22 Ağustos 2013 Perşembe

Öteki yüzün öyküleri

Erdoğan Aydın
Erdoğan Aydın
Cumhuriyet Kitap/22 Ağustos 2013

"Kızak": Yusuf Nazım'dan Öteki yüzün öyküleri

Yusuf Nazım, geleceğe güzel bir ülke bağışlamaktan başka hayalleri olmayan “o ay yüzlü çocuklara” adamış öykülerini; okuru sarsan ayrıntılarda onları anlatmış bizlere.

“Bazen, en gizemli anlamını çok küçük şeylere borçluydu hayat. Ve bazıları, işte bu hayattan alırlardı sevinçlerini; yanaklarında gülüş yığınaklarıyla çekincesiz yürür ve bazen tereddütsüz ölürlerdi. Tıpkı bir çocuk saflığıyla inanırlardı onlar bu hayata... Çünkü bilirlerdi, bugün olmasa bile elbet, onu yaratandan başka sahibi olmayacaktı hayatın…”

Böyle söylüyor öykü kitabının başlarında Yusuf Nazım. Gündelik yaşamın olağan akışı sırasında pek farkında olmadığımız, gözün görmediği, ruhun hissetmediği başka hayatların gizli kalmış dünyalarına dokunuyor kalemiyle. Para ve tahakküm dünyasının ürettiği, başka bir dünyanın hikâyelerini anlatıyor bize.

Eylül 2012’de yayımlanan Kızak, son zamanlarda değişik gazete ve edebiyat dergilerinde denemelerine de rastladığımız Yusuf Nazım’ın ilk öykü kitabı. Önsözünü, öykücülüğümüzün yaşayan ustalarından Adnan Özyalçıner’in yazmış olduğu ve nisan ayında ikinci baskısını yapan kitap, okura usta bir öykücüyü okuma tadı yaşatıyor.

Öykülerde, içimizden birilerinin bir zamanlar tanığı olduğu hayatlar, geçmişte yaşanılan ama unutulmaya yüz tutmuş olaylar, yakın tarihimizin karanlık labirentlerinde kabuk bağlamış yaraların izleri mevcut; dahası onların, sanki yeniden yaşıyormuşçasına kendini hissettiren bir gerçekliği. Her öyküde, bir zamanlar yaşanmış olanların, çarpıcı ve iç acıtıcı yüzüne dair izler görünüyor. Hilesiz ve yer yer güçlü imgelere dayanan anlatımıyla yazar, bizi hayatın üstü örtülen yanlarına doğru cesur bir yolculuğa çıkarıyor.

Adnan Özyalçıner’in kitabın önsözünde işaret ettiği gibi, “Yusuf Nazım’ın çoğu öyküsünde doğa önemli bir yer tutuyor. Canlı bir varlık olarak yaşananları adeta yönlendirdiği gibi yaşanacak olanların da habercisi. Aynı zamanda olan bitene tanıklık ediyor.” O, bazen “bir kadının kanlı rahminden, sanki yere yeni düşmüş bir çocuk yanağı kadar nemli ve yumuşacık”, bazen de “kışın ve zemherinin eksik olmayacağı” kadar sert. “Bin bir renkli çiçeklerin açtığı dağların, yeşilin her rengine boyanmış kırların, harman sarısı bozkırların coğrafyasının” öykülerini aktarıyor okuyucuya.

Öykülerde içli ve sıcak bir anlatım göze çarpıyor. Her öykü, okuru biraz daha olayların içine çekiyor, adeta onunla bütünleştiriyor. Çoğu kez anlatılanlar, canlı bir resim gibi okuyucunun gözlerinin önünde canlanıveriyor. Bu topraklarda yaşanan haksızlıklar, toplumsal travmalar, işkenceler, toplu öldürümler ve siyasal cinayetler, son derece etkileyici bir arka plan kurgusuyla okura aktarılıyor.
AMANSIZ ÇELİŞKİ

Adını kitaba veren “Kızak” öyküsünde, yediden yetmişe her yaştan okuyucunun kolayca içine dahil olacağı bir çocukluk hikâyesi anlatılıyor. Ülkenin toplumsal arka planında, yokluk ve yoksunluk koşullarında herhangi birimizin başından geçmiş/geçebilecek bir olay... Çok istenilen ve eşit düzeydeki iki nesnenin birbiriyle ve bir çocukla olan ilişkisi. Bunlardan birinin diğeri üzerinde kazayla gelen etkisi, daha başlamadan biten bir sevinç, bir insanın göz nuru ve çilekeş emeğine ihanet eder gibi bir duygu ve içinde derin bir yara gibi kalacak bir çocukluk anısı… Öyle ki, kurgunun sizi içine alarak sürüklediği akıntı, birdenbire sona erdiğinde, okuyucuyu gerçeğin çıplak ve acıtıcı yüzüyle baş başa bırakıveriyor.

“Yağmur Saçlı Gece” adlı öyküde ise yakın tarihimizin siyasal cinayetlerinden birinin, unutulmaya yüz tutmuş dramatik hikâyesi, bir daha hiç silinmeyecek şekilde belleklere kazınmakta. Çocukluğunda, yağmur saçlı gecelerin zevkli bir oyunla özdeşleşen anılarının, bir çocuğun gözlerinde nasıl bir cehennem ateşine dönüştüğünün iç sarsıcı hikâyesi anlatılıyor. Geçmişte yaşanılan acı bir tanıklık, bu tanıklığın bir çocuğun iri bal damlası gözlerinde cereyan eden görüntüsü… “Bulutların yağmur yüklü zamanlarında” yaşadığı korku ve gerilim dolu günler, bir türlü geçmek bilmeyen iç sıkıntıları, içten içe yaşanmak istenen bir yüzleşme ve meydan okuma dürtüsü… Ve “sokak lambalarının cansız ışıkları altında, tel tel süzülen yağmur saçlı bir gecenin kollarına doğru” atılan adımlar… Hasanpaşa dolmuşlarının birinde, kesintisiz yağan bir yağmurun cama vururken çıkardığı seslerin arasında geçmişe yapılan bir yolculuk… Bir öykünün, ilerledikçe, adım adım okuyucuyu içine sürüklediği bir fırtınaya dönüşmesi; küçük bir çocuğun, yuvalarında sihirli birer küre gibi duran bal damlası gözlerine yansıyan bir ölümün sureti… Öykü sona erdiğinde, bir ülkenin yaralı tarihi kanıyor sanki okuyucunun yüreğinde.

“Torba” adlı öyküsünde, korkuyla ve zorbalıkla bastırılmış bir toplumda, “dillerini kökünden kopartmış gibi susarak, sefil, mahzun ve korkak bir karınca gibi yaşayan” insanların, yeri geldiğinde üzerlerindeki ölü toprağını nasıl atacağı anlatılmakta. Burada aynı zamanda, yakın geçmişimizin siyasal toplu katliamlarından birinin, gerçek tanıklığından yola çıkılarak anlatılan bir öykü okuyorsunuz. Öyküye figür olarak, sıradan ve pejmürde iki emekçinin seçilmesinin ise tesadüf olmadığını, bunun sınıfsal ve toplumsal bir karşılığını izleyerek görüyorsunuz.

“Sessizdi Oranın Çığlıkları”, “Düğme”, “Bu İşyerinde Grev Var”, “Çıplak” ve “Pirinç” öykülerinde de, on yıllardır yaşadığımız topraklardaki çözülmemiş sorunlar ve çelişkiler ustaca olayların içine yerleşmiş durumda. Ve yine doğa her zamanki gibi, kendi sinesinde büyüyen bu amansız çelişki ve çatışmaların birer canlı tanığı…

78 KUŞAĞI
Yusuf Nazım

Bir zamanlar eşitlikçi ve özgürlükçü hayalleri olan bir ülkenin yenilmiş ama yok olmamış bir kuşağının ayak izlerini takip ediyorsunuz öykülerde. Öyle ki bu ayak izleri, bazen çok eski ve sisli bir geçmişe götürüyor sizi, bazen de yakın zamanın ya da bugünün yaşanılanlarına...

12 Eylül 1980 darbesiyle baskılanan toplumsal muhalefetin içinden gelen 78’ kuşağı, kendine duyduğu o müthiş güvenle, büyüttüğü umutlar kadar büyük bedeller ödedi. Kendisi için hiçbir şey talep etmeyen bu kuşağın hikâyesi henüz tam olarak yazılmadı. Yazılmaya çalışıldı ama tam da becerilemedi, belki de yarım kaldı. Edebiyatımız, bu kuşağın yeni bir gelecek arayışını yeteri kadar işleyemedi. Öykücülüğümüz de bu anlamda, tarihsel bir sürecin kendine armağan etmiş olduğu bu görkemli malzemeyi tatmin edici bir şekilde kullanamadı. Bugün de hâlâ, bir zamanlar adını bile anmaktan imtina ettiğimiz Kürt sorunu dahil, biriktirmiş olduğumuz derin sorunlar, iç çekmeler ve çatışmaların içerisindeyiz.

Yusuf Nazım, belki de öykücülüğümüzdeki bu boşluğu doldurmaya aday bir “öteki yüzün öykücüsü”. Kızak’taki öykülere ve bu öykülerin sahip olduğu sese kulak verdiğimizde bunun kuşatıcılığını ve sarsıcılığını görüyoruz.

Öykülerde tutku, adanmışlık ve sevgi önemli bir yer tutuyor. Gerek “Koko”nun “reklamların, sözleşmelerin, teşvik ve primlerin kirletemeyeceği kadar yufka yüreğinden”, gerek “Düğme”deki çok küçük simgesel nesnelerin, aşka ve sevdaya dair duygular söz konusu olduğunda, zulmün bile ‘ti’ye alınarak nasıl bir direnç abidesine dönüşülebileceği örneğinden bunu görüyoruz.

Yazar, geleceğe güzel bir ülke bağışlamaktan başka hayalleri olmayan “o ay yüzlü çocuklara” adamış öykülerini; okuru sarsan ayrıntılarda onları anlatmış bizlere. Dahası öyküden öyküye atlarken “umutlarını atlarının terkilerine alarak yitip giden o çocukların şimdi nerede olduklarını sorduruyor her defasında. Bu sorunun yanıtı yok ne yazık ki. Ama kitabı bitirip de arkanıza yaslandığınızda, güçlü bir şekilde hissediyorsunuz; “geri dönecekler, bir gün, mutlaka!” Gezi Parkı’ndan Türkiye’ye yayılan o güçlü çığlık onların ayak sesleri belki de…

Kızak/ Yusuf Nazım/ Evrensel Basım Yayın, 2.Baskı/ 128 s.




13 Ağustos 2013 Salı

Statüsüz halk: Kürtler

Yusuf Nazım
Radikal/13 Ağustos 2013


Bir bakanın ağzından duydum; ülkeye barış gelecekmiş artık, Kürtler özgür olacakmış ama statüsü olmayacakmış!

İnsan ayağı basmış, eli değmiş, teni dokunmuş; ölümler ve kırımlar görmüş, nice uygarlıklar kurulmuş, savaşlar ve afetler yaşamış bütün topraklar özgür olsun.

Milyonlarca yıllık bir serüvene sahip insanlık. Giderek yaşlanıyor dünyamız. Yaşlanıyor ve büyük bir sonsuzluğun girdabında yuvarlanıp gidiyor. İşte böyle bir dünyanın üzerinde devasa bir uygarlık mirasına sahip bütün insanlık özgür olsun! Irkı ne olursa, derisinin rengi neye çalarsa; inancı hangi dinden, mezhebi hangi mezhepten olursa olsun; ister Alevi, ister Sunni, ya da Şafi; Müslüman veya Hıristiyan; Yahudi ya da Katolik.. Veya Protestan; ateist bile olabilir... Belki bir Kızılderili, bir zenci; derisi beyaz Güney Afrikalı, belki Surinamlı; gözleri çekik Vietnamlı; Koreli bir gazi bile olabilir; bir Eskimo veya bir Arap… Dili ne olursa olsun; ister Urduca, ister Mongolca, ister Katalanca; mesela İngilizce; belki de Tamilce, Fince veya Latince; hangi bilinmez bir dilden konuşursa konuşsun; bütün insanlar özgür olsun ama yeter ki adı “Kürt” olmasın! Statüsü de bulunmasın!

Hangi ulusa mensup olursa olsun. Yıllardır, hangi haksız zulmün parmaklıkları ardında bulunursa bulunsun; hangi kıtada yaşarsa; bayrağı ne olursa, çocuğunu hangi pasaportla doğurursa, damarlarında hangi asil kan dolaşırsa dolaşsın, ama özgür olsun!

Bütün hayatlar özgür olsun

Adı neredeyse unutulmuş/unutturulmuş, toprakları terk edilmiş/ettirilmiş, varlığı yok sayılmış, sürülmüş, zenginlikleri talan edilmiş; ata yadigârı yerlerinden edilmiş, kentlerin varoşlarına, sur diplerine, kenar mahallere savrulmuş bütün hayatlar özgür olsun; yeter ki adı “Kürt” olmasın!

Bambu ormanlarının sevimli pandaları, beyaz tüylü kutup ayıları, sayısı tükenmekte olan Caretta Caretta’lar; fok balıkları, yunus balıkları hep özgür olsun! Henüz balta girmemiş ormanlar, uygarlık mikrobundan kendini saklamayı başarmış ıssız vadiler, dereler ve tepeler özgür olsun; havada kuşlar, suda balıklar, filler ve kertenkeleler; bütün bir börtü böcek özgür olsun ama yeter ki “Kürt” olmasın!

Arap Baharı gelsin, Wall Street Baharı gitsin; Tahrir Meydanı’na inelim, Libya’ya özgürlük isteyelim; kabile devrimleri yapalım; bedevilere hürriyet, aşiretlere de öyle… Saddam’a ölüm diyelim, Kaddafi’nin kellesini alalım; Mısır’da Mübarek de gitti, Taliban’a özgürlük! Gazze’ye yağmur gibi yağan mı? Fosfor bombaları değil, konfeti dağıtıyor çocuklara uçaklar! Haydi, Kürecik’e üsler de kuralım, el birliğiyle İsrail’in güvenliğini sağlayalım, Patriotlar olmazsa olmaz zaten, bırakalım İsrail halkı daha güvende ve özgür olsun!

Üç bin köy yakılmış! Boşaltılmış ve yıkılmış! Srilanka’da, Surinam’da, Kamboçya’da değil! Benim ülkemde! Anadolu’mda, Mezopotamya’mda! Binlerce yıldır kök saldığım topraklarımda! Her toprak parçası özgür olsun, yeter ki üzerinde “Kürt” olmasın!

Eski Sovyetler Birliği’nin dağılan bütün ülkeleri; Özbekistan mı desem, Türkmenistan mı, Tacikistan mı… Ermenistan’ı unutmayalım; Kırgızistan, Kazakistan ve Gürcistan’da var... Hepsi özgür olsunlar! Ulusların self determinasyon hakkı önünde saygıyla eğilelim; dünyanın bütün halklarına koro halinde özgürlük isteyelim. Hepsi gelişmiş ve ileri, hepsi uygar ülkeler; Estonya, Letonya ve Litvanya da özgür olsun! Dahası var; Moldavya, Belarus ve Ukrayna… Hep özgür olsunlar!

Çok renkli devrimlerimiz olsun; Kadife Devrimi, Gül Devrimi, Lale Devrimi… Turuncu Devrimini de unutmayalım. Sonuçta ayrımsız, bütün ülkeler özgür olsun!

Küçük büyük fark etmez. Nüfusu ne olursa olsun; 4 milyon nüfusuyla Kongo, 3,3 milyon nüfusuyla Moritanya, 2,8 milyon nüfusuyla Arnavutluk ve Kuveyt, 2,7 milyon nüfusuyla Moğol halkı, 2 milyondan az nüfuslu Lesoto! Hep özgür olsunlar! 1,5 milyondan daha az olan nüfuslarıyla Katar, Bahreyn, Doğu Timor ve Botsana özgür olmasınlar mı?

Peki, 510.000 nüfusuyla Lüksemburg? Ya 317 bin nüfuslu İzlanda? Ve sadece 31 bin nüfusuyla San Marino; zaten özgür değiller mi?

Yedi kıtada, denizde ve okyanusta, Kuzey Kutbunda ya da Güney’de; toprakları çorak ya da çöl; dağlık veya bataklık, her toprak parçası özgür olsun! Beş yüz binden az olan nüfuslarıyla Surinam, Burinei, Maldivler özgür olmasınlar mı?

Kıbrıs’ın kuzeyine özgürlük gelsin! Bulgaristan’daki esir Türkler’i kurtaralım. Karabağ’dakileri de.. 550 bin nüfuslu Batı Sahra, 180 bin nüfuslu Samoa ve Guam ülkeleri, 245 bin nüfusuyla Yeni Kaledonya; 104 bin nüfusla Greneda, 108 bin nüfuslu Virjin, 3 bin nüfuslu Falkland Adaları ve 4 bin nüfusuyla Saint Helan özgür olsunlar! Tayvan, Kosova, Abhazya ve Güney, Osetya hepsi özgür olsun!

Açlığın ve kıtlığın pençesinde kurtuluşunu bekliyor Kenya. El kapısı değil Somali, sırada Sudan’ı özgürleştirmek de var; kaç parçaya bölünmüş bile olsa… Olsun, yine de bütün parçaları özgür olsun! Dağılmış ve şimdi paramparça eski Yugoslavya; Bugün Hırvatistan, yarın belki Dalmaçya; Sırbistan ve Bosna-Hersek; Makedonya, Slovenya; Karadağ ve Kosova.. Hepsi özgür olsunlar! Üstelik bir de statüleri olsun ama “Kürt” olmasın!

Özgürlük adına bir milyon insan öldü Irak’ta

Sonunda, sınırlarımıza kadar dayandı özgürlük. Sıra komşularda; bir zamanlar “hür dünya” idi adı. Sonra “hür teşebbüs” oldu. Özgürlük taşıdı dünyanın bütün topraklarına! Daha modern kavramlara ikame etti adını; serbest piyasa, kapitalizm, küreselleşme diye... O şimdi savaşıyor; “hür dünya”, özgürlük adına “özgür ordu” lar kurarak savaşıyor. Barış ve özgürlük tutkunu devletler “özgür ordulara” destek olmak için birbiriyle yarışıyor. Kol kola giriyor koalisyon kuvvetleri; harıl harıl mesaide Birleşmiş Milletler. Giderek daha çok genişliyor “demokrasi cephesi!”

Özgürlük!..” Adına bir milyon insan öldü Irak’ta! Geçenlerde saydım, manşetlerin yalancısıyım; bir günde tam 127 ölü vardı Irak’ın sokaklarında! Maşallah, ne kadar da hızla yerleşiyor “demokrasi.” Kılıcı keskin ne de olsa; bakın, nasıl da kellesini aldı Libya’da Kaddafi’nin, şu bizim meşhur demokrasi! Ederi tam üç yüz milyon dolar! Bavulla gönderdik paraları. Ölüme de fatura kesilir mi demeyin. Muhasebesi tutulmaz olur mu hiç demokrasiyle gelen ölümlerin. Medyaya haber düştü geçenlerde; Libya’ya gelecek özgürlüğün öncüsü ve demokrasi şampiyonu Fransa, “yüzde otuz beşine anlaşmış bile Libya petrolünün”. Ne de güzel diyeti varmış meğersem özgürlüğün! Şimdi, kabileler birbirini boğazlıyor Libya’nın çöllerinde. Demek ki daha çok demokrasi gerekecek oralara… Daha çok çalışacak dersini koalisyon kuvvetleri.

Ne kadar da ağırbaşlı konuşuyordu ve öylesine kendinden emin görünüyordu bakan; “Kürtlere statü falan veremeyiz” diyordu. Sanırsın sadaka dağıtıyor mübarek! Ama ekliyordu; “barış ve özgürlük gelecek” diyordu ülkeye…

Evet, barış ve özgürlük gelecek ülkeye. Tıpkı Afganistan, Irak gibi; tıpkı Tunus, Libya, Mısır gibi; bak işte şimdi, tıpkı Suriye gibi…

Nasıl da bir araya gelmişler, medeni ve demokrat dünyanın bütün ülkeleri. Komşuda Kürt’ün üzerine salmışlar cümle vahşilerini yeryüzünün. Cihatla özgürlük gelecekmiş güya Suriye’ye. Maşallah, dört yanı şeyhlikler, emirliklerle dolacakmış; bütün Suriye özgür olacakmış ama adı “Kürt” olmayacakmış.

Yusuf Nazım
http://www.radikal.com.tr/yorum/statusuz_halk_kurtler-1145872

1 Ağustos 2013 Perşembe

Devlet kendi katilleriyle sevişiyor


Ethem Sarısülük-Abdullah Cömert-Mehmet Ayvalıtaş
İrfan Tuna-Ali İsmail Korkmaz

Yusuf Nazım
Cumhuriyet/1 Ağustos 2013


Sonunda, o haber geldi. Hiç istenmediği, hiç beklenmediği kadar acı geldi.
Ali İsmail Korkmaz öldü!..

“DirenAli” denmişti ona… “Ali ne olur, diren!” diye yalvarmıştı anası, kardeşleri, sevenleri… “Diren Ali, ne olur diren!”

Ama olmadı! Ali, direnemedi. Ölümün soğuk yüzlü suretine ancak yirmi gün dayanabildi Ali. Onu, karanlık bir sokakta yapayalnız kıstıran soysuz ölüm, yaşamının gencecik baharından koparıp aldı. Çocuk gülüşünü, bir çırpıda soğutuverdi Ali’nin…

Gezi Baharı’nın beşinci ölümüydü Ali. Bu, beşinci fidanıydı Gezi Parkı’nın toprağından sökülen; beşinci gülüydü Gezi’nin dallarından kopartılan.

Önce, bütün gülleri anımsamak düşer bizlere:

Abdullah Cömert. Antakyalı. Arkadaşlarının “Abdocan” diye çağırdığı 22 yaşında genç. 3 Haziran’da, Antakya’nın Armutlu Mahallesi’nde Gezi olaylarını protesto ederken gaz bombası fişeğiyle öldürüldü. Elinde, “Her Yer Taksim” yazılı bir dövizle çekilmiş fotoğraftaki gülümsemesi baki kaldı. Faili hâlâ bulunamadı.

Ethem Sarısülük. 26 yaşında, işçi. 1 Haziran Ankara Gezi protestoları sırasında polis tarafından başından vurularak öldürüldü. Ölümüne kadar 14 gün komada kaldı. Katil polis serbest bırakıldı. Olaya tanıklık eden iki kişi tutuklandı. Olay anında, Ethem’in vurulduğu sokağa bakan MOBESE kamerasının açısının değiştirildiği görüldü. Sarısülük’ün Güneydoğu sınırında çalıştığı bir karakol inşaatında çektirdiği fotoğraflar “bir teröristin fotoğrafları” diye basına servis edildiyse de gerçek kısa sürede anlaşıldı.

Mehmet Ayvalıtaş. 19 yaşında işçi. 2 Haziran günü Gezi protestoları sırasında Ümraniye 1 Mayıs Mahallesi’nde otobanı trafiğe kapatan kalabalıkla beraberdi. Gösteri yapan grubun üzerine sürerek dehşet saçan bir cip tarafından ezilerek öldürüldü.

İrfan Tuna. 47 yaşında Ankaralı temizlik işçisi. Yoğun gaz bombasına maruz kaldı, kendini çalıştığı dershaneden dışarı attı. Gaz bombaları sokakta da peşini bırakmadı. Gaz ve zehir bulutu içerisinde kalp krizi geçirerek öldü.

Ali İsmail Korkmaz. Antakyalı. 19 yaşında üniversite öğrencisi. 3 Haziran günü Eskişehir’deki Gezi protestoları sırasında gaz bombalarından kaçtığı bir sokakta, kimliği belirlenemeyen siviller tarafından sopa ve coplarla dövülerek öldürüldü. 35 gün komada kaldı. Ali’nin dövüldüğü sokağa bakan üç kameranın ikisinde kayıt olmadığı, diğerinin ise hasarlı olduğu anlaşıldı. Eskişehir Valisi olayı “münferit” olarak niteledi.

Evet, kaybedilenlerin kısa hikâyeleri bunlar…

Şimdi, beş ölü yatıyor toprakta; nefes alamadan, hiç kıpırdamadan. Beş oğul eksilmiş yemek sofralarından. Beş ölünün resimleri asılı duruyor evlerin duvarlarından. Sabahları, öğlenleri ve akşamları beş ananın kursağından artık lokmalar geçmiyor. Beş ölünün anası, oğul oğul diye sevemiyor, ay yüzlü çocuklarının saçlarını okşayamıyor. Beş ölünün kirpikleri kapalı, gözlerinde ışık yok; beş ananın, beş yârin gözlerine ışıl ışıl bakamıyor. Beş ateşten genç, beş fidani delikanlı, bakışları gülüş yığınaklı beş çocuk artık yaşamıyor… Beş evin kapıları aralık, gözü yaşlı beş ana, pencereden bakıyor; şu karşıki yolun köşesinden, işte bu kavşaktan, o yokuşun başından her an görünür diye! Bakışlarında gülüş yığınaklı beş çocuktan biri yürüyüp gelir diye…

Ama olmuyor… Biliyoruz, artık hiç olmayacak… Beş ateş parçası gençten biri, o yolun köşesinden bir daha hiç görünmeyecek. Şu karşıki kavşaktan bir fidani delikanlı dönüp bir daha gelmeyecek. O yokuşun başından beş yağız delikanlıdan biri türküler söyleyerek bir daha hiç yürümeyecek. Beş aralık kapıdan Abdocan gibi beş oğul bir daha hiç girmeyecek…

Oysa ki şimdi, katilleri dolaşıyor beş dalyan oğulun aramızda, elini kolunu sallayarak. Beş soğuk yüzlü ölümün çürümüş kokusu siniyor sokaklara. Bu kokuyu tiksinerek içiyoruz ciğerlerimize sokaklardan. Beş katilin, kanlı ayak izleri seçiliyor yollarda. Ayaklarımız, üstüne basaraktan yürüyor izlerinin; İstanbul’un, Antakya’nın, Eskişehir’in mahallelerinde. Beş ölünün masum ruhu, yana yakıla katillerini arıyor şimdi aramızda! Karanlık ve ıslak kaldırımlarda beş katilin ayak sesleri yankılanıyor; parmakları tetikte, soğuk nefesleri ensemizde, bir katil sürüsü gibi dolaşıyorlar içimizde. Her an yeni bir fidanı sökmek için hazırlar; her an yeni bir gülü daha koparmaya muktedirler dalından. Her an yeni bir gülüşü daha soldurmak için sanki emir bekliyorlar.

Beş katilin sinsi, karanlık bakışları kesiyor kameraları. Nereye gitseler, nefesleri ölüm soğukluğunda. Yürüdükleri her yol, geçtikleri her cadde, bekledikleri her durak daha çok ölümü hatırlatıyor bize. Uğradıkları her mekân yağlı bir karanlık içinde, yapış yapış kir. Geçtikleri her yerde gaz ve barut artıkları. Akşamları, kanlı elleriyle okşuyorlar çocuklarının siyah, kumral, sarı saçlarını. Masum ve sıradan insanlar gibi çöküyorlar iftar sofralarına. Okudukları her dua bir parça ölüm kokuyor. Dokundukları her yiyeceğe kan bulaşıyor ellerinden. Dilleri, haram cümlelerle kirlenmiş, yalan besmelelerle açıyorlar oruçlarını.

Yaklaşsan, kin ve nefretle dolu, zehir püskürüyor ciğerleri. Geceleri vıcık vıcık ter, kan kokan etleriyle giriyorlar kadınlarının koyunlarına. Tıpkı bir hayvan gibi doyuruyorlar, ölümden arta kalmış iştahlarını. Nereye gitsek onlardan bir iz var. Hangi durakta beklesek beş katil sokuluyor ansızın yanımıza. Hangi karanlık sokağa girsek, sivri, ürkünç gölgeleri bekleşiyor onların. Parklarda ve bahçelerde eli satırlı suretleriyle dolaşıyorlar.

Namlularından ölüm püskürüyor silahlarının. Üniformalarında katilleri saklıyor polisler. Saçları jöleli, gömleği kolalı, eli palalı katil adayları bekleşiyor izbe sokaklarda. Sabırsız bir celladı andırıyor yüzleri, sinsi bakışlarıyla kesiyorlar karanlığı. Pervasız bir iştahla, yeni kurbanları için bekleşiyorlar.

Mahkemeler sessiz. Kaçma şüphesi yok hiçbir failin. Hâkimler katil adaylarını salıvermek için beklemede. Nedense kameralar yön değiştiriyor birden. Kayıtları kendiliğinden siliniyor belleklerin. Bileği ansızın dönüveriyor kolluk kuvvetlerinin; silahlar kendi kendine patlıyor, kayboluveriyor birden bütün caniler, sırra kadem basıyor bütün izler.

Ağır bir koku yayılıyor şehrin eteklerinden. Adım adım çürüyor mahalleler. Bir ülke kendini yağmalıyor durmadan. Bir devlet kendi katilleriyle sevişiyor hâlâ…

Yusuf Nazım

http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=432220&kn=29&ka=4&kb=29