18 Kasım 2011 Cuma

Düşler Kervanı-2


cümle hayaller gitmiş,
düşler bozgun, sözler ağlamaklı
sanki hiçbir sebep yok,
belki de yanlış bir yaşamak ağrısıdır
gitmek bilmez bir yanımdan bu hüzün
yenilmiş olarak geliyorum!

çıkmaz
bir sokak başı gibiydi yalnızlıklar
vuslata zaman yoktu
bu eskiler diyarında
hep ölü geçti hayatlar
hazan döndü, ayrılıklar çoğaldı
çokca söz vardı söylenecek daha
bir yanım eksilmiş olarak geliyorum!

dost yüzler eksildi
mevsimler küstü  kimi zaman
soldu duvar yazıları
nankör bir arbede bu an
dört yan vefasızlık
söylenecek tek söz bile kalmadı bu mevkide
yine de sevmiş olarak geliyorum

Yusuf Nazım
3 Aralık 2006

8 Kasım 2011 Salı

Yarım paket Bafra sigarası, kol saati ve kalemi bize kaldı

Yusuf Nazım
Cumhuriyet, 7 Kasım 2011
İlhan Erdost’un anısına (*)

O günden bir gün önce...
Ülkenin utancını topluyor eller. Ankara’da bir dostun kapısına dayanmış kahverengi gözler tedirgin. Sırça yürek, bir türlü çalamıyor kapısını, bekliyor… Ağrıları kadın yüreğinde saklı, ser veriyor, sır vermiyor.. Usuldan dokunuyor zile, yavaşça aralanıyor kapı, gül yüzlerinde gizli bir hüzünle selamlaşıyorlar..

Muzaffer Erdost buyur ediyor içeri. Usul adımlarla süzülüyor salona. Geçmiş anılara yol vermeden, karpuz ve çay ikram ediyor… Konuya giriyorlar birazdan. Muzaffer Erdost, 12 Eylül’de öldürülen kardeşi İlhan’ın, Ankara’daki Utanç Müzesi’nde sergilenecek  kişisel eşyalarının bulunduğu kolileri getiriyor. Birlikte açıyorlar. Masanın üzerinde İlhan’a ait bir sürü siyah-beyaz fotoğraf… Ayakkabısı, saati, sigarası, kalemi… Öldürüldüğünde üzerinde bulunan kanlı kıyafetler.. Kan lekeleriyle kurumuş gri kırçıllı paltosu, dikiş yerlerinden sökük kanlı  pantolonu. Buruş buruş olmuş filtresiz Bafra paketini, siyah deri kordonlu kol saatini ve kurşun kalemini masanın üzerine koyuyor.. Masanın üzerine sanki kardeşinden bir parçayı koyuyor. Kardeşinden bir parçayı değil, sanki kardeşini koyuyor. Onun bahar tazesi gülüşlerini, tez elden büyüyüşlerini, o civanmert, delikanlı yürüyüşlerini koyuyor…

Dalıp gidiyor gözleri… Geçmiş anıların kıskacından zoraki kurtarıyor kendini. Cesaretle topluyor masanın üzerinden o yasemin bakışlarını. Rengi solmuş kanlı gri pantolonunu, üzerinde kan lekeleri kurumuş kırçıllı paltosunu, sigarasını, kol saatini, kalemini… Topluyor birer birer, önünde yenilmiş ve yıkık bir ülke gibi duran masanın üzerinden. Yenilmiş ülkesinin bütün acılarını topluyor sanki; dal dal kırılmış umutlarını, parça parça olmuş düşlerini, feryat figan çığlıklarını.. Toplayıp, dolduruyor kutuya bir bir…

 “Gözlerimin önünde yüreğimi aldılar.” diye mırıldanıyor Muzaffer Erdost. İçli gözleriyle uzak bir dünyaya bakar gibi konuşuyor. Gözlerinde uzak bir dünya kalmış gibi sanki. Her kelimesi ağır bir hüzünle yüklü, her kelimesiyle ağır bir hüznü tartar gibi konuşuyor;

“Yarım paket Bafra sigarası, kol saati ve kalemi bize kaldı.”
/*
İçinde, yüreğini sarıp sarmalayan bir hüzünle ayrılıyor Muzaffer’in yanından. Akşam karanlığının serinliğine bırakıyor kendini. Ankara’nın sıradan bir Ağustos akşamının sessizliği akıp gidiyor içinden. Göğsünde, yüreğinin ta derinliklerinde bir yerde inceden inceye bir acıyı hissediyor. Küçük bir çakının ucu batıyor sanki yüreğinin bir yanına.

Yükü ağır; beraberinden buruk düşler ve içinde İlhan Erdost’un özel eşyalarının bulunduğu dört koli; kanlı giysileri, bitmemiş sigarası, kol saati, kalemi.. Bir de ülkesinin acıları; kırılmış umutları, kaybolmuş düşleri, çığlıkları..

Puslu bir Ankara akşamının günahları var bu kolilerde; Islak ve kirli bir karanlık gibi ülkenin vicdanına yapışan o kara güne ait hemen her şey var; İlhan Erdost’u karanlık bir cemseye koyuşları var; ona karanlık bir cemsede kıyışları var; ona postallarla, tüfeklerle, dipçiklerle vuruşları var…

Üzerine, kirli bir ölümün adı bulaşmış bir sonbahar akşamı var bu gecede. Beraberinde koli koli taşıdığı bir ölümün kokusu var. Sokakları korkuya ve kuşkuya bulanmış bir Ankara akşamı var; Bir cezaevi aracının Ankara sokaklarından sessiz bir ölüm makinesi gibi geçişi var. Korkuya batmış yüzlerin, çürümüş suretleri var bir cemsede. Dallarını yol kenarlarına sarkıtmış akasyaların yorgun yaprakları var; suskun sokak lambaları, sağır bulvarları, çıkmaz sokakları var. Ağır ağır seyreden bir aracın soğuk metal zemininde, postal sesleri altında ezilmiş, sereserpe yatan İlhan’ın soluksuz kalmış kanlar içinde yüzü var. Mamak Cezaevi’nin karanlık ve izbe bir koğuşunda, pare pare olmuş, kanadı kırık, çaresiz bir kuş gibi çırpınan; son nefesinde “ağabeyim nasıl” diye soran, “nefes alamıyorum” diye inleyerek duran yüreği var…
/*
Ölgün ışıklarıyla bir sokak lambasının zoraki aydınlattığı bir apartmanın önünde durdu araç. Yaralı yüzüyle indi taksiden, yaralı gözlerle baktı kolilere, yaralı yüreğiyle taşıdı onları… Sanki yaralıydı bu kent; bu üzerinde yürüdüğü kaldırımlar, şu karşı apartmanın sönmüş ışıkları, bu göz gözü görmez karanlık… Yaralı adımlarla yürüdü apartmana doğru, ağır ağır çıktı merdivenleri, yaralı bakışlarla aradı anahtar deliğini, sanki yaralıymış gibi çevirdi bileğini… Kapıyı araladı, kolileri bir bir içeri aldı. Yorgun ve yaralı bedenini zorlukla sürükledi içeriye.

Üzerindeki bunca yükün ağırlığında, duygularıyla kalbi arasında sıkışıp kalmış gibiydi. Sisler içinde kalmış eski anıların çarşafı hafifçe aralandı; 1991 yılının soğuk bir Mart gününde, işkencede öldürülen nişanlısının ölüm haberinin geldiği güne döndü; yüreğinde kapanmaya yüz tutmuş bir yaranın hafifçe açıldığını hissetti. Yenik bir ülke gibiydi yüzü. Ve yıkılmış bir kente benziyordu yüreği.. Saatlerdir göğsünde kilitlemiş olan düğümü yutkunarak güçlükle çözebildi. Bir süredir yüreğine akıttığı yaşlar, yanaklarından aşağıya bir sicim gibi süzüldü..

Lavaboya gitti, yüzünü yıkadı, saçlarına çekidüzen verdi. Aynada kızarmış gözlerine baktı. Yarın, 12 Eylül Utanç Müzesi’ne Muzaffer Erdost’tan aldığı eşyaları götürecekti. Kolilerdeki eşyaları tasnif etmesi gerekiyordu. Bir sigara yaktı, arkasına yaslandı, yaşadıklarını bir kez daha düşündü. Burası sisler ülkesiydi. Sisler ülkesinde yaşayanların ne tanrıları vardı ne de tanrıçaları. Hiçbir şey basit bir görüntüden ibaret değildi. O halde, olmayan şeye dair değil, var olana dair anlatılacaktı hikayeler. Doğanın Diyalektiği’ydi bu; karşı gelinemez, tutsak alınamaz, durdurulamaz..

Heybesi yarım kalmış düşleriyle doluydu. Bilgisayarın başına geçti. Zaman, adına tarih denilen bu beldede bir kasırga gibi esip geçiyordu. Yüzüne buruk bir gülümseme kondurdu, yazmaya başladı. Aklında, geçmiş zamanların sisli anıları, yüreğinde parça parça olmuş kelimeler;

“Yarım paket Bafra sigarası, kol saati ve kalemi bize kaldı...”

(*) İlhan Erdost ve Ağbeyi Muzaffer Erdost 12 Eylül 1980’den hemen sonra evlerinde yasak kitap bulunduğu gerekçesiyle gözaltına alınırlar. 7 Kasım günü Mamak Cezaevi’ne ait bir araçla A Blok’tan C Bloka götürülürken, aracın içinde ve koğuş kapısında öldüresiye dövülürler. İlhan, bu işkence sırasında beyin kanaması geçirerek ölür. Son sözü “Ağbeyim nasıl” ve “nefes alamıyorum” olur. Evlerinde bulunduğu iddia edilen kitabın adı ise F.Engels’in “Doğanın Diyalektiği” adlı kitabıdır.

Yusuf Nazım

7 Kasım 2011 Pazartesi

İsyan Et Ülkem!

Solaklı Vadisi - Direniş
eyyy zalim!
bu topraklarda
soğanı tuza banıp da yemenin
senin bilmediğin başka bir tadı var!

gördüm
haber ajanslarındaydı yüzü
yerde sürüklenirken yaşlı bir kadının
kılıç-kalkan soğuk bir vadiye püskürttüğün
bil ki,
zulmün bile bir adabı var zalim!

biliyorum güçlüsün
üstelik kurutacak kadar toprağı kudretlisin
unutma,
kurutmaya çalıştığın toprağın bile bir vicdanı var zalim!

utan!
çocukların o yaralı bakışlarından
ey zalim, utan!
hükmü var mıdır
yasayla getirdiğin ölümlerin
söyle kaç paradır hileyle satın aldığın emirlerin    

hangi çeklerin üzerinde ciroludur bu zulüm!

Loç Vadisi - Hüzü
söyle,
kim yaptı

sana bu cennet yeryüzünü bahşeden yasaları
kimin elinde büyüdü bu hileli karanlık
nasıl soluk yüzlü bir sahteliğin cesareti var sende
hangi parayla satın aldın
Fatma Nine’yi bir dağın başında soluksuz bırakan zehiri!

gördüm,
soğuk yüzleriyle sıraya dizilmişlerdi

demirden zırhlarıyla kolluk kuvvetlerinizi

emir bekliyorlar devletlü büyüklerinizden
biliyorum
birazdan hücum eyleyecekler üzerlerine
sisler içinde köylüler kesmiş
yaralı ve yorgun suretleriyle dağın yamaçlarını
biber gazı yetmez
Fatma Nine’nin feryadını kesmeye
gönder ölüm kusan uçaklarını üzerine
ey zalim, gönder!
gönder ki göreyim yüzünü
senden öğreneyim bir kez daha

şaşaalı bir uygarlık adına insanlığın ölümünü.  

Gerze - Karşılaşma



zulmünün bir kotası yok mu senin
eyyy zalim!
hangi pazarlığın eseridir hışmın
dön bak
nasıl kirli bir ölümün yüzü saklı sende
hangi ölüm çukurunda çoğalttın zehrini sen
hangi tanrının adaletidir
mülkünde saklı olan
cesaretin yeter mi söylemeye
dağa taşa bulaştırdığın vahşetin adı ne
hangi ateşte büyüttü sırrını bu şiddet

ölüm makineleri stokladın doymadan
yetmez mi

tahvillerinle, hisse senetlerinle
az mı silahlar aldın
ekmeğimden keserek zalim
az mı ölümler biriktirdin

alınterimi damla damla sömürerek 


Munzur Vadisi - Korku
söyle
hangi ölünün yüreğine can verecek
barajlarında biriktirdiğin su
hangi senete tahvil edilmiştir
üzerimize kirli kirli akıttığın bu ölüm

bir adı var mıdır,
dağa, taşa ektiğin bu nefretin, bu kinin?

söyle

hangi insanlığın kanıdır
damarlarındaki zehri besleyen
hangi tanrının izniyledir bu zulüm
yoksa
çocuklarımız,
memelerinden süt yerine
ölüm içsin diye midir
bunca cüretin

Tortum - Endişe

eyyy yüreğinde
damar damar kan yerine 
isyan büyüyen çocuk!
hırçınlığın bugün olsun
isyan et Mezopotamya!
eyyy burcu burcu toprağımdan  
can evime fışkıran dereler
kardeşliğin üzerime olsun
İsyan et Karadeniz!
Loç Vadisi, Büyükdere, Munzur!
söyle, kaç ölüm daha seni durdurur
kaç ölüm sendeki yangını söndürmeye yeter
isyan et Solaklı, Gerze, Tortum!
Munzur Vadisi - Çağlayış
isyan et Anadolum!
yüreğim
isyan et ülkem!

şimdi
bize reva gördüğün bütün ölümleri gönder
mahkemelerinle, avukatlarınla, heyetlerinle
kanunlarınla gönder eyyy zalim!
gönder Senozlu köylülerin kalbine zerk ettiğin acıyı
gönder ki anlayayım
Hilmiye ninenin etlerinde lime lime büyüyen ağrıyı
sakın esirgeme benden
toprağıma ve suyuma celp ettiğin ölümü
Munzur Gözeleri - Doğum
  
bir zamanlar
güzel bir adı vardı bu ülkenin
adı vardı renklerinin
bu topraklarda büyüyen yeşilin, sarının ve morun
tadı vardı bu ülkenin
üzümünün, şarabının, suyunun
ekmeği tuza banıp yemenin
sevinci hüzne katık etmenin
tadı vardı
bir de Munzurlu Yörük ana
Karaçamlı Fatma, Köknarlı Recep, Çineli Gülşen vardı
onlar öldüler
birer birer öldüler
gönder onlara reva gördüğün ölümü
gönder!
gönder ki
bir yanım o dağlarda üşüsün

biraz da ben öleyim zalim
biraz da yüreğim ölsün.
Munzur Vadisi - Nefes

4 Ekim 2011
Yusuf Nazım


2 Kasım 2011 Çarşamba

Düşler Kervanı-1

kuş uçmaz
kervan geçmez gecelerden geliyorum

yüreğim
bir kent eskisi gibi mavi
varoşlarım tedirgin
fabrikalar kanlı kılıç
meydanları mahşer gibi hınca hınç
mağlup bir şehirden geliyorum!

doruklarımda
yağız atlı süvariler
cümle ıssızlıklarımı eşkıyalar basar
gizli vadilere döner bakışlarım
yabanıl derinliklerimde yankılanır
gümbür gümbür akar
hırçın bir nehirden geliyorum!

Yusuf Nazım