14 Eylül 2019 Cumartesi

Babaannemin ezgileri

Yusuf Nazım
T24 | 14 Eylül 2019


Ben Türk’üm!

İlk defa anne-babamdan duymuştum bunu.

Sorduğumda, hep öyle diyorlardı; “tabii ki biz Türk’üz oğlum!”

Dedelerimse, öz be öz Türk olduğumuzu söylüyorlardı.

Çocukken böyle öğrenmiştim.

Emindim, ben Türk’tüm!

Bu yüzdendir ki okula başladığımda, ilk söylediğim şarkı “Türk’üm, doğruyum, çalışkanım…” oluyor, okul sıralarında “Ne mutlu Türk’üm” diye övünüyordum.

Ortaokul ikinci sınıfa geldiğimde, öğretmenime, “damarlarımızdan akan asil kanı” sorduğumda, her ne kadar hafiften bir azar işittiysem de, yine de Türklüğümden zerre kadar kuşku duymuyordum.

Soğuk kış günlerinde, kuzine bir odun sobasının ısıttığı babaannemin odası sığınağımız oluyordu.

Karın, kışın, zemherinin çocuklarıydık. Ardahan’ın eksi kırk derecelere varan dondurucu soğuklarında üşüyen minik ellerimizi ısıttığımız yegâne yer, işte bu kuzine sobanın boruları olurdu.

İçinde, odunların çıtır çıtır yandığı sobanın arkasında babaannem otururdu. Orası, onun vazgeçilmez yeriydi. Oturduğu yer minderinde, babaannemin ayaklarını ovmaksa benim asli görevim.

Ben, onun pamuk gibi yumuşak ayalarını ovarken babaannem, kendini, transistörlü radyodan odaya yayılan ezgilerin büyülü sarhoşluğuna bırakır, uyuklardı.

Sonradan öğrenecektim. Erivan Radyosu’ndan yayınlanan Ermenice ve Kürtçe ezgilerdi bunlar. Babaannem, gelin gittiği Türk evinde, köklerine duyduğu özlemini, işte bu ezgilerin tınılarında gideriyordu…

Diyarbakır’ın, Mardin’in, Van’ın belediye başkanları

Beştepe’de, bir zamanlar “kaçak” yapıldığı söylenen sarayın bir salonunda, bir masanın etrafında boncuk gibi dizilmiş insanları görünce, aklıma nedense babaannem geldi.

25 ilin, büyükşehir belediye başkanları, devletin en yetkili kişisinin karşısında, 'hazırol'daydı!

Muhtemelen 25’i de Türk’tü. En azından kendilerini öyle hissediyorlardı.

Muhtemelen onların da birer babaannesi vardı. Ve yine muhtemelen onların da babaannelerinin bazıları, Kürtçe, Ermenice, Rumca ezgilerle büyümüşlerdi…

Ve hepsi, en az benim kadar Türk’tü ve sorsalar, en az benim kadar Türk olduklarını söyleyeceklerdi.

Söyleyecekler ama üç büyük Kürt ilinin; Diyarbakır’ın, Mardin’in, Van’ın belediye başkanlarının neden aralarında olmadığını düşünmeyecekler, ya da en azından sorgulamayacaklardı.  

Seçilmiş Türkler olarak huzura çıkmışlardı. Kürt olan ve muhalif bulundukları için görevden alınan belediye başkanları; Dr.Selçuk Mızraklı, Ahmet Türk ve Bedia Özgökçe’nin yerine atanmış üç kayyumla göz göze geldiklerinde, yine muhtemeldir ki vicdani bir rahatsızlık da duymayacaklar; duyanlar ise, bu atamaların en yüksek düzeydeki sorumlusu karşından itiraz etmeyeceklerdi...

Sadece insan olmak!

On dört yaşıma geldiğimde bir şeyi fark etmiştim.

Yaşadığımız dünyada, ne Türklüğün önemi vardı ne de Kürtlüğün. Alman olmakla, Arap olmak; İngiliz olmakla, Filistinli olmak aynıydı. Kürt’ün de ağası, sömürücüsü, zulmedeni, hırsızı, katili vardı, Türk’ün de…

Alevi ve Sünnilik de öyle. Kötülük bir kez bulaşmaya görsün, insanların ne dinine, mezhebine, cinsine; ne de etnik kökenine, uyruğuna, teninin rengine bakıyordu.

Alevi ve Sünnilik de öyle. Kötülük bir kez bulaşmaya görsün, ne dinine bakıyordu insanların, ne mezhebine, ne de cinsine… Etnik kökeni mi dersin, uyruğu mu, yoksa teninin rengi mi, ayırt etmiyordu. 

ABD Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombası atarak yüzbinlerce insanı katletmişti. Nazi Almanyası ikinci dünya savaşını başlatarak 70 milyon insanın ölmesine sebep olmuş, Fransa Cezayir Savaşı’nda en onulmaz suçları işlemiş, İsrail’se batılı ve Arap devletlerinin ortaklığıyla Filistin halkına zulmetmiş, zulmetmeye de devam ediyordu…

Ne var ki, tüm bu suçlar, o devletlerin sınırları içinde yaşayan tüm insanların suçu değildi. Suçlu olan, sadece o devlete sahip olan sınıf ya da egemen güçlerdi.

Bunu fark ettiğimde, ne devletin, ne milletin, ne bayrağın, ne de sınırların önemi kalmıştı gözümde.

Ve ben ne Türk’tüm, Ne Kürt’tüm, ne de başka bir şey.

Ben bir dünya vatandaşı, sade bir insandım!

Duygularıma gelince; nedense hep zayıfın, hep mağdurun, hep ezilenin yanında olmamı söylüyordu bana.  

Ve ben, kaçınılmaz öyle yapıyordum. Bulgaristan’da horlanan Türk’ün, Türkiye’de yok sayılan Kürt’ün, Filistin’de vatansız bırakılan Filistinlinin yanında buluyordum kendimi…

Bununla yetinmiyor, doymak bilmez bir iştahla gezegenimizi kemiren insanoğlunun karşısında; toprağın, ağacın, havanın, suyun yanında; ormanların, hayvanların, börtünün ve böceğin arasında hissediyordum kendimi…

Ne mutlu Kürtler yoksa!

Bu yazıya gelince…

Böyle bir yazıyı yazmak, aklımın ucundan bile geçmiyordu. Hatta son 24 saattir haber bile izlememiştim.

Ne zaman ki ajanslarda o haberi gördüm, birden bire çocukluğumdaki kuzine sobanın arkasında, babaannemin ezgilerini dinlerken buldum kendimi.

Ne zaman ki, Beştepe’nin sarayında fiyakalı bir masanın etrafında sıralanmış o insanları gördüm, birden bu satırların arasına karımış olarak buldum kendimi.

Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda, 25 büyükşehrin belediye başkanları ağırlanıyordu…

“Ne mutlu” dedim, içimden, “ne mutlu bize!”

Ne mutlu bize ki; ülkemiz sonuna kadar laikti; demokrasimizse bir o kadar şaşaalı;

Daha birkaç ay evvel, Ekrem İmamoğlu’nun mazbatasını geri almak için yapmadığımız kalmamıştı.

Ve yine daha dün, Canan Kaftancıoğlu’na 9 yıl, 8 ay ceza kesmemiş miydik? Ne mutlu değil mi bize, dünyaya örnek bağımsız yargımız var; gazeteciliğimiz dersen, 132 gazeteci hapiste, çok şükür dünya lideriyiz.

Ne mutlu bize ki; seçimler serbest, adil ve eşit; üniversitelerse özerk, hepsi birer bilim yuvası; sınavlar hilesiz, rüşvetler besmelesiz, rektörler atamasız, servetler ise sıfırlamasız; ne mutlu ki kaçak olmayan saraylarla dolu ülkemiz.

Ne mutlu bize, ne mutlu; “seni başkan yaptırmayacağız” diyen adam 3 yıla yakındır hapiste!

Ne mutlu bize, sayısını unuttuk hapse tıktığımız HDP ‘li vekillerin; unuttuk Selahattin Demirtaş’ı, Sırrı Süreyya Önder’i, Figen Yüksekdağ’ı, İdris Balukeni, Çağlar Demirel’i, Selma Irmak’ı, Gülser Yıldırım ve Burcu Çelik Özkan’ı;

Ne mutlu bize, unuttuk mesela; Ferhat Encü’yü, Abdullah Zeydan’ı, Edibe Şahin’i, Şafak Özanlı’yı; unuttuk Sebahat Tuncel’i ve Halil Aksoy’u da…

Unuttuk bir çırpıda, 2 yıldır hapiste olan CHP’li Eren Erdem’i…

Önceki gün 12 Eylül darbesinin yıldönümüydü. Darbecilerin o ünlü Diyarbakır Zindanlarını hatırladık. Cezaevi müdürü Binbaşı Esat Oktay Yıldıran’dı. Co diye bir köpeği vardı. Darbeciler 19 yaşında bir kadını, altı ay boyunca Co’nun kulübesine tıktılar. Adı Gültan Kışanak’tı. Yıllar sonra aklandı… Önce vekil seçtik, sonra Diyarbakır Büyükşehir Belediye başkanı... Ya sonra? 55 yaşında, bir kez daha attık onu zindanlara. Üç yıldır hapiste şimdi, ne mutlu bize!

Ne mutlu ki, Van’ın eski büyükşehir belediye başkanı Bekir Kaya’yı da yıllardır çürümeye terk ettik hapiste!

Çok mutluyuz, çok! Cumhuriyet Gazetesi’nin genel yayın yönetmeni Can Dündar’ı mahkeme önünde öldürmeye kalktık; çok mutluyuz ki, ülkeden kaçmak zorunda kaldı; gazetenin diğer yazarlarının ise mahkemeler düştü paylarına; hapisler, soğuk hücreler.
 
Ne mutlu demokrasimize ki, üç büyük Kürt ilinin büyükşehrinde, kayyumlar yerine yeni başkanlar seçtik. Dört ay sonra bir kez daha kayyumlar atadık yerlerine!

Ne mutlu, ne mutlu bize! Kürtler yok artık, ne mutlu bize!

25 büyük şehrin belediye başkanları olarak toplandık bir sarayda. Indian Green mermerli, cilalı salonlarda bir güzel ağırlandık. Geride bıraktık cümle gerilimlerimizi, "şükran" duyduk, nasıl da "yumuşadık."

Ne mutlu değil mi bize, ne mutlu bize!

Ne mutlu Kürtler yoksa!


8 Eylül 2019 Pazar

Kaybedenlerin korkusu, kaybedilenlerin dostu

Yusuf Nazım
T24 | 8 Eylül 2019


21 Haziran 2009.

Hava serin ve karanlıktı.

Açık Hava Tiyatrosu’nun koltukları doluydu.

Küçükçekmece Gölü’nün üzerinden Esenkent’e doğru yayılan akşam rüzgârı, tiyatronun bir tarafından girip diğer tarafından çıkıyordu.

Arka planda hüzünlü bir müzik çalıyor, dev ekranda mütemadiyen isimler akıyordu:

Prof.Cavit Orhan Tütengil (7 Aralık 1979)

Yayıncı İlhan Erdost (7 Kasım 1980)

Prof.Muammer Aksoy (31 Ocak 1990)

Gazeteci Çetin Emeç (7 Mart 1990)

Yazar Turan Dursun (4 Aylül 1990)

Prof.Bahriye Üçok (6 Ekim 1990)

Yazar Uğur Mumcu (24 Ocak 1993)

Yazar Musa Anter (20 Eylül 1992)

Sinemacı Onat Kutlar (11 Ocak 1995)

Hasan Ocak (21 Mart 1995)

Gazeteci Metin Göktepe (8 Ocak 1996)

Gazeteci Hrant Dik (19 Ocak 2007)

Yazar Ümit Kaftancıoğlu (11 Nisan 1980)

*  *  *

Rüzgâr dindi. Ekrandaki yazılar bitti, müzik bir süre daha devam etti…

Esenkent Rıfat Ilgaz Açık Hava Tiyatrosu’nun üzerine, bir ülkenin talihsiz geçmişi bir kâbus gibi çökmüş gibiydi. Koca amfi-tiyatrodan bir süre çık çıkmadı…

Sanki bir ölüm sessizliğiydi bu…

Işıklar yandı. Sahneye zayıf, çelimsiz bir kadın yürüdü. Elinde mikrofon.

Ben Canan Kaftancıoğlu” dedi. “Hoş geldiniz.”

*  *  *

İlk defa tanımıştım onu.

Doktor Canan Kaftancıoğlu. Kendisi de politik bir cinayete kurban gitmiş olan, yazar Ümit Kaftancıoğlu’nun gelini.

Toplumsal Bellek Platformu’nun sözcüsüydü. Ülke tarihinde işlenen politik cinayetlerin unutturulmaması, gerçeklerin ortaya çıkması için çaba gösteriyorlardı.

Kaybedenlerin peşindeydi. Devletin bulamadığı, belki de aramadığı failleri arıyorlardı.

Babalar gününde, “Benim babam bir kahramandı” adlı etkinliğin açılış konuşmasını yapmak için elinde mikrofon, sahnedeydi.

Etkinliğe Uğur Mumcu, Abdi İpekçi, Ümit Kaftancıoğlu, Hasret Gültekin, Metin Altıok, Ahmet Taner Kışlalı, Hrant Dink ve Musa Anter gibi katledilen onlarca aydının çocukları da oradaydı…

* * *

Aradan on yıl geçti.

Yıllardır peşinde oldukları cinayetlerin faillerini bulamayan devlet, Canan Kaftancıoğlu’nu bulmakta zorluk çekmedi.

Attığı tweet’ten, yaptığı açıklamadan, kullandığı sözden yargıladı onu.

Selahattin Demirtaş’ı, Selçuk Kozağaçlı’yı mahkûm eden aynı mahkeme tarafından verildi hüküm. Ertelemesiz 9 yıl 8 ay!

Mahkeme salonunda onurlu bir insan, bir hak arayıcısı olarak alnı açık, başı dikti.

Sözünü esirgemedi:

“Biz yepyeni bir mevsime girdik artık. Ayrımsız bir biz mevsimi başladı artık. Bu mevsimde ne çiçeklerin açmasını engelleyebilecekler, ne de nefes almamızı.”

*  *  *

Hekim olarak bir hasta dostuydu. İstanbul’daki Türkiye Kas Hastalıkları Derneği’nin etkinliklerine elinden geldiğince katılıyor, yeri geldiğinde önemli desteklerde bulunuyordu.

Katılamadığım Ardahan’daki edebiyat şenliğinde, öykü kitabım Leylayı Beklerken’,  eline alarak vefa göstermişti.

Sadece insan hakları savunucusu değil, bir kent savunucusuydu. Halk Gezi Parkı’nı korumak için meydanlara çıktığında, tereddütsüz Gezi Parkı’ndaydı.

Bir hekim olarak açlık grevinde bulunanların sesini duymamazlıktan gelemezdi. Gelmedi de. Berkin Elvan öldüğünde de öyle, Roboski’de dağlar, insan cesetleriyle dolduğunda da…

Yerel seçimlerde, on yıllardır talan edilmiş İstanbul şehrinin, iktidarca kaybedilmesi, onun il başkanlığı dönemine denk geldi.

İnsan haklarını, dürüst siyaseti, adaleti, eşitliği, özgürlüğü savunmaktan asla vaz geçmedi.

*  *  *

Canan Kaftancıoğlu.

9 yıl 8 ay hüküm verildiği günün sabahı Cumartesi’ydi. Sabah kalktı, yüreği bir kez daha onu çağırıyordu. Yüreğinin sesine kulak verdi, çağırdığı yere gitti.

O yer Galatasaray Meydanı’ydı.

Ne var ki meydan polis kuşatmasındaydı, yasaktı! 55 haftadır Galatasaray Meydanı Cumartesi Anneleri’ne kapatılmıştı.

Devlet, analar bu meydanda oturup evlatlarını aramasın istiyordu.

Devlet, 30 yıl önce, 20 yıl önce, 10 yıl önce, 1 yıl önce, 6 ay önce kaçırılan, kaybedilen insanların akıbeti sorulmasın istiyordu.

Devlet, kaybedilenlerin peşini bıraksınlar istiyordu.

Devlet, çocukları kaybedilen anaların çığlıkları duyulmasın istiyordu…

Analar ise çocuklarını aramakta ısrarlıydı.

Kendini bir anda İHD’nin önündeki daracık alanda Cumatesi Anneleri’nin arasında buldu.

Topluluk 774.haftasında 1994 yılında kaybedilen Kenan Bilgin’in akıbetini soruyordu.

12 Eylül 1994 tarihinde, 35 yaşındayken, Ankara Dikmen'deki bir otobüs durağından gözaltına alınarak kaybedilen Kenan Bilgin.

Birlikte alındığı 9 kişinin tanıklığına rağmen “yok” denilen Kenan Bilgin.

AİHM tarafından, gerekli ve yeterli soruşturmanın yapılmadığı yönünde Türkiye devletinin tazminata mahkûm edildiği Kenan Bilgin…

*  *  *

Canan Kaftancıoğlu.

Bir anne, bir aktivist, siyasetçi, il başkan…

En çok da insan! Alnı açık, yüreği ferah, başı dik!

On yıl sonra, tıpkı on yıl önceki bir babalar günündeki gibi…

Hala kaybedenlerin peşinde, kaybedilenlerin arasında, onların safında bir insan.

Sesi, hayatlarını evlatlarını ararken kaybetmiş Asiye Ana’nın, Berfo Ana’nın, Şahsenem Ana’nın sesinde; kulağı Kiraz Anne’nin, Hanife Anne’nin, Gülmez Anne’nin çığlıklarında; yüreği çeyrek yüzyıl önce kaybedilmiş Kenan Bilgin’in annesi Fincan Anne’nin yüreğinde…

Canan Kaftancıoğlu.

Kaybedenlerin korkusu, kaybedilenlerin dostu.

İnsan.