22 Mayıs 2015 Cuma

Başka bir fotoğrafın heceleri

Yusuf Nazım
Evrensel Kültür
Mayıs 2015, S.281


Ajanslara düşen bir fotoğraf... Karlı, soğuk bir kış gününe kapısını aralamış kendi halinde bir Anadolu kasabası. Bu kasabanın işlek caddesine açılan sıradan bir sokağın görüntüsü. Akşamdan bastıran karın kapladığı yollar kısmen açılmış. Etrafta öbek öbek kar birikintileri, günlük ihtiyaçları için kendilerini dışarı salmış, okula, işe, alışverişe gitme telaşında insanlar… Fotoğrafa bir şehrin rastgele seçilmiş gününden olağan bir sokak manzarası aksediyor.

Her ne kadar, her şey yerli yerindeymiş gibi görünse de, yine de eğreti duran bir şeyler var orada. Her zamanki doğal akışının sanki biraz dışına taşmış yaşam. Bir şeyler ters gitmiş, bir şeyler bozulmuş olmalı. Belli ki, düzeni tesis etmek üzere var olan devasa bir aygıtın gücü ve olanakları hiç vakit kaybetmeksizin seferber olmuş ve yeniden normale dönmüş hayat.

Yere sabitlenmiş metal direk ile tıpkı bir bostan korkuluğunu andıran adamın dimdik duruşlarında, sahte, aldatıcı bir görüntünün izlerini görmek mümkün.  İpin öbür ucunda kendine rol biçilmiş adam, eylemsizliği, hiç bir güç, hiç bir ses, hiç bir komut tarafından bozulmayacakmışcasına kaldırıma mıhlanmış, öylece duruyor. Bu duruş, düzene ve otoriteye karşı bir diklenme değil. Aksine, güç karşısında bir boyun eğiş, muktedir olandan yeni buyrukları bekleyen bir arz-ı endam hallerini göstermekte.

Çöp ve insan. Renk ile ahenk. Uyum ve düzen… Bir köşede, kaldırımda üzerine çöp kutusu iliştirilmiş direk, yüklendiği yeni göreviyle fotoğraf karesindeki yerini tartışmasız hak ediyor; asli işlevini bir kenara bırakmış, yardımcı bir rol üstlenmek üzere çoktan hazır ola geçmiş durumda.  Dondurucu soğuk onun demirden, çelikten ve kimyasallardan mürekkep bedenine işlemiyor bile.

Öte tarafta bir işçi… Taş gibi sessiz, beton kadar katı, demir kadar hareketsiz! O bir taşeron işçisi! Görevi yolları, meydanları, sokakları taşıdıkları kirden ve pislikten arındırmaktan ibaret. İşine, büyük bir bağlılık içinde görünüyor. Adam, diğer taraftaki çöp kutusunun asılı olduğu direkten sanki daha itaatkâr, daha uysal, daha itirazsız. Esen rüzgâra, yağan kara, gelen geçen araçlara ve onlardan saçılan çamura, serpintiye bana mısın bile demiyor.

Her ikisi de kaderlerine boyun eğmiş görünüyorlar. Havada, ağızları bıçak açmayan bir sessizliğin fotoğrafa yapışmış keskin sureti. Orada, öylece durmuş, bekliyorlar. Sanki sihirli bir el çıkacak, sonsuza dek eylemsizliğe mahkûm edilmiş bu deli oyununu bozacakmış gibi…

Uzaktan bakıldığında nasıl da farklı gözüküyorlar. Oysaki eşitler. Kurgulayan gücün onlara atfettiği iki basit “şey” den ibaretler. Aynı ipin iki ucunda, rolleri eşitlenmiş, hareketsiz ve dimdikler! Ayazın, rüzgârın ve karın ortasında hiç kıpırdamadan öylece bekliyorlar; akıl yürütmeden, soru sormadan, itiraz etmeden. Maddenin korunumu yasası gereği mütemadiyen bir eylemsizlik içindeler.  Saati 3 lira 95 kuruştan devam eden bu fiziki eylemsizlik hali, taşeron işçiye başka zamanlarda, başka mekânlarda, daha farklı bir düzenin tesisi için verilen rollere göre belki biraz hafif bile gelmiş olabilir. Ve hatta harcadığı sıfıra yakın enerji düşünüldüğünde, küçük bir ödül yerine bile geçebilir.

Yanlarından gelip geçenler var. Yolun ortasında çivi gibi durmakta olan adamla zaman zaman göz göze geliyor olmalılar. Düzenin, bu şekilde, tuhaf bir biçimde tesis edilmiş olmasına biraz şaşkınlar.

Direğin yanında bir de kürek var. Başka ve beton bir direğe yaslanmış olarak duruyor. Muhtemeldir ki, onu bir üretim aracına dönüştürecek sahibini beklemekte. Yolun ortasında emniyet şeridi görevi yapan adam, birazdan, düzen kuruculukta kendine ufak bir kemik parçası kadar pay ve ondan birazcık daha büyük bir görev verilmiş amirinin yeni buyruğuyla esas duruşunu bozacak. Bozacak ve üzerinde sabit olduğu çarkın gövdesinden ayrılarak başka bir dişlide kendini bekleyen o muteber yerini alacak. Hiç beklemeden üşümüş elleriyle küreği kapacak, hayatın sokaklara bulaştırdığı karı, çamuru, suyu temizlemeye koyulacak... Ta ki, yeni bir buyuranın, yeni bir komutuyla, yeni bir çarkın yeni bir dişlisi oluncaya dek...

Orada, bütün dünyadan; seslerden, renklerden, zevklerden ve eylemlerden soyutlanmış gibi duran işçi… Adam, muhtemel bir ayazın kestiği kulak memeleri ve lastik botlarının içerisinde soğuktan uyuşmuş parmaklarıyla, kocaman bir dişlinin parçası olarak düzeni kusursuz tesis etmekten ne kadar memnundur bilinmez.

Taşeron işçiyi korkunun ve güçsüzlüğün abidesi olarak bayağı bir çöp kutusuna sabitleyerek adeta taşlaşmışçasına hareketsiz kılan plastik şerit, onu eski ve çürümüş bir dünyaya bağlayan ağır bir zincire dönüşmüş gibi. Adam bu ağırlığın altında silik, sinmiş, ezilmiş durumda; görmüyor, duymuyor, hareket etmiyor, ses çıkarmıyor. Belli ki, korkuyla beslenmiş itaat etme duygusunu bir köle gibi boynunda taşımakta.

Oysa ki farkında değil; biraz hareket etse düzen bozulacak, kıpırdasa değişecek bir şeyler, bir adım atsa bir yerinden kırılacak zincir...


14 Mayıs 2015 Perşembe

Mizahın şövalyeleri

Yusuf Nazım
İnsancıl Kültür Sanat Dergisi
Mayıs 2015, S.298

Şaka gibiydi gelen haber. Sanatın, kültürün, aydınlanmanın şehri Paris’te mizaha kıymıştılar! Silahlarını çekip gülme duygumuzu can evinde vurmuştular. Çizgilerin gücü susmuş; esprinin, gülmecenin, alay etmenin sesi kısılmıştı. Bir sabah, apansız neşesini kaybetmişti Paris…

Charlie Hebdo. Voltaire Bulvarı’na yakın bir kestane ağacı. Paris’in kestaneleri gibi, sivri dilli, acı.

Hayat, sen nasıl bir komediydin? Élysée Sarayı, üç yüz yıla yakın ayakta, daima göz kamaştırıcı, daima ışıl ışıl. Büyük hayalleri olmuştu hep büyük Fransa’nın. Oysaki tarihin de anıları vardı. Daha dündü, ünlü Sarkozy, Élysée Sarayı’nın bahçesinde Kaddafi’yi bir bedevi çadırında ağırlar, kardeşim diye bağrına basardı. Aynı Sarkozy idi; seçimlerde demokrasi ve özgürlük nutukları atar, Kaddafi’nin dolarlarıyla seçim reklamlarını fonlardı.

Fransa! Bir büyük ülkenin adıydı. Büyük ülkelerin büyük demokrasileri olurdu. Çok geçmeden Libya’nın çöllerinde ölüm avına çıktılar Fransız uçakları; Kaddafi’nin kellesini koparmak için rakipleriyle yarıştılar. Sonradan anlaşıldı; petrolün %25 inin diyetiydi Kaddafi. Şimdi, kara bir mizah gibi sırıtıyor gerçek, yakın tarihin sinesinden çıkarak. Afrika’ya demokrasi götürme heveslisi Fransa, şimdi beslediği canavarın önünde eğilmiş ağlıyor. Ya medeniyetin öncüsü, Batı demokrasisi? Ne büyük bir şakaydın sen, dünyanın şirazesini bozan. Yıllarca, özgürlük götürdün Ortadoğu'ya. Barış için hep kol kola girdi koalisyon kuvvetleri, çoğu kez onlara öncülük etti Birleşmiş Milletler. Afganistan’dan, Irak’a, Irak’tan Libya’ya; Suriye’ye, Sudan’a, Nijerya’ya… Durmaksızın demokrasi taşıdı silah fabrikaları. Geride hep bir cehennem ateşi bıraktılar.

Charlie Hebdo. Asiliğin çılgın sesi, çizgilerin özgür dünyası, meydan okumanın gülmecesi. Cesur aklın başkaldırıyla büyüyen bilmecesi.

Sürgünler şehridir Paris. Notre Dome’ı kurtaran Victor Hugo’nun, Sen Nehri üzerindeki köprülerin ve anıların, Şanzelize’nin, devrime açılan kapı, Eyfel’in şehridir. Kızıl kahverengi kestanelerin şehridir Paris. Paris’in gülen yüzüne kıydılar!

İlk değildi bu. Paris’in gülen yüzüne daha önce de kıydılar. Ona, 1993 yazının ortasında Sivas’ın merkezinde kıydılar. Tanrılar, henüz Orta Doğu'yu cehenneme çevirmeden önce, Madımak’ta yakılmıştı o yangının ateşi. Orta çağın zalimliğinden güç alan nefret, cellatların dilinde ölüm ayetleri, kılıcın ucunda taşınan adalet! Çirkin siluetini kim bilir daha önce kaç kez göstermişti. Kim bilir Madımak’tan önce ‘kâfirler(!)’ diri diri kaç kez yakılmıştı.

Aziz Nesin… Mizahın ustası, yaşasaydın kim bilir nasıl da gülerdin. Sen ki, cellatların elinden, cayır cayır yanmaktan son anda kurtulmuştun. İslamcı partinin yöneticilerince, “Koşun, şeytan kaçıyor!” diye buyrulmuş, ahalinin gazası mübarek kılınmıştı. Sonrası malumumuzdu; katillerin avukatı olmak için sıraya girmiş bir güruh; sonradan bir kısmı AKP den vekil olmuştu; bakiyesi politikacı, ya bürokrat ya bakan. Katiller mi? Hep huzur içinde yaşamış, hep eceliyle ölmüştü.

Çoğu kez devlet eliyle beslenmişti taşeronlar. Her gün yeni ölümler düşmüştü adreslere; hep bir muammadan ibaretti cinayetler, hep meçhul kalmıştı failleri; Turan Dursun, Muammer Aksoy, Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, Musa Anter ve daha niceleri… Henüz, ne El Kaide yeterince büyümüştü, ne İslam Devleti, ne de Özgür Ordular kurulmuştu… Adalet, sadece mülkün temeliydi, belli ki ölen canların değil...

Charlie Hebdo’ya kıydılar. İçimizdeki mizahı öldürdüler! Şimdi Paris soğuktur. Şimdi kestane mevsimidir oralarda, Paris'in sokakları üşümüştür. Sokaklar Paris olmuş birbirine daha çok sokulmuştur.

Paris’in kalbinde bir kestane ağacına kıydılar. Paris’in bütün kestaneleri üşüdü. Şimdi Paris’i düşündükçe kalbimiz daha çok buruk. Hele Lyonlu işçilerin çığlıkları, hele Goya’nın tablosundan akseden o duvar, hele o duvarın dibinde kurşuna dizilenler, 'hele bulvarlarda yaprak dökümü.' Ocak, bundan sonra belki kolay gülmeyecek. Ocak gelince bundan böyle aklıma hep bir ürkü düşecek. Yüreğim, Paris’in kalbinde yapayalnız kalmış bir ağaç gibi üşüyecek.

Karanlığın yüzü bir kez daha böylesine çirkin, bir kez daha böylesine kirli. Bir kez daha kılıçlar sıyrılmış kınından kanlı; ayetli, tekbirli ve dualı. Bu sefer başımızı gövdemizden koparmak için değil, sevincimizi ruhumuzdan ayırmak için. Charlie Hebdo’yu Paris’in ortasında vurdular. Chalie Hebdo’yu daha önce kim bilir kaç kez vurdular; Ona, sene 1945, Beyoğlu’nda Tan Gazetesi’ni yakarak kıydılar; 1994, Kadırga’da Özgür Gündem Gazetesi’ni bombalayarak bir kez daha kıydılar. Susunca bir bir söndü kalbimizin ışıkları, karardı sinemiz. Susunca daha bir çoğaldı karanlık.

Charlie Hebdo! Tabuları ti’ye almanın cesareti. Dudaklarımızdaki alaycı tebessüm. Dünyamıza zerk edilen acının panzehiri.

Paris’in bulvarları ikiyüzlü bir resim. En önde, sahte yüzüyle yürüyen bir Paris, diplomasiyle cilalı bir mizansen. Medeniyetin kol kola girmiş ittifak kuvvetleri; başkanlar, başbakanlar, parlamento ve konsey başkanları; dükler, krallar ve şansölyeler; kardinaller bile var; psikoposlar, hahamlar ve cümle İslam liderleri. Hepsi de demokrasiye aşık, hepsi birer barışsever; günahsız, saf ve temiz. Arkadan, ekmek ve gül isteyen gerçek bir Paris akıyor; sessiz ama gürül gürül, derinden.

Bir yanda, tören alanında, en önde rol kapmaya çalışıyor başbakan, heyecanı dorukta. Bir yanda, Cumhurun başı, Charlie Hebdo için taziyede bulunuyor, pek üzgün. Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür; İslamcı terör örgütünün liderini özel olarak ağırlamıştı geçende? Gülmek için erken, kahkaha için vakit yok. Devlet olarak, özene bezene lanetler okuyoruz katliama bir yandan. Heyhat, uluslararası terör konusunda dünya liderlerine akıl satıyor, dört füze sallayıp, savaşa girmek heveslisi devlet görevlisi bir adam.

Bilmiyorduk, “dünyanın en özgür basını Türkiye’de” imiş meğer, öğrendik.  Altyazısına kızıp kulağını büktüğü TV kanalının ekranından ünlüyor muhterem. Dünyanın en özgür ülkesinden ışık hızıyla yayılıyor talimatlar. Başlıklar korkuyla düşüyor manşetlerden, terörün izleri sürülüyor ilk sayfalarda. “İhbarlar sanki birer sansar, telefondan telefona atlıyorlar”.  Tez elden matbaası basılıyor Cumhuriyet’in; gazetecilere tehdit, haklarında soruşturma, köşe yazarlarıyla başlayan bir hesaplaşma…

                                                   * * *

Charlie Hebdo! Mizahın korkusuz şövalyeleri. Onlar öldüler... Çizgilerin, renklerin ve seslerin kahkahalarla dolu büyülü dünyasına gömüldüler.  Onları, belki bir Fransız silah fabrikasının barutuydu öldüren; belki bir ABD patentiyle ateşlendi üzerlerine ölüm; kim bilir, belki de hileliydi, İngiliz, Alman yahut Rus menşeli… Pek ala bir Arap şeyhinin borsaya endeksli şirketinden petrolle takas edilmiş de olabilirdi silahları; ya da Suudi uçaklarıyla taşınmış, Türk Tırlarıyla nakledilmiş… Kim bilir kaç gizli servisin elinden geçmiş bile olabilirdi kahkahalarımızı susturan o zehir.

Charlie Hebdo! Mizahın korkusuz şövalyeleri. Köhneliğe karşı çizgilerle kurulan barikat. Karanlıkta bükülmeyen ışık, gerçeğin sivri dili, korkusuzca bir delilik gösterisi…

Ocak hüzünle geldi bu yıl. Paris’te bir barikatı kırdılar! Kestanelerimin, Kiraz Zamanı’mın, komünarlarımın şehri üşüdü. İçimizdeki o hırçın çocuk üşüdü.

Dünya mı? Hala ikiyüzlü, hala komediydi; izahı zor bir mizah, demokrasi ile sulandırılmış gülmeceydi.


Sahteliğin, aldatmanın, riyakârlığın dünyasında zifiri karanlığa çakılmış delice bir kıvılcımdı mizah. Ona kıydılar! Kahkahalarımızın sesini susturdular. Ona Paris’in merkezinde acımasızca kıydılar. Özgürlüklerimizin şehri üşüdü. Şimdi yeni bir delilik yapma zamanıdır. İşte şimdi, “Mizah öldü! Yaşasın mizah!” diye haykırmanın, inadına ağız dolusu kahkahalar atmanın zamanıdır. İşte şimdi katıla katıla gülmenin tam zamanıdır!

11 Mayıs 2015 Pazartesi

Mayıs ayı hayatımız gibiydi

Cezmi Ersöz

Mayıs, benim için öfke ve direniş ayıdır. Mayıs benim için hüzün ve yenilgidir.

Mayıs ayı bitmez. Tam bitecekken yine gelir ve kendisini hatırlatır...

Mayıs ayı, eve geldiği ürpertici bir gecede, bizim çocukları astılar, diye kesik kesik ağlayan babamdır...

Bu ülkenin onuru, masumiyeti, direnişi, temiz kalmış son çocukları asılmıştır mayıs ayında, ama mayısın hıncı ve kurbanları bitmemiştir yine de...

Mayıs ayı, Almanya’nın Köln şehrinde bana sonsuz bir hasretle sarılıp, sen İstanbul kokuyorsun, diyen Atilla Keskin’dir en çok... Çünkü, mayısın Bütün öfkesi, direnişi, hüznü, yenilgisi, bitmeyen istekleri ve son kurbanı onda toplanmıştır...

En sevdiği, canından çok sevdiği insanları hep mayıs ayı içinde yitirmiştir o...

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’la birlikte yola çıkmıştır. Aynı hareketin, Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu’nun öncüleridir hepsi. Özgürlük ve adalet istemişlerdir. Bağımsız bir ülke ve o ülkede halkların kardeşçe yaşamasını istemişlerdir. Türkiye’yi yerinden oynatmışlardır...

Halklar inanmıştır bu çocukların haklılığına ve taleplerine. Bir subay olan babam dahi, bir mayıs gecesi, bizim çocukları astılar, diye ağlıyorsa yeniden geri dönüp o günlere bir kez daha ve derinden bakılmalıdır... Ama kırılgandır tarih. İyilikler ve umutlar alınırsa elinden, aklı kötülüğe ve zulme çalışır. Nitekim öyle oldu... Yakalandı bizim çocuklar. Askeri mahkemelerde yargılandılar. Kalbi bu çocuklarla olanlar umutlarını ve heyecanlarını korkunun karanlığında gizlediler...

Askeri mahkemeden 18 idam çıkar... Hakkında idam kararı çıkanlardan biri de Atilla Keskin’dir... Deniz’i, Yusuf’u, Hüseyin’i Mamak Askeri Cezaevi’ndeki ön hücrelere tek tek koyarlar. Belli ki onların idamı kesindir artık İntihar etmesinler diye de hücrelerindeki lambalar koridora alınmıştır. Hüseyin İnan’ın, yani herkesin benimsediği ismiyle Dede’nin elinde “Gerilla Savaşı ve Marksizm” adlı kitap vardır ve çok az bir zaman sonra idam edileceğine hiç aldırmadan, bütün dikkatiyle okumaktadır... Yusuf Aslan’ın hücresinin duvarında ise Pir Sultan Abdal’ın resmi asılıdır. Resimde, Pir Sultan Abdal’ın boynuna idam ilmeği geçirilmiştir. Tarihin kırılganlığı devam etmektedir...

Yusuf Aslan bir ara hücresinden arkadaşlarına seslenir: Biz gidiciyiz, bu kesin... Kendinizi sıkı tutmalısınız! Belli ki mapusluk süreci bu kez uzun olacak sizin için. Biz gittikten sonra üstünüze çok geleceklerdir. Kendinize bir uğraş bulun. Bol bol okuyun, hatta ikinci bir dil öğrenmeye çalışın. Yoksa zamanı tüketmeniz kolay olmayacaktır...

İdamla yargılandıkları halde, birbirleriyle şakalaşmaktan geri kalmayan ölüme bile güle oynayarak, yaşam sevinçlerinden bir nebze bile yitirmeden giden insanlardır bunlar...

Hücrelerine dadanan ve yakalayıp Abdürrezzak adını verdikleri bir fareyi kuyruğundan iple asıp, fareden çok korktuğunu bildikleri Yusuf Aslan’ın hücresinin önünde sarkıtan, onu ranzasının en üst noktasına tırmandırıp arkadaşlarından can hıraş feryatlarla yardım istemesine en masum neşeleriyle gülen bu çocukları nasıl unutur ki insan...

O Yusuf ki, tutuklamalarından birinde polisler bıyıklarına bakıp, bunlar Ne biçim bıyık ulan..., diyerek yoldukları için ve başka tutuklanışında polislere bu zevki bir daha tattırmamak için sorgudan önce, kendi bıyıklarını kendisi yolan; o Yusuf ki; elleriyle boğazını sıkıp, dilini dışarı çıkararak, bakın işte, beni astıklarında görüntüm böyle olacak diyerek kendi ölümüyle bile alay eden, yaşam dolu ve korkusuz bir insandı...

Deniz, bambaşkaydı benim için. Herşeyden önce babası Cemil Gezmiş, babamın arkadaşıydı. Kadıköy’ün, masaları yeşil örtülü, o yoksul esnaf kahvelerinde buluşup, acı çaylar içer, idamların gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini konuşurlardı...

Deniz bambaşkadır benim için. Atilla Keskin’in görüş günlerine gelen abisinden Rodrigez’in gitar konçertosunu getirmesini istemiştir... Sarıldığım devrimciliktir onunkisi... Hep sevgiden sözeden Che Guevera gibidir… Yaşam sevinci, coşku, espri, hüzün ve duygusallıktır o... Rodrigez, belki de ilk kez onun varlığında, aynı anda yaşama ve ölüme çalmıştır gitarını, son bir kez içilen bir bardak hapishane çayı, son kez ciğerlere çekilen bir nefes sigarayla birlikte...

Hüseyin İnan ise okur, düşünür ve yorumlar. Hareketin gizli öncüsü odur. Boşa konuşmaz, herkes ona inanma ihtiyacı duyar. Eylemleriyle kanıtlar düşüncelerini. Sakin ve bilgedir. Bu yüzden arkadaşları ona “Dede” derler...

Ama dedim ya, kırılgandır tarih, iyilikler ve umutlar alınırsa elinden, Aklı kötülüğe ve zulme çalışır... Önce Deniz’i götürürler idam sehpasına… Deniz, masaya çıkmadan önce, orada hazır bulunanlara, bizi cezaevinden yangından mal kaçırır gibi kaptılar, havalandırarak getirdiler; ayakkabılarımızın bağlarını bile bağlamamıza fırsat vermediler; postallarımın bağlarını bağlasınlar; asıldığımda ayağımdan düşmesini istemem, diye bağırır. Sonra gardiyanlar onu masaya çıkartır. Bir gardiyan ilmeği açar, genişletip, boğazından geçirir. Deniz o anda son sözlerini söylemeye başlar: Yaşasın tam bağımsız Türkiye! Yaşasın Marksizm-Leninizm! Yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği! Yaşasın işçiler, köylüler! Kahrolsun emperyalizm!..

Deniz asılırken Yusuf Aslan’ı getirirler oraya ve Yusuf Aslan oradakilere duydum Deniz’in sesini, der. Darağacı bu defa onun için hazırlanır. Yusuf çıkar bu defa taburenin üzerine ve son kez şöyle der: Ben ülkemin bağımsızlığı ve halkımın mutluluğu için, bir defa, şerefimle ölüyorum. Sizler, bizi asanlar, şerefsizliğinizle hergün öleceksiniz! Bizler halkımızın hizmetindeyiz, sizler Amerika’nın… Yaşasın devrimciler! Kahrolsun faşizm!..

(İnanın o yılları yaşayan biri olarak, bunları yazmak hiç kolay değil. Yirmiiki-yirmiüç yaşındaki o insanların bu sonsuz cesareti ve inancı karşısında hayranlıkla birlikte, derin bir utanç da duyuyorum. Utanıyorum, çünkü bugün ülkemizin üzerinde Çatlı’nın faşist ruhu dolaşıyor. Utanıyorum, çünkü bu ülkede birçok lisede gençler kendilerine örnek insan diye, Çatlı’ yı seçmiş. Utanıyorum, çünkü Çatlı’nın ev arkadaşı, iş arkadaşı olduğunu söyleyen birileri, pervasızca ve sanki hiçbir şey olmamış, sanki onca insan boşuna ölmüş gibi, yanıbaşımızda ahkam kesebiliyor...)

Ve sonra sıra Dede’ye, Hüseyin İnan’a gelir. Sigara içip içmeyeceğini sorarlar. İçmeyeyim, der. Sonra orada bekleyenlere döner ve ayağındaki lastik ayakkabıları göstererek: Söyleyin babama, yarın ayağımdaki bulastik ayakkabıları görüp, doğru dürüst bir ayakkabısı bile yokmuş diye üzülmesin.

Askeri cezaevinde, ayakkabılarımızı giymemize bile fırsat vermediler. Ayakkabılarım cezaevinde kaldı. Onlara hediyem olsun... Savcı, sözünü kesmek için, sehpaya çık, diye bağırır. Hüseyin İnan, masanın üzerinde, gayet sakin; sabırlı ol, çıkacağım, der. Ve tabureye çıkmadan, masanın üzerinde son sözlerini söyler yüreklice: Ben, şahsi hiçbir çıkar gözetmeden, halkımın mutluluğu ve bağımsızlığı için savaştım. Bu bayrağı bu ana kadar şerefle taşıdım. Bundan sonra bu bayrağı Türk halkına emanet ediyorum. Yaşasın işçiler, köylüler ve yaşasın devrimciler. Kahrolsun faşizm!..

Diner ağır kapıların ve acımasız kilitlerin gürültüsü... Diner zincir şakırtılarının sesi... 1972 yılının 6 Mayıs’ıdır... Bir kişi daha götürülse idama bu Atilla Keskin olacaktır. Ama daha başka kimse götürülmez. Son idam edilen Hüseyin İnan’dır. Ama vasiyeti kalır Atilla Keskin’de... İdama, darağacına götürülürken, Hüseyin İnan, can yoldaşından, Atilla Keskin’den tek bir şey ister: Eğer birgün kurtulursan bu zindanlardan, eğer birgün özgür olursan, bir sevdiğin olursa ve ondan da bir oğlun olursa, ne olur benim adımı koy… Ölmeden önceki son isteği budur Dede’nin...

Aylardan mayıstır. Zulüm ve dostluk; inanç ve erken ölüm birbirine karışmıştır, ama unutulmayan tek bir şey vardır: Verilen sözler... İnsanın alnına yazılır. Üstelik aylardan mayıssa ve darağacına giden insanlar en sevgili arkadaşlarsa, dostlarsa, umutlarsa, direnişlerse ve sözkonusu olan, onların son dileğiyse...

Atilla Keskin, Mamak ve Niğde cezaevlerinde dört sene kaldıktan sonra 1977 yılında yurtdışına çıkar. Kendi gibi yürekli bir kadını sever. Bu kadından bir oğlu olur. Unutmak mümkün müdür o son sözleri: Eğer yaşarsan, eğer bir kadını seversen, eğer ondan bir oğlun olursa, ne olur benim adımı koy... Ve dünyaya gelir o çocuk. Hiç şüphesiz, adı Hüseyin İnan olur. Dede İnan...

Almanya’dır gurbetin adı… Aradan yıllar geçer, Hüseyin İnan büyür. Sürgünlük büyür, büyür vatan hasreti, büyür yirmi iki-yirmi üç yaşında asılan yoldaşların özlemi...

Ve birgün, küçük Hüseyin İnan, spor yaptığı yerden dönerken, sırt çantası yoldan geçen bir kamyona takılır. Tekerleklerin altına sürüklenir birden Dede İnan. Ve o an can verir... Ve ne acıdır ve ne tuhaftır ki, aylardan mayıstır... Oğluna benim adımı koy, diyen yoldaşın adını taşıyan ilk oğlu, ilk gözağrısı yine mayıs ayında alınmıştır Atilla Keskin’in elinden. Alınmıştır yaşamdan...

Mayıs devlet midir?… Mayıs öfke ve direniş midir?… Mayıs zulüm müdür?… Mayıs hüzün müdür?… Mayıs, bu ülkenin asılan son masum ve lekesiz çocukları mıdır; kırılan tarih mi, yoksa hayatın ta kendisi midir mayıs?… Nedir mayıs?...

Masumken ölmüştür Hüseyin İnan, tıpkı ismini aldığı Hüseyin İnan gibi, Onun yoldaşları gibi… Bu yüzden annesi, beyaz bir tabuta konulmalı, diye diretir. Almanya’da günlerce beyaz ve küçük bir tabut aranır. Sonunda bulunur o beyaz tabut. İçine Hüseyin İnan konur… İçine Türkiye konur… İçine, bu ülkenin yitip giden masumiyeti, darağacına korkusuzca, hatta güle oynaya giden ve kendi ölümleriyle bile alay eden lekesiz, yiğit çocukları konur...

12 yaşındaki İnan’ın arkadaşları, mezara o an üzerlerinde ne varsa, çiçeklerini, kasetlerini, ayakkabılarını, wolkmenlerini, şapkalarını atarlar...

Ağlamak ayıptır ya devrimciler için, hep içimize akıtırız ya o içimizi dağlayan gözyaşlarını… Yüreği avucunda bir şair bozar bu kalpsiz geleneği; Atilla Keskin’in en yakın dostlarından şair Nihat Behram bozar… Ben ağlıyorum ve kimseden izin almıyorum, der... Ve işte o an boşanır gözyaşları... Ve Atilla Keskin, yoldaşları birkaç metre ilerde asılırken ağlamayan Atilla Keskin, tam 21 yıl sonra, ilk oğlu Hüseyin İnan’ın mezarı başında ağlamaya başlar.

22 yıldır dönemediği ülkesi Türkiye için, o cesur ve yiğit yoldaşları için, hergeçen gün yokedilen masumiyetler ve inançlar için, kirletilen umutlar için ve bunların hepsini o kısacık, o ceylan ömründe taşıyan ilk oğlu Hüseyin İnan için ağlar. Doyasıya ve katıksız ağlar. Onca yıl, biriktirdiği herşey için, sustuğu ve içine attığı herşey için... Tıpkı babamın, bir mayıs ayında, bir gece vakti eve gelip ve hepimizi uyandırıp, biliyor musunuz, bizim çocukları astılar, diye ağlaması gibi...

Yine de özlenir hayat, yine de özlenir ne kadar kirlense de Türkiye ve İstanbul… Ve Atilla Keskin, bana memleket hasretiyle sarılıp, sen de İstanbul’un kokusu var, diye gözyaşlarıyla sarılır...

Bir kere gelenek bozulmuştur. Artık çok şey birikmiştir içimizde. Zehirlenmemek için, ne hissediyorsak öyle olmalıyız ve öyle davranmalıyızdır...

Ve Nihat Behram, 12 yaşında, evine dönerken bir kamyon altında kalan Hüseyin İnan için şu dizeleri okur mezarının başında:

“Acıların sessiz, sözsüz kuşlarını bıraktın şarkılarımıza... Ölümlerde ağlanmasın diye ezberlemiştik; senin için ağladık... Çünkü, bahar günü yürek taşımanın ölçüsüydü senin için ağlamak... Can üstünde parçalamış senin gibi bir çiçeğe ağlanır...”

Anladım, mayıs herşeydi… Öfkeydi, direnişti, zulümdü, yenilgiydi; o cesur ve yiğit yoldaşlardı, ölümüyle alay eden Yusuf Aslan’dı, babası üzülmesin diye ayakkabılarını arkadaşlarına hediye ettiğini söyleyen Hüseyin İnan’ dı; asılmadan önce son kez dinlenen Rodrigez’in gitar konçertosu eşliğinde içilen son çay ve son sigaraydı; babamın, bizim çocukları astılar, diye kesik kesik ağlamasıydı; Atilla Keskin’in, sen İstanbul kokuyorsun, diye bana sarılmasıydı mayıs ayı... Beyaz bir tabutun başında hep birlikte söylenen son dizelerdi...

Mayıs hayatımız gibiydi. Doyasıya aşık olduğumuz, tekrar tekrar sevişsek de o hep özlediğimiz yere bir türlü ulaşamadığımız, bu yüzden acı çektiğimiz, acı çektikçe hasretle bağlandığımız sevgilimiz gibiydi mayıs ayı... Mayıs hayatımız gibiydi...

9 Mayıs 2015 Cumartesi

Kabataş'ın yalanı Ağrı'da gerçek oldu

video

Yusuf Nazım
T24 /9 Mayıs 2015

Bir kadın.
Çok bildik bir deyimle türbanlı.
Yanında sekiz-on yaşlarında çocuğu var.
Kadın, belki bir zamanlar beğendiği, oy vererek iktidara taşıdığı bir partinin mitinginde.
Kalbini, gönlünü, ruhunu okşayan sözcükler henüz taze; din ve inanç özgürlüğü, türban zulmü, Müslümanlara yapılan eziyet, darbecilik ve demokrasi…
Şimdiyse kızgın!
Yıllar yılı beslediği umutları sanki bitmiş.
Yerinde, belki de derin bir hayal kırıklığı.
Oysaki bir zamanlar, önünde secdeye varır gibi sevdiği bir lider, bu ülkeye Tanrı’nın bir vergisiydi!
Yoksulun, dışlanmışın, ötekinin yanında; kimsesizin kimiydi.
Oysaki bir zamanlar, besmeleyle oturup, besmeleyle kalkan lidere alkış tutmuş, varlığına ne kadar da sevinmişti…

Şimdi mi?
İtirazı var!
Muhtemelen bir de derdi...
Belki geçim sıkıntısı, belki darda kalmış biçare, belki çocuğunun hastalığı…
Belki de tak etti bir şeyler canına!
Dayanamadı, yüreği çarptı, kendini sokağa attı.
Lider ayağına kadar gelmiş, ona açılmalı, anlatmalı.
Oysa ki onu dinlemeye tenezzülü yok!
Dinlemek ne kelime, yanına bile yaklaştırmıyorlar.
Kürsüde, muktedir tarafından kendine biçilen rolü eksiksiz oynama telaşında bir politikacı; derin stratejilerin, sıfır komşuluk mucizesinin yaratıcısı bir zat-ı muhterem.
Etrafı, kuş uçurtmamak buyruğuyla bir koruma ordusu tarafından kuşatılmış.
Yanında çocuğuyla türbanlı kadın yanına yaklaşıyor, itiraz ediyor, sesleniyor.
Kadın konuşmaya çalışıyor, elini kaldırıyor, olmuyor; bir şeyler anlatıyor, sesini duyuramıyor, bağırıyor!
Telaş içinde bir güruh, bir itişme, kalkışma!
Ardından bir uğultu yükseliyor.
Kadınlı-erkekli, buyruklu-buyruksuz, kravatlı-kravatsız koruma ordusu anında çevresini kuşatıyor!
Palacılar köşe başlarını tutmuş, akrep sokmaya, zehir akmaya hazır; kanunlarsa tetikte!
Çocuk, ağlamaklı, annesinin eteklerine yapışıyor.

Korku!
Bir gün mutlak galebe çalacak adaletin eseri. 
Bir kez bulaşmaya görsün, insan bedeninde, yana kavrularak büyüyen bir ateş.
Yaşamları zulmetmek üzerine kurgulanmış tiranları sonsuza dek ağırlayacak cehennemin adı.
Yoruma, eleştiriye, protestoya tahammülü olmayan bir acizlik hali.
Ve işte, o korkunun ürettiği kuklalar yığınından ibaret bir güruh.
Nasıl da kendiliğinden harekete geçiyor!
Nasıl da efendisinden almış gibi buyruğunu hemen kendine bir rol biçiyor!
Saraya biat etmiş bütün ajanslar tıpkı olağan görevlerindeki gibi suskun; şatafatlı törenleri haber yapmak için hazır bekliyorlar.
Soytarılar mı sarayın?
Onlar, her zamanki gibi bin bir kılıktalar.
En gülünç halleriyle, görev düştükçe siyaset sahnesine arz-ı endam ediyorlar.   
Bir kısmı ise arka planda, işleri büyük; Kuran’la, imanla örtülen bir yalan düzenine yeni gerekçeler üretmekle meşguller.

Diz boyu sahtelik, boğazına kadar cerahat, hileye bulanmış saldırganca bir histeri.
Yağmayla, talanla beslenmiş, kibirle büyümüş bir soyluluk gösterisi bu!
Demirden bir zırha bürünmüş iktidar gücünün kuklaları tarafından, ötekinin üzerine kusulan acımasız nefret.
Kendinden görevliler, sunturlu küfürler eşliğinde fırlıyorlar hemen sokağa.
Kadın bir yana çekiliyor, iteleniyor, öteleniyor.
Muktedir olanın diliyle zehirlenmiş güruhun salya sümük öfkesi giderek büyüyor.
Bir arbede, yayından boşalmaya hazır bir şiddet, haktan, insaftan, duygudan nasiplenmemiş bir çılgınlık.
Efendisine hizmette yarış halindeki kulların hiddetten köpürmüş feveranı.
Çocuk bir tarafa savruluyor, ayakları birbirine dolanıyor, hırpalanıyor.
Kuklalar panik halinde ve çaresiz!
İpleri birbirine dolaşmış, telaş içinde, rollerinin hakkını verme gayretinde, oradan oraya koşturuyorlar.
Kalabalık üzerine üzerine yürüyor, genç kadının sesi kısılıyor, yoruluyor.
Kadın bir tarafa savruluyor, türbanı bir tarafa, çocuk bir tarafa.
Muhtemel ki birazdan, küçük bir kameranın kapsama alanının dışında, gözden ırak bir alanda bir cürüm işlenecek.
Kalabalık uzaklaşıyor, kadın yaka paça, sesler siliniyor, görüntü bitiyor.
Asıl resmi, dijital bir kamera değil, tarih kaydediyor.

Belli ki çare yok!
İçimizdeki ateşi çalmış kötü ruh, kaybetmeye mahkûm!
Kabataş'tan yükselen bir yalanın, dualar ve ayetler eşliğinde büyüyen sahte gösterisi, şimdilerde Ağrı'da bir çığlığa dönüşüyor.
Sahte gözyaşları kuruyor, manşetlerin kara puntoları bir bir düşüyor.
Köşe yazarları utangaç yüzleriyle günah çıkarıyor.
Adına vicdan denilen şey mi?
O henüz ölmedi, yaralı!
Ağrı’da, alenen bir sokak ortasında, türbanlı bir kadının yüreğinde kanıyor.
Çocuk elinden tutmaya çalışıyor, benzi sararmış, koşuyor.
Zamanın tekerleği ileri doğru yeniden hızlanıyor.
Nice sahte kahramanlara mezar olmuş, tarihin kan-revan içindeki, kokuşmuş çöplüğü sabırsız beklemede.
Sanki yeni konuklarını ağırlamaya hazırlanıyor…


@yusufnazim