31 Ekim 2016 Pazartesi

Müebbetlik düşler

Yusuf Nazım
T24 | 31.10.2016

Aslı Erdoğan.

Düşlerinin korkusuzluğunda bir yazar.

Ölüm ve parçalanmışlıklar üzerine sözü olan, hayata ve adaletsizliklere dair sorular soran…

Kapatılan Özgür Gündem gazetesinin Yayın Danışma Kurulu üyesi, yazarı.

Hrant’ın dostu, arkadaşı.

Onun bir güvercin ürkekliğindeki duygularının yoldaşı.

*  *  *

Yazarları olurdu bazen şehirlerin, fırtınalı bir hayatın kıyısında yaşayan.

Issız sokaklarına sokulurlardı, insanların terk ettiği, kedilerin ve köpeklerinse sahipsiz kaldığı…

Kimseler duymazdı.

Müebbetlik düşler kurarlardı kıyılarında.

Çok renkli, çok sesli, çok dilli düşler.

Ayın altında bir yakamoz parıltısı, güneş vurduğunca apaydınlık, billur bir su damlasının berraklığı gibi düşler.

Son derece samimi, naif ve gerçek olan düşler.

*  *  *

“Cennetin ve ölümün sınırında.”

TRT’nin, bir zamanlar yaptığı belgeselin adıydı.

Cennetin ve ölümün sınırında yaşayan bir kadını anlatıyordu.

Aslı Erdoğan’ı yani…

Günahkâr bir zaman diliminin içinden, arkamıza bakmadan koşar adım ilerliyoruz.

Gölgelerimiz birbirine çarparak devriliyor.

“Bir hastane koridorunda parmak uçlarında yürürcesine ağır ağır geçiyoruz” diyordu “bu günlerin de içinden”  yazar.

Aslı’ydı.

Sözlerin sakıncalı, yazıların hep şüpheli görüldüğü talihsiz bir devrin yazarıydı.

Duvarları cam kırıkları, keskin çivilerle kaplı kocaman bir hapishaneye benziyordu ülke.

Ne kadar da acımasız geçiyordu hayat.

Ve ihbar etmekte gecikmiyordu kelimeler; cümleleri ele veriyordu onu, kırık dökük hayalleri, sınırsız umutları; kaygıları ele veriyordu…

Vaz geçtikleri ele veriyordu çünkü onu, ardına bakmadan terk edip gittikleri, bir çırpıda unutuverdikleri…

İşte bu yüzdendir ki, vakitsiz çalındığı oluyordu kapıların.

Kökleri derinde bir korkunun, çağlar öncesine aitmişçesine bir nefretin, ötekisi olmayan bir tahammülsüzlüğün duvarları arasında buluyordu kendini.

Bir hapishanenin ağır kokulu, rutubetli hücresinde kalıyor, ışıksız koridorlarında parmak uçlarına basar gibi yürüyordu.

*  *  *

Cennetin kıyısında dolaşıyordu daima.

Hep aykırı düşler kuruyordu sokaklarında eski şehirlerin

Bazen Galata’nın, bazen Rio’nun, bazen de Diyarbakır’ın.

Cizreli çocukların kaybolmuş hayallerinde soluyordu gülüşleri; oğullarının ellerine, torbayla tutuşturulan, babaların yanmış kemiklerinde.

Ölümün sınırında yürüyordu durmadan.

Aradığında, nedense hep ötekilerin dünyasında buluyordu kendini.

En alttakilerin ölümcül çaresizlikleriyle dolu, sessiz ama kırılgan, karmaşık ama duygu yüklü dünyalarında.

Edebiyatı, yazmayı, üretmeyi; konu insan olunca sevmeyi, inceliği düşlerine yelken yapıyordu.

Memnun olmadığı, ona sunulan bu hayattan başka, daha özgür bir hayatı düşlüyordu daima.

Sebahattin Ali Öykü Ödülü’nü, edebiyatımızın çınarı Yaşar Kemal’in elinde aldığında müebbetlik düşlerinin doruğundaydı.

Koca çınarın eline tutuşturduğu ödülüne bakarken, bir kez daha hırçın bir denizin köpüklü dalgalarında hissediyordu düşlerini.

İtirazı vardı bu hayata.

İtirazını yazdığı öykülere, gazete yazılarına, denemelerine işliyor, borcunu ödemek için şerhini düşüyordu böyle bir hayata. 

*  *  *

Sorular evreninde yalnızız…

Zifiri bir karanlık hükmünde çoğalıyor karşılıklar.

Işıl ışıl parıldayan Samanyolunda öyle küçük bir nokta ki şimdi kimliğimiz.

Gözlerim, görünmeyen bir yıldızın yokluğunda huzursuz.

Müebbetlik düşler kuruyorum bir başıma.

Büyük bir mahpushanenin pencere mazgallarında.

Yaralı bir kuşun kanatlarında.

Yanıtlar biriktiriyorum gelecek nesillere, özenle seçiyorum sözcükleri.

Henüz görünmeyen bir ufkun berisindeyiz, kirlenmemiş kelimeler arıyorum kendime.

Birden Aslı Erdoğan takılıyor usuma, Necmiye Alpay ve diğerleri…

Hayatın kirletemediği, gizli hesapları olmayan, hepsi saf, hepsi birbirinden güzel, hepsi apak çocuklar...

*  *  *

Biliyorum.

Bize ırak diyarlarda, henüz keşfedilmemiş acıları var şehirlerin.

Hep beraber, bize ırak şehirlerin acılarını taşıyoruz kalbimizde.

Biliyorum, ağır bir suç, bize ırak şehirlerin acılarını taşımak!

Ama çare yok, bir adı olmalı dışımızdaki bu başıboş sahipsizliğin.

Ruhum bir tsunaminin dalgaları gibi ağır ve yalnız.

Kalbimin surlarını dövüyor durmaksızın.

Ne ben durdurabilirim bunu, ne dışımızdaki soğuk karanlık.

Kelimelerden siperler kazıyorum kendime, bıkıp usanmadan siperler.

Biliyorum, bu ben değilim, giderek yaklaşan bir ölümün sıcaklığı bedenimi sardığında ben olmayacağım o siperin içinde.

Belki bu yüzdendir korkusuzluğum.

Belki bu yüzden işte, en cesur sözlerimi hep yarınlara saklıyorum.

İçimde asla teslim olmayacak duygular, dayanamıyor, müebbetlik düşler kuruyorum.

Açıyorum gözlerimi, bütün sorular çürümede.

Apansız yıkık bir kente dönüyor cümlelerim.

Ahh Cizre!

Tarihe yeri göğü delen çığlıklar, bilinmeyen dilde acılar, yanık et kokuları bırakan şehir!

Bir süredir güvercin sesleri yükselmiyor semalarından, niye?

Elimde mi yoksa bu ölümcül çaresizlik!

Adını her söylediğimde ışıksız bodrumlara düşüyor hecelerim, yanık bir ses olup parça parça oluyor cümlelerimde.

Bir bir diziliyor adları usuma semtlerin.

Kalemim tutuşuyor karanlık bir çukurda, yaralarım açık, biteviye is kokuyor yazdıklarım.

Sesim, soğuk bir metal yığınının arkasında paramparça, koyu, mavi bir derinliğe akıyor durmaksızın.

Anlıyorum, aklım, güpegündüz bana yeni tuzaklar kurmaya hazır.

Rüyalarım, henüz oyun oynamaya doymamış, çocuk ölülerinin donuk bakışlarında saklı.

Zaman, serseri bir kurşun gibi saplanıyor etlerime, lime lime oluyor, savruluyor.

Çıkmaz bir sokakta yaşlı bir bedeni ararken rastlıyorum ölüme!

Zaman geçtikçe daha çok bulanıyor zihnim, kelimelerimdeki o hırçın çaresizlik ucun ucun kanıyor.

Göğsüm, ilk nefesini soluyan yeni doğmuş bir bebeğin ciğerleri gibi yanıyor.


*  *  *

Aslı Erdoğan.

Cennetin ve ölümün sınırlarında dolaşan yazar.

Özü de, sözü de bir olan insan.

Doğru bildiği yoldan şaşmayan, içinden geldiği gibi yaşayan, yaşadığı gibi yazan.

Kelimeleri sırlı, sözleri heyecanlı, gözleri bir sonsuzluk denizindeki yeşil ada parçacıkları gibi ışıl ışıl.

Düşleri, acının, gözyaşının, bodrumların, yanık ağıtların olmadığı bir ülke tasavvurunda.

Hep çılgın ve asi, hep korkusuz ve mert, hep aykırı ve sevecen.

Her daim umutları olan, sonsuz umutları; gidilmemiş denizlerin kıyısında alışılmadık düşler kuran.

Henüz keşfedilmemiş, ele avuca sığmayan düşler…

*  *  *

Ülkeyi istila eden kirli siyasetin güç ve servet savaşında safını özgür basından yana seçti, kalemini dik tuttu.

Göğünü aydınlatmak için yollarına düştüğü ülkenin yeryüzü de bir o kadar karanlıktı.

Ama olsun, o yine de korkusuzdu.

Her zaman olduğu gibi sözünü esirgemedi.

Müebbetlik düşler kurmaya devam etti.

Kendisi olmaktan asla vaz geçmedi.

Her zaman aslı gibiydi yani.

Tutuklandı!

Cennetin ve ölümün sınırlarında dolaşmaya tam teşebbüsten ağırlaştırılmış müebbetle yargılanıyor şimdi.

http://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/muebbetlik-dusler,15781

12 Ekim 2016 Çarşamba

Sen gökyüzüne bak

Yusuf Nazım
T24 | 12.10.2016


Tarih 10 Ekim 2016.

Henüz kapatılmamış bütün televizyon kanalları aynı töreni veriyordu.

Türkiye’nin ev sahipliğini yaptığı Dünya Enerji Kongresi’nin açılışı.

Açılış konuşması, Enerji Bakanı Berat Albayrak tarafından yapıldı.

Enişte tarafından haberi alınarak tez elden savuşturulan darbenin ertesinde bu sefer, damat tarafından açılışı yapılan Dünya Enerji Kogresi’nin ihtişamını izliyordu ülke.

Hani şu, geçenlerde, Irak petrolünü taşıması için devletten devlete yapılan anlaşmayla imtiyaz tanınan Powertrans şirketiyle olan ilişkisi, Redhack tarafından deşifre ettiği söylenen elektronik postalardan ortaya çıkan bakan.

Hoş, otaya saçılan elektronik postalardan muhteremin, Powertrans şirketine ortak olup olmadığı anlaşılmasa da, işe alınacak personelin özelliklerinden tutun da, bunların maaşların tutarına, yemek ve yol yardımlarına kadar birçok şeyin damat bakanın onayından geçtiği açıkça görülüyordu.

*  *  *

Açılışta, önemli ülkelerin ileri gelenleri doğal olarak protokolde yan yana oturmuşlardı.

Başbakan Binali Yıldırım, Azerbeycan Cumhurbaşkanı Başkanı İlham Aliyev, Rusya Devlet Başkanı Viladimir Putin ve Cumhurbaşkanı R.Tayyip Erdoğan…

Kongrede, kendisine Tanrı tarafından yürü ya kulum denmiş, 17 şirket, 28 gemi, 2 süperyat sahibi başbakanımız da bir konuşma yaptı. Enerji oyunları olarak da nitelediği sektörün bu büyük buluşmasına, bir de isim takmıştı: Enerji Olimpiyatları!

Evet, ortalama yurdum insanının devletler, şahıslar ve şirketler düzeyinde nasıl oyunlar(!) çevrildiğini tahmin edemeyeceği bir olimpiyattı bu!

Protokolün en gözde konuklarından birisi de Başbakan Yıldırım’la Putin arasında kendisine yer verilen Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev’di.

Adı, seçim hileleriyle, rakiplerini öldürtüp hapse atmakla anılan, kimilerinin yılın insanı, kimilerinin rüşvetçisi olarak andığı Aliyev...

Babasından devraldığı “sultanlığı”, önce başbakanlık, sonra cumhurbaşkanlığı ile taçlandıran, şeffaf olmayan seçimlerle oy oranını giderek arttırmak suretiyle perçinleyen bir dünya zengini yani.

İngiliz Virgin Adaları, Dubai, Türkiye gibi ülkelerde malikânelerin, villaların, gayrimenkul ve otellerin yanı sıra, Panama ve Çek Cumhuriyetindeki gizli şirketlere kadar büyük bir servetin sahibi olan Aliyev!

Rusya Devlet Başkanı Putin’e gelince. Kongrenin baş konuğu olduğu kesindi. Aliyev ile Türkiye Cumhurbaşkanı arasında her zamanki soğuk, kibirli duruşuyla oturuyordu.

Putin’in kaç paralık bir adam olduğu, çeşitli rivayetler olsa da tam olarak bilinmiyordu. Yüz milyarlarca dolarlık servetinin olduğundan bahsedenler vardı. Ancak doğal ki, bunlar bir spekülasyondan ibaretti. Henüz ortalığa dökülüp saçılan somut rakamlar, ya da gayrimenkullerden söz etmek mümkün değildi.

Düşünüyordum da, bana göre protokoldeki oturma sıralamasında bir yanlışlık olmalıydı.

Şöyle olmasını beklerdim. En başta Rusya, yanında Azerbeycan, onun yanında da Türkiye…

Uluslararası Şeffaflık Derneğinin 2014 verilerine göre, Yolsuzluk Algı Endeksi’nin 136.sırasında Rusya, 126.sırasında Azerbeycan ve 64.sırasında da Türkiye’nin olmasıydı beni bu düşünceye iten.  

*  *  *

Törenin yapıldığı tarih, 10 Ekim 2016’yı gösteriyordu ya.

Aslında, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük toplu katliamının da yıldönümüydü bu tarih!

Kelimeler bazen ne kadar da bölücü oluyordu.

15 Temmuz ve diğer tüm şehitler adına bir dakikalık saygı duruşunda bulunulan açılışta, bundan tek kelimeyle bile olsa söz edilmemesi ne kadar da yaralayıcıydı.

Döndüm, çalışma odama gittim.

Bilgisayarımda önüme düşen bir videoyu izlemeye başladım.


*  *  *

Çok mu şey istemiştik biz, diye düşündü adam.
Sınıfsız, sömürüsüz bir dünya istemek suç mu?
Barış istemek suç mu?
Hâlbuki umut doluyduk biz, kuşlar gibi cıvıl cıvıldık.
Arkadaşlarım halay çekiyorlardı.
Sevinçliydiler, gülüyorlardı.
Çünkü, hep beraber barış için yürüyorduk.


Barış için yürüyen insanlar mutlu olamaz mı?
Elbette ki olabilir.
Olmalılar.
Çünkü barış iyi bir şeydir.
Çoktandır unuttuk biz onu.
Hep savaş, hep ölüm haberleri, hep ağlayan insanlar gördük hayatımızda.


Alıştık mı yoksa ne?
Hayır hayır alışmadık!
Alışmamalıyız!
Alışmak kötü bir şey olmalı.
Alışmamak için gelmiştik zaten Ankara’ya.
Barış için gelmiştik.
Tek amacımız buydu.
Barış olsun, insanlar konuşsunlar, birbirlerini dinleyip anlasınlar.
Boş zamanlarında gezsinler, sabahlara kadar eğlensinler, balık tutmaya gitsinler, mis gibi ormanlarda dolaşmanın tadını çıkarsınlar.
Örneğin, bahçelerinde çiçekler yetiştirsinler; zambaklar, açelyalar, kasımpatılar, menekşeler ve begonviller…
Bahçeleri yoksa dahi, rastladıkları ilk toprak paçasına ağaç diksinler, onu sulasınlar; diktikleri ağacın dallarına konan kuşları, gölgesinde uyuyan köpekleri, kedileri seyretsinler.
Daha bir sürü şey yapsınlar ne bileyim; evliyseler çocuklarıyla sinemaya gitsinler; bekarsalar aşık olsunlar, dans etsinler, sevişsinler…


Ölüm mü bu beni konuşturan yoksa?
Niye böyle sayıklıyorum ki ben?
Niye çocuklarım geldi şimdi birden aklıma?
Özellikle dört yaşındaki oğlum!
Hani arkamdan, benimle gelmek için ağlayan oğlum.
Bilmem, nedense o geldi aklıma işte.
Ölmek böyle bir şey galiba.
Eğer henüz ölmediysem, o halde yavaş yavaş ölüyorum.
Evet, evet, ölüyorum ben.
Hem de hiçbir acı hissetmeden.
Tatlı bir uyuşukluk içinde bedenim.
İlk defa bir pişmanlık duygusu sarıyor benliğimi.
Gelmese miydim ne?
Ankara’da, bir meydanda, niye böyle sere serpe yatıyorum ben?


Barış!
Sahi barıştı…
Beni buraya getiren o sihirli kelimenin adı.
Barış için yürümek kötü bir şey mi sizce?
Olabilir mi böyle bir şey?
Barış için yürüyen insanların içinde bir kötülük bulunabilir mi?
Barış isteyen insanlar ölebilir mi?
Bedenleri paramparça olur mu onların, etleri savrulur mu havaya, kadınlar parmaklarıyla, saçlarında et parçaları aramak zorunda kalırlar mı?


Son hatırladığım şiddetli bir ses ve ışık!
Kulak zarımı patlatan bir ses.
Gözlerimi kör eden bir ışık.
Etrafımı saran bu karanlık da neyin nesi?
Niye nefes alamıyorum ben?
Genzimi yakan bu gaz bulutu da nereden çıktı!
Niye ağlıyorum ki ben?
Kaçabilenler kaçtı, sadece yaralı ve ölüler kaldı geride.
Her tarafım kırmızı.
Kanıyorum.
Sadece ben mi?
Kaçamayan herkes kanıyor.
Kanıyoruz birlikte.


Beni barışa sardılar.
Hayır hayır, bunu ben istememiştim.
Ben yalnızca barışı istemiştim.
Ben yalnızca barış için yürümek istemiştim.
Tek isteğim buydu.
Sadece bu.
Güneşli bir Ankara gökyüzünün altında barışa yürümek istemiştim.
Tıpkı diğerleri gibi…


Oysa şimdi bir meydanda, uzanmış yatıyorum.
Beni niye barışa sardılar, bilmiyorum.
Başımda on yedi yaşında bir kız var, onu seçebiliyorum.
Ben bilmiyordum.
Yaşını, bana o söyledi.


Bu nedir?
Bir pankart mı?
Üzerinde barış yazıyor.
Başka şeylerde var, renk renk, desen desen.
Ama en çok barışı görüyorum ben.
Üzerindeki kırmızı lekelerin oynaştığı bir barış.
Beni ona sardılar.
Beni, üzerinde barış yazan bir bez parçasına sardılar.

*  *  *

Adam yaralıydı.
Bir kız çocuğu geldi yanına, ellerinden tuttu.
Tanımıyordu.
İsmi Güneşti.
Hayır, ölemezsin, ölemezsin” diye bağırdı kız;
Ben on yedi yaşındayım, bana bu acıyı yaşatma lütfen.”
Ağlıyordu.
Hıçkırıklara boğulmuştu.
Elleri, ellerindeydi.
Seni bırakmayacağım, sen de beni bırakma ne olur,” diye yalvardı adama.
Birbirlerinin ellerinden sımsıkı tutmaya devam ettiler.

Peki,” dedi adam, “yalnız,” diye ekledi;
Şu dizimin altındakini al, dayanamıyorum.
Kızın gözleri, adamın dizine doğru kaydı.
Tamam,” dedi, “sen gökyüzüne bak, onu alacağım.”

Adam gökyüzüne baktı.
Bulutsuz bir maviydi gördüğü.
Dizinin altından, bileğinden kopmuş, kanlar içindeki ayağı aldı kız.
Sen gökyüzüne bak,” dedi bir kez daha,” sen gökyüzüne bak!”

7 Ekim 2016 Cuma

Renklerin, seslerin, kimliklerin ölümü

Yusuf Nazım
T24 | 07.10.2016


Renkler!

Birer birer ölmeye başladılar.

Hayata rengini veren, iç içe geçen, birbirine karışan, örtüşen bütün renkler.

Tamamı, beklenen, o akıl almaz, büyük dağılmanın habercisi gibiydi.

Zerrecikler ansızın ağırlıklarını kaybetti.

Kendini durmaksızın yineleyen kısır bir zaman döngüsü içerisinde soğuk, ıssız, bulanık bir hiçliğin içine doğru ağır ağır düşmeye başladılar.
Kırmızılar turuncuya, turuncular sarıya, sarılar yeşile doğru hücum etti; yeşiller maviye, maviler çivit mavisine, bu sonuncusu da menekşeye doğru…

Hiçbiri bir diğerine üstün gelemiyordu.

Sınırlar giderek belirsizleşiyor, biri diğerinin içine geçiyor, koyu renkler donuklaşıyor, açık olanlarıysa görünmez oluyorlardı.

Tam ve mutlak bir çözülme haliydi bu!

Niceliğin bu kadar seyrekleşip niteliğin böylesine azaldığı bir iklimde, gün geldi sokaklar da renk vermez oldu.

Yüzlerin, gözlerin, tenlerin rengi değiştikçe acıma, üzülme, sevinme gibi duygular zayıflıyor, anlamını kaybediyordu. Zamanla, sokakların hemen her gün şaşıran, heyecanlanan, umut eden, hayrete düşen, ağlayan, gülen yüzü yerini, anlamsız, donuk, sarımsı kalabalıklara bıraktı.   

Okul tabelalarında, yazı tahtalarında, kitap kapaklarındaki renkler dahi silinmeye başladı.

Aynı renkten kâğıtlara, aynı renkten mürekkeple yazılan bildirilerin hükmü kalmamış, matbaalarda basılmaz, gazetelerde okunmaz olmuştu.

Gecekondu semtlerinin, kenar mahallelerin, okul sıralarının eski zamanlara ait yarım kalmış aşklarını, umutlarını, heyecanlarını anlatan bütün duvar yazıları solmuştu.

Cümleler giderek daha da kısalmış, sözcüklerin sayısı azalmış, heceler düşmüş, konuşmalar yarım kalmıştı. Kimi seslerin ve harflerin ne kadar gereksiz, hatta tehlikeli olduğu üzerine tartışılmalar bile yapılıyordu. .

Renkler, iyiden iyiye kendileri olmaktan çıkmış, asıllarından uzaklaşarak çürümeye başlamış, eski canlılığını yitirip silikleşmişti.

Aslını kaybeden hemen her şey daha çok birbirine yaklaşma, yeni duruma alışma, aşırı bir beyazlaşma halindeydi…

En sonunda canlı ya da cansız, hareketli ya da hareketsiz, sesli veya sessiz, gözün gördüğü hemen her şey, üzeri ölü toprağıyla örtülmüş, duygularını yitirmiş, heyecanını kaybetmiş bir sükût içinde donuk, mat, kirli bir beyazın içine hapsoldu...

*  *  *

Sesler!

Giderek silinmeye başladılar.

Önceleri sadece kısılıyordu. Kısılıyor, ince, cılız, anlaşılması güç bir gürültüye dönüşüyor, bir süre sonra duyulmaz oluyorlardı.

İnce, cılız, duyulmaz olanların dışındakilerse, geride kalanlardı. Onların payına ancak birbirine benzemek düşüyordu. Öyle ki, ileride bunları birbirinden ayırt etmek bile mümkün olmayacaktı.

Zaman ilerledikçe, aynı olmaya başlayan sesler birbirine daha çok yaklaşıyor, şaşılası bir uyumla, hep bir ağızdan, koro halinde çıkmaya başlıyordu.

Bu koronun sesi, kalabalıkları derinden derine coşturup gönüllerini fethediyordu. Gönülleri fethetmekle kalmıyor kentleri, kasabaları aşıyor, sokakları ve meydanları dolaşarak biteviye yapılan tekrarlar halinde, dinleyenin kalbini ve ruhunu okşayan mukaddes, ulu bir sese dönüşüyordu.

Önceleri kulağa hoş gelen bu ses, zamanla birleşip kalınlaşıyor, nihayetinde birbirine benzeşerek aynı notalara sahip, aynı perdeden çıkan, aynı tonları kullanan, ünsüz harfleri bile kendine çok gören şaşmaz, yanılmaz, tek bir ses haline geliyordu. Gittikçe daha üst perdeden çıkan, ürkütücü, kalın, tok bir ses!

Bu kalın, tok ses artık her şeyin sahibiydi.

Bütün sesleri bastırıyordu.

İnsana, toprağa, suya, ağaca; bütün bir börtü böceğe ait sesleri...

Rüzgârın uğultusunu, böceklerinin ötüşünü, okul çocuklarının şarkılarını; binbir çeşit enstrümanın melodisini, birbirine cilve yapan kuşların cıvıltısını, kendi yatağında derelerin şırıl şırıl akışını...

Artık güçlükle çıkabilen ince, cılız, zayıf sesler duyulmaz olmuştu. Her yerden, o bildik, üst perdeden, kalın, tok sesin ünlemesi işitiliyordu.

Issız dağlardan, çırılçıplak tepelerden, kupkuru ovalardan; tıka basa kalabalıklara boğulmuş şehirlerden, yolu izi bulunmayan köylerden, gününü gün etmekten başka derdi olmayan, umursamaz tatilcilerle dolup taşan sahillerden…

Sayısız radyo ve televizyon kanalları, her yaştan öğrencinin gittiği okullar, anlı şanlı üniversiteler, camiler ve minareler sabah akşam hep bu sesle çınlıyor; insanlar bu sese kulak veriyor, aynı sesi dinliyor ve tekrarlıyor, güne bu sesle başlayarak geceleri bu sesle uyuyorlardı...

*  *  *

Kimlikler!

Biteviye parçalanıyordu.

Sınırsız bir nefretle hükmetmenin, hadsiz, hesapsız bir şiddetle bastırmanın karşısında susuyor, silikleşiyor, kayboluyor, zamanla unutuluyorlardı.

Ne kadar zorlansa da, ne kadar ısrar edilse de, ne kadar bastırılsa da, yine de hiçbir kimlik, hiçbir zaman, hiçbir suretle bir diğerinin yerini alamıyordu.

Böyle olunca, bütün bir tarihle gelenler, şehirleri yapanlar, yıkanlar, onaranlar, oralarda yaşayanlar, iz sürenler hepsi birden parçalanmaya, dağılmaya, ufalanmaya devam ediyorlardı.

Hemen her şey tek bir kimliğe dönüşüyor, tarihin onlara ödev olarak verdiği kutsal öğretilerin ışığı altında şaşmaz, hata götürmez, yanılmaz bir iradenin efendisi durumuna yükseliyordu.

Eğilip bükülen, bölünüp parçalanan, dağılıp ufalanan bütün kimlikler tek bir yüzün, tek bir bedenin, tek bir ruhun, tek bir ismin altında toplanıyor, çok geçmeden çelikten bir zırhın içine sokularak buradan kaya gibi dayanıklı, mermer gibi sert yeni bir kimlik yaratılıyordu.

Sayılar ve isimler mütemadiyen azalıyordu; şehirlerin sayıları, semtlerin sayıları, evlerin sayıları… İsimler bile, bu azalmadan nasibini alıyordu.

Bu yüzden çoğu şeye aynı isimle hitap etmek zorunda kalıyorlardı insanlar.

Tuhafı, sayılar ve isimler azaldıkça, insanlar da azalıyor, azaldıkça daha çok birbirine benziyorlardı.

Binalar, mağazalar, dükkânlar, alış veriş merkezleri… Bütün bunlar, değişimin bu olağan dışı, bu aykırı, ayrıştırıcı etkisinden kurtulamıyordu.

Caddelerin, yolların, durakların, bahçelerin çehreleri giderek daha çok birbirine benziyor, benzeşen ve aynılaşan bunca şeyin arasında insanlar gidecekleri yerleri bulamaz, varacakları adreslere ulaşamaz oluyorlardı.

Uzak şehirler, ıssız kasabalar, isimsiz köyler, hep susmuştu.

Meydanlar mütemadiyen küçülüyor, ormanlar eriyor, parklar azalıyor, mahalleler birbirinin üzerine yıkılıyordu. Hatta şehirlerin sayısı bile azalıyordu.

Kalanlarsa yüzlerini, zamanın o kalın, kirli perdesiyle örtüyor, gün geçtikçe zorlanan, zorlandıkça daha çok yıpranan, yıprandıkça küçülen ve iyiden iyiye birbirine benzeyen suretlerini herkesten gizlemeye çalışıyorlardı. 

Hiçbir kimlik kendi kabuğuna sığmaz olmuştu artık.

On yıllardır kabuklarının içinde sıkışıp kalanlar, yol bulamamanın, ışığa ulaşamamanın, nefes alamamanın ağırlığı altında küçülüyor, uyuşuyor, sertleşiyor, en sonunda devasa bir değirmenin çarkları arasında öğütülürcesine büyük bir hızla parçalarına ayrılıyor, ufalanıyor ve aynılaşıyorlardı.

*  *  *

Dayanılmazdı!

Sonunda şekilsiz, bulanık, amorf bir gökyüzünün altında bütün sesler, bütün renkler, bütün kimlikler toplandı, bir araya gelmeye başladı.

Toplasan, cümlesi tek bir renk, tek bir ses, tek bir kimlikten ibaret sessiz, sedasız, durgun bir kalabalıktı bu.  

İçlerinden biri Türkçe baktı…

Başka biri, çocuktu, Kürtçe sustu…

Diğeri ise kadın, Zazaca ağlamaya başladı...

Biri daha vardı, ayağa kalktı, elini göğsüne vurdu, değirmen gibi uğulduyordu, döndü, semaha durdu.

Bu kadar dünya yükü, bunca vicdan azabı ve kahır, bu ölümcül çaresizlik, bu kanlı gözyaşı, bu dinmeyen ağıt…

Çoktu!

Ne var ki artık, geride kalanların tamamı yalnızdı, bir başınaydı.

Sanki güneş, bir daha hiç doğmamak üzere batmış ve onları kasvetli, hazin, hoyrat bir karanlığın tam ortasında bırakmıştı. 

Sanırsın hepsi aynı kalıptan çıkmış, hepsi aynı çarkın dişlileri arasına sıkışmış, hepsi aynı kalın duvarların arasında hapsolmuş gibiydi…

*  *  *

Zaman iyice daralmıştı.  

Önce, son kalan sesler sustu.

Renkler çoktan solmuş, her şey beyazdan griye dönüşmüştü bile.

Gri, önce bütün tonlarına parçalandı, sonra bunlar da yavaş yavaş görünmez oldu.

Orada, geçmişten geleceğe baki kalan bütün sözlerin, seslerin, kelimelerin tarif edemediği daracık bir dehlizde sıkışıp kalmıştı zaman.

Çok parlak, gözleri kör edecek denli bir ışık demetinin apansız parlayıp sönmesine benziyordu.

Geride kalan her şey, son bir gayret, küçük de olsa bir umut, dermansız bir kıpırdanış ile her nasılsa hâlen kalmış son yaşam belirtisine sığınmaya çalıştı.

En ince damarlarında can çekişen bu son refleks, bu son hayatta kalma çabası, bitip tükenmekte olan bir şeylerle, bir daha asla geri gelmeyecek olanın umutsuz, beklentisiz, hazin bir karşılaşması gibiydi.

Sonunda bunca bölünmüşlüğün, parçalanmışlığın, dağılmışlığın dünyasında beklenen şey oldu.

Çoktandır kaybolmaya yüz tutmuş kimlikler de gitti!

İçinde bulunduğu sonsuzluk evreninde, insan neslinin payına düşen sadece küçük bir boşluktan ibaretti.

Derken, uzunca süredir bu nadide boşlukta titreşen ışık da söndü.

Ve hayat derin, renksiz, ışıksız, köksüz bir sessizliğe gömüldü…

2 Ekim 2016 Pazar

Hayatın sesi

Yusuf Nazım
Evrensel | 2 Ekim 2016

Hayatın sesini kıstılar.
Biat etmenin, diz çökmenin, kulluğun ve köleliğin dünyasında gerçeğe açılan bir kapıyı daha kapattılar.
Başların ayaklara tahammülü yoktu.
Ayakları can evinden vurdular.

*  *  *

Kurulduğunda milyonları yoktu… Milyonerleri de…
Zaten, milyonerlerin değil, milyonların sesi olmaktı amacı.
Öyle de yaptı.
Mikrofonlarını sokağa uzattı.
Yok sayılanın, dışlanmışın, ötekinin, en alttakinin sesi oldu.
Kameralarını Soma’ya, Tuzla’ya, Artivin’e çevirdi, buraların resmi oldu.
Zalimlik sınır tanımıyordu bir türlü; kentleri, ormanları, vadileri kemiriyor, yine de doymuyordu.  Kaz Dağları, Solaklı Vadisi, Semistal Yaylası… Durmuyor; İspir, Munzur, Gerze, Cerattepe diye devam ediyordu…
Kuruyan ormanlara, susuz kalan ağaçlara, akmayan derelere ses, soluksuz kalanlara nefes oldu.
Çünkü hayatın sesiydi o.

On bin dolar, yirmi bin dolar, otuz bin dolar maaşlı çalışanı yoktu.
Saniyeleri milyonlar eden anlı şanlı reklamları da.
İşi zordu!
Zor olan bu yolu bilerek, isteyerek seçmişlerdi.
Çalışanlarının çoğu emekçi çocuğuydu. Yoksuldu ama pırıl pırıl, onurluydu.
Çoğu zaman karın tokluğuna çalıştılar, televizyon koridorlarında sabahladılar.
Haber takibi yaparken zaman zaman mucizeler yarattılar.
Varlıklarıyla yoksunun, düşkünün, en alttakinin içine daima su serptiler.
Doğru haberden, gerçeklerden, bağımsız yayın yapmaktan asla vaz geçmediler.

Hayatın rengârenk sesiydi o.
Her zaman, her yerde, her koşulda gerçeğin habercisiydi.
Sahibinin sesine değil, daima halkın sesine kulak verdi.
Açık oturumlarında şeriatçısına, cemaatçisine, tarikatçısına övgüler düzen pek muteber konukları yoktu.
Özel araçlarla toplanan, para karşılığı salonlara doldurulan izleyicileri de.
Emirle hizaya gelmek, talimatla haber sunmak değildi adetleri.
Hep taşeron işçilerle doluydu stüdyoları; kâğıt toplayıcıları, hurdacılar, seyyar satıcılar, mevsimlik işçiler; ışığa rengini verenler yani… Hayatı ilmek ilmek dokuyanlar…

Lüks ve gösterişli stüdyolardan, ışıklar içinde medya kulelerinden yayın yapmıyorlardı.
Yağmur altında grev çadırları, balçığa ve çamura batmış sokaklar, mazot ve yağ kokulu atölyelerdi stüdyoları.
Yakılmış evlerden, yıkılmış kentlerden, yağmalanmış ormanlardan yayın yapıyorlardı; varoşlardan ve kenar semtlerden…
Gerçeğin yılmayan takipçisiydiler.
Sesi olmayanın sesi, gücü olmayanın gücü, kalemi olmayanın mürekkebiydiler.

*  *  *

Gerçek, daima tek ve biricikti.
Gerçeğin, o tek ve biricik olan sesini bir yalan değirmeninde acımasızca öğüttüler.
Hayatın sesini kıstılar!

Eskimiş bir dünyaya aittiler.
Yıpranmış, korkmuş, anlaşılmaz bir gürültü halindeydiler.
İmtiyazlarıyla geldiler; darbeleri, yasa dışı emirleri, OHAL kararları, talimatlarıyla…

Nefesleri kirliydi; kanunları sahte, talimatları yalan!
Kökleri derin, duaları hileli, kokuşmuş bir karanlık içindeydiler.
Kirli ve yapışkan nefesleriyle hayatın bütün renklerini körelttiler!

Tuzla’da, Esenyurt’da, Dilovası’da işçiden yana esen yeli döndürdüler!
Yoksunun, ötekinin, dışlanmışın gözlerindeki ateşi söndürdüler!
Oysaki daha nice sözleri vardı onların, henüz söylenmemiş.
Oysaki daha nice hikâyeleri vardı, anlatılmayı bekleyen.
Hilesiz bir kamerayı, temiz bir mikrofonu onlardan esirgediler!
Kot taşlama işçilerinin slikozist dolu ciğerlerine iki soluk nefesi bile çok gördüler!
Alevinin güçlükle duyulan sesini, bu kadim toprakların tükenmekte olan Zaza’ca türkülerini, Kürtçe ezgilerini, başka bir dilden çocuklara anlatılan masallarını…
Hayatın bütün seslerini, bütün renklerini, bütün ötekilerini yok gördüler.

*  *  *

Oysaki hayattı bu, çoğalacaktı.

Somalı madenciden, Tuzlalı işçiden, ciğerleri slikozist dolu emekçiden yana tutacaktı safını.

Yeni doğan güneşten, taptaze sürgünlerden, yemyeşil filizlerden; börtüden, böcekten, renk renk çiçekten alacaktı heyecanını.

Kuşku yok, gün gelecek, yine işçiden yana dönecek, emekçiden yana esecekti yel.

Esecek ve büyüyecek; büyüyecek, güçlenecek, er geç ayaklar baş olmaya dönecekti.


Hiç görünmeyenin, yok sayılanın, aslında çok olanın cesaretinden alacaktı gücünü. Karşı cinsin ezilmişliğinden, renklerin zenginliğinden, kimliklerin kardeşliğinden, hayatın hiç dinmeyecek sesinden…
https://www.evrensel.net/haber/291825/hayatin-sesi

1 Ekim 2016 Cumartesi

Sarı kahkaha’yı da aldılar

Yusuf Nazım
1 Ekim 2016


Yazardı.
Eğitimciydi.
İçinden, güzel günlerle bezeli bir ülke geçiyordu.
Kelimeler düşlerinin aynasıydı.
Ayna Çarpması’nı yazdı.

Bu kitabıyla 2008 Haldun Taner, 2009 Yunus Nadi Öykü Ödülü’nü kazandı.

Şiddetin, bastırmanın, zorbalığın tavan yaptığı zamanlarda, kalabalıkların üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi oluyordu. İşte böyle zamanlarda birilerinin çıkıp “hişt!” demesi gerekiyordu.

Murat Özyaşar, Diyarbakır’da çıkardığı “Hişt Hişt” adlı dergiyle bunu yaptı.

Üstelik sadece “Hişt” değil, “Hişt Hişt” dedi.

Kimi zaman devlet, o soğuk, o ürkünç, o yapışkan soluğuyla zehir zemberek bir fırtınaya gibi esiyordu.

Kelimler sığmıyordu o zaman şehirlere;

“Şehre karakış gibi bastırdı devlet, yola devrilmiş ağaçlar gibi indi kar.”

diye geçiyordu Murat’ın cümlelerinde. Ve yazarın, bir kez daha hikâyelere düşüyordu çocukluğu:

“Nasıl diyeyim sana, büyüdün sonra, oynadın oyalandın. Toprak yedin, çamura bulandın, çamurdan adamlar yaptın, telden kamyonlar. O adamları o kamyonlara bindirip uzaklara gönderdin.”

Derken güç ve servet savaşının hüküm sürdüğü, at izinin it izine karıştığı günlerin karanlığında çok sevdiği öğretmenliği elinden alındı.

“Gittin.
Annemin beni terk edip gidişi gibi, gittin.
Biliyorum; gelseydin, sana sus’duklarımı gene sus’acaktım.
Hem benim uzun bir cümlem yoktu senden önce :...ahh !
Gitmeli miyim ?
Zaten görmedin. Duymadın. Hep koşarak geçtin beni.
Gelmedin. Almadın.
Ben dışarıda kaldım .”

Yaşamın ölüme daima baskın çıkacağına inanıyordu. Ölülerin, son yolculukların, yas evlerinin, hüzün odalarının o matem yüklü anlarından okuyordu hayatı.

Edebiyat dünyasında, ayırmış olduğu “kendine ait bir oda” ya kapanıyor, “Sarı Kahkaha” yı yazıyordu.

Bir yazısında, yaşadığı kenti,

“İçinde devletin ve isyanın geçtiği uzun bir cümledir Diyarbakır.”

diye tanımlıyordu.

*  *  *

Yeni gelen her gün hunhardı, acımasızdı.


Her mevsimi soğuk bir sonbaharı andırıyordu.

Acımasız bir günün şafağında bir kez daha geldiler.

İstanbul’da Sarı Kahkaha’yı aldılar.

Eline kelepçe, diline devletin mührünü vurdular.

Onu, içinde devletin ve isyanın geçtiği o şehre götürdüler.