22 Kasım 2019 Cuma

Umudu kalbinden çiçeklenen bir hayat

Yusuf Nazım
T24 | 22 Kasım 2019



“Kederi siyaha boyadım
Ümidi beyaza
Beyazlar giyindim
Siyahlar içimde…”




Çocuk, beyaz bezin altından gözlerini hafifçe kırpıştırır. Çeyiz sandığının üzerinde, sessizce yatmaktadır. Gözlerini kapar, uyuyormuş gibi yapar.

Eli tüfekli adamlar dolmuştur içeriye. Didik didik yaparlar evi. Hiçbir şey bulamazlar. Bakmadıkları tek yer, 9 yaşındaki çocuğun üzerinde uyuduğu çeyiz sandığıdır.

Jandarmalar, tankların palet gıcırtıları altında ezilen asfalta sivri gölgelerini kanırtarak çekip giderler.

Babaannesinin çeyiz sandığındaki Trabzon yapımı silah ile dede yadigârı Sürmene çakısı kurtulmuştur!

Adı Ali’dir. Günlerden ise 1972, 12 Mart.

İstanbul'da, Eyüp’ün Taşlıtarla’sında doğup büyümüştür. Tek katlı, bahçeli, geniş verandalı evlerin birbirine komşu olduğu; gelincik tarlaları, elma bahçeleri içinde çocukların koşturduğu; insanların horoz sesleri arasında uyanıp kuş cıvıltıları ile kahvaltı yaptıkları bir semttir burası.

Dünyada 1968 fırtınası esmektedir. Ali, Gazi Ahmet Muhtar Paşa İlkokulu’na kaydolur.

Vefa Poyraz Ortaokulu’ndan sonra gittiği Sağmalcılar Lisesi’nde ise yeni kavramlar girer hayatına; faşizm, kapitalizm, sömürü, artı değer, grev, boykot, sosyalizm...

Çocukluğuna aldığı 12 Mart darbesinden sonra, gençliğine inecek yeni bir darbeyle daha sarsılır: 12 Eylül 1980 askeri darbesidir bu!

Darbeli yılları, çocukluğunda beri hayali olan Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde yaşayacaktır.

12 Eylül darbesinin örgütsüzlük yıllarında, 1984’de tanışır İstanbul Tabip Odası’yla. Öğrencili olmasına rağmen hemen kaynaşır; aidat toplar, dergi dağıtır; 14 Mart Tıp Bayramları’nda, odanın birçok faaliyetinde görev alır.

1987 yılında hekim diplomasını aldığı zaman ilk işi odaya üye olmak olacaktır. Henüz öğrencilik yıllarında kapısını aşındırdığı, tanıdığından beri büyük aidiyet duyduğu İstanbul Tabip Odası bundan sonra onun evi, ailesi olacak, ilişkisi bir ömür boyu sürecektir.

Tabip Odası hiyerarşinin olmadığı nadir kurumlardandır. Ona adeta özerklik verir. “Bizimki bir aşk hikâyesi” diyecektir bu ilişkiyi anlatmak için Ali.

Bir hekim olarak çalıştığı ilk yer, Kastamonu ili, İnebolu ilçesi, Uluyol Köyü Sağlık Ocağı'dır. Burası aynı zamanda başka bir sürü “ilkleri” de tecrübe ettiği, öğrendiği yer olacaktır; bürokrasiyi, reçete yazmayı, aşı yapmayı, dikiş dikmeyi, daktilo yazmayı, araba kullanmayı, hayvan sevgisini; ve hatta içki içme adabını. Dahası Devlet-i Aliyye’i de burada tanıyacaktır; sorguyu, ölüm tehdidini, işkenceyi, hekime şiddeti…
Timsah oyununda Orhan Alkaya ile
Timsah oyununda
Hayat kötü bir tesadüftür bazen

Acemilik yıllarını çabuk atlatır. Sevdiği kente, İstanbul'a döner. Mesleğini icra edeceği yer bundan sonra İstanbul’da Dr. S.Ersek Kalp Damar ve Göğüs Cerrahisi EA Hastanesi olacaktır.

Ne var ki hayat kötü bir tesadüftür bazen. İnsanları iyileştirmek, acılarını dindirmek, onlara hayat vermek için canla başla çalıştığı bu meslekte o kötü tesadüf, başka bir hastanede, başka bir surette çıkar karşısına. Hiç beklemediği bir anda, Cerrahpaşa'nın yoğun bakımında kendi annesine arter kanülasyonu yaparken bulur kendini.

Mesleğinin henüz başındadır. Severek yaptığı bu işte nicesinin derdine derman olacak, acısını azaltacak, nice hayatlar kurtaracaktır. Ne var ki, bir süredir midesine musallat olan illetin elinden annesini kurtaramayacaktır.

Birlikte organik ürünler yetiştirmek üzere hayaller kurduğu sevgili annesini, bir çiftlik yerine, sonsuzluğa uğurlar Ali…

Bu zorlu dönemi, hastanedeki şefinden aldığı 1 saatlik izinle koşarak gittiği Üsküdar Evlendirme Dairesi’nde, hayatını birleştirdiği sevgilisi Hazan’ın omzuna yaslanarak atlatır.

Ali, kendi ellerinde kaybettiği annesinin acısını kalbine gömecek, 1994 yılında Anesteziyoloji ve Reanimasyon uzmanı olacaktır. Bu, aynı zamanda Siyami Ersek Hastanesi’nde başasistan olarak çalışmaya başlayacağı yılların başıdır.

İlle de bir kavgadır hayat

Daima kamusal alanda kalmayı tercih eder. Özelde çalışmayı hiç düşünmez. Mesleğini Hipokrat Yemini’ne, Hekim Andı’na bağlı olarak icara eder.

Çok renkli bir kişiliği vardır. Naziktir; ilgi gösterir, ilgi görür. Kişiliği gibi giyinmesi de çok renklidir. Şık giyinmeyi sever; rengârenk fularlar, kravatlar, şallar, yelekler alır kendine.


Çok küçük şeylerden mutlu olmasını bilir; yeni bir mendil, bir çorap, ayakkabı, gömlek; ansızın kapısını çalan bir dost…

Oysaki 2004 yılında kapısını çalan dost değil, azılı bir düşman olacaktır! On bir yıl önce annesinin midesine musallat olan illet, bu sefer Ali’nin böbreğinde ortaya çıkacaktır.

İlk moral bozukluğunu çabuk atlatır. Ali direngendir, Ali savaşçıdır, Ali yeni bir cephededir şimdi. Çeker kılıcını, vuruşur; tek böbreğini kaybeder Ali, ama kavgayı kaybetmez Ali!

Tek böbreği ile hastanede, üç yıl daha anestezist olarak çalışmaya devam eder.

Ali bir örgütçüdür!

En büyük örgütü ise “meslek örgütüm” dediği Tabip Odası’dır. “TTB bir okuldur” onun için ve o, bu okulda bulunmayı bir yaşama biçimi olarak görür. Alçak gönüllü, vefalıdır. Her fısatta “meslek örgütümden çok şey öğrendim.” diyecektir.

Bu yüzden meslek örgütünde sayısız görevler üstlenir.

İstanbul Tabip Odası (İTO) Uzmanlık Eğitimi Çalışma Grubu Başkanlığı, Türk Tabipler Birliği (TTB) Uzmanlık Dernekleri Eşgüdüm Kurulu Genel Sekreterliği yapar.

Hekim Ali, hastaların acısını dindirmek için mücadele ederken tek böbreğini alan sinsi düşman da boş durmaz. Bu sefer akciğerinden tutar onu! Hekimlerin kendi dillerinde metastaz denmektedir buna.

Ancak, her ömür, kendi düşlerinden hayat bulmaktadır. 

Kimi zaman bir kuşun kanadındadır hayat, kimi zamansa büyük bir manzume; gerçekte ise ille de bir kavgadır hayat. Ve o bu kavgadan asla kaçmaz, çıkar mevziisinden, korkusuzca çarpışır!

Akciğerinde ortaya çıkan nodüller, yeni ilaçlar, sabah 6'da uyanıp aralıklarla 3 saat boyunca içilen on kadar ilaç; araya giren zatürreyi elinin tersiyle itmeler… Hepsi de aynı kavganın ayak sesleridir. 

Bir süredir kalbinde çiçeklenen umut, artık kucağındadır; neşe içinde, cıvıl cıvıldır. Hayat yoldaşı Hazan’dan sonra, aralarında yeni bir hayat daha filizlenmiştir. “Hayatımın en büyük anlamı” dediği kızı Neşe dünyaya gelir.

Bir söyleşisinde, “Sağlık aynı zamanda toplumsal ve siyasal iyilik halidir”  demiştir Ali. En büyük iyilik halini ise kızı Neşe’nin varlığında görecektir.

“Ali topu bana at”

Ne var ki bu iyilik halinde bile, bir başka acı yapışır yakasına. Annesinin midesinde, kendisinin böbrek ve akciğerinde zuhur eden o sinsi düşman, bu sefer ablasının memesinde kendini göstermiştir. Çocukluğunun “Ali topu bana at” fişleriyle alfabeyi sökmesini sağlayan, “hem acı çekip hem gülümseyebilen” Ali’nin Ayşe Ablası, bu sefer topu tutamaz! Soğuk bir Şubat sabahı kaybeder onu.

Ölüm de, hayat kadar bir gerçekliktir. Aslolan ise bu gerçekliğin farkında olmaktır. Ali bu gerçekliğe uygun olarak sürdürür kavgasını. Türk Tabipleri Birliği bir okulsa, bu okulun en iyi öğrencisidir o.

“Bir yandan devrim düşleri” kurar, bir yandan “toplum sağlığını önceleyen, koruyucu hekimliğe değer veren, herkese eşit ve ücretsiz sağlık hizmetinin sunulduğu bir sağlık sistemi için mücadele eder…”

Uzun yıllar aktivist olarak çalıştığı İstanbul Tabip Odası’nda Demokratik Katılım Grubu adına, açık farkla yönetim kuruluna girer. Bu yeni görevini 2 dönem, 4 yıl sürdürecektir.


*  *  *

2011 yılı olmuştur. Hala Dr.Siyami Ersek Hastanesi’ndedir.

Yoğun bakımdaki hastasının başucunda beklemektedir. O bir reanimasyon uzmanıdır. Yüzlercesinin, binlercesinin olduğu gibi hastasının gözlerine bakmaktadır. Mavi bir derya gibidir gözleri. İçine içine baktığı, derinliklerinde kaybolduğu o gözler, bu sefer babasının gözleridir.

Babası, kızının ölümünden sonra hayata küsmüştür. Penceresine siyah tül perde çekerek kapandığı odasında 379 gün kaldıktan sonra, oğlunun çalıştığı hastanede, yine kendi oğlunun gözlerinin önünde başka bir dünyaya uyumuştur o...

İstanbul’un Anadolu yakasında Ayrılık Çeşmesi denen bir yer vardır. Ali’nin babası 1950’li yıllarda, Trabzon’un Rum köyü Gahura’dan yola çıkıp buradan geçerek şehre girmiştir. Talihin garip cilvesidir ki, yarım asır sonra baba Kibar’ın oğluna veda ettiği yer de, yine Ayrılık Çeşmesi’nin biraz ilerisindeki bir hastane olur.

“Yaşamak, her şeye rağmen yaşamak!” 

Her koşulda böyle düşünür Ali.

En kötü sonuçlanan bir olayın bile, en iyi yanlarını görmeye çalışır. Başarıyı teslim etmekte, övmekte, öne çıkarmakta beis görmez. İyimserdir. Hep olumlu bakmaya çalışır. Yergilerinde cimri, alkışlarında cömerttir.

Hekimlik hayatı boyunca meslek örgütü için koşturmaya devam eder.

İstanbul Tabip Odası’nın Tabip TV ve HekiMedya organlarının kurulmasını sağlar, genel yayın yönetmenliğini üstlenir. HekiMedya’nın internet portalında üç yıl boyunca aralıklarla yazılar yazar. Bilgisayarının tuşları bıkmaksızın aynı kavramları yineler durur; bebek ölümleri, halk sağlığı, sağlık ve yoksulluk, Sağlıkta Dönüşüm Programı, şehir hastaneleri, şiddet, özelleştirme…  

Gezi Direnişi'nde Ali Özyurt hacası Prof.Dr.Selçuk Erez'le.
Gezi günleri

Taksim Meydanı'nı iğne atsan yere düşmez bir insan seli doldurmuştur. Kalabalığın sesi gök gürültüsünü andırmaktadır. Bağıran, koşturan, yardım isteyen, ağlayan, üstü başı kan revan içinde olan, yakınını arayan, öksüren, tıksıran insanlardan geçilmemektedir. Üzerinde “Revir” yazan pankartın arkası yaralılarla doludur. Beyaz önlükleri içinde bir grup, yaralılara müdahale etmeye çalışmaktadır. Biber gazı, tazyikli su, plastik mermi ile yaralananlar, gaz etkisiyle solunum yetmezliğine girenler, astım hastaları, kalbi duranlar...

Beyaz gömlekli, siyah takım elbiseli bir adam telaş içinde oraya buraya koşmaktadır. Omuzlarından iki yana sarkan siyah beyaz kaşkolü, yine siyah renkli kasketiyle tam bir uyum içindedir.

Bir yandan gönüllü hekimleri, sağlıkçıları organize etmekte, kayıtlar tutmakta, raporlar hazırlamakta; öte yandan Gezi Parkı’nda, Makine Mühendisleri Odası’nda, İstanbul Barosu’nda, Ramada Otel’de, Taksim Starbuck’ta ve Taşkışla’da kurulan revirlerin hizmetlerini koordine etmektedir.

Boynunda “Görevli” kartı asılıdır. Sevinçli bir telaş içinde oraya buraya koşan, İstanbul Tabip Odası adına görev üstlenmiş, Fenerbahçeli olduğu halde Çarşı Grubu’na selam olsun diye siyah beyaz giyinen bu kişi Dr.Ali Öyurt’tan başkası değildir.

Gezi’nin gönüllü sağlık hizmetçisidir o. İnsanlık adına, halk adına, meslek örgütü adına oradadır.

Hipokrat Yemini etmiş, Hekim Andı içmiş çok sayıda hekim ve diğer sağlık emekçisiyle birlikte Gezi Parkı’nda gönüllü acil sağlık hizmeti vermektedirler. Önlerine gelenin kimliğine, ideolojisine, hangi taraftan olduğuna bakmazlar.

Birçok can kurtarırlar, 8 bine yakın yaralıya müdahale ederler. Tarihe Gezi Parkı’nın cankurtaranları olarak geçeceklerdir.


Renkli, muzip, sevecen

Siyami Ersek gibi açık kalp cerrahisinin yoğun olarak yapıldığı bir hastanede 5 gün, 9 saat çalışmak zorunluluğu, üstüne ayda 4 nöbet, alınan kemoterapi ilaçlarıyla birlikte zor gelmektedir. 2015 yılında fiilen çalışmaya ara verir Ali.

Yine de hayat onu durduramaz. Baş asistan olduğu için uzmanlık öğrencilerinin eğitimi ve tez danışmanlığını yapmaya başlar. Aynı zamanda, fiili olarak da şef yardımcısı gibi çalışmaktadır.

Çalışırken zaman zaman nefesi daralır, ayakta duramaz olur, yüzü sararır, solar. 

Her ay aldığı ilaçlardan biri 40 bin liradır. SGK bunu karşılamaz. Emeklilik ikramiyesini ilaca yatırır. Kavgasında yeni bir cephe daha açar, SGK’yı dava eder. Çok geçmeden buradan da muzaffer olarak ayrılacaktır. Davayı kazanır.

Bu zorlu koşullarda doktora tezini tamamlayarak Halk Sağlığı Bilim Doktorası unvanını alır. Vakit geçmeden halk sağlığı intern öğrencilerine ders vermeye başlar.

Ne de olsa bir örgütçüdür o; meslek örgütünün hem yöneticisi, hem emekçisidir.

Kavgasında hiçbir cepheden geri durmaz, hep görev insanı olarak bir adım öne çıkar. Yeri gelir aidat toplar, çanta taşır, şoförlük yapar; yeri gelir dünyayı sarsan bir direnişte İstanbul Tabip Odası’nın yükünü omuzlar; Taksim Dayanışması’nın sağlık danışmanlığını yapar, sosyal medya sorumluluğunu üstlenir.

Renkli, muzip, sevecen kişiliğiyle hiç umulmadık zamanlarda, hiç umulmadık yerlerdedir o. Bir gün Bilgi Üniversitesi’nde Sağlık Bilimleri Bölümü’nde hocalık yaparken görürüz onu, başka bir gün Timsah adlı tiyatro oyununda, Ivan’ın İvanoviç’in iş arkadaşı Sergey Semyonov rolünde…


Tiimsah oyununda arkadaşlarıyla
“Savaş bir halk sağlığı sorunu”

2018’de, Türk Tabipler Birliği’nin “savaş bir halk sağlığı sorunudur” başlıklı bildirisi yayınlanır. Savaşa karşı çıkmak suç sayılacak, TTB MK üyelerinin tamamı gözaltına alınacaktır.

Koskoca TTB karar organlarından yoksun kalmıştır. TTB tarihinde ilk defa olmaktadır bu. Hemen 9 kişilik Yüksek Onur Kurulu devreye girer. Merkez Konsey’in görevini üstlenir, kararlar alır, uygularlar. En başta da, kendisi de yüksek onur kurulu üyesi olan Ali Özyurt vardır.

Odasıyla birlikte savaşın bir halk sağlığı sorunu olduğuna inanır. Hekimlik Andı’ndan, Hipokrat Yemini’nden, altına imza koydukları uluslararası sözleşmelerden öğrenmiştir bunu. Savaşa karşı barışı, ölüme karşı yaşamı savunur.

Aklına nakşettiği, sihirli sözcükleri vardır hayatının; İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Cenevre Sözleşmesi, Evrensel Meslek Etiği, Uluslararası İnsan Hakları Hukuku, Silahlı Çatışmalarla İlgili Tutum Belgesi, İyi Hekimlik, barış, özgürlük, vicdan

30 yıllık mesleğinin vazgeçilmezleridir bunlar; aklını, ruhunu, vicdanını bunlarla doldurur, bunlarla besler; hekimlik onuru, özlük hakları, iyi hekimlik, insan acısını dindirmek, insan ve toplum sağlığı…

Dinlemesini sever Ali; Ali çalışır, Ali nöbet odalarında uykusuz kalır, Ali ameliyatlarda ter döker; Ali topu atar, kimse yoksa Ali topu kendi tutar; hastalarının acısını dindirir. Ali şiir yazar, söz kurar hayata dair; hem söz söyler, hem de yaşadıklarını yazar. Çünkü bilir Ali; söz uçar yazı kalır.

Bir yandan yaşar, bir yandan yazar Ali. Yazdıklarından umut, yaşadıklarında cesaret bulur. Ve inadına, umuduna yaşar Ali!

Son bir yılda kaleme aldığı iki kitabı “Söz Uçar Yazı Kalır” ve “Umuduna Yaşamak” çok sayıda baskı yapar. Kitaplarının tüm gelirini Gezi’de yaşamını yitiren çocuklar için kurulan dernek ve vakıflara bağışlar.

Sene 2019’dur. Adına metastaz dedikleri şey, bu sefer kemikte ve beyinde zuhur edecektir. Aldırır mı Ali? Aldırmaz!

Umudu kalbinden çiçeklenen hayat, Gezi Parkı’nın yalnız kuşlarına umut dağıtan delikanlısıdır o.

40 yıldır kendimi solcu, sosyalist olarak bildim” der.

Arkadaşları sözcüklere sığdırmakta zorlanır onu. Her şeyden önce bir hekimdir; sonra bir aktivist, bir eş, bir babadır. Her koşulda çalışkandır. İyi bir dost, az bulunur bir arkadaş, vefalı bir yoldaştır. Bazen eski bir resme baktığında ağlayacak kadar duygusaldır. Bazen de, bir edebiyat gecesi için frak, papyon satın alma işini eğlenceli bir şölene dönüştüren muzip bir çocuk...

Tıp Fakültesi’nden hocası olan Prof.Dr.Selçuk Erez onun için, “eskiden öğrencimdi, şimdi ise omuzdaşım, yoldaşım oldu” diyecektir.

Dr.Ali Özyurt
Usta bir şövalye gibi

Kimi zaman tuzaklar kurar  insana hayat. 

Olur ya, bazen bir iktidar gücüyle çıkar önüne cellat, bazense bir hastalık kılığında dikilir karşına.

Haklıysan, üstelik hayata dairse düşlerin korkun yok demektir. Üstüne üstüne yürürsün celladın. Cellat korkar bu gözü peklikten, geri geri çekilir, kaçar!

İşte, böyledir Ali’ninki de. Korku nedir, bilmez. Üstüne üstüne yürür celladın. Kavgası, daima çok cephelidir. Cepheden cepheye koşar, hiç yorulmaz.

Hep “örgütüm” der, “meslek örgütüm…” Örgütlü bir yaşamı savunur, örgütlü bir yaşam içinde hayat bulur.

*  *  *

Bir süredir dinlenmededir Ali.

“Geçici ikametgâhım” dediği Cerrahpaşa Hastanesi’nin 6.katındadır.

Hastanenin penceresinden seyrediyor şehri. Biliyor, eski suretlerinden eser yok, kurtlar sofrasındaki bu şehrin! Süleymaniye Camii’nin silueti çoktan çizilmiş; uzaktan nasıl da ağlamaklı bakıyor birbirine semtler; biraz ileride Zeytinburnu, Yenikapı, Fatih… Biliyor, gelincik tarlaları açmayacak artık Gaziosmanpaşa’da.

Yaralı bir ceylan gibi geçiyor gözlerinin önünden zaman. Dönüp oturuyor. Gezi günleri geliyor aklına. Biliyor, bu daha başlangıç, henüz verilmedi son kavga, açılacak çok cephe var bu hayatta.

Yüreğinde çağıl çağıl akan bir ırmağın coşkusu. Gururu, asi bir kuş gibi çırpınıyor göğsünde.

Hayat denilen bu kavgada, her an kılıcını çekmeye hazır, usta bir şövalye gibi, dimdik, ayakta! Aklında, gelecek güzel günler; gözlerinde umut, yüreğinde neşe; bir çocuk gibi sevinçle kırpıyor gözlerini.

Biliyor, umudu, kalbinden çiçeklenen bir hayatın öznesi o.

Kalkıyor yerinden, pencereye yürüyor, bir türkü tutturuyor:

“Odam kireç tutmuyor
Kumunu katmayınca
Sevda baştan gitmiyor
Sarılıp yatmayınca”


https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/umudu-kalbinden-ciceklenen-bir-hayat,24564



9 Kasım 2019 Cumartesi

Bir kentin ölüm defteri

Yusuf Nazım
T24 | 9 Kasım 2019


Ankara’dayım.

Bir kentin ölüm defterini yazıyorum.

İçinde sonbahar açmış bir park önündeyim. Güvercinler birbirine sokulmuş ağaçlarda.

Havada pastırma sıcağı var, lakin içimdeki çocuk üşüyor.

Uzaklarda bir şehrin ölüm çığlıklarını duyuyorum; sessiz, ruhuma dokunuyor yalnızlığı.

Adı Hasankeyf, tarihinden boğulan bir şehir.

İçimde eski zamanlardan baki çırpınışlar...

Hamamönü Mahallesi’ne dönüyorum yüzümü.

Pencereler, yabancı gözlerle bakıyor bana, sanki tanımamışlar gibi beni.

Duvarlarına rengârenk hayallerimizi nakşettiğimiz şu semt; işte bir Aralık günü önünde arkadaşımla durup, sebepsiz gökyüzüne baktığımız o yurt! On yedisinde bir çocuğun, Erdal Eren’in ölüm haberini aldığımız o yer…

Eski yüzlü evlerinde yasak düşler kurduğumuz sokaklardan geçiyorum. Nasıl da değişmiş bu şehrin yüzü.

Hamamönü Durağı’nda, eskilerden bir anının silüeti kesiyor apansız önümü; polis üniforması içinde sıkıyor boğazımı.

Mahallenin eski sahiplerinden eser yok!

Bu şehir, kurtlar sofrasında terkedilmiş, yapayalnız. 

Haramiler basmış dört bir yanı. Hamamönü'nü nasıl da paylaşmışlar aralarında. Sorsan, her hikâyede bir hüzün saklı, her taşın altından başka bir bürokratın adı…  

Kalbimse uzak bir şehrin çığlıklarında:

“Ahhh, yaralıyım ben!

Bir nehrin kıyısında sahipsizim!

Beş paralık elektrik için ölüme mahkûm edilmiş bir tarihim ben!

Gördünüz mü, çaresiz bir suskunluk içinde avlularım?

Geç değil sesimi duymak için, tanıyın beni!

Artuklu’dan kalan son eserim ben; azala azala tükenmiş Süryani’nin sesiyim, Eyyübi’nin nefesiyim; ben Zeynel Bey’im, İmam Abdullah’ım, Kayalar Kenti Hısnı Keyfa, nam-ı diğer Hasankeyf’im ben!

Duydunuz mu sesimi?

Önce koruma altına aldılar beni, sonra kanunlara sarıp ölüm hükmümü verdiler!

Bakın, evlatlarım yetim kalıyor, çocuklarım ağlaşıyor eteklerimde!

Ölüm, soğuk bir suskunluk olmuş yürüyor bedenime, tenim sararıyor biteviye.

Ruhum çelik pençelerinizle paramparça, her gün demirden putrelleri saplanıyor medeniyetinizin etlerime.”

*  *  *

Bir kentin ölüm defterini yazıyorum.

Kaleminden kan damlıyor cellatların.

12 bin yıllık bir tarihin ölüm fermanı imzalanıyor başkentin saraylarında.

Ankara’nın sokakları değişmiş. Ayaklarım Altındağ’da bir müzeye sürüklüyor beni.

Anadolu’da bir medeniyetler mucizesi!

1 milyon yıl öncesinden konuşuyor tarih. Anadolu'da, Mezopotamya’da can bulmuş nice kavimlerin ayak izleri; Asurlular, Hititler, Frigler; Efes, Kapadokya ve Klikya…

Bir köşede sessizce can çekişiyor Hasankeyf; eteklerinde bir telaş, ağlama sesleri, yakarışlar:

“Duydunuz mu beni?

Dicle’nin iki yakasında betondan bir kefene sardılar, köklerimden kopardılar beni!

Suskunluğunuz her gün biraz daha acıtıyor yüreğimi, her gün biraz daha kanıyor yaralarım.

Canım yavaş yavaş çekiliyor toprağımdan. Taşlarım sessiz, sokaklarım kimsesiz, mağaralarım nefessiz kalıyor!

Hala çok geç değil, görün beni!

Tarihi tarih yapan, tarih içinde mucizevi bir yolculuğum ben!

Dicle’nin iki yakasında tarihe sığmayan insanoğluyum ben!

Taşlarımda onlarca kavmin ayak izi var.

On iki bin yıldır susmamış nefesim var!

Mağaralarımda binlerce yıllık bir tarihin kokusu var.

Tanıyın beni!

Kayalar Kenti Hısnı Keyfa’yım ben; El Rızk Camii’nde namaz kılan, Süleyman Han Camii’nde ezan okuyan, hemen her gün Orta Kapı’dan geçen, Sasani’ dilinde bir ilahiyim ben!


*  *  *

Bir kentin ölüm defterini yazıyorum Ankara’da.

Tandoğan'dan aşağıya iniyorum. Ankara Garı bir yanımda, Hacettepe’ye dönüyorum yönümü. 

Arkadaşım anlatıyor. Bu sefer, taze bir anının sözcükleri kesiyor yolumu; bir celladın iri, kanlı elleri gibi sıkıyor boğazımı:

“Kortejin ortasındaydım. Bir duman bulutu yükseldi ileride. Koştum ki havada çığlıklar, biber gazı, ortalık kan deryası…”

Kapıyorum gözlerimi; bir sonbahar vakti, insanların yaşama sevinci nasıl kopartılırmış …

Samanpazarı’nı geçiyorum, Ankara Kalesi’ne dönüyorum yönümü.

Şimdi Dış Kale’deyiz!

Ankara, Altındağ'da kentsel dönüşüm için yıkılan kale dibindeki mahalleler:
Hıdırlıktepe, Çandarlı, Yenidoğan, Tepebaşı
Rivayetlerinde Hititlerin adı var. Taş duvarlarında Roma’dan, Bizans’tan, Selçuklu’dan izler. Ankara’nın ilk camiisi; Sultan Alaattin; minareleri Dev Duran’la karşılıklı bakışıyorlar İç Kale’de. Eteklerinde korkuyla birbirine sokulmuş evler. Daha aşağılarda kentsel dönüşümün hışmı, harap olmuş mahalleler; Hıdırlıktepe, Çandarlı, Yenidoğan, Tepebaşı…

Tarihin derinliklerinden geliyor yüreğimi dağlayan o ses:

“Ahhh, kimse yok mu?

Ben Hasankeyf’im, tarihinden kanayan bir şehirim ben!

Niye sularımla boğuyorlar beni, yetişin, niye betondan bir mezara koyuyorlar beni?

Niye böyle yalnızım, nerede adını koca bir çağa veren uygarlık, niye böyle yanılmışım ben?

Duyuyorum, kanun hükmünde kuşatmışlar beni, cümle kalelerimi zapt etmişler, çırılçıplak soymuşlar bedenimi.

Hakkımda ölüm fermanları yayınlamış haber ajansları; çeperlerimde dinamit sesleri, duvarlarımda greyderler, dozerler…

Yüreğim, Dicle’nin sularında pare pare şimdi; taşlarımda barut kokusu, duvarlarımda medeniyetinin diş izleri.

Ahhh, boğuluyorum!

Duyun beni!

Adım tarihimde saklı.

Gidip de bir daha geri gelmeyecek olanım ben.

Vakit geç artık!

Yollarımı da kestiler, son pencerelerimi de kapattılar, güvercinler de terk etti beni, kuşlar da…

Hiç değil duyun çığlımı!

Cümle kapılarım kapanırken üzerime, son bir kez bakın gözlerime.

Tarih, iri puntolarla yazacaktır cellatlarımın adını, bir kentin ölüm defterine…

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/bir-kentin-olum-defteri,24428

1 Kasım 2019 Cuma

Bir kez daha egemenlik kayıtsız şartsız Türklerindir!

Yusuf Nazım
T24 | 30 Ekim 2019


Kayyımla uyandık güne.

İlk kez Cumhuriyet’i kutlarken kayyım atadık bir şehre.

Manşetler öyle söylüyordu:

“Cizre’ye kayyım atandı!”

Milletin iradesinin tecelli ettiği 31 Mart 2019 seçimlerinden beri on üçüncü kayyım oldu bu.

Bir kez daha anladık.

Galiba, meali başka şeydi o ünlü sözün:

“Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir!”

Sahi milletin mi?

Milletinse, ne kadarı milletin, ya da milletin hangi parçasının?

Örneğin Ankara’daki, İstanbul’daki, İzmir’deki milletin mi egemenlik?

Peki ya Güneydoğu’daki 13 şehir?

Örneğin Diyarbakır’da, Mardin’de, Van’da egemenlik kimindi?

Bu illerdeki belediye seçimlerini %31’le, %38’le, %33’le kaybetmiş bir partinin mi?

Yoksa %63, %56, %60 oyla iradesi tecelli etmiş Diyarbakır, Mardin, Van halkının mı?

Sahi egemenlik kimdeydi?

Örneğin Cizre…

Cizre bu ülkenin toprağı değil miydi?

Cizreliler yurttaş değil miydi; askerlik yapmıyor, vergi vermiyor muydu?

Seçimlerde onların kullandığı oylar, geçerli sayılmıyor muydu?

Sayılıyorsa, ne kadarı geçerli sayılıyordu?

Cizreliler, bu Cumhuriyetin bir parçası değiller miydi yoksa?

Eğer ki Cizreliler milletin bir parçasıysa, o halde milletin iradesine kayyım atanmış demekti.

Yok eğer, bu doğru değilse ve buna rağmen Cizre’ye kayyım atanıyorsa, o halde Cizreliler milletten sayılmazdı!

Sahi, Cizreliler kimdi?

Cizreliler şaşırmış olmalıydı.

Nasıl oluyordu da,%17,63’le seçimleri kaybetmiş bir partinin iradesi, %77 ile tecelli etmiş milletin iradesine hükmediyordu…

*  *  *

Nedense aklıma geldi.

Önceki gün Ahmet Kaya’nın doğum günüydü.

Geçtiğimiz yıl T24’te “Et tırnaktan ayrılınca” başlıklı yazıyı kaleme almıştım.  

Adeta “Türk” ün birlik ve beraberlik günüydü o gün! Belki de “birileri” öyle anlamıştı…

“Birileri…”

Bazıları öyle derdi.

Derdi ama o “birileri” genellikle egemen olan bir zihniyeti, perde arkasında açık, gizli bir resmiyeti, velhasıl kısaca çoğunluğu temsil eder; fırsatını bulduğunda ötekini linç ederdi!

O gün, Magazin Gazetecileri Derneği’nin gecesinde de öyle olmuştu.

Ödül töreninde “Cumhuriyet” e sıkı sıkıya bağlı bir grup, “Türk’ün gücünü” göstermek üzere birbirine kenetlenmiş, “Kürt” sözcüğüne tahammülsüzlüğün destanını yazmışlardı...

Sevgili Ahmet Kaya, kendisine ödül vermek üzere davet edildiği gecede, Kürtçe bir klip yapmak istediğini söylediğinde, histerik çığlıklarla kendinden geçmiş, salonu dolduran kalabalık güruh tarafından küfürler, hakaretler eşliğinde, çatal bıçak yağmuru altında linç edilmek istenmişti…

*  *  *

Kimi zaman sözcüklerin kaderiydi bu.

Daha doğrusu kimi sözcüklerin, kimi coğrafyalardaki kaderiydi bu.

Örneğin, “Ermeni” ise “affedersiniz” eklenirdi sıfatlarına. Yasalarda “gayrimüslim” olarak geçer, “dönme” diye damgalanır, manşetlerde “karaborsacı Yahudi” ye çıkardı isimleri…

Kürt’se eğer, karda, kışta, dağların yamaçlarında “kart” a, “kırt” a çıkardı adları…

Dedim ya, sözcüklerin coğrafyadaki kaderiydi bu.

Kötüsü, insanların kaderi de sözcüklerin kaderine benzer, giderek bir toplumun kaderine dönüşürdü kimi zaman...

*  *  *

Dün 29 Ekim 2019, Cumhuriyet Bayramı’ydı.

%77 ile tecelli etmiş Cizre’nin iradesine kayyım atandı.

%17,6 ile seçimleri kaybetmiş bir partinin iradesi bir kez daha galip geldi, bir kez daha demokrasi kazandı!

Ülke olarak bir kez daha inandık, sıkıca bağlandık demokrasiye!

Bir kez daha;

“ateşi ve ihaneti gördük”
“Murat nehri, Canik dağları ve Fırat,
Yeşilırmak, Kızılırmak,
Gültepe, Tilbeşar Ovası nda İngiliz’e karşı
şapkası horoz tüylü İtalyan a,
mavi üniformalı Fransız (*) a karşı cumhuriyeti andık.

Ve ezcümle inandık!

İnandık, kuşku yoktu, egemenlik kayıtsız şartsız milletindi.

Bunun 21. Yüzyılın Türkiye’sindeki; üstelik Cumhuriyet Bayramı’ndaki Cizre’deki meali ise;

Egemenlik kayıtsız şartsız Türklerindi!


(*) Kuvayi Milliye Destanı, Nazım Hikmet


https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/egemenlik-kayitsiz-sartsiz-turklerindir,24308