28 Aralık 2015 Pazartesi

“Siz çocukları öldürmeyi gayet iyi bilirsiniz!”


Yusuf Nazım
T24-28 Aralık 2015


İşte!
Miray İnce’yi de öldürdünüz!
Üç aylık emzikli bir bebeği, Cizre’de, halasının kucağında öldürdünüz!
Ateş püsküren sözlerinizle, nemruttan beter kininizle, barut kokan nefesinizle onu öldürdünüz! Miray İnce’yi beyaz bayraklarla hastaneye yetiştirmeye çalışan dedesiyle birlikte bir kez daha öldürdünüz.

Çünkü “siz öldürmeyi iyi bilirsiniz”

Çünkü biliriz muktedirsiniz, hep masuma çıkar adınız, hep beraat eder silahlarınız.
Hep iyi hallisinizdir duruşmalarda, tutuklanmaz, ceza almazsınız.
Çünkü mahkemeleriniz çeşit çeşittir sizin, paralelden düze değişir, yargılı ve yargısızdır.
Çoğu kez hep meçhule kalır failleriniz.

Biliriz, “öldürmeyi iyi bilirsiniz!”

Kimi bir fırında işçidir, kimisi dağ başında terörist çoban

Yalnızca öyle büyük büyük adamları, kadınları değil mesela.
“Çocukları öldürmeyi iyi bilirsiniz” siz.

Mardin’de, Kızıltepe’de Uğur Kaymaz’ı 13 kurşunla mesela; üstelik 9 tanesi yakın mesafeden… Üstelik sırtından… Yanında babasını ise 8 kurşunla yere serersiniz.
Diyarbakır’da, Lice’de, Şenlik Köyü’nde koyun otlatırken 14 yaşında Ceylan Önkol’u havan mermisiyle mesela…

Mesela 2015 yılı, Ocak’ında  Cizre’de 12 yaşında Nihat Kazanhan’ı; oyun oynarken, pompalı tüfekle; büyük bir ustalıkla, üstelik kuş avlar gibi...
Mesela Bismil’de 8 yaşında Elif Şafak’ı evinde, 12 yaşında Berat Güzel’i parkta otururken, fırında Emrah Aydemir’i mesela...

Biliriz, çoğunu ölü ele geçirirsiniz çocukların; kimi bir fırında işçidir, kimisi dağ başında terörist çoban. Olmazsa olmazıdır, yanlarında uzun namlulu bir silah...

Plajlarda” değil ama evlerde, sokaklarda, “çocukları nasıl öldürdüğünüz, nasıl vurduğunuz” malum.

Siz öldürünce, ansızın şaşırır kameralar, başka yöne döner; nedense kaybolur ipuçları cinayetlerin. Kayıtları silinir bir gecede bilgisayar disklerinin; saniyeler kaybolur, dakikalar susar...
Seri numarası yoktur, belki de silinmiştir silahların. Ya envanter dışıdır, ya da iz bırakmaz mermileriniz.

Siz öldürdüğünüzde çünkü en önce gerçekler ölür ve ölenin teröriste çıkar adı manşetlerinizde.

Çünkü sayısı çoktur gazetelerinizin, yalan haberleri kusar ajanslarınız, sesi gür çıkar televizyon kanallarınızın.

Çünkü siz öldürünce şanslıdır şüpheliler, uzak kentlere sürülür mahkemeler, uzadıkça uzak davalar. Sonunda ya iyi halden indirime, ya da beraata çıkar yolunuz.

İstanbul’da, Gezi’de, Armutlu’da!

Evet evet, “siz çocukları öldürmeyi gayet iyi bilirsiniz
Üstelik tek bir yerde değil, hemen her yerde!
İstanbul’da, Gezi’de, Armutlu’da!
Çünkü siz olunca, ölüm her yerde, her an; Roboski’de, Cizre’de, Silopi’de ve Lice’de; siz olunca ölüm Nusaybin’de, Dargeçit’te… Daha nice yerde…

Çünkü “siz öldürmeyi iyi bilirsiniz!”

Örneğin Şırnak’ta 35 günlük bir bebeği; Muhammed Tahir Yaramış’ı,
Cizre’de, Cudi Mahallesi’nde cenazesi günlerce dondurucuda bekletilen 10 yaşındaki Cemile Çağırga’yı; yine 10 yaşındaki Selam Ağar’ı, 16 yaşındaki Sait Naycı’yı, 15 yaşındaki Bünyamin İnci’yi...

Nedense tanrınız hep cömerttir size, alnınızın teridir döktüğünüz, birkaç yılda katlanarak büyür servetiniz.

Konaklarınız olur sizin, kupon arsalarınız, yatlarınız, adlarınıza özel üniversiteler kurulur, okullarınız olur, vakıflarınız.
Ayakkabı kutuları yetmez almaya bağışlarınızı, balyalarla taşınır dolarlarınız.

Ancak, “Öldürmeye gelince siz öldürmeyi çok iyi bilirsiniz.”

Üstelik siz, sadece parkta otururken değil; sokakta oyun oynayan, ekmek almaya giden çocukları değil, henüz doğmamış bebekleri bile öldürmeyi iyi bilirsiniz.
Örneğin,  Aralık 2015’de Cizre’de, Nur’da, 7 aylık hamile Güler Yanalak’ın doğmamış bebesini…

Siz ki öldürürsünüz anne karnında bebeleri, 35 günlük çocukları, 6 aylık emzikli bebekleri; 14 yaşında, 15 yaşında, 16 ve 17 çocukları, “kaçakçıya, vurguncuya”, teröriste çıkar adları ölü çocukların.
Biliriz, bazen yanlışlıkla dokunur tetiğe parmaklarınız, bazense meşru müdafaaya çıkar adı ölümlerin.

Sanki düşman şehirleri bunlar

Çünkü “siz öldürmeyi iyi bilirsiniz

Hani öyle, ambargodan falan değil; açlıktan, kıtlıktan, mamasızlıktan da değil.
Gaz bombalarıyla, şarapnel parçalarıyla, mermilerle.
Gözümüzün içine baka baka, üstelik uluorta.

Bilmez miyiz hiç; öyle kudretlisiniz ki, çepeçevre kuşatırsınız kentleri siz, yerle yeksan edersiniz evleri, semtleri, mahalleleri; ateşe ve baruta mahkûm edersiniz şehirleri…

Tanklarınız gürler surlarında tarihi semtlerin, toplarınız döver avluları; apartmanların çatılarını, camilerin kubbelerini. Sanki düşman şehirleri bunlar, Mehter Marşı’yla yürürsünüz üzerine, demire ve çeliğe gömülmüştür yüzü cümlenizin…

“Siz çocukları öldürmesini iyi bilirsiniz!”

Hani, öyle bir plajda falan değil!
Bir tesadüf eseri de değil; emir komuta zinciriyle, planlayarak, üstelik bile bile.

Mesela buz tutmuş bir dağın tepesinde, gece yarısı, ayazda.
Üstelik uçaklarla, bombalarla cayır cayır yakaraktan; üstelik üçer üçer, beşer beşer, onar onar; üstelik parça parça, lime lime ederekten…

Mesela bir sokağın ortasında.
Üstelik ekmek almaya giderken bir çocuğu, bir şehrin orta yerinde, güpegündüz.
Mesela üç aylık bir bebeği, Cizre’de, evinde, üstelik halasının kucağında…

“Siz” ki “çocukları öldürmesini iyi bilirsiniz!”

Üstelik, üç yılda bir, beş yılda bir de değil, hemen her gün, her an, biteviye…
Son dört ayda 44 çocuk, son bir ayda onlarcası daha.


Çünkü “Siz çocukları öldürmesini iyi bilirsiniz!”

@yusufnazim






23 Aralık 2015 Çarşamba

Ders mers yok, size barış da yok!

Yusuf Nazım
T24 – 23 Aralık 2015


Bu seferki ajanslardan değildi.
Sosyal medyadan düşen bir fotoğraftı önüme.
İlk bakışta, nedense Cihatçı John’a benzetiyorum…
Ne var ki, elinde tuttuğu bayrak yalanlıyor aklımı.

Üstelik arkasındaki karatahtada;

“Kapımıza dayanıyorsa zulüm, başka yol yok; ya istiklal ya ölüm! J.Ö.H”

yazılı…

İşte o zaman anlıyorum, yüzde yüz Türk Malı bu!
Okullarınızı bile zapt ederiz” diyor resim!
Öğretmenlerinizi der dest eder evlerine gönderir, sevdamızı kara tahtaların üzerine resmederiz!
Nitekim öyle de yapmış, karatahtanın üzerine resmetmiş içinden geçenleri.
Genç bir Jandarma Özel Harekât mensubu asker olmalı bu.
Sanki bir ilkokulun yirmi kişilik sınıfını değil, düşman bir ordunun ana karargâhını ele geçirmiş gibi gururla dikilmiş karatahtanın önünde.
Bir de objektife sokar gibi Türk bayrağı tutmaktadır elinde. “Bak, burayı ben fethettim, Türk’üm, büyüğüm, güçlüyüm”, der gibi!

Maskelidir. Nedense yüzünü göstermekten kaçınmıştır. Tıpkı Cizre’nin, Nusaybin’in sokaklarında ellerinde türlü silahlarla boy pos endam ederken olduğu gibi.
Tıpkı, İstanbul’da Armutlu Mahallesi’nin bir gecekondusunda tek kurşunla canını aldıkları Dilek Doğan’ın evini aramaya geldikleri gibi…

Kimdir, adı nedir, evli midir, evliyse çocukları var mıdır? Nasıl bir ruh hali içindedir? Okula nasıl girmiştir, hangi yasadan almıştır gücünü, nasıl göstermiştir cüretini, bilinmez!

Ama biz tahmin edebiliriz belki…

Sınıfta ders yapılıyorken, nazikçe kapıyı çalıp, “hocam lütfen sınıfı boşaltır mısınız, bir hatıra resmi çekmek istiyoruz” demiş olamazlar!

Okulu basıp, sunturlu küfürler eşliğinde öğretmenleri terörist muamelesiyle sıraya dizmiş olabilirler mi acaba? Belki de sınıfı ele geçirmeden önce, birkaç şarjör boşaltarak girmişlerdir okulun bahçesine…  Örnekleriyle malum olduğu üzere…

Veyahut çocuk yaştaki potansiyel teröristlerin arasına bir fırtına gibi dalmış, onları çil yavrusu gibi dağıtmış olmaları da mümkün.

Eğer öyleyse, merdivenleri nice savaşlar kazanmış bir komutan edasıyla çıkmış, zaferinin anıtsal bir simgesini ölümsüzleştirmek üzere kara tahtanın önünde arz-ı endam etmiş olabilirler...

Başka bir ihtimal, hali hazırda çoktan boşaltılmış bir okul da olabilir bu.


Ama olsun! Yine de onu, düşmanın inlerine kadar girmiş, kalelerini zapt etmiş bir ruh halinde pozlar takınmasına engel hiç bir şey yok! Girmiştir sınıfa, ruhunu okşayan sözcükleri bir bir sıralamıştır kara tahtaya… Yüzünü boş sıralara dönmüş ve eline aldığı ay yıldızlı bayrağı da hınç dolu öfkesine ortak ederek intikam alır gibi pozunu vermiştir…

Bugünkü dersimiz, Jandarma Özel Harekât

 İşte bir fotoğraf daha…
Yine maskeli, yine karatahtanın önünde. Başındaki kaskın tepesindeki Davud’un Yıldızı’nı andıran işaretiyle tıpkı bir İsrail askerine benzetiyorum onu.
Ama değil! Bu da yüzde yüz bu ülkenin malı.
Elinde Türk Bayrağı yok, unutmuş olmalı.
Ama olsun, kalbindeki bayrağı arkasındaki duvarda derme çatma vaziyette duran ufacık tahtaya tebeşirler kazmış ve altına imzasını basmış bile:

“JÖH”

Objektife sabitlenmiş bakışları, bugünkü dersimiz, Jandarma Özel Harekât, der gibi..

“Cehenneme Gönderme Vakti”

Bir fotoğraf daha düşüyor önüme…
Bu seferki çocuklar için değil, büyükler için bile ürkütücü.

Her pikseline korku ve tehdit sinmiş bir fotoğraf bu. Yine bir okulun dersliğinde çekilmiş. Solmuş badanası, eğreti asılmış tahtası, eskimiş duvarlarıyla yoksun bir okulun sınıfı olduğu her halinden belli.

Daha önceleri çocuk kitaplarının durduğu sıranın üzerinde şimdi ağır bir silah yer almakta.
Öğretmenin, ayakta ders anlattığı yerde ise rambo kılıklı, yüzü maskeli bir asker…
Sıranın üzerindeki silahın sahibi olmalı.

Tahtada;

“Canım Türkiye’m, ya Allah, ya Bismillah. JÖH”

yazılı…

Maskesinin altına sakladığı nefret dolu bakışlarını sınıftaki öğrencilere dönmüş ve siyah deri eldivenli elinin parmağını tahtaya bir mızrak uzatarak, dersini veriyor:

“Cehenneme Gönderme Vakti”



“Ne mezarlar eştim bugünlere dek”


video
Bu seferki bir video…

Jandarma Özel Harekâttan olduğu anlaşılan bir gurup asker… Özel Tim diyorlar kendilerine. Böyle demekle özel bir yafta takınmış olmaktan galiba daha memnunlar. Kim bilir nasıl bir halet-i ruhiye içindeler… Belki okuyamamış, yoksul bir ailenin çocuğudur; üniversiteye gidememiş, iş bulamamış, toplumsal bir statü elde edememiş… Çareyi paralı askerliğe kapak atmakta bulmuştur…  Kim bilir…

İçine kurulduğu zırhlı aracın kapısında, şehirli bir mafya bozuntusu edasıyla sallayarak elini yüksek sesle söylüyor marşını:

“Mezar eşmek korkutmuyor beni pek
Ne mezarlar eştim bugünlere dek
Kırım’a, Musul’a, Kerkük’e tek tek
Ay yıldızı döşüyorum şu anda

Ay yıldız örtüsü kızıl elmanın
Özel harekâtçı bu doruğunda murat almanın
Özel harekâtçı olmanın, bozkurt olmanın
Gururunu yaşıyorum şu anda”

Arada arkadaşlarının alkışları; bravo, helal sesleri…
Kısmen doğru söylüyor. Kırım’da olmasa da; Musul’da, Kerkük’te olmasa da, ay yıldızlı bayrağı devlet adına hemen her gün içine sürüdüğü kentlerin, kasabaların duvarlarına itinayla kazıdığı fotoğraflardan malum. Benzer marşlar eşliğinde fethettikleri kentlerin, harbeye dönmüş duvarlarında aynı hınç dolu öfkenin en sinkaflı halleri, boyası kurumamış olarak hala durmakta. Üstelik altlarında “JÖH”, “Özel Tim”, “Esadullah Tim” imzalarıyla...

Sesi ve tavırları oldukça gerçekçi. Çok içten hissederek okuduğu anlaşılan marşın sözlerinde saklı itirafı. Kim bilir kaç düşmanın karnını deşmiş, bağırsaklarını boşaltmıştır. Kim bilir, açığa çıkarılmamış binlerce faili meçhulden kaçının mezarını eşmiştir şimdiye dek…

Marş, özel harekâtçı olmanın, bozkurt olmanın gururları okşayan sözleriyle alkışlar eşliğinde sona eriyor. Videonun bir mola anında çekildiği belli. Birazdan, soluklanma için verdikleri bu kısa mola sona erecek ve özel timler ateşten, baruttan ve ölümden ibaret mesailerine yeniden başlayacaklar.

Sonrası mı? Sonrası malum; sokağa çıkma yasağı ilan edilmiş Cizre’nin, Silopi’nin, Nusaybin’in, Dargeçit’in duvarları delik deşik sokaklarına inecekler ve mezarlarını korkusuzca eşecekleri Kürtleri avlamaya devam edecekler… Kim bilir?

Ders mers yok! Size barış da yok! 

Son resim mi?
Son resim, elinde makineli tüfek taşıyan bir ordu mensubuna ait.
Yine maskeli, yine gizlemiş yüzünü.
Arkasında çocuk hayalleriyle duvarlara iliştirilmiş rengârenk resimler, duvar kâğıtları.
Komando giysileri içinde, Atatürk portresine sırtını dayamış, üzerine “Zıpkın” yazılı kara tahtanın önünde tüm heybetiyle kameraya göz kırpmış, gözlerimizin içine dik dik bakıyor:

“Ders mers yok!

17 Aralık 2015 Perşembe

Diyarbakır: yüreği yaralı bir kent

Yusuf Nazım
T24 - 17 Aralık 2015

Ben Diyarbakır’ım.
Dokuz bin yıllık geçmişim, beş bin yıllık surlarım var.
Sırlarım tarihimde saklı, birbirinden güzel birçok adım var!

Ben ki Diyarbekir'im, yollarımda benden önce yürüyen 27 kavimin ayak izi var. Onlar ki benim kapılarımdan geçmişler, hürmet etmişim onlara, yüzüme el sürmüşler; ben ki Rumlara, Ermenilere, Keldanilere yurt olmuşum; Kürtlere, Türklere, Yezidilere yar olmuşum.
Eski taş ustaları, duvar ustalarının gözünde bir güzel diyar olmuşum.
Bu yüzden darda olanlar hep bana koşmuşlar, onlara kol kanat germişim, seslerini surlarıma fısıldamış, sırdaş olmuşum.

Son kuşların son yuvası Hevsel’im ben

Son kuşların son yuvası Hevsel’im ben. Duvarlarımda bin yıldır bana reva görülen acıların izi var. Yine de başım dik bakıyorum Dicle’den Karacadağ’a; yaşanmamış bir ömrün geride kalanı, yitik bir düşün kaybolmuş parçasıyım ben.
Dertlerim çok, yangınlarım büyük, lakin yüreğimde sınırsız bir kardeşliğe duyulan hasretim var.

Ben ki, tarihi yeniden yazmak için bir umudum. Ben ki hayalleri tükenmiş, sur dibinde yatan; ot çekip esrar koklayan, taş atıp mahpus yatan; dışarda hakarete, içerde tacize uğrayan, yüreği yanıp dağa çıkan, teni esmer, mavi gözlü bir çocuğum ben!

Sokaklarımda yalanla, dolanla, hileyle büyümüş bir nefretin izi var; adımı anmamışlar, kimliğimi koymamışlar, sesimi bile yok saymışlar benim. Öyle çok şeyler söylenmiş ki benim için, öyle çok dert birikmiş ki yüreğimde… Hâlbuki sorsalar, bir dinleseler, benim de anlatacak çok sözüm var. 

Nedense hep demirden zırhlarına binerek gelmiş tanrılar, hep keskin kılıçlarıyla yürümüş üzerime. Korku bulaşmış toprağıma, karış karış faili meçhullerle anılmış adım. Kaldırımlarımda, beyni paramparça dağıtılmış, yüz üstü kanlar içinde yatan gençlerim var.

Slikozist’ten ciğerleri pare pare olan gençler


Ben Diyarbakır’ım. Yangınlar yangını bir mahşerden kaçmış, kalelerime sığınmış ürkek bakışlı kadınlarım var! İstanbul’un viranelerinde tiner çeken çocuklar benim çocuklarım. Slikozist’ten ciğerleri pare pare olan gençler; üç günde bir, tersanelere sağ girip ölü çıkan evlatlar benim evlatlarım; beş yıldızlı otellerin, AVM’lerin, rezidansların inşaatlarında cayır cayır yanan, fındık toplarken kovulan, ırak kentlerin sokaklarında kara gözlü, esmer tenli oldukları için omuz vurulan, işte o çocuklar benim hep çocuklarım…

Suriçi’nde ayaklarımdan yaralanmış Dört Ayaklı Minare’yim ben.
Biraz ötede, Surp Giragos Ermeni Kilisesi, daha ötede Ulu Camii, Paşa Hamamı, Kurşunlu Camii…
Şimdilerde, Yenikapı’da ensesinden vurulmuş, ayaklarımın dibine sere serpe uzanmış Tahir Elçi’yim ben.
Kaynartepe’de, sokak ortasında alkanlara boyanmış, yağız iki delikanlı gencim!
Ben Lice’yim, Silvan’ım, Dicle’yim!
Meryem Ana’da çan sesi, Safa Camii’nde ilahi, Ulu Camii’nde ezan sesiyim.
Surdibi’nden çığlıklarım yükseliyor uluorta. Çayönü’nün köylüleri, Meryemana, Surp Grogyan, Selahaddin Eyyübi duy beni!
Ben ki hep kardeşlik ağrısını büyüttüm bir yanımda. Ben ki çocuklarım öldü, hep barış dedim; ben ki gençlerim öldü, yine barış dedim. Beni öldürdüler, bana bir mezarı bile çok gördüler, ben yine de barış dedim.

Kimi kışlada asker, kimi dağda gerilla

Bunca acıya, bunca zalimliğe, bunca hüzne rağmen ben yine de Diyarbakır’ım.
Henüz zapt edilmemiş kalelerim, keşfedilmemiş sırlarım var.
Dicle’nin sularına akseden, yeşil sürmeli gözlü bahçelerim var benim.
Kırklar Dağı’mı yaralamışlar, adım tarihimde saklı, On Gözlü Köprü’yüm ben.
Yıllardır bir yanımda birikmiş ağrılarım var benim.

Köyleri yakılmış, gençleri telef edilmiş, toprağından sürgün yemiş, harap yüzlerini surlarıma gömmüş gecekondularım var benim.
Köyde ırgat, şehirde gündelikçi, uzak diyarlarda mevsimlik işçi; elleri toprak ana, saçları süpürge, yüreği çile dolu kadınlarım var.
Hepsi de aş derdinde, ekmek derdinde, özgürlük derdinde; hepsi ana, hepsi kadın, hepsi yar, sevgili; bu toprağın vaz geçilmezleri hepsi.

Ve hepsinin çocukları var; sevince senin gibi seven, benim gibi okşayan. Melik Ahmet’te, Suriçi’nde, Hançepek’de üçer üçer, beşer beşer büyüyen. Kimi kundakta bebe, daha çocuk, kimi bıçkın delikanlı, kimi kışlada asker, kimi dağda gerilla.

Yorgun suretlerini yüzlerinde ağır bir dünya yükü gibi taşıyan, manşetlere, ancak ölüm haberleriyle yakışan, bakışları hayal satan esmer tenli çocuklarım var.
Afyon Kocatepe’de, Kayserili Mehmet’le koyun koyuna yatan, Çanakkale’de düşmana birlikte kurşun sıkan Diyarbakırlı Hasan oğlu Maho’yum ben.

Şimdi ben, yüreğinden yaralı bir kentin adıyım.

Şimdi bana reva görülen bu cehennem niyedir? Kim saldı üzerime bu ceberrut zehiri? Hangi dağdan koptu üzerime gelen bu ateş? Hangi Tanrı’nın emriyledir bu zulüm?
Sırlarını surlarına fısıldayan şehirim ben.(*)
Dağkapı’yım, Yenikapı’yım,Urfakapı’yım, MardinKapı’yım ben. Binlerce yıldır duvarlarıma el süren, kapılarımdan gelip geçen cümle kavimlerin hepsiyim ben.
Şimdi görüyorum, dört yanım kuşatılmış bu zamanda; her yanım tuzak, her yanım kan revan, niye böyle yalnızım, niye hep yanılmışım?
Kardeşlerim nerede, nerede çığlığıma kulak verecek o ses, nerede bana el edecek insanlık?

Söyleyin, Gezi Parkı’nın güvercinleri nerede? Haber salın, bir selam da onlar getirsin Hevsel Bahçeleri’ne. Uçsunlar, Keçi Burcu’nun en yükseğine konsunlar, Yedi Kardeşler’e barış selamlarını sunsunlar.

Ben ki Dikranagerd’im. Ben ki güllerin kentiydim bir zamanlar, ben ki gülistan diyarıydım. Gül mevsimi gelince envai çeşit güllerimle açardım. Neden açmıyor güllerim şimdi? Neden gülmüyor yüzüm?

Sesimi işitmez oldu artık surlarım, çan sesleri duyulmuyor, minareler yaralı.
Yine korkuyu soluyor daracık yollarım, yine ölüm kokuyor duvarlarım, yine kan ağlıyor sokaklarım.

Duvarlar içinde bir bekir’im ben, Diyarbekir’im ben; acılarla yüklenmişim, ben ki Amed’im, Amida’yım.
Dengbejlerim susmuş, erbanelerim sönük, şimdi bir kez daha bağrım yanık, bir kez daha ağrım büyük.
Şimdilerde ferim yok, sesim kısık, yaralıyım.

Şimdi ben, yüreğinden yaralı bir kentin adıyım.

@yusufnazim

(*) Sırrını surlara fısıldayan şehir: Diyarbakır/Şeyhmuz Diken, Kitap

http://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/diyarbakir-yuregi-yarali-bir-kent,13466