürken ben niye yaşıyorum ki?” dediğinde donup kalmıştım.

Yaptığımız Düşümdeki Uçurtma belgesel filminin galası için dolaştığımız Kürt illerinde, yöre insanıyla hemhâl olmak için nasıl da çırpınıyordu. Bir çocuk gibi sağa sola koşturuyor; konuşuyor, dinliyor, öğreniyor, öğretiyordu. Kürtleri, Süryanileri, Keldanileri ilk defa bu kadar yakından tanımıştı. Döndüğümüzde gezi izlenimlerini anlattığı o uzun yazının sonu, “İki halkın (Türkler ve Kürtler) demokrasi, insan hakları, laik düzen hedefinde birleşmesi ve bu taleplerini öne çıkararak bir dayanışma içine girerek mücadele vermesi Türkiye’yi aydınlığa çıkaracaktır,” diye bitiyordu.

                                                               Bir ömürden geçenler

Giderayak...

2019 yılındaki doksanıncı yaş kutlamasının sinevizyon gösterisini bizzat hazırlamıştım. Filmin son karesinde, “Yüzüncü doğum gününde buluşmak üzere,” diye yazıyordu.

Salonun kahkahaya boğulduğu o gün bana söz vermişti. Yüzüncü doğum gününü de birlikte kutlayacak, yine ben hazırlayacaktım video gösterimini.

Son yıllarında yeni bir sözcük sızmıştı dağarcığına. Cümlelerini hep “giderayak” diye kurmaya başlamıştı. Giderayak nasihatler veriyordu bize:

“Giderayak, kulağınıza küpe olsun çocuklar…”

“Giderayak, şunu da söylemeliyim ki…”

“Giderayak, bir şiir okuyayım size… Bir anımı daha anlatayım çocuklar…”

Hayatın ömründen çaldığı onca zamana karşı, içinde delifişek bir yürek taşıyordu. Seksen yaşındayken, Sunay Akın’la yaptığımız etkinliklerin birinde, bir metre yüksekliğindeki sahneye atlayarak çıkmaya kalkışması, tüm salonun yüreğini nasıl da ağzına getirmişti.

Ne var ki zaman acımasızdı. Her geçen gün, ömründen biraz daha çalmaya devam ediyordu. Kanser oldu, direndi, onu yendi. Doksanında düştü, bacağını kırdı, dayandı. Hastalıklar geçirdi, kalçasını kırdı, yoğun bakımlara girdi, öldü öldü dirildi. Doksan beşindeydi, bir kez daha kalçasını kırdı, yine direndi; doğruldu, yeniden ayağa kalktı.

Hayatla ölüm arasındaki çizgi iyiden iyiye inceldiği zamanlarda, “Ben yolcuyum artık,” diyordu. “Olur mu Hocam, daha 100. doğum gününü kutlayacağız,” diye karşılık verirdim. “Haa, öyleydi değil mi?” diye muzipçe gülümserdi. O bir direnişçiydi, direnmeye devam ediyordu.

Anneme verdiğim söz

En son bir ay önce telefonda görüntülü görüşmüş, uzun uzun sohbet etmiştik.

10 Ağustos günü kahvaltıda, doksanındaki annem, “Coşkun Hoca’yı arasana,” demişti. “Tamam anne, akşam arayacağım,” diye karşılık vermiştim ona.

O akşam arayamadım! Ölüm, benden önce davranmıştı. Haberi aldığımda, ciğerimden kocaman bir parça koptu sandım.

Ansızın gitti!

Çok istiyordu, olmadı, Gazzeli çocuklardan sonra gitti.

Tıp camiası, müstesna bir değerini kaybetti; ülke bir çınarını, kas hastaları babasını, umutsuzlar sığınağını.

Geride hiç dolmayacak kocaman bir boşluk bıraktı. 97 yıla öyle çok şey sığdırmıştı ki, ona doyamadık. Yüzüncü doğum gününü kutlayamadan gitti.

Bir pazar tezgâhının tenhalığında içimde kalanlar

Bir zamanlar, bir belgesel film yapacaktık onun için. Adı Giderayak olacaktı, senaryosunu bile hazırlamıştım; yapamadım, içimde kaldı.

“Geciktin, atla gel, topla çocukları, buluşalım,” diyordu; gelemedim, içimde kaldı.

Nail Çakırhan’ın beldesine, Akyaka’ya gelecek, dönüşte bana uğrayacak, birlikte güzel düşler kuracaktık; o güzel düşleri bir daha kuramadık, içimde kaldı.

Anneme söz vermiştim; o akşam onu arayacaktım. Yaralı bir kuş ağırlığındaydı yüreği, durdu; arayamadım, içimde kaldı.

12 Ağustos, Çarşamba, Ürkmez

Gökyüzünde dolunay, güneşi tutmak için sabırsızlanırken, mevsim sonbahara yaklaşıyor.

Hemen ötede mandalina bahçeleri, tez elden meyveye dönmenin telaşında ağaçlar. Yüzümde serin bir poyrazın dokunuşları, burnumda tuzlu deniz kokusu, kalbimde hüzün.

Alıp başımı gitmişim. Ertesi gün açılacak pazarın hazırlıkları sürüyor.

Dudaklarımda kıpır kıpır sözcüklerin beni sürüklediği bir tuhaf diyardayım. Son sözümü de söylüyor, henüz kurulmamış bir pazar tezgâhının tenhalığında bitiriyorum yazımı.

Seni çok özleyeceğiz…

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/giderayak-bir-cinarin-coskun-ozdemirin-arkasindan,56627?_t=1786657890437