30 Mart 2013 Cumartesi

Stefan Zweig : Şavaşa karşı bir barış çığlığı


28 Kasım 1881, Viyana - 22 Şubat 1942, Petrópolis, Brezilya
Tahir Şilkan
Özgür Haber, 29 Mart 2013  

           "... Güneş bütün gücüyle ışıldıyordu. Eve dönerken birden kendi gölgemi fark ettiğim gibi şimdiki savaşın ardında önceki savaşın gölgesini gördüm... Sonuç olarak her gölge, ışığın bir çocuğudur ve sadece aydınlığı ve karanlığı, savaşı ve barışı, yükseliş ve çöküşü gören kişi hayatı gerçekten yaşamış sayılır..."

Stefan Zweig, Türkçeye "Dünün Dünyası- Bir Avrupalının Anıları" başlığıyla çevrilen otobiyografisini bu satırlarla tamamlar.
Stefan Zweig, Otobiyografisinde; Birinci ve İkinci dünya savaşlarının başladığı günleri anlatır. Birinci Dünya Savaşı'nın başlamasını anlatırken, kitlelerin savaş hakkında bildiklerinin neredeyse hiçbir şey olduğunu yazar:
"...İnsanlar savaşı tanımıyordu, savaş efsane gibi bir şeydi ve özellikle çok uzaklarda, geçmişte kaldığı için, kahramanca ve romantik bir şey haline gelmişti. İnsanlar savaşı okul kitaplarında yazılanlardan ve galerilerdeki resimlerden biliyorlardı: pırıl pırıl üniformaların içindeki süvarilerin hamleleri, yürekleri delip geçen öldürücü kurşunlar ve tüm savaşın coşkulu zafer yürüyüşü haline geldiği bir dönem... Sevinçle ve coşkuyla savaşa koşan gençler ve bu coşku ortamında üzüntü ve korku gibi çok doğal duygularını yaşamaktan utanan anneler ve kadınlar savaşın çok kısa süre içinde "zaferle" sonuçlanacağına ve biteceğine inanıyorlardı...
...Ancak 1939 kuşağı savaşı tanıyordu, artık kendini kandırmıyordu ve bu kuşak savaşın romantik bir şey değil, tam aksine barbar bir şey olduğunu biliyordu. Bu savaşın yıllarca süreceğini ve hayatlarından yeri asla doldurulamayacak şeyleri alıp götüreceğinin farkındaydı. Meşe yaprakları ve rengârenk giysiler içinde düşmana saldırılmayacağını, tam aksine bitlenmiş, haftalarca yarı aç yarı susuz siperlerde, karargâhlarda bekleyip duracağını, düşmanıyla bir kez bile göz göze gelmeden paramparça olacağını biliyordu. Yaratılan savaş teknolojisi ile devasa tankların yolunun üzerindeki yaralıları ezip geçtiği, uçakların kadın ve çocukları yataklarında yatarken paramparça ettiği biliniyordu. 1939'daki savaşın ruhu olmayan makineleşme nedeniyle insanlık tarihinin yaşadığı tüm savaşlardan bin kat daha kötü, canice ve barbarca olacağı biliniyordu..."  
         Zweig, Faşizmin ayak seslerini 1933'ten itibaren duyduğunu yazar. Kitabın, 'Can Çekişen Barış' bölümünde, 1934 yılı başında Londra'ya gitmesini şu satırlarla anlatır. "...İstediğim zaman geri dönebilirdim, sürülmemiştim, aşağılanmamıştım. Salzburg'taki evimdeki kitaplarıma henüz kimse dokunmamıştı, cebimde hala Avusturya pasaportum vardı, yurdum hala benim yurdumdu, ben hala oranın vatandaşıydım. Henüz o korkunç, yaşamayanların tahmin bile edemeyeceği, anlayamayacağı vatansızlık başlamamıştı, gözlerim açık olmasına rağmen tıpkı bir kör gibi boşlukta yolumu bulmaya çalıştığım, ayak bastığım her yerden her an, her dakika kovulacağımı bilerek yaşamak zorunda kalacağım vatansızlık günlerim başlamamıştı. Fakat yolun başındaydım..."
Zweig, 'Can Çekişen Barış' bölümünün başına, Shakespeare'ın "Julius Ceaser" den aşağıdaki sözleri koyar. "Batı Roma'nın güneşi/ Günlerimiz sona erdi./ Çiy taneleri, bulutlar ve belaların zamanı şimdi, bizim işimiz bitti."
Avrupa’nın içine düştüğü siyasi duruma dayanamayarak 1942 yılının son günlerinde, Brezilya'da karısıyla birlikte intihar ederek 61 yaşında, yaşamına son veren Stefan Zweig, savaşa karşı barışı, karanlığa karşı aydınlığı, insan severliği öne çıkarmış, özellikle uzun öyküleri ve büyük emeklerle hazırladığı biyografilerle tanınmış bir yazardır. Bu değerlendirmeye kendi sözleriyle bir örnek vermek isterim: "... Belki de ilk gençlik dönemlerinden bu yana beni meşgul eden büyük bir eser yazmayı denerim. Balzac hakkında kalın bir kitap, bir yaşamöyküsü ve eleştiri. Muhtemelen üç ya da dört yıl gerekecek. Ama geriye onyıllarca etkisini yitirmeyecek kalıcı bir eser bırakmak istiyorum. Otuz yıldır Balzac okuyorum; hayranlığımdan bir şey kaybetmeden tekrar tekrar okuyorum..."(28 Şubat 1939- Romain Rolland'a mektuptan...). Zweig, üzerinde yıllarca çalıştığı bu eseri tamamlayamayacaktır. Balzac biyografisi Richard Friedenthal tarafından yazılacak sonsözlerle tamamlanacak ve yayınlanacaktır. Zweig'ın Türkçeye çevrilmiş diğer biyografileri; Marie Antoinette, Rotterdamlı Erasmus, Macellan, Joseph Fouche, Montaigne olarak sayılabilir.
Stefan Zweig, Viyana doğumludur. Varlıklı bir sanayicinin oğludur. Almanya, Avusturya ve Fransa'da eğitim görmüştür. En ünlü eserleri arasında; Amok Koşucusu, Yakıcı Sır, Bir Kadının Yaşamından 24 Saat, Bir Yüreğin Ölümü, Satranç, Clarisse, Sabırsız Yürek, Lyon'da Düğün sayılabilir. Şiir, deneme, roman, öykü, uzunöykü,  yaşamöyküleriyle  unutulmaz bir edebiyat dili yaratmıştır. Psikolojiye ve Freud'un öğretisine duyduğu yoğun ilgi, yarattığı derinlikli karakter incelemelerinde kendisini gösterir. 
Stefan Zweig
Zweig, roman ve uzun öykülerinde çok başarılı kurgularla, başlangıçta zor okunacağı duygusu veren anlatıyı, sonrasında kitabı okuyup bitirmeden bırakamayacağınız bir ustalıkla tamamlar. Nefes nefese bir okumadır bu ve okuyucu, kitabın büyük bir merakla bir an önce bitmesini arzularken, bitirdikten sonra bu kadar güzel bir anlatı niçin bitti diye hayıflanır.
Zweig, yarım kalmış ve ölümünden neredeyse 40 yıl sonra( 1981'de) yayınlanan Clarisse romanında savaş karşıtı tutumunu bütün açıklığıyla ortaya koyar: "... Benim için Fransız'ı, Rus'u ya da Avusturya'lısı yoktur. Düşman kan hücrelerine dayanılarak tespit edilemez..."
Clarisse'de cepheye gitmemek için hasta rolü yapan askeri şöyle konuşturur Zweig: "... Evet korkuyorum...Korkmak binlerce defa ölmek demektir, ölümün kendisinden beterdir. Ben korkuyorum... kendi silahımdan korkuyorum... ben ona dokunamıyorum... ölümü ensende hissetmek yalnızca bizi parçalayacak olan bombayı beklemek, göçük altında kalmak, çığlıklar, başkalarını kanını ellerinde hissetmek... ben artık savaşmak istemiyorum...  ben birini süngüleyemem... bomba patlayana kadar bekleyemem... bana sokak kazdırsınlar... bana tuvalet temizletsinler... ama cepheye göndermesinler..."  
Stefan Zweig, Clarisse romanında, Birinci Dünya Savaşı arifesinde Avusturyalı Clarisse ile Fransız Leonard arasındaki kısa süren ancak heyecanı, tutkusu, doyumsuz uyumu ve şiirselliği ile yıllara bedel bir aşkı da anlatır.        
           Otobiyografisinde aynı günleri nasıl yaşadığını anlattığı satırlar, barış günlerinin mutluluğunu duyumsatan satırlardır.
"( Paris'te)... Ağaçlar çiçek açmıştı, hava tatlı ve hoş kokuyordu, dostlar her zamankinden daha dosttu ve yabancı -"düşman"-ülkede yeni dostlar kazanılmıştı, kent hiç olmadığı kadar sorunsuzdu ve insanlar sorunsuz ve tasasız kenti seviyorlardı. Geceleyin sivri kuleleri ay ışığında büyüleyici bir şekilde ışıldayan katedralın önünde durduk, böyle hoş bir mucize tek bir "vatana" mı ait, hepimizin değil mi, diye geçirdik aklımızdan... Paris'le vedalaştım, rahat ve duygusal olmayan bir veda idi, tıpkı birkaç haftalığına evimden ayrılıyormuşçasına bir vedaydı... Şimdi çalışacaktım, Balzac, Dickens, Dostoyevski'yi anlatan "Üç Büyük Usta "adlı eserimi tamamlayacaktım... otuziki yaşındaydım; bu pırıl pırıl parlayan yaz mevsiminde dünya leziz bir meyve gibi güzel ve anlamlıydı. Ve ben bu dünyayı bugünüyle de, daha da güzel olacağına inandığım geleceği ile de seviyordum... İçinde bulunduğum yaz mevsimi hiç olmadığı kadar güzeldi ve daha da güzel olacağa benziyordu... Üzüm bağlarında dolaşırken yaşlı bir bağcının bize söylediği sözleri hatırlıyorum: "Yıllardır böyle güzel bir yaz görmemiştik. Böyle devam ederse eşsiz şaraplar üreteceğiz ve insanlar bu yazı hep hatırlayacaktır"  Zweig, bu anlatıyı şöyle tamamlar: "...Yaşlı adam korkunç gerçeği yansıtan bir şey söylediğinin hiç farkında değildi..."
Zweig'ın barışı anlattığı satırlar ne yazık ki fazla uzun değil, savaş kapıda, yaşanacak büyük acılar, mutsuzluklar, hüzün dolu yıllar var. Tam burada Nazım Hikmet'ten bir alıntı yapmak istiyoruz:

Neyi Bildirir Sayılar   

"Sayılar bebelerin kundakları
sayılar tabutları şehirlerin
öldürülmüş
öldürülebilecek olan
sayılar yaklaşan bir şeyleri bildirir
sayılar bildirir uzaklaşan bir şeyleri
nedir yaklaşan bize
uzaklaşan nedir bizden
Dünya savaşı 1:
Dünya savaşı 2:
14'den 18'e, 39'dan 45'e 10 yıl 54 milyon ölü
49 milyon sakat
ölülerle sakatların memleketi
103 milyon nüfuslu bir memleket
ve ayrıca öksüzleri ve delileri yanık taşlarıyla
..."

Zweig'ın savaşı anlattığı satırlar: 
"... Şimdi başka bir yüzyıldan ya da ulustan geliyormuş gibi kendini tecrit etmek mümkün değildir. İnsan zorla tarafsız kalamaz. Savaş ile ilgili normal ve insancıl bir görüşe sahip olabilmek için tek bir olasılık vardır: savaşın farkında olmak ve savaşı, kendileri asla cephede bulunmamış savaş çığırtkanlarından dinlememek. Bunun dışındaki her şey kendini kandırmak, kendini aldatmak, soyut şeylerle kendini uyuşturmak ve kendinden geçmek anlamına gelir." (Clarisse)
        'Savaş olmasa ne olurdu'nun yanıtını da Nazım Hikmet'in aynı şiirinden dizelerle aktararak bitirelim:

"...tepeden tırnağa silahsızlansak
atomlu atomsuz silahsızlansak bütün iklimlerde
ve insanca işlesek yeryüzü nimetlerini
çoğaltsak onları ¼
kazırdık açlığın kökünü üç ayda..."

Kısa ve özgün hali için : 

9 Mart 2013 Cumartesi

Düşümdeki Uçurtma



Akdamar Adası'nda bir düş

Yusuf Nazım
Cumhuriyet /8 Mart 2013


Bir hastalık düşünün; ortaya çıkmak için sadece erkek çocukları seçsin! Bir hastalık düşünün; çocuklarında ortaya çıkan ölümcül hastalığın sebebi sadece kadınlar olsun! Bir hastalık düşünün; çocukları hasta olacak korkusuyla genç kızlar âşık olmaktan ve sevmekten korksun! Ve bir hastalık düşünün ki, hücrelerinde taşıdığı kötülüğü nesilden nesile aktardığı gerekçesiyle kadınlar suçlansın ve günahkâr sayılsınlar.

Duchenne Muscular Distrofi. Kısa adıyla Duchenne, ya da DMD… Bu hastalığın uğradığı yaşamlara dair dünyada yapılan ilk belgesel : Düşümdeki Uçurtma

Sadece erkek çocuklarda ortaya çıkan genetik bir kas hastalık. İkiyüzden fazla çeşidi bulunan nöromüsküler hastalıktan bir tanesi; Hastalığın bir-iki yaşlarında kaslarda zafiyet şeklinde kendini göstermesi, 8-10 yaşlarında tekerlekli sandalyeli bir yaşam, iyi bakım koşulları sağlanamazsa; omurga eğriliği, solunum ve beslenme sorunları… Derken erken yaştan gelen  ölümler… Erkeğin güç olarak görüldüğü bir toplum, daha çok erkek çocuğa sahip olma dürtüsü, bilgisizlik, cehalet ve kaderle avunulan hayatlar.
Hayal içinde koşuyorlar İba Köyü'nün çocukları

Ve kadınlar. Ve ekinde, tütünde, pazardaki kadınlar... Erkeğine sağlam bir erkek çocuk veremeyen kadının bahtsızlığı; töre tarafından kuşatılmışlık, yalnızlık, tükenmişlik… Sağlıklı bir erkek çocuk hayali peşinde koşarken ikinci, üçüncü, dördüncü hasta çocuklar… Bakımsızlık, yetersiz sağlık hizmetleri, çaresizlik içerisinde kıvranan kadınlar, peş peşe gelen ölümler…

İşte, bedenlerinde böyle bir kötülüğü taşıyan erkek çocuklarla, onların ailelerinin gizli kalmış hayatlarına yolculuktu bizimkisi. Hayallerimizi serbest bırakarak özgürleştirdiğimiz ve bir uçurtmanın kuyruğuna takarak devam ettiğimiz yolculuk... Diyarbakır’dan başlayan, Batman’dan devam eden ve Van’da noktalanan bir hikâye...

Çokça hayalleri vardı bu yolculuğun. Kentlerin ve kasabaların ücra köşelerinde unutulmuş, bir köşeye kıstırılmış, hayat tarafından yok sayılmış çocuklarla kurulmuş düşler. Ve bu düşleri gerçeğe dönüştürmek üzere çıkılan yolculuklar.
Bir anıt kalacak belki Hasankeyf'te...

Yolcuğun ilk durağı Diyarbakır. Tarihi adıyla Amida. Veysi ile Keçiburcu’na tırmanıp Hevsel Bahçelerini izleyebilir miydik? Gidenleri vardı bu kentin; Mardin Kapı’dan, Dağ Kapı’dan, Urfa Kapı’dan, Yeni Kapı’dan. On Gözlü Köprü’süden geçip Deliller Hanı’nda bir tas su içebilir miydik? Dört Ayaklı Minaresi’nde mola verip, Surp Giragos Kilisesi’nde dilekte bulunabilir miydik?

Batman’da sular altında kalacaktı Hasankeyf. Beşiri ilçesinde, Distrofin üretemeyen kaslarıyla odalarına hapsolmuş Ata ve Hamza kardeşler. Dicle’nin sularına bırakıp kayıklarımızı, Hasankeyf’in zirvesine bir saygı tırmanışı yapabilir miydik? Göğsümüzde üç dilde yazılmış dövizlerimiz, Hasankeyf sular altında kalmasın, çocuklar ölmesin diye, dünyaya bir selam gönderebilir miydik?

Depremin yıktığı Van’dı son durağımız. Ve yaralı kentin düşleri gibiydi hayallerimiz. Lakin her şeye karşın umudumuz çoktu. Sevgili Kadir’imizle düşlerimizdeki uçurtmayı Akdamar Adası’nın zirvesinden uçurabilir miydik?

Bütün soruların yanıtları, yönetmenliğini Gülsün Sarıoğlu’nun yaptığı ve galasını 25 Şubat 2013 günü Cemal Reşit Rey Salonu’nda gerçekleştiren Düşümdeki Uçurtma belgesel filminde saklı. Film, görkemli bir galadan sonra, umudu uçurtmanın kuyruğunda asılı olarak yeni yolculuklara hazırlanıyor. İyi yolculuklar sana Düşümdeki Uçurtma.

Yusuf Nazım