26 Nisan 2012 Perşembe

Aşkı da yaşadılar doyasıya, ölümü de!

Sinan Cemgil (1944-1971)
 Soner Yalçın, Odatv.com, 11 Aralık 2010

Arkadaşım dert yandı:
“Oğluma yatarken hikaye yerine bazı biyografiler anlatıyorum. Picasso, Maradona, Beethoven, Che, John Lennon, Marilyn Monroe gibi.
Geçen hafta nereden duydu ise Fransız İhtilali’ni anlatmamı istedi?
Anlattım. Ama anlatırken korktum! Aklıma Adnan Cemgil ve oğlu Sinan geldi. Korktum.”


Adnan- Nazife Cemgil çifti öğretmendi. 1940’lar başında DTCF’deki üniversite mücadelesinin önde gelen aydınlarıydılar.
Adnan Cemgil işsiz kaldı; hapis yattı, sürgüne yollandı.
Oğulları Sinan Cemgil o zorlu yıllarda 1944’te doğdu.
Sinan Cemgil meraklıydı; babasına-annesine hep sorular sordu. Onlar da oğullarının anlayacağı bir dille anlattılar.

Nitelikli bir kültür ortamında yetişen Sinan çok başarılı öğrenci oldu. İngilizce, Fransızca, İspanyolca, İtalyanca öğrendi. Arkadaşlarına Dante’den İtalyanca dizeler okurdu.

Ünlü Amerikalı artist Clark Gable’nin taklidini yapıp herkesi güldürecek kadar espriliydi.
ODTÜ Mimarlık’ta öğrenci iken devrimci mücadeleye katıldı. Teorik derinliğiyle öğrenci liderlerinden oldu.
ODTÜ’de “Hoca” deme adetini Sinan Cemgil başlattı. “Hoca” derlerdi arkadaşları bilgisinden ötürü

Öldüğünde sırt çantasından 4 kitap, bir de kuru soğan çıktı

Köylüleri, toprak ağalarına karşı ayaklandırmak amacıyla gittiği Nurhak Dağları’nda Jandarma tarafından öldürüldü.. Sırt çantasından 4 kitap, bir de kuru soğan çıktı.. Yirmi yedi yaşındaydı. 
Bir yaşındaki oğluna, 21 yaşında öldürülen arkadaşı Taylan Özgür’ün adını vermişti.
Oğlunun cesedini almaya giden anne Nazife Cemgil, tabut başındaki meraklı köylülere seslendi: "Bu oğlum Sinan. Bunlar da onun arkadaşları (Kadir Manga ve Alpaslan Özdoğan), kardeşleri. Onlar da oğullarım. Bu çocuklar, bu oğullar; bu ülkeyi, halkı, sizleri sevdiler. Başka bir istekleri yoktu. Her biri birer dehaydı. Her biri üstün zekalı güzel çocuklardı. Dileselerdi, düzenin adamları olsalardı, şimdi burada cansız yatmazlardı. Birer milyoner olurlardı. Ama onlar, halkı, sizleri sevdiler. Sizin sorunlarınızı omuzladılar."
Arkadaşım yakın tarihin bu acı olaylarını bilen biri. Üniversite öğrencilerine son yapılanlar arkadaşımı da korkutmuştu; nedeni biricik oğluydu. Oğlunun Sinan Cemgil’le aynı kaderi paylaşmasından korktu ve tarihsel gerçekleri anlatıp anlatmama kararsızlığına düştü.
Ona Edip Cansever’in şirini okudum:
“Utancı bilerek yaşamak korkunç/ Daha korkuncu da var: utancı bilerekten yaşatmak…”

Şairdiler

Mahir Çayan (1945-1972)
Size 68’lileri anlatmalıyım:
Mahir Çayan’ın şair olduğunu bilir misiniz; “Güneşi batmayan bir ada/Ben ne şuralıyım, ne buralıyım/Adalıyım… Adalıyım.”
Eşi Gülten Çayan atletti; 400 metrede milli takım seviyesinde bir koşucuydu. Yakın arkadaşı erkekler 400 metre koşan atlet ise bugünün tanınmış gazetecisi Osman Saffet Arolat’tı.
Hüseyin Cevahir edebiyat eleştirmenliğine Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde başladı. Şiir de yazdı. Tunceli Alevi Dedesi torunu Hüseyin Cevahir, Rolling Stones dinlemeyi de çok severdi. SBF’nin en çalışkan öğrencisiydi; “devrimci başarılı olmalıdır” diyordu hep arkadaşlarına. Dürbünlü silahla hedef alınarak öldürüldüğünde 26 yaşındaydı.
 

İbrahim Kaypakkaya (1947-1973)
SBF’nin efsanevi hocalarından Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya, derslerinden hep tam not alan Cihan Alptekin’i yakından tanımak için evine davet etti. “Laz uşağı” Cihan yaşasaydı belki önemli anayasa profesörlerinden biri olacaktı. Öldürüldüğünde 25 yaşındaydı.
Tunceli’de yakalanıp işkenceyle öldürülen İbrahim Kaypakkaya’nın elinden; Varlık, Papirüs, Soyut, Türk Dili gibi edebiyat dergileri düşmezdi. Türk dilinin yapısını, sözcük hazinesini, şiirdeki gücünü ve müzikalitesini araştıran şair Kaypakkaya öldürüldüğünde sadece 24 yaşındaydı.





Mavi- kırmızı renkli donlardan rütbeler

Cihan Alptekin (1947-1972)
1971 darbesinde Sansaryan Han’daki işkenceler sırasında polisler önemli bir delil buldu; devrimcilerin hemen çoğunda aynı tip mavi ya da kırmızı külot vardı.
Sordular; “bu donların anlamı ne; mavi ile kırmızının farkı ne; bunlar THKO’nun rütbeleri mi?”
İşkencedeki sporcu gençler gülmemek için kendini zor tuttu, “bunlar” dediler; “ODTÜ Spor Kulübü’nün donları!”
Futbolu severlerdi kuşkusuz…
Devrimci Öğrenciler Birliği’nin tümü Beşiktaşlı’ydı. Çarşı’nın devrimciliği nereden geliyor sanıyorsunuz?
68’lilerden futbol takımı kurulsa Deniz Gezmiş ilk 11’e mutlaka alınırdı.
Deniz’in ayrılmaz parçası Cihan Alptekin de…
Mahir Çayan ise kesin teknik direktör; çok sevdiği futboldan iki bacağına takılan platin çubukları nedeniyle erkenden koptu.

Beyaz at üstünde ODTÜ yurdunda kız arkadaşına serenat yapan devrimci

Deniz Gezmiş (1947-1972)
Deniz Gezmiş sahada kesin hakemi kandırmaya çalışırdı. Onun mizahçı yönü bilenmeden Deniz Gezmiş portresi yazılabilir mi? Beyaz at üstünde ODTÜ yurdunda kız arkadaşına serenat yapan bir romantikti o. İdam edildiğinde henüz 25 yaşındaydı.
Aşkı da yaşadılar doyasıya…
Sevgilisini son bir kez daha görmek için saklandığı evden çıkan ODTÜ’lü Koray Doğan, sırtından yediği polis kurşunuyla sevgilisinin evinin önünde can verdi.
O da 25 yaşındaydı.
O kuşak 1 kişiyi bile öldürmedi; ama tam 43 can verdiler.
Oysa…
Okul koridorlarında gazoz kapağıyla futbol oynayan bir kuşaktı onlar.
Sanmayın ki fasulyesine poker ya da blöflü pişti oynamadılar?
Sanmayın ki kolalı votka içmediler? Ya da rakı?
Emel Sayın konserine gitmediklerini mi düşünüyorsunuz?
Muhammed Ali, Joe Frazier’e yenildiğinde üzülmediklerini mi sanıyorsunuz?
Ya da hiç küfür etmediklerini mi? En güzelini de bir ağız dolusuyla Deniz Gezmiş ederdi. Ve yine Deniz Gezmiş her fırsatta en sevdiği türküyü söylemez miydi: “Ne ağlarsın benim zülfü siyahım/ Bu da gelir bu da geçer ağlama/ Göklere erişti feryadım ahım/Bu da gelir bu da geçer ağlama…”

Dillerindeki şarkı; ımagıne

Ulaş Bardakçı (1947-1972)
Delikanlıydılar. İdealisttiler. Devrimciydiler.
Bozulmamış saf bir kuşaktı onlar.
Kızıldere’de katledilen Kazım Özüdoğru gibi, “halka inmeyi” ayakkabı boyacılığı yapmak sanıyorlardı.
İşten atılan Çorumlu belediye işçileri için yürüdüler.
Kürtler için de yürüdüler; Kürtçe slogan atıp, Kürtçe şiirler okudular. Varto Depremi nedeniyle kan bağışı kampanyası düzenlediler. Azgın Zap Suyu’na köprü inşa ettiler.
Pancar, tütün, fındık, haşhaş mitingleri yaptılar. Tam bağımsızlık için “Mustafa Kemal Yürüyüşü” düzenleyip Samsun’dan Ankara’ya yürüdüler. Atatürk heykelleri tahrip edilmesin diye geceler boyu nöbet tuttular.
68’li kızlar da vardı bu eylemlerde; hem de mini etekleriyle.
Hippiler yok muydu? “Özel okullara hayır” yürüyüşünde, uzun saçlı genç üniversiteli, sarışın kız arkadaşıyla hem sarmaş dolaş yürüyor hem de slogan atıyordu. O hippi; Kızıldere katliamından tek sağ kurtulan Ertuğrul Kürkçü’ydü.
Hayalleri vardı; dillerinde ise John Lennon’un “Imagine” şarkısı...

Sbf’nin dans partileri

Yusuf Aslan (1947-1972)
Mahkemedeki savunmaları sırasında, Mevlana resmi çizip altına “Ben İnsanım” yazık hakime gönderecek kadar bu ülke değerlerine inanan bir kuşaktı.
Resimden, edebiyattan gelmişlerdi.
Ellerinden kitap düşmedi hiç. Nice yazarlar çıkarmaları boşuna değil. ODTÜ İnşaat’tan “Balık Memet” yani yazar Mehmet Eroğlu’nu okumayanınız var mı?
Dans da ettiler: SBF yatılı öğrencilerinin Salı ve Cuma akşamları 18.45-20.00 arası dans partileri vardı.
Carmina Burana’nın Türkiye’deki ilk bale gösteriminde harikalar yaratan balet Aydın Erol unutulabilir mi? Ya da; onca işkenceye rağmen cezaevinin soğuk koğuşunda bale yapan 20 yaşındaki balerin kız Ayşe Emel Mestçi?
Anadolu türkülerini, Dadaloğlu’ndan Aşık Veysel’e şehre getiren 68’liler değil mi?
Tiyatro da yaptılar; Uluslararası Üniversite Tiyatroları Festivali’nde üçüncü oldular.
FKF ilk başkanı İzzet Polat Ararat’ın DTCF tiyatro bölümü öğrencisi olması tesadüf mü?
ODTÜ Sosyalist Kültür Kulübü üyeleri Ali Artun ve Yılmaz Aysan’ın bugünün tanınmış sanat galerisi Nev’in sahipleri olması, o dönem birikiminin ürünü değil mi?
Dağcılık kulüplerini üniversitelerde ilk kimler kurdu sanıyorsunuz? Türkiye’de bu sporun gelişiminde 68’li Fikret Gürbüz, Tuncer Gürdil, Uçmaz Sungur, Sönmez Targan ve nicelerinin katkıları unutulabilir mi?
Ardı ardına şampiyon olan efsanevi İTÜ basketbol takımının temelini TMTF İkinci Başkanı Cavit Savcı atmadı mı?
Maratoncu Mehmet Yurdadön ülkeye madalyalar kazandırmadı mı?
ODTÜ’lü Ömer Gürcan cezaevine sokulmasaydı, idam edilen babası Fethi Gürcan gibi ülkemizi binicilikte birincilik kürsüsüne çıkarır mıydı?
SBF’nin tanınmış milli güreşçileri Necati Sağır, Mustafa Aynur aynı zamanda THKP-C’li değil miydi?
Bugün judo ve karate de madalya alanlar, bu sporun gelişmesinde büyük emeği olan Murat Özdabak’ı anımsar mı? Peki ya boksörler milli sporcu Taşkın Konuralp’in adını duymuş mudur?
ODTÜ Motor Kulübü’nün kurucularından Tayfur Cinemre motosikletiyle kimleri taşımadı ki; Ulaş Bardakçı, Yusuf Aslan, Cihan Alptekin…
Fenerbahçe takımında yelken yapan Taner Türkantöz Mahir Çayan’ın en yakın yoldaşıydı.
Hangisini yazayım?
68 kuşağı bu özellikleriyle neden anlatılmaz?
Oysa…
Toplumsal bir gelecek hayali kuranlar bu mirası her yönüyle bilmelidir.

Zap Suyu’ndan Anadolu Antik Tiyatroları’na bir devrimci

İstanbul Teknik Üniversitesi inşaat bölümü öğrencisiydi.
İTÜ Öğrenci Birliği başkanlığını Harun Karadeniz’den sonra devraldı.
Hakkari’ye “Zap Suyu üzerine Devrimci Gençlik Köprüsü” yapmaya giden 84 devrimciden biriydi. Deniz Gezmiş’in yakın yoldaşıydı.
Devletin ceberut baskısından her 68’li gibi o da nasibini aldı:
1971 darbesinde Ziverbey Köşkü ve Harbiye’de ağır işkencelerden geçti. Yaşadıkları; 2,5 yıl cezaevi arkadaşlığı yaptığı Yılmaz Güney tarafından yazılan “Sanık” adlı öyküye konu oldu. Mahkemedeki savunmasını ise “Söz Sanığın” adlı kitabında kendi yazdı.
Maltepe ve Selimiye cezaevlerinde 5,5 yıl yattı.
Hapisten sonra hep “sakıncalı” oldu; ekmeğini taştan çıkardı.
Sonra bir gün karar verdi; mühendisliği bıraktı; “ülkeme hizmet etmeliyim” diye düşündü.
Anadolu topraklarını 2,5 yıl karış karış dolaştı.
Unutulmaya yüz tutmuş, sahipsiz bırakılmış, 115 antik kentteki 119 antik tiyatroyu inceledi. “Anadolu Antik Tiyatroları” adıyla kitaplaştırdı.
Bu çalışma Kültür Bakanlığı’nı heyecanlandırmadı.
Fakat Avusturya Kültür Bakanlığı, Yaşar Yılmaz’ı Salzburg’taki Mozart Üniversitesi “Antik Çağda Akustik ve Ses Dağılımı” konusunda konuşma yapmaya çağırdı.
Çünkü bugüne kadar bilinmeyen 2 önemli bulgu keşfetmişti.
İlki sesin iletilmesiydi: Sahnedeki oyuncu, şarkıcı, konuşmacı ya da müzik aletinden çıkan sesin 20-25 bin kişilik açık hava tiyatrosunun en uzak basamaktaki izleyiciye kadar gidebilmesini, o dönemin mühendisleri orta yola “sırtlı koltuklar” yerleştirerek sağlamışlardı. Ses, koltuğun sırtlığına çarpıp yukarı basamağa kadar çıkabiliyordu.
İkinci buluş ise bugüne kadar düşünüldüğü gibi ilk tiyatro Antik Yunan uygarlığı döneminde değil, Erken Dönem medeniyetleri döneminde yapılmıştı ve ilk açık hava tiyatroları taş değil ahşaptı.

Yağmalanan tarihin peşinde bir 68’li

68’li devrimci Yaşar Yılmaz antik tiyatrolar çalışmasını bitirdikten sonra köşesine mi çekildi. Hayır.
5 yıl önce, Anadolu’dan yağmalanan tarihi eserlerin ve kültürel varlıkların peşine düştü. ABD, İngiltere, Avusturya, Almanya, Danimarka, Rusya, ve Yunanistan’a gitti. Yüzlerce müze gezdi.
Türkiye’den kaçırılan 40 bin eseri buldu ve fotoğraflarını çekerek belgeledi.
Neler bulmadı ki:
Paris Louvre Müzesi: Mağnesia'daki ünlü mermer tapınak kabartmaları, Asos'dan sökülen tapınak parçaları ve yüzlerce dev boyutlu mermer, bronz heykeller. Hitit, Urartu, Bizans, Selçuklu, Osmanlı eserleri.
Londra British Museum: Ksantos'dan (Eşen-Antalya) Nereitler anıtı, Knidos'tan (Datça) 600 civarında büyük boy heykel, Mozeleum (Bodrum'daki ünlü, dünyanın 7. harikasının mermer süslemeleri ve heykelleri).
New York Metropolitan Müzesi: Sardes'ten (Salihli) sütun ve diğer eserler, Bergama'dan büyük bronz heykel, Priyene, Milet ve Efes'ten heykeller, mermer lahitler, Kültepe'den (Kayseri) Sümer-Asur dönemi eserleri.
Boston Müzesi: Asos eserleri
Washngton Dumborton Oaks Müzesi: Antakya mozaikleri ve Bizans eserleri.
Baltimore Müzesi: Antakya mozaik koleksiyonu.
Chicago Sanat Müzesi: Selçuklu- Osmanlı eserleri.
Chicago Üniversitesi Şark Eserleri Enstitüsü Müzesi: Alişar eserleri.
Los Angeles Getty Villa : Burdur- Antalya yöresinden Kremna mermer kadın heykelleri.Viyana Ephesus Müzesi : 50 m'ye yakın mermer duvar frizleri Efes'ten giden binlerce eser.
Berlin Alte Müzesi : Priyene, Milet'ten mermer heykeller.
Berlin Pergamon (Bergama) Müzesi : Büyüktapınak, Milet ve Priyene'den tapınaklar, Zincirli'den Hitit tapınağı, Hattuşaş'dan heykeller, 33 metreye 14 metrelik dev boyutlu Milet pazaryeri giriş duvarı ve Selçuklu dönemi camilerine ait eserler.
Tübingen Üniversite Müzesi: Antakya'dan heykel ve Troya eserleri.
Danimarka Ulusal Müzesi: Troya eserleri.
Kopenhag David Müzesi: Selçuklu eserleri, Konya'dan türbe sandukası, Cizre Camii'nin ünlü tokmağı başta olmak üzere 14 ve 16. yüzyıl çini koleksiyonu.
Daha sırada 60 bin eser var.
Yaşar Yılmaz çalışmalarını sürdürüyor.
Evet, 68 kuşağı yazmakla bitmeyecek bir destandır.


17 Nisan 2012 Salı

Kürt’tük, Ermeni’ydik, Rum’duk; Bize hep gitmek düştü!

Çetin Çakmakçı
Yusuf Nazım
Radikal / 17 Nisan 2012

Emet’te Kürt işçiler gitti, gerginlik bitti!

Geçenlerde bir gazetenin başlığı böyle yazıyordu…

Kütahya’nın Emet ilçesi Kaymakamı Sefa Güler, okul inşaatında çalışan işçilerle bir grup vatandaş arasında yaşanan gerginlikle ilgili olarak “Bu işçileri güvenli bir şekilde Kütahya'ya sevk ettik” dedi.

Van ve Erciş’teki depremden sonra çalışmak için Kütahya’nın Emet ilçesine gelen Kürt işçilerle milliyetçi bir grubun kışkırttığı vatandaşlar arasında “omuz atma” gerekçesiyle olaylar çıkar. Bir söylenti yayılır. Kürtler PKK bayrağı asmıştır. Ahali toplanır ve Kürt işçilere saldırırlar. Onları kovalar ve bir binada kıstırırlar. Güvenlik güçleri tedbir alır. İşçiler geceyi karakolda geçirir. Depremin vurduğu Kürt yoksulları, sabah olduğunda memleketleri Van’a geri gönderilirler.

Durum böyle; yabancısı olduğumuz bir şehirde “omuz atıldığında”, bilinmeyen bir dilde “türkü söylendiğinde” kışkırtılmış milliyetçiliğin körüklediği kalabalıkların oluşturduğu “taşkınlıklarda” bize hep gitmek düşüyordu!

Teni kara, alnı esmer, dili kırık olana yönelen nefret

Çünkü biz yabancıydık. Geldiğimiz bu kentin yabancısı, yaşadığımız bu ülkenin yabancısı… Bir defa “oralı” değildik. Uzak diyarlardan toplanmış, kamyonlarla, trenlerle gelmiştik. On yıllardır süren bir savaşın mağdurları, toprağını kendi insanlarına haram eyleyen bir trajedinin kurbanlarıydık. Tenimiz biraz karaydı, alınlarımız da esmer. Bu yüzden “başı külahlı”, potansiyel “terörist”, olağan “şüpheliydik!” Ne zaman ki, “omuz atma” bahanesiyle bir kavganın alevleri tutuştu; ne zaman ki “yüksek milli duygularla” galeyana gelen kalabalıkların öğretilmiş nefreti, teni kara, alnı esmer, dili kırık olana yöneldi, bize hep gitmek düştü!

Biz kimdik ve nereden geliyorduk? Hangi toprağın yabancısı, hangi insanın ötekisiydik? İnşaatlarda güvencesiz ve sigortasız çalışmaya mahkûm, hakkını aramaktan aciz, ne iş versen itiraz etmez, okuma yazma bilmez, cahildik. Fındık bahçelerinde ucuzdan da ucuza işçi, aile boyu ırgat, tarlada şalvarlı, boynu puşili gençtik; yoksulduk, mazlumduk, Kürt’tük! Dağda eşkıya, ovada şaki, karda yürürken ayakları “kart kırt” yapan öz be öz Türk’tük! Uzak diyarlardan gelme yabancı, yerli halkın içindeki “fazlalık”, göç yollarında derbederdik. Yara bere içindeydi çocuklarımız; üstü başı kirli, yanakları sümüklü, kaşları kara, biraz da görgüsüzdük.

Yalnızlığımız alnımızda yazılıydı. Bir sorun olduğunda, ya sokakta “omuz yedik”, ya da bir tenhada kıstırıldık. “Milli duyguları kabartılmış” grupların hassasiyeti hep bize yönelikti. Dillerinde ezber sözleriyle, öğretilmiş kalabalıklar yürüdü üzerimize. Hep “münferit” olaylar şeklindeydi; ya araçlarımız yakıldı, ya da dükkânlarımız kundaklandı. Sanki sığıntıydık oralarda, dilimiz kırıktı çoğu zaman, boynumuzsa bükük. Bu yüzdendi işte,  bize hep gitmek düştü!..

Kanunlarda “gayrimüslim” diye, “dönme” diye fişliydi adımız. Bu topraklarda doğan, bu topraklarda büyüyen, bu topraklar için birlikte ölen; kimi doktor, bankacı, eşraf; kimi barutçu, sarraf ve zanaatkârdık… Manşetlerdeki adımız “ecnebi” ydi, ya da "karaborsacı Yahudi." Misafirperverliğin de bir sınırı vardı bu ülkede. Yasalar çıkartıldı bizim için; “Müslüman olmayan” diye; “Varlık Vergisi”, “toplama kampı”, “sürgün” diye. Bize hep gitmek düştü.


“Bir güvercin ürkekliğine” hapsolduk.

Hep azdık bu ülkede, sanki az olmaktan cezalıydık; Kürt’tük, Ermeni’ydik, Rum’duk! Küfürle eşdeğerdi adımız; hor görülmekti, tahkirdi, hakaretti. Azala azala tükendik, tükene tükene azaldık. Bayramlardan çok, kıyımlarla anıldı adımız. Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta Alevi’ydik; alev aldık, yandık, yakıldık. Korktuk, korkutulduk. “Bir güvercin ürkekliğine” hapsolduk. Sonunda bize hep gitmek düştü…

Bin yıllardır bu topraklardaydık; sayımız azalmış, soyumuz tükenmiş, kökümüz kurumuştu; Midyat’ta, Viranşehir’de, Kurtalan’da Yezidi’ydik; Melek Tavus’un halkıydık biz; Beşiri’de, Bismil’de, Çınar’da… Silah tutuşturulunca bir gün ellerimize, kana bulaşmasın istedik vicdanımız. Reddettik silaha ve baruta dokunmayı. Reddettik can almayı. Çaresiz, bize hep gitmek düştü…

Kimi zaman sanatçıydık, ozandık bu topraklarda; türküler söyledik Anadolu’dan, Mezopotamya’dan; sevildik, bağrına basıldık halkımızın, el üstünde tutulduk; şarkılarımızla, türkülerimizle. Böbürlendik, ödüller aldık; şairliğimizle, sanatçılığımızla. Alkışlara boğulduk; hatırlı insanlar teşrifte bulundular ödül törenlerimize.

Ne zaman ki kimliğimize dair; farklılığımıza ve mazlumluğumuza dair o malum “tek sözcük” döküldü dudaklarımızdan, hor görüldük, ötelendik, dışlandık; çatal bıçaklar savruldu üzerimize. Yayından fütursuzca boşalmış faşizm, kanları nefretle yıkanmış, uygar insanlar görüntüsüyle dikildi önümüze. Koroyla sesi duyuldu arkamızdan, üstüne “vatanseverlik” giydirilmiş, kinle ve nefret beslenmiş ırkçılığın. Hoşgörüsüzlük ve tahammülsüzlük, uğursuz, kirli suretiyle çıktı karşımıza. Hedef gösterildik iri puntolarla sürmanşetlerde. Acımasızca linçe uğratıldı yaralı ruhlarımız. Ajanslar peşimizden koştu, sürek avındaydı sanki muhabirler; histerik çığlıklarla tempo tuttu kalabalıklar. Bizeyse hep gitmek düştü…

Uzun yıllar “kart” olduk, “kırt” olduk; “Dağ Türkü” ne çıktı adımız, bir türlü Kürt olamadık. Zaman geçti, çağdaş sözcüklerle anıldı adı uygarlığın, özgürlükler de gelişti; Helsinki İnsan Hakları Sözleşmesi, ayrımcılıkla mücadele, AB uyum yasaları… Demokrasi adına biraz daha yol aldık, ilerledik, biraz daha geliştik; kimliğimiz hala yoktu! Bahçelerde, fındık ve şeftali toplamaya uzanırken ellerimiz, hala ezikti yüreklerimiz. Gayri meskûn yerlerde, tenha inşaatlarda hala “bilinmeyen bir dilde” korkuyla söyleniyordu ağıtlarımız. Ve hala tam konulamamıştı ismimiz. Balıkesir’de, Emet’te, İnegöl’de, malum olaylara karıştığında adımız, yalnızca “doğu kökenli” yurttaşlar olarak anılıyordu sıfatımız…

Anlıyorduk; biz gidince birden nefes alıyordu manşetler. Bir anda bölünmekten kurtuluveriyordu ülke. Biz gidince, rahata eriyordu kentler, huzura kavuşuyordu kasabalar. Biz olmayınca, fındık bahçelerinde çocuk işçileri, sigortasız çalıştırılmıyor, güvencesiz on iki saat köle niyetine sömürülmüyordu. Bizim yokluğumuzda çocuklara, ramazanda karın tokluğuna tecavüz edilmiyordu…

Bu yüzden bize korkuyla, Israrla, tehditle hep “git” dediler. Bizeyse gitmek düştü.

Bazense olmadı; gidemedik, gitmedik! Öylesine çok sevdik ki bu ülkeyi, öylesine sevdalısıydık ki bu toprakların, bir türlü içimiz el vermedi gitmeye, terk etmedik. Hrant olduk, direndik! Lakin, bazen de bize ölmek düştü…


Yusuf Nazım
Twitter : @yusufnazim

4 Nisan 2012 Çarşamba

Darbecileri yakalayın!

Yusuf Nazım
Radikal / 4 Nisan 2012

Kaldırımdan aksayarak yürüyen yaşlı kadın, yüzünü bir yerlerden anımsadığına emin olduğu adamı ısrarla takip etmeye devam eder. Sonunda, onu yakaladığında kolundan tutar ve kirli suratındaki korku çukurları gibi duran gözlerine bakarak “Katil!” diye bağır. “Sen Mengele’sin, katil Mengele!” der. Adam, tedirgin bir şekilde çevresine bakınır, yaşlı kadının elini iter ve kaçmaya çalışır. Kadın, Dr.Mengele’nin ardından koşarak onu takip eder;

 “Yakalayın! Katil kaçıyor!” diye bağırır…

Yaşlı kadının, Arjantin sokaklarında yürürken tanıdığı, Nazi toplama kampı Auschwitz`de insanlar üzerinde yaptığı ölümcül deneylerle bilinen Alman Nazi doktoru Josef Mengele’ den başkası değildir.
Toplama kamplarında mahkumlar üzerinde tüyler ürpertici insan deneyleri gerçekleştirdiği için kendisine "Ölüm Meleği" adı verilmiştir. Mahkumların hangisinin öldürüleceği, zorla çalıştırılacağı ve üstünde hangi deneylerin yapılacağını belirleyen SS doktorlarından en ünlüsüdür.
Dr.Mengele, SS subaylarının kötü şartlara ne kadar dayanabileceğini ölçmek için, nazi kamplarında toplanan Yahudiler, komünistler veya engelli insanlar üzerinde akıl almaz deneyler yapar. Bir SS subayının paraşütle uçaktan atladığında ne kadar basınca dayanabileceğini ölçmek için, insanlar basınç odasına sokulur; burada, iç organları patlayıncaya kadar basınç uygulanır. Kuzey Kutbu'na gidecek bir SS subayının deniz soğuğuna ne kadar dayanabileceğini ölçmek için tutukluları buz dolu bir küvete sokarak soğuktan ölene kadar orada bekletilir. Saf Cermen ırkları üzerinde uygulanacak testlerin kobaylığı, toplama kamplarındaki esirler üzerinde uygulanır. Cermen soyundaki ari ırktan doğan çocukların göz renkleri mavi renkten farklı bir renk olursa; bu rengi mavi renk ile değiştirmek üzerine deneyler yapılır, deney sonucu elde ettikleri sıvılar esirlerin göz bebeklerine şırınga aracılığı ile enjekte edilir.

Savaş suçlusu ilan edilen Dr.Mengele’yi, toplama kamplarından hatırlayan yaşlı kadın Arjantin sokaklarında onu gördüğünde unutamadığı bir katilin suretini hemen tanımış ve “Katil kaçıyor, yakalayın!” diye bağırmıştı.

Dünyaya büyük acılar yaşatmış Nazi zulmünün yaşandığı yıllardan 35 yıl sonra, faşizm “12 Eylül Darbecileri” eliyle başka bir ülkenin kapısını çaldı. Darbeciler, silahlı bir suç örgütü olarak meclisin kapısına dayandılar. Seçimle işbaşına gelmiş hükümeti, ortaklarını ve diğer tüm partileri kapattılar, liderlerini hapse attılar.

Esas hedefleri sokaktı; geleceğini ve kaderini eline almaya çalışan bir halkı susturmak, sindirmek istiyorlardı. Tanklarıyla, toplarıyla, helikopterleri ve uçaklarıyla geldiler. Karşı koyanı, itiraz edeni, sesini çıkaranı tutukladılar, hapse attılar, işkence ettiler, öldürdüler… Yazarını, sanatçısını, müzisyenini; öğretim üyesini, memurunu, sendikacısını sorgusuz sualsiz topladılar. Toplama kampı gibi yerlere doldurdular. İbret olsun diye çocuk yaşta gençlerin yaşını büyüterek idam ettiler. İtirazlar yükseldiğinde “asmayıp besleyecek miyiz?” dediler..

Hiçbir yasa, hukuk, insan ve yaşam hakkı dinlemeksizin her türlü işkenceyi yaptılar. Yüzlerce insan bu işkencelerde öldürüldü, binlercesi sakat kaldı.

12 Eylül darbecileri işkenceyi, çocuk, yaşlı, genç, kadın, erkek siyasi bakış ayırt etmeksizin herkese uyguladılar. İşkencenin her türünü denediler. Kum torbalarıyla yapılan işkencelerde, tarifsiz acılar içinde kan işedi insanlar. İstiklal marşını ezbere okuyamayanlara ölümüne dayaklar atıldı, hücrelerde aç bırakıldı, makatlarına coplar sokuldu. Bir çok insanın bu işkencelerde bağırsakları dışarı döküldü, sakat kaldı. Karanlık hücrelerde bileklerinden bağladıkları insanları, bağırsaklarını poşetlere doldurarak önlerine koydular. Babalarının önünde kız çocuklarına, çocuklarının önünde annelerine  tecavüz ettiler. Tüm bu işkenceleri yaparken, her gün televizyonlara çıkıp, güç ve kudret gösterisinde bulundular.

Sorguda kafasına çivi çakılarak öldürülenler oldu. Meşhur 'bambulu oda' larda insanlara çırılçıplak vaziyette işkence yaptılar. Askeri doktorlar bile bizzat işkencelere katıldı.

Pervasızdılar. Falakalarda, insanların ayak tabanlarını, el ayalarını patlattılar, kaba yerlerini ezdiler, tırnaklarını söktüler. Çırılçıplak soyarak üzerlerine kurt köpeklerini saldılar. İnsanları ayaklarından zincirle bağlayıp bayılıncaya kadar askıda bıraktılar. Testis ve erkeklik organlarından kaldırarak tarttılar; erkeklik organına ip bağlayarak koşturdular. Darbeciler, büyük bir zevkle seyrettiler bütün bu işkenceleri.

İnsanların makatlarına, zeytinyağına batırılmış coplar soktular. Bu copları kendisine ya da bir başka tutukluya yalattılar. Havalandırmanın ortasında bulunan lağım çukurlarına attılar, buradaki pisliği yedirdiler. Tüm koğuşun önünde yere yatırarak, insanları bir birinin yüzüne işettiler. Bunu her yaptıklarında kahkahalarla güldüler, eğlendiler.

Acımasızdılar. Cezaevlerinde, genç tutuklulara merdiven altlarında tecavüz ettiler, onları, birbirlerine tecavüze zorladılar. Bir çok tutuklu insanlık dışı koşullarda verem oldu. Veremlilerin balgamlarını toplayıp, karavanadaki yemeklere karıştırdılar, bu yemekleri tüm tutuklulara yedirdiler.

Koğuş içinde iki kişinin birbiriyle konuşması yasaktı. Gülmesi yasaktı. Düşünür gibi görünmesi de yasaktı. Böyle bir yasağa karşı gelenlere işkencenin her türlüsünü uyguladılar.

12 Eylül Darbesi sonrasında 210 bin dava açıldı. 650 bin kişinin gözaltına alındı. Sadece düşünce suçuyla yargılanan insan sayısı 83 bindi. 1 milyon 683 bin kişi fişlendi. 348 bin kişinin yurt dışına çıkışı yasaklandı. 14.509 kamu görevlisi işten atıldı. 18 bin memur, 2 bin yargıç ve savcı, 4 bin polis, 2 bin subay ve astsubay, 5 bin öğretmen istifaya zorlandılar. 30 bin kişi Türkiye’yi terk etti, 14 bin kişi vatandaşlıktan çıkarıldı. 39 ton kitap ve dergi imha edildi, 937 film yasaklandı, 8 gazete toplam 195 gün süreyle kapatıldı. 50 kişi idam edildi. 420 kişi işkence edilerek öldürüldü.

Şimdi, bir ülkenin geleceğini, umudunu ve cesaretini elinden alan darbenin sorumluları ve suç ortakları hemen yanı başımızdalar. Kirli ve korkunç suretleriyle belleğimizden hiç çıkmadılar. Onları teşhis ettik!. Bakın, oradalar, öylece duruyorlar! Sessizce saklanmış oldukları köşelerinde kana bulanmış korkularını gizleyerek, sinsi ve karanlık gözleriyle bize bakıyorlar. Katlettikleri yüzlerce insanın kanları ellerinde hala sıcak. Hala parmaklarında emirle verilmiş idamların izi var. Ve nefesleri hala kan kokuyor…

Yaklaşın, bakın! Göreceksiniz, oradalar! Kimi bürokrat maskesiyle, kimi emekli paşa, kimi müsteşar!. Kiminde iş adamı, büyükelçi, siyasetçi, vekil maskesi var! Onlar, hemen yanı başımızda, aramızdalar! Darbeyi düşünenler değil bunlar, darbeyi yapanlar!

Kan, zulüm, işkence, ölüm makinesi; cop sokma, dışkı yedirme, tecavüz, ranza altı, kule, lağım, zincir, elektrik, idam… Oğullarımız, kadınlarımız, kızlarımız!

Bırakmayın sakın! Ne olur tutun! Kaçırmayın! Darbecileri yakalayın!
Yusuf Nazım