28 Mart 2012 Çarşamba

Rosenbergler ölmeli mi?

Haluk Gerger
Haluk Gerger, 25 Mart 2012
Yazar hakkında :
Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler bölümü eski öğretim üyesi olan Haluk Gerger’in bu görevine YÖK ve 1982 anayasası yürürlüğe girdiği gün son verildi. Çeşitli gazetelerde köşe yazarlığı yaptı. İnsan Hakları Derneği Kurucu Üyesi. Darmstadt Teknik Üniversitesi'nde 1996 ve 1999 yıllarında misafir öğretim üyesi olarak bulundu. ABD vizesi alarak eşi ile birlikte gittiği Amerika seyahatinde gümrükte sorgulanıp parmak izi alındı ve tutuklandı. Uğradığı kötü muamle nedeniyle ABD hükümetini 1 dolarlık sembolik manevi tazminat isteğiyle 2003 yılında mahkemeye verdi. Karar 2006 yılında Yargıtay'da onandı. ABD mercileri yasal faiziyle birlikte 2 TL 23 kuruş ödedi.



  
Gelişmeleri tam izleyemedim ama anladığım kadarıyla bir gazetedeki köşe yazısı ihbarıyla başlamış herşey. İstanbul Büyükşehir Belediye Şehir Tiyatroları’nın sahnelediği, Alain Decaux’nun yapıtı “Rosenbergler Ölmemeli” adlı oyun da gösterimden kaldırılmış. Ihbarcı, Rosenberglerin, “Sovyetler Birliği’ne atom bombasının yapımıyla ilgili sırları sızdıran casuslar” olduğunu ve oyun yazarının da bu “gerçeği” öğrendikten sonra, eserinin oynanmasını yasakladığını yazmış.

Yazarı bilmem ve bu çok önemli değil. Tartışılması gereken, Julius ve Ethel Rosenberg çiftinin “nükleer sırları düşmana sızdıran vatan haini casuslar” olup olmadıkları. Rosenberglerin bu suçtan mahkum edilip infaz edildiklerini biliyoruz. Amerikan emperyalizminin Soğuk Savaş adaletine inanıyor ve güveniyorsanız mesele de burada bitmiş sayılır sizin açınızdan.

Ama acaba öyle mi? Rosenbergler “casus”mu, suçları “düşmana nükler sır aktarmak” mı?

Önce şu “nükleer casusluk”, “düşman” ve “vatan haini” meseleleri üzerinde duralım.

Teknik olarak, o sırada ABD ile Sovyetler Birliği “Faşizme Karşı Demokratik Cephe”de birlikte savaşmış iki müttefik. “Düşman” nitelemesi pek oturmuyor ama eli “nükleer tetik”te ve hatta Hiroşima ve Nagazaki’den bulaşmış “nükleer kanlı” ABD adaletiyle ihbarcılar bakımından bu anlam ifade etmiyor. Biz de sadece not ederek geçelim ve gerçek bir “hukuk cinayeti” işleyelim.

 Rosenberg’ler “vatan haini” miydiler? “İnsanlığın dostu” olmakla özdeşse bu, “Amerikan vatan”ı sermayedarlarla hizmetlilerinin insanlığa düşman çete devleti ile aynı şeyse, elbette, Rosenberg’ler “hain”diler. Ama bir de şöyle bakalım: İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasını düşünün. Avrupa, Savaş’ın galibiyle, maglubuyla, tarafsızlıyla, yanmış, yıkılmış, çökmüş. Sovyetler Birliği, dile kolay, 27 milyon insanını, sanayiinin yüzde yetmişini yitirmiş, kentleri, kasabaları harabeye dönmüş, kıtlık ve açlıkla, hastalıkla, ölümle penceleşiyor. Çin’de insanlar sokaklarda ölüyor açlıktan. Asya kaplanları Singapur, Malezya, bataklıktan yerleşim alanına geçiş yapmaya çabalıyor. Japonya, iki atom bombası yemiş, kayıtsız şartsız teslim olmuş, Amerikan işgali altında. Afrika’nın durumu bugünden dahi bin beter. Ve insanlık bu haldeyken, bir elinde atom bombası, ötekinde dolarlar, gürbüz bir güç, Emeğe ve halklara büyük Soğuk Savaş saldırısını başlatmış. Sadece dünyaya gözdağı vermek için, iki atom bombasını iki kentte, yüzbinlerce sivilin üzerinde patlatmış. Bugünün “global köy”e dönüştürülmüş dünya koşullarında yaptıklarına, yapabildiklerine bakın ve o dönemin bütünüyle çaresiz “değneksiz köy”ünde nükleer tekele sahip Amerikan emperyalizminin insanlığı nasıl tutsak alabileceğini bir düşünün.

Bir “Amerikalı devrimci”, bir “insansever”, bir “barışsever” olarak bakın hayata. Bu “çete devlet”, bu gözü dönmüş “Sermaye”, bu büyük “Saldırı”, durdurulamasa bile, hiç olmazsa, başkalarınca bir ölçüde olsun dengelenemezse, ne olabileceğine bir bakın. Amerikan kıtasındaki “Yerli soykırımı”nın küresel çapta ve nükleer bombalarla geliyorum dediği, insanlığın Hitler’in yenilgiye uğratılmış “bin yıllık tutsaklık” projesinin Amerikan versiyonuna mahkum edilmek istendiği bir momentte, para pul demeden, en ufak bir kişisel beklenti düşünmeden, aksine elektrik sandalyesinde kavrulmayı göze alarak, bu gidişe karşı bir şeyler yapmaya kalkmanın adı, “casusluk” ve “vatan hainliği” midir?

İngiltere’de, Amerika’da ve daha başka pek çok yerde, en parlak bilimciler, aydınlar, sıradan insanlar, böyle çabalarda bulundular. Evet, Sovyetler’e serviste de bulundular. Sovyetler Birliği, o zaman, anladığımız manada, bir “devlet”, bir “memleket” değildi. O, bir “genel grev”di; yanına yoksul köylüleri almış işçilerin kurduğu tarihin ilk “İşçi-Köylü Ülkesi”ydi; insanlığın “düşülkesi”; işçi sınıfının, diline, dinine, ırkına, cinsiyetine, hatta görüşlerine, ideolojisine bakılmaksızın bütün işçilerin, “anavatan”ıydı. Bütün mazlum halkların “tek ve ilk dostu”ydu. O zamanlar, Sovyetler Birliği, bir “devlet”, bir “memleket” değildi, bir devrimciydi.  O’na yardım, O’ndan yana tavır, O’na bağlılık, bırakın “casusluğu”,  tam tersine, “çete devletler” ya da “hain işbirlikçi rejimler”le mücadelenin adıydı, “yurtseverlik-insanseverlik” eylemliliğiydi, “emek ve halk yolunda devrimci” praksisin ta kendisiydi.

Şimdi gelelim “nükleer sırların aktarılması”na. Kuşkusuz bu da “ayıp” değildi ve bu hayati alanda emperyalizmin ölümcül tekerine çomak sokan bilimciler olmuştu ama Rosenberg’ler davasında bu yönde bir kanıt, tüm kumpaslara, tüm iftiralara, tüm sahte delil imalat çabalarına karşın, hiç bulunamadı. Bulunamazdı da, çünkü Julius Rosenberg ve çevresinin yaptığı, basit sanayi bilgilerini Sovyetlere vermekti. Nükleer sektörle ilgili bağlantıları, bilgileri, ilişkileri yoktu. Julius Rosenberg’in, Amerikan hukuku çerçevesinde, idam cezasına tekabül edecek bir “suç”u yoktu ve buna yönelik herhangi bir kanıt üretilememişti. Karısı Ethel’in erkek kardeşi, yani kayınbiraderinin, kendisini ve karısını kurtarmak için, devletin yardımlarıyla uydurduğu yalanlardı eldeki “kanıtlar.”

Bir de, kurban arayan Soğuk Savaş ilahları vardı, hani şu “gözdağı” için yüzbinlerce sivilin üzerine atom bombası atanlar. Birkaç Amerikalı komünistin yaşamı ne olacaktı ki. İşte Ethel Rosenberg bu hiçe sayılan yaşamlardandı. Biliyoruz ki, O bir rehineydi savcıların elinde. Savcılar da, Devlet de, onun bu işlere bulaşmadığını biliyorlardı. İlk planları, Ethel’i de işe dahil ederek, Savcıların dava stratejisi, Ethel’i savunma sürecinde, Julius’un suçu üstlenerek ya da bizzat Ethel’in kocasını ele vererek, “itiraflar”da bulunmaya zorlanmaları üzerine kurulmuştu. Iki küçük çocuk sahibi anne ve babanın bu durumda fazla direnemeyeceklerini ve Julius’ın suçu kabulüyle Ethel’in salıverilmesini yeğleyeceklerini bekliyorlardı. Julius ile Ethel Rosenberg arasındaki “devrimci dayanışma”yı, “komünist ahlak” bağını, “devrimci inadı”nı, “sevgi ilişkisi”ni hesap edecek yürekleri yoktu. Ethel, elektrik sandalyesine, bu “rehine komplosu” sonucu gitti; başı dimdik, gözlerinde ışık, yüreğinde sevgi ve ardında da iki küçük yetimi öksüz bırakarak.

Rosenberg’ler sadece Amerikan halkı için değil, bütün insanlığın esenliği için bir çetin yola koyuldular, Sermayenin ve silahlı-silahsız hizmetlilerinin çeteleşmiş zor aygıtına, emperyalizme karşı tek engel olarak gördükleri devrimci Sovyetler Birliği’ne dost oldular. Komünist hareket içinde yer aldılar. “Casus” değillerdi; “vatana ihanet” etmemişler, yurtsever Amerikalılar olarak kendi halklarına ve insanlığa hizmete adanmışlardı; kendileri için tek kuruşluk bir beklentileri sözkonusu bile olmadı; “nükleer sırlar”la ilişkileri yoktu; Ethel olup bitenler içinde hiç yer almamıştı. “İnsanlık rızası”na bir politik kavga pozisyonu almışlardı “Canavarın ağzı”nda, saf, tertemiz, masum ve insani duygularla, amaçlarla, o kadar.

“Emperyalizme”, “emperyalist saldırı”ya ihanet ettiler ve cezalandırıldılar.

 Ve direndiler ve paylaştılar ve yürüdüler ölüme ve düştüler toprağa ve yükseldiler “güneşin sofrası”na ve buluştular dostlarla.

Ne dersiniz? Bunca yıl sonra, çifte güvercine duyulan ihbarcı sınıf kinine suskun mu kalmalı ve suça iştirak mı etmeliyiz? Ne dersiniz, yanık karanfil kokusunu unutmalı, onların kindar belleğine teslim mi olmalıyız? Ne dersiniz, bunca yıl sonra, biz de mi teammüden cinayet işleyelim, emperyalizmin “elektrik sandalyesi”ne kurban mı verelim içimizdeki insanı?..

Haluk Gerger, 25 Mart 2012

Haluk hocanın notu : Pek yazacak yerim yok. Düşündüm de, belki sizler bu suskunluğu kırmama yardımcı olur, okur, ve değer görürseniz, eşe dosta, belki de becerebiliyorsanız internette sanal ortama yayarsınız ekteki yazımı. Aslında "yazı" da değil, bir "çığlık" ve sessiz-duyarsız kalan "sol"a bir protesto.

16 Mart 2012 Cuma

Allah’ım, beni daha iyi bir hapishaneye yolla!

Yusuf Nazım
Radikal / 16 Mart 2012


Allah’ım beni daha iyi bir hapishaneye yolla

Ülkenin, 12 Eylül’ün zifiri karanlığına boğulduğu 1980’li yıllar. Yılmaz Güney tarafından çekilen Duvar filmindeki sübyan koğuşunun çocuklarının Tanrı’ya yakarışıdır bu.

Türkiye’nin kocaman ve dikenli bir hapishaneye benzediği 12 Eylül faşizminin karanlık yılları. Yılmaz Güney cezaevindedir. O, ülkesine olan borcunu sanatıyla ve mücadelesiyle ödemek için her iki cezaevinden de kaçar… Hayatının geri kalanını, kansere yenik düşeceği 1984 yılına kadar ülkesinin aydınlık bir geleceğe kavuşması için mücadeleye adar.

Yılmaz Güney, ölmeden önce Fransa’da çektiği son filmi Duvar’da, 4. koğuşun çocuklarını anlatır.

Cezaevinde, Dördüncü Koğuşun çocuklarının bir köle sefaletine benzeyen hayatları vardır filmde; baskıyla, şiddetle, dayakla eşdeğer hayatları. Çocuklar, cezaevinin bütün angarya işlerini yapmakla mükelleftirler; mutfak işleri, tuvalet temizliği, kömür çekme, çöp dökme onların eline bakar. Kısaca, bir çocuk bedeninin görebileceği her türlü kötülük vardır burada. Bir de onları, geceleri yataklarından alıp tenha bir köşeye götürülmeye hazır korkuları vardır çocukların. Karşı duramazlar, ses edemezler… Çünkü orası Dördüncü Koğuştur, camı kırıktır, katili ve hırsızı vardır, ispiyoncusu vardır… Ülkenin, 12 Eylül’ün çürümüş karanlığıyla kirletilmiş kötücül ruhu vardır filmde.

Bir de umutları vardır çocukların, özlemleri, düşleri... İnanırlar ki, yeni ayı ilk gördüklerinde dua eder ve bir dilek tutarlarsa, Tanrı bu dileği yerine getirecektir. Bu yüzden, Dördüncü Koğuşun penceresinin mazgal demirleri arasından ayın yeni suretini her gördüklerinde; Şaban’ın, Şişko’nun ve diğerlerinin elleri açılarak Tanrı’ya doğru uzanır. Hepsi tek bir dilekte bulunurlar:

“Allah’ım, beni daha iyi bir hapishaneye yolla.”

Yılmaz Güney’in daha önce aldığı çok sayıda ödülün ardından, cezaevindeyken çektiği ve kurgusunu yeniden yaparak Altın Palmiye kazandığı Yol filminin ardından çektiği son filmdir Duvar. Güney, Avrupa’nın insanı kolay hazmedebilsin diye filmde, gerçeği olabildiğince yumuşatmıştır…

Avrupalı film eleştirmenleri, filmi abartılı bulur ve “gerçek bu kadar incitici olamaz derler..”

Gerçek, başkalarının hayal edemeyeceği kadar inciticidir bazen

Oysa ki Avrupalı eleştirmenleri yanılmışlardır; gerçek onların tahmin edemeyeceği kadar kurgudan uzak ve onların hayal dünyasını zorlayacak kadar inciticidir.

2012 yılının Şubat ayında, Pozantı’nın taş atan çocuklarının tüyler ürperten sessiz çığlıkları yankılanır dört bir yanda. Gerçek, dört duvar arasında saklandığı, izbe karanlık dehlizlerin vicdanları kanatan bataklığından sıyrılarak çırılçıplak çıkagelir.

Ülkenin, 12 Eylül karanlığı tarafından kirletilen vicdanı, kendine yeni mecralar bularak, çeyrek asırdan daha uzun bir sonra yeni bir düzende, yeni bir sistemde ve yeni iktidar sahiplerinin elleriyle bir kez daha kirletilir. Bir zamanlar, diline ve etnik kimliğine bakmaksızın çocuk bedenlere akan kötülük, bu sefer sadece Kürt olan çocukların sıcak bedenlerine akar.


Onlar, bu ülkenin yaralı bir coğrafyasının taş atan çocuklarıdır. Yaralı bir coğrafyanın yürekleri pare pare çocukları… Kimi okulundan kaçmış, kimi tornacı dükkânından… Ellerinde çelik çomak yok, top oynamıyorlar, luna parka da gitmiyorlar. Ne dönme dolap var hayatlarında onların, ne de çarpışan otolar.

Karşılarında kolluk kuvvetleri, zırhlı araçlar, gaz bombaları, sirenler… Onlar mütemadiyen taş atıyorlar. Karşılığında, ya bir mermi girecek bedenlerine, ya da göz yaşartıcı bir bombayla serilecekler yere. Eline düşerseler eğer devletin, hemen oracıkta kolu bükülecek ya da taş atan elleri çatır çutur kırılacak. Böyle gösterecek devlet büyüklüğünü. Yakalandıklarında, ücra bir cezaeviyse eğer, niye taş attıkları belli olsun diye götürüldükleri bu yer, kirli duvarlarından hiç beklenmedik başka bir kötülük daha bulaşacak demektir bedenlerine.

Kanla, zehirle ve nefretle beslenmiş bir sistemin adıdır artık bu geride kalan. Ve içinde tutuldukları hücrelerin, bu ölümden beter kötülük sinmiş duvarlarından, bir başka nefretin daha adı kazınacak demektir kendi masum hücrelerinin belleğine.

Oysa ki biz biliyoruz; onların korkuya bulanmış gözlerindeki acıyı resmedecek makineler henüz üretilmedi. Körpecik bedenleri üzerine akıtılan kötülüğün, küçücük dünyalarında yarattığı depremi ölçmekten daha çok uzakta üniversiteler. Sosyal antropoloji, toplumsal hareketlerde etkili vurma teknikleri öğretiyor kolluk kuvvetlerine. Aksini yapan öğretim üyesi terörist denilerek içeri tıkılıyor. Haberi yapan muhabir ise ülkeyi bölmekten yargılanıyor.

Belli ki, çocukları taş atmaya iten nedenler bir süre daha muamma olarak kalacak. Psikoloji ise, yalnızca, bedenleri arızaya uğratılmış çocukların yaşadığı travmalar için var olacak.

Peki, ekmeği ve dili elinden alınmış çocukların çaresiz gözlerine kim bakacak? Kim, hangi soruları görecek o bakışlarda, kim, hangi yanıtları verecek bu sorulara? Hayatları, kandan ve nefretten ibaret çocukların yüreklerindeki sessiz çığlıkları hangi bilimin ışığı çözecek? Hangi matematik hesaplayacak, onların hayatlarından akan yoksulluğun şiddetini? Hangi marka tablet bilgisayar öğretecek çocuklara, artık unutulmaya yüz tutmuş, kırık dökük, güçlükle konuşabildikleri, medeniyet dışı kalmış dillerini?

Iphonelarla ölçülen gelişmişlik endeksi neye yarar? Kontur sayısıyla hesaplanan özgürlük kimin için? Senozlu köylünün deresi HES’lere kurban ediliyor, toprağın bağrından kopartılan su şimdi borularda hapis, hiç ara vermeden borularla 64 km denize kadar gidiyor! Kimin için üretilmiş bu büyük teknoloji!.. Cam kırıp kışı kodeste geçirmek isteyen çocukların mobesa kameralarından anında merkeze aktarılıyor görüntüsü. Fabrikalarda işe geç gelenlerin kayıp zamanları saniyeler mertebesinde ölçülerek, bordrolarından düşülüyor. Bir uzmanlar ve danışmanlar ordusu çalışıyor harıl harıl; hatalı ilaç reçetelerinden yapılacak kesintileri hesaplıyorlar…

Pozantı’da taş atan çocukların, dört duvar arasına hapsedilmiş eti kanıyor. Köprüler inşa ediliyor, üstelik kıtalararası; tüp geçitler, otoyollar, kuleler… İnsanlara, özel hayat bırakmayan bu hileli karanlık da neyin nesi? İnsanlık vicdanı kirleten bu günah kimin eseri? Oysa ki çocuk bedenlerin ruhuna zerk edilen acıdan hala haber yok!

Bu filmin gerçeğini gördük biz

Duvar filmindeki çocuklar, hayatlarına dört duvar arasında zerk edilmiş kötülüğe daha fazla dayanamayıp, küçücük bedenlerini isyana yatırarak karşılık verirler. Bu, onlar için Dördüncü Koğuşun cehenneminden kurtulmak ve daha iyi bir hapishaneye gitmek için bir umut demektir…

Bu filmi, o yıllarda ve sonrasında bize göstermediler. Sakladılar, yasakladılar. Oysa ki hayat onu bizden saklayamadı. Biz bu filmin gerçeğini şimdi Pozantı’da gördük.

Gördük ki, her devrin Caferleri değişiyordu ama iktidar sahipleri asla değişmiyordu. Onlar hep aynıydı ve işledikleri günahlar fütursuz bir acımasızlıkla kutsanmış, insafsız ve vicdansız bir kudretle hükmetmeye devam ediyorlardı.

Aradan çeyrek asırdan daha fazla bir zaman geçse de, duvarın arkasında değişen bir şey yoktu. Üstelik duvarın önü de, en az arkası kadar karanlıktı. İçerisi, nasıl bir F Tipi cezaevleri gerçeğinin ölümcül yalnızlığına terk edilmişse, dışarısı da devasa bir F tipi zifiri karanlığın pençesindeydi.

Yılmaz Güney’in filminde, incecik bir dilim gibi ayı gördüklerinde “Allah’ım beni daha iyi bir hapishaneye yolla” dileğinde bulunan çocuklar, sonunda adları bir isyana karışmış olarak “daha iyi bir hapishane” ye gönderilmek üzere yola koyulurlar. Onları, hayallerinde büyüttükleri “daha iyi bir hapishane” de, anadan uryan soyunmuş çıplak bedenlerini en mahrem yerlerine varıncaya dek didik edecek, plastik eldivenli elleriyle “daha iyi çocuklar” hazır beklemektedir!

Pozantı’nın taş atan çocukları da, ince bir kavun dilimi gibi gökyüzünde parlayan yeni ayı gördüklerinde “Allah’ım beni daha iyi bir hapishaneye yolla” diye dilekte bulunmuşlar mıdır bilinmez. Bildiğimiz bir şey varsa eğer, her ne kadar 4. Koğuştaki gibi kanlı bir isyana karışmasalar da, gökleri zifiri bir karanlık tarafından kuşatılmış bir ülkenin utanç tarihine çoktan yazıldı bile adları.

Öte yandan, onlara reva görülen bu kötülüğü haber yapan gazeteciler bir çırpıda derdest edilip tutuklandılar. Pozantı Cezaevi’nin çocukları ise, şu satırların karalandığı sıralarda “daha iyi bir hapishane” nin “güvenli" hücrelerine tıkılmak üzere çoktan yola koyuldular bile…

 Yusuf Nazım

13 Mart 2012 Salı

Yağmuru Bile : Suyumuzun Son Damlasına Kadar

Yağmuru Bile (Even The Rain, 2010)
Yusuf Nazım
Evrensel Gazetesi / 27 Temmuz 2011

Sonunda gittim!..

Evet evet, sonunda gittim!..

Gazetenin Kültür sayfasında okumuş ve o gün vermiştim kararımı; Bu filme mutlaka gitmeliydim!

Ve nihayet "Yağmuru Bile" isimli filme gittim!..

"Yağmuru Bile", 500 yıl öncesinin, kendine yeni sömürgeler arayan "ortaçağ uygarlarının", Kristof Kolomb'un seferiyle birlikte keşfettikleri Amerika kıtasında, "uygar olmayan yerliler" üzerinden daha çok altına, köleye ve zenginliğe sahip olmalarının hikayesi.. İşte bu hikayeyi anlatan tarihi bir film yapmak üzere Bolivya'ya giden bir İspanyol sinema ekibi.. Bu ekibin çekimler sırasında kendisini, birden bire Bolivya'da yaşanan su problemi ve insanların suya sahip olma kavgasının tam ortasında bulmaları; sıradan bir figüran üzerinden, ülkedeki suyun özelleştirilmesi sürecinde, susuzlukla mücadele eden yoksullara, ödeyemeyecekleri kadar fatura çıkaran yağmacı su şirketinin çıkarları gereği, halkın kuyu açmasını, hatta yağmur suyu biriktirmesini bile yasaklayan egemen güçler ile bu güçlere karşı Bolivya halkının verdiği kıran kırana bir mücadele…

Kocaman sinema salonunun en arka sıralarına oturarak, ara bile verdirmeden izledik filmi.. Kah gerilerek, kah kendimizi filmin içine sokulmuş gibi hissederek, kah da hiç alışık olmadığımız üzere göz yaşlarımızı zoraki zapt ederek... 500 yıl öncesinin, büyük kıtanın keşfiyle başlayan ve daha fazla altın için insana, doğaya, el değmemişliğe ve saflığa karşı yapılan yağma ve kıyımın, yüzlerce yıl sonra aynı vahşilik ve barbarlıkla, suyun özelleştirilmesi ve talanı üzerinden yapılmak istenmesinin yürekleri parça parça eden hikayesi...

Çokça ödül almış bir film; güçlü senaryosu, müthiş kurgusu, olağanüstü sahneleri, etkileyici müziği ve çok iyi seçilmiş karakterleriyle tartışmasız belleklerde iz bırakacak bir film! Karakterlerin filmle olan olağanüstü bütünleşmeleri unutulmayacak türden...

Suyun son damlasına kadar bir savaş!

Yağmuru Bile, film içinde bir film. Adeta iki filmi birden izliyorsunuz; 500 yıl öncesinin Amerika Kıtasının keşfini canlandıran sahnelerin kurgusu mükemmel. Filmi izlerken çok eskilere gidiyor, 500 yıl önceki beyaz insanın Amerika kıtasına götürdüğü "uygarlık virüsüne" tanık oluyorsunuz.. Kölelikten kaçan yerlilerden yaşlı bir kadının takatinin kesilerek yere çökmesi ve kendini bilgece ölüme hazırlamasına tanık oluyorsunuz; sömürgeci askerler ve onların avcı köpeklerinin sessizce ölümü bekleyen kadına değil, adeta sinema perdesini yırtarak üzerinize atlamasına… Senaryoyu elindeki kitaptan okuyan yönetmen asistanının irkilerek kendine gelmesine; kucaklarındaki bebekleri, yırtıcı köpeklerin dişleri arasında  vahşice parçalanması yerine, suya girerek çocuklarını boğmayı öngören sahneyi canlandıracak Bolivyalı figüran kadınların bu sahneyi oynamayı reddetmelerine tanık oluyoruz... Birden beş yüz yıl öncesinden sıyrılıp bugüne, Bolivya sokaklarına dönüyoruz; Beş yüz yıl öncesinin kölelerine önderlik eden ilkel ama başı dik yerliyi oynayan figüranı, bu sefer gerçek hayatında Bolivya sokaklarında yağmacı su şirketi ve onların egemenlerine karşı mücadele veren Daniel olarak görüyoruz. O, Bolivya halkıyla birlikte suyun son damlasına kadar verilen bir kavganın sıradan ama baş aktörlerinden biri...

Film ileri ve geri sarışlarla devam ediyor; iki filmin yüreğimi yakıp tutuşturan burgacı arasında oturduğum yerde kıvranıyor, bir o yana, bir bu yana dönüyorum.. Aklıma Madran Dağı'ndaki meralarını RES santralinin yıkıcı etkisinden korumak ve doğal sularına sahip çıkmak için sekiz aydır mücadele veren Aydın'ın Çine ilçesinin İbrahim Kavağı köylüleri geliyor; Köydeki şalvarlı kadınların aylar süren direnişi ve sonunda kelepçeye vurularak götürülmeleri... Daniel'in kızını görüyorum ekranda, "yağmuru bile alıyorlar elimizden" diye haykırıyor!.. Artvin'in Arhavi ilçesinden Kapisre, Sevail ve Üç Irmak Dereleri geliyor gözlerimin önüne; derelerinin suyuna sahip çıkmak için direnen Ulukent ve Balıklı köylüleri.. 500 yıl öncesinin sömürgecilerinin, altın getirmekle mükellef 14 yaşından büyük yerlilere ibret olsun diye diri diri yaktıkları direnişçi yerlileri görüyorum sinema perdesinde.. İşletme halindeki 187 ve inşa halindeki 145 HES geliyor aklıma, proje aşamasındaki 1576 civarındaki HES; Fırtına Deresi, Munzur ve Salarha Vadisi, İspir Yaylaları, Tortum Şelaleleri, Loç Vadisi ve buraları korumak için omuz omuza veren kadınlı erkekli köylüler gözlerimin önüne...

Yoksa ıskaladınız mı siz de hayatı tam orta yerinde istanbul'un..

Su hayattır mücadelesini bu kadar çarpıcı ve dramatik olarak verebilecek hiç bir eğitim ve ajitasyon aracı aklıma gelmiyor! Ne eğitim çalışmaları, ne bilgilendirme konferansları, ne de gazete ve televizyon haberleri... Suyun özelleştirilmesine karşı verilecek mücadelede, bütün araçları, yol ve yöntemleri bir yana; "Yağmuru Bile" filmini insanlara izletelim; şehir şehir, belde belde, köy köy dolaşıp bu filmi seyretmelerini sağlayalım! En etkili iletişim aracından bile çok daha fazla etkili olacaktır.. Su mücadelesinin öncü güçleri; suyun özelleştirilmesine karşı mücadele bayrağını taşıyan sivil toplum örgütleri, organizasyonlar, platformlar, birlikler; çevre dernekleri, doğa koruma birlikleri; Derelerin  Kardeşliği Platformu, Alternatif Su Formu Üyeleri, Dereleri Koruma Platformu, Suyun özelleştirilmesine karşı bütün diğer kurumlar; Su Politik bileşenleri, Egeçep'ler ve başka diğerleri! Haydi el ele verin ve "su hayattır" mücadelesinde, sonunda "Yağmuru Bile" insanlığa çok görecek kapitalizmin talancı güçlerine karşı bu sinema filmini izleyelim, izletelim!...

Sinema, sanat, kitap, kültür ve edebiyat hakkında ne zaman Evrensel Gazetesi'nin Kültür-Sanat sayfasını okusam mutlaka kayda değer ve iz bırakan bir haberle ayrılırım. Geçtiğimiz hafta da öyle oldu; gazetenin Kültür sayfasında sevgili Çağdaş Günerbüyük'ün sinema yorumlarında, "yine izleyici kitlesiyle buluşamayacak bir film" dediğini okuduğumda, "işte yine bana göre bir film diye" ilk önyargımı koydum. Sonraki yorumlarıyla "mutlaka gitmeliyim" diye not aldığım film 15 milyonluk İstanbul şehrinde sadece iki sinema salonunda vizyona girmişti.

Biz 90 kişilik sinema salonunda, yanımda sevgili dostum Şenol'la birlikte sadece iki kişi olarak izledik bu görkemli filmi... Aynı saatlerde Beyoğlu'ndaki salon biraz daha umut vericiydi; burada 6 kişi izlemişti filmi..

Ya siz? Bu satırların değerli okuru, acaba izlediniz mi bu değerli filmi? Yoksa ıskaladınız mı hayatı tam orta yerinde İstanbul'un…
Yusuf Nazım

11 Mart 2012 Pazar

Özgür Radyo'da Dalgakıran Programı'nda yaşamın içinden bir öykü

Hayatın bana "yaz" dediği öykülerimden sonuncusu, taşıdığı güncellik sebebiyle 12 Mart Pazartesi günü saat 20.00'de, Özgür Radyo'daki Dalgakıran adlı programda yayınlanacaktır.


                                                             Dalgakıran Programı
                                                    12 Mart Pazartesi, Saat: 20:00
                                                İstanbul'dan Radyo frekansı : 95.1

Edebiyat/öykü sever dostların bilgisine...
Not : Öykünün adını, yaşayanlarına bir sürpriz olması için şimdilik açıklamıyorum...