9 Mayıs 2020 Cumartesi

Ağzında kır çiçekleri, dudaklarında güleycan

2010 Grup Yorum 25.Yıl Konseri'nden
Yusuf Nazım
T24 | 9 Mayıs 2020

12 Haziran, 2010, İstanbul.
Avrupa Yakası’nda, Dolmabahçe kıyılarına hummalı bir kalabalıklar akıyor.
Taksim’den, Sirkeci’den, Beşiktaş’tan, Kadıköy’den geliyorlar.
Her semtten, her renkten, her meslekten insanlar bunlar. İşçiler, öğrenciler, dokumacılar, garsonlar, tezgâhtarlar… 
Yürüyorlar.
Üniversite gençleri, çıraklar, şoförler, fırıncılar, inşaat işçileri, temizlik emekçileri…
Türküler söyleyerek geliyorlar. 
Semt semt birikerek, vapurlara binerek, tünellerden geçerek, Dolmabahçe Yokuşu’ndan inerek geliyorlar...
Anadolu’nun ezgilerini duymak, türkülerini dinlemek için; dağların sesine,  derelerin şırıltısına, ormanın ve kuşların cıvıltısına kulak vermek için geliyorlar.
İnönü Stadı’nın içi bir mahşer yeri; iğne atsan yere düşmez, tıklım tıklım; umutlarının türkülerini, yüreklerinde taşıyanlar dolmuş.
Hava karardı, kararacak.
İşçisi, işsizi, öğrencisi, öğretmeni; yaşlısı, genci, memuru, emeklisi, sevdalısı, âşık olanı…
Tam 55 bin can doldurmuş İnönü Stadını.
İbrahim Gökçek, 2010 İnönü Stadı, Grup Yorum 25.Yıl Konseri'nden

Birinin dilinde Çeşmi Siyahım, oturmuş türküsünü söylüyor İbrahim

Merhaba” diyor kadın.
Sahnede, elinde mikrofon; umutlarının türkülerini yüreklerinde taşıyanlara sesleniyor:

 “Sizleri tanıyoruz” diyor, yüreği 55 bin canın yüreğine değiyor;
“Sizlere reva görülen kapı kulluğunu reddederek, emeğinizin, alın terinizin karşılığını ararken baskılara, yasaklara rağmen sendika kurma hakkınızı ararken eylemlerinizden, direnişlerinizden tanıyoruz...”

“Pamukta, tütünde, fındıkta, toprağa kan ter akıtan ırgatlar, sefalete mahkûm edilip toprağa küstürülen çiftçiler…”

Sonra erkek olanı geçiyor mikrofona;
“Sizleri tanıyoruz” diyor o da; stadyumu dolduran 55 bin canın yüreği birden yüreğine değiyor; 

“Üç kuruşa köle gibi çalışırken, sorgusuz, sualsiz işten atılırken, direnişlerden, çocuklarımızın ekmeğini çalanlara karşı açtığınız grev çadırlarından, çalışırken kopan kollardan, yanan bedenlerden; madenlerde, tersanelerde yitirdiğimiz insanlardan tanıyoruz…”

Ve başlıyorlar türkülerine; her şeyi yaratan ellere dair dilleniyor ezgiler; geleceksiz bırakılan, yokluğun pençesine atılan gençlere, umudunu ve direncini yitirmeyenlere dair…
Hava giderek kararıyor, Dolmabahçe’nin sırtlarını, Boğaziçi’nin serin rüzgârları okşuyor.
“Gece leylak ve tomurcuk kokuyor.
“Hazirandan ölmek zor” diyor. Bir ezgi söyleniyor, sıcak bir yemek özleniyor, bir aşk, bir şiirde dile geliyor.
Derken, bir türkü daha kopuyor bağrından Anadolu’nun, bir ezgi daha yakılıyor.
Stadyumun ortasında, 55 bin can çiçeği birden açıyor.
Anadolu’nun binlerce yıllık öncesinden süzülerek geliyor, ekmeğe ve aşka dair sözler.
Sahnede genç bir ozan, madencilerin türküsünü söylüyor.

“Şimdi kara elmas diyarında, yeryüzü sıcak olsun diye.

İnönü Stadı’nda sazlar çalıyor perde perde, çellolar sıraya girmiş, gitarlar dinlenmede; neyler inceden inceye, kemanlar inleye inleye, flütler üfleye üfleye…
Başlıyor orkestra çalmaya; Anadolu’yu karış karış dolaşan âşıklardan, Dadalladan, Pir Sultan Abdalardan almışlar sözlerini.
Yunuslardan, Veysellerden alarak feyzlerini; Ruhi Su’dan, Mahsuni’den, İhsani’den söylüyorlar türkülerini…
Abdal olmuş ozan, nefesiyle bir baharı üflüyor, kelimelerinde Anadolu’nun cümle renkleri, ağzında kır çiçekleri.
Genç kız Güleycan’ı söylüyor sahnede.

“Güneş bile yasak gülüm güley gülüm
İçim sarı sıcak gülüm güley gülüm”

Ezgileri bir bir dile gelirken Anadolu’nun, birinin dilinde Çeşmi Siyahım.

“Önümüze dağlar sıralansa da..”

Elinde bas gitar türküsünü söylüyor İbrahim. 
Stadyum, içinde binlerce çiçek, rüzgârı içmiş bir orman gibi, sallanıyor.
55 bin can çiçeği birden coşuyor.


Açlığın koynunda büyüyen zulüm 

Başımı kaldırıyorum.
İçimde bir ürperti, sinemde soğukluk, yüreğimde bir titreme.
Bilgisayarımda sayfaları karıştırıyorum. Birden göz göze geliyorum onunla. 
Öylesine genç, yüzü öylesine apak, öylesine yaşam dolu…
Dudaklarını her araladığında, cıvıl cıvıl, sanırsın bir bülbül şakıyor, açınca kanatlarını sanki bir kuş uçuyor. 
Tanıyorum; yaşama sevinci bu gözlerindeki. Öylesine kıpır kıpır, öylesine heveskar, bir o kadar umutlu.
Nedense bir türlü geçmiyor içimdeki ürperti.
İki gün oldu, el sallayan fotoğrafını görmüştüm onun hastaneye giderken.
Nihayet bitmişti, açlığın koynunda büyüyen bu zulüm.
İşte o an düşüyor önüme haber!
Apansız kırılıyor belim, kırılıyor yürek telim.
Öldü” diyor haber; “öldü!”
“Helin’den ve Mustafa’dan sonra, o da öldü!”
“İbrahim Gökçek öldü!”
Dilinde türküleri, kalbinde söylenmemiş sözleri, ağzında kır çiçekleri…
Hepsi yarım kaldı.
Bir yanımda bir yürek ağrısı, bir yanımda ince bir sızı.
Demek 35 yaşında, 42 kilo, kaburgaları tel tel, o çocuk öldü!
Konserlerini veremeden, türkülerini söyleyemeden, ezgilerini derleyemeden gitti!
Bir an donup kalıyorum. Bir şeyler kopuyor, kopup da gidiyor içimden. Bir düş bozuluyor, kalbimdeki umut çiçekleri kuruyor.
Stadyumda bir türkü dilleniyor; 

“Şişli meydanında üç kız, biri çiğdem biri nergiz. 
Vuruldular güpe gündür, sorarlar bir gün sorarlar”

Donduruyorum sayfayı.
Önümde bir resim, içinde iki çocuk.
Gülüyorlar.
Gözlerinde çocuk yüzlü bir heyecan.
Bakışları ışıl ışıl.
Ağzında kır çiçekleri, dudaklarında güleycan.

Anadolu’nun kuruyan dereleri gibi şimdi yüreğim

İnönü Stadı’na dönüyorum yeniden.
Stadın içinde 55 bin ölü, 55 bin türkü birden susmuş, 55 bin ağaç birden solmuş.
İnönü Stadı şimdi koca bir mezar. İçinde söylenmemiş türküler, çalınmamış notalar, yarım kalmış ezgiler var. 
Ama hepsi suskun, hepsi mahzun, hepsi matem havasındalar.
Bütün sazlar, çellolar, gitarlar ve kontrbaslar; neyler ve kemanlar; flütler ve duduklar; trompetler ve klarnetler…
Hepsi birden susmuşlar.
Orkestra da çalmaz olmuş; dağların sesi, ormanların nefes alıp verişi, derelerin şırıltısı, kuşların cıvıltısı…
Hepsi birden susmuş!
Hepsi ölümüne bir suskunluk içinde, derin bir sessizlik çukurundalar.
Sadece yüreğimden bir ses; ince, zayıf, hüzünkâr.
Olmadı, yapamadık” diyor; “başaramadık!”
Türküler sahipsiz, notalar yetim, ezgiler yalnız kaldı.
“Bu kalleş, bu sinsi, bu ceberut ölümün pençesinden sizleri çekip alamadık!”
Şimdi yüreğim Anadolu’nun kuruyan dereleri gibi.
Sessiz, soğuk, kimsesiz.
Ve içinde buz parçaları.
Üşüyorum çocuklar, ne diyeyim.
Bağışlayın, sahip çıkamadık sizlere!

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/agzinda-kir-cicekleri-dudaklarinda-guleycan,26559

Grup Yorum 2010 25.Yıl Konseri'nin tamamı:

https://www.youtube.com/watch?v=hM9ueSJcKH0



1 Mayıs 2020 Cuma

Kırmızı karanfil

Görsel: Ali Akcan
Yusuf Nazım
1 Mayıs 2020


Sene 1940, 26 Nisan.

Batı Anadolu’da ünlü bir cezaevi.

Nice ünlü mahpusa, suçlulara, haydutlara yatarlık yapmış bir yer.

O gün tehlikeli bir mahkûmu getirirler cezaevine.

Tehlikeli olduğu kadar namlıdır da.

Hapishanenin etrafı duvarlarla çevrilidir. Her tarafta; avlularda, nöbetçi kulelerinde jandarmalar kol gezmektedir.

Ancak bu yetmez. Öyle ya, mahkûm nam salmış, tehlikeli biridir. İlave önlemler alınır. Jandarmalar hapishaneye açılan sokakları tutar, çevresini ikinci bir kordon ile sararlar. Bir hafta öncesinden ziyaretçi yasağı getirilmiştir zaten. Öyle ki, kuş dahi uçamaz…

Mahkûm kalp krizi geçirmiş, cezaevi hastanesindedir.

*  *  *

Aynı gün, şehrin mutena sokaklarından biri.

Bir patırtı, bağrışma, çığlık sesleri; küfürler gırla gitmektedir.

Karakolun tam karşısında, toz toprak içinde kavga etmekte olan iki çocuk. 

Tekmeler, tokatlar havada uçuşmakta, yumruklar savrulmaktadır; kâh yerlerde yuvarlanarak, kâh ayakta sürer kavgaları. Üst baş dağılmış, yaka paça birbirine karışmış, yüzleri, gözleri kan içinde kalmıştır.

Çok geçmeden kalabalık yetişir. Güçlükle ayırt ederler çocukları. Derken polis de bitiverir oracıkta. Soluğu karakolda alırlar.

İkisi de ketumdur. Söylemezler kavganın sebebini. Sadece alttan alta birbirlerini süzerler. Yarım yamalak alınır ifadeleri, sonra mahkemeye çıkarılırlar.

Aynı suskunluk, aynı sus pus olma hali orada da sürer. Üstleri toz toprak olmuş, elbiseleri yırtılmış, yüzleri yara bere içindedir.

Hâkim sorar, “oğlum bu ne hal, niye kavga ettiniz?”

Çıt çıkmaz ikisinden de. Sanki yeminlidirler. Anlam veremez hâkim, köpürür çocuklara. Bir sürü işi vardır, bunlarla mı uğraşacaktır! “Atayım sizi içeri, görün gününüzü, akıllanın biraz” der. İkisi de tutuklanır tabii, ver elini hapishane…

*  *  *

Aynı günün akşamı.

Kalp krizi geçirmiş mahpus, hapishanenin hastane revirindedir. Namı belli ya, revirde, ilaç kokulu bir odada tecrittedir.

Jandarmalar cezaevi çevresinde sıkı önlemler almış, kuş uçurtmamaktadır.

Hastane revirine iki çocuk getirilir.

Kavga eden çocuklardır bunlar. Hırpalanmış, yaralıdırlar. Hapishaneden önce hastaneye sevk edilmişlerdir. Revirde tedavi olacaklardır.

Biri hafif yaralı olduğundan doğrudan koğuşa gönderirler onu.

Diğeri on beş, on altı yaşlarında. Tedavi için revirde kalır. Yağız, tığ gibi delikanlıdır. Üstünde kirli, soluk renkli, kavgada pare pare olmuş bir tulum. 

Görünüşü bir işçiyi andırmaktadır. Yüzü sarı, uçuk benizli. Duruşu cüretkâr. 

Gözleri kan çanağı, iri. Bakışları çakmak çakmak, elleri işçi elleri.

Mahpusla göz göze gelirler.

Onun, çocuk gözlerinde büyümüş bir insanı görür mahpus; umudu, azmi, başkaldırıyı. Kederi de görür gözlerinde, cesareti de.

Öylece bakışırlar. Onun korkusundan ilave önlemler alınmış, çepeçevre jandarmalarca kuşatılmış, ziyaretçi girişi bile yasaklanmış, üzerinden kuş uçurtulmayan cezaevinin revirinde, ülkeye nam salmış, böylesine tehlikeli bir mahpustan beklenmedik bir sevecenlikle bakar çocuğa.

Memleketinin en güzel, en cesur, en babayiğit bakışlarını görür onda. Bir kolu sargıda, saçları sağılmış, başında kocaman bir yara. Çocuktur, diye düşünür, kavga da eder, düşer de, kalkar da…

Mahpus, revirde kendine ayrılmış tecrit odasına geçer. Çocuksa, müşahede altında kalacaktır. O da revirin başka bir odasına alınır.

*  *  *

Gece olur. Mahpus revirdeki odasında uyumaktadır.  

Dışardayken daima tetikte yaşamaya alışmıştır. Öyle ya, namlı biridir o, tehlikelidir. Kaldığı her yer ha basıldı, ha basılacaktır. Bu yüzden, uykusu da tavşan uykusudur.

Gece lambaları kapatmak yasaktır! Bir takırtı duyar! Gırç diye bir ses! Kapı yavaşça aralanır. Bir karartı süzülür içeriye. Mahpus hızla doğrulur yerinden. 

İçeri gireni hemen tanır.

Gündüz, revire gelen çocuklardan biridir gelen. Şaşırır, “ne istiyorsun?” diye sorar.  
Üstünde işçi tulumu, başı sargılıdır; kara kaşları, kocaman elleri vardır. Bir elini tulumunun içine götürür.   

“İşçi arkadaşlar sana bir hediye gönderdi” der, elini çıkarır, uzatır.

Kırmızı bir karanfil tutmaktadır.

“Nazım Abi sana geldim” der, “Yarın 1 Mayıs”

Yer Bursa Cezaevi’dir, mahpus Nazım Hikmet.

Şairin, ömründe aldığı en büyük hediye, en büyük mükâfat, işte bu karanfildir.

O yıl Bursa Cezaevi’nde bir komünist yatmaktadır. Şehirde bir söylenti yayılmıştır. Bursalı İşçiler, 1 Mayıs günü, içinde bir komünistin yattığı cezaevinin önünde gösteri yapacaklardır. Bu yüzden çok sıkı önlemler alınmıştır. İki çocuk ise, işçilerin 1 Mayıs armağanı olan kırmızı karanfili hapishaneye sokabilmek için bu kavga mizansenini hazırlamışlardır…

Not: TÜSTAV arşivindeki, şairin kendi anlatımından öyküleştirilmiştir.

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/kirmizi-karanfil,26443