20 Temmuz 2017 Perşembe

Surlarından kanayan şehir

Yusuf Nazım
T24 | 20.07.2017

Seni vurdular!
Balıkçılar Çarşısı’nda Dört Ayaklı Minare’ydin sen, ayaklarından vurdular.
Dört Ayaklı Minare’nin başucunda Tahir Elçi’ydin sen, seni bir kez daha vurdular.
Çocukların vardı senin Sur Kapı’da, Dağ Kapı’da, Mardin Kapı’da.
Oyunlar oynarlardı Urfa Kapı’da; Lalabey’de, Melikahmet’te, Hançepek‘de.
Çocukların vardı senin fedai, qırıq, serseri!
Kimi İstanbul’da tinerci, ciğerleri slikozis dolu, kimi birkaç kilo kalmış, kemik.

*  *  *

Sur diplerinde çocukların vardı senin.
Telaş içinde koşarlardı.
Yüzlerinde yorgun suretleri, sanırsın ağır bir dünya yükü. 
Sabahları, siftah yapmak olurdu biricik hayalleri.
Kaşları çatık, bakışları tedirgin, hayal içinde hayal satarlardı.
Senin ki surlarında Yedi Kardeşler’in, Keçi Burcu’n vardı, Kırklar Dağı’yla göz göze, Hevsel’in Bahçeleri’yle komşuydun.
Sen ki bir zamanlar Rumların, Ermenilerin, Süryanilerin yurduydun.
Kürtlere, Türklere, Yezidilere yar olmuştun.
Sen ki taş ustalarının, duvar ustalarının elinde büyümüş, güzel bir diyar olmuştun.
Şimdi söyle bana, nedir bu halin?

Sur içi, 21 Mayıs 2016
Dicle’nin kıyısında bir büyük mezara gömmüşler seni.

Görüyorum.
Taşlarına, duvarlarına, hanlarına kıymışlar senin!
Seni surlarından vurmuşlar!
Bazalttan yapılarına kıymışlar senin ey şehir!
Bütün kapılarını kırmışlar!
Paramparça olmuş kapılarından girmişler, kalelerini zapt etmişler.
Taşını, toprağını almışlar, etini tırnağından ayırmışlar senin!
Seni kürek kürek, kamyon kamyon taşımışlar!
Dicle’nin kıyısında bir büyük mezara gömmüşler seni.
Sana her gün, her geçen gün biraz daha kıymışlar…

*  *  *

Biliyorum.
Sokaklarında simit, selpak satan karakaşlı, kara gözlü çocukların var.
Kayıplarının peşinde diyar diyar dolaşan bağrı yanık anaların var.
Burçların, nasıl da tedirgin bakıyor şimdilerde Dicle’nin vadisine.
Korku dolu, ürkek, huzursuz; kaderine terk edilmiş sürme gözlü Hevsel
Bahçeleri’n var.
Uzak diyarlardan nice hayallerle gelmiş kavimlerin, bütün kapılarından yürüyerek geçmişler.
Onlar ki Deliller Hanı’nda atlarıyla, develeriyle konaklamışlar.
Demiri bükmüşler, bakırı dövmüşler, altını ilmek ilmek işlemişler.
Surlarını dövmelerle süslemişler.
Onlar ki vakit olmuş, Sülüklü Han’ın şarabından içmişler.
Kocatepe’de, Çanakkale’de, Conkbayır’da yedi düvele karşı birlikte vuruşmuşmuşlar.
Sen ki kavimler diyarısın, bazalttan yapılmış duvarlarında 27 kavmin izi var.
Bugünlerde niye böyle boynun bükük?
Söyle bana şehir, o güzelim bahçelerinde başka kimin gözü var?

Dört Ayaklı Minare, Ekim 2016
Mimberlerde okunan dua, kiliselerde ayin!

Şimdi eğil de bir surlarına kulak ver. 
Dinle!
Harap duvarlarının, bazalt kayalarının sana diyecekleri var.
İnanma, senin için söylenenlere, hep yalan!
Sana verilen vaatler, senin için söylenilen ilahiler hep yalan!
Camilerde ezan sesi, mimberlerde okunan dua, kiliselerde ayin!
Hepsi yalan!         
Nasıl anlayacak şimdi seni kalbim?
Nasıl inanacak bunca yalana, nasıl kanacak?
Seni nasıl anlatacaklar bu şehrin tarihine?
Çocukların, surlarına bakıp da neleri hayal edecekler?
Hangi yüzle sığacak bu ülkenin vicdanına bunca riyakârlık?
Gelenler, yemişlerini toplar olmuş hep sofrandan.
Sen kendi çocuklarına niye böyle haramsın?
Söyle bana ey şehir, sen hangi yüzyıla kanayan yaramsın?

*  *  *

Duyuyorum.
Ezan sesleri eksilmiş semalarından.
Yerine, dalga dalga anonslar yükseliyor artık minarelerinden.

Ali Paşa, Veli Paşa Mahalleleri yıkılacak!”

diyorlar...

Surlardan bir görünüm
Seni surlarından, minarelerinden; seni tarihinden yıkmak istiyorlar ey şehir!
Elimden bir şey gelmiyor, laikin sana bir çift sözüm var…
Taşköprülerin de onlarca gözün var senin.
Onun akışına karşı gelenlerin mezarlığı olmuştur hep tarih.
Boyun eğmeyecek surların, her devirde başı dik kalmış kalelerin, binyıllardır
taşlarına el sürmüş kavimlerin var senin.
Biliyorum, belki güç, belki bağışlaması yok tanrıların!
Bırak o zaman, kalmasın içimde, söyleyeyim!
Aman dilemiyor, dilemeyecek bu şehir kimseden.
Aman dilemeyecek yıkılan surlar.
Aman dilemeyecek kimse!
Çünkü senin, kapılarına hayat veren dokuz bin yıldan eski bir tarihin var.

Amed’sin, Amida’sın, Dikranagerd’sin sen!

Bil ki, yalnız değilsin.
Sana nasıl diz çöktürebilirler?
Surlarının ötesinde aklı sende olan kardeşlerin var.
Lakin söyle bana, hangi kardeşin, hangi kardeşe ahısın sen?
Sana, zulümlerden zulüm beğen diyen nasıl tanrıların var?
Söyle, niçin çocukların senden böyle uzakta?
Ocakları sönmüş, yurtları tarumar, aşları eksik.
Kimi pancarda, fındıkta, tütünde, pamukta…
Çocukların neden gurbet yollarında şimdi senin?
Niçin böyle tersanelerine sağ girip, üç günde ölü çıkan evlatların var?

Diyarbakır Surlarından Hevsel Bahçeleri, Kırklar Dağı ve On Gözlü Köprü
Görüyorum, Surp Sarkis zor durumda.
Anto Dayı mezarında huzursuz, Surp Giragos’tan ise haber yok.
Çanı düştü mü, duvarı yıkık mı, bahçesi temiz mi?
Paramparça olmuş şimdi bazalt taşların.
İş makineleri sabırsız, üç vardiya birden çalışmada.
Biteviye betonla dolduruyorlar kalbini.   
Şimdi nasıl atacak bu yürek, nasıl yaşayacak; tarihine neler yazacak bu şehir senin?
Kubbelerin delik deşik olmuş, kiliseler çansız, minareler ezansız.
Duvarların neden böyle yıkık, semtlerin harap, çocuk sesleri azalmış sokaklarında.
Söyle bana, Dicle’nin kıyısında zaman, nasıl böyle nankör, nasıl böyle vefasız?

*  *  *

Haberin var mı?
Kırklar Dağı bir süredir zaten yaralı.
Sana nasıl kıymışlar böyle ey şehir!
Dicle’nin kıyısında, kanın tarihe karışıyor, sen şimdi Dicle gibi yaralı bir nehirsin.
Suları yetmiyor Dicle’nin yıkamaya.
Hevsel’in bahçeleri örtemiyor yaralarını.
Diline mühür, ayaklarına prangalar vurulmuş, duvarlar içinde kalmış bir esirsin sen.
Etrafı bazalt kayalarla çevrilmiş bir bekirsin.
Amed’sin, Amida’sın, Dikranagerd’sin.
Yedi veren güllerinin diyarısın.
Diyarbakır’sın sen!
Söyle!
Nasıl bir kardeşliktir bu sana reva görülen?
Hangi yüzyılda, hangi kardeşin, hangi kardeşe zulmüsün?
Neden minarelerinden vurulmuş, niçin kiliselerin yaralı?
Niye böyle surlarından kanamalı bir şehirsin şimdi sen?


Not: Sur, 9000 yıllık şehrin merkezinde bulunan ve etrafı surlarla çevrili ilçedir. İlçenin etrafını saran 5000 yıllık surlar, dünyanın ikinci büyük surları olup UNESCO tarafından Dünya Tarihi Listesi’ne alınmıştır. Aralık 2015’te başlayan çatışmalar sonucunda Suriçi’ndeki 595 tescilli yapıdan 89’u tamamen yıkılmış, 48 yapı da hasar görmüştür. Uydu fotoğraflarında bazı mahallelerin büyük oranda ortadan kalktığı anlaşılmaktadır. İlçedeki bazı mahallelerde ise “kentsel dönüşüm” adı altında yıkım ve yeniden yapılaşma sürmektedir.

9 Temmuz 2017 Pazar

Bir insanı boğazlamak!

Yusuf Nazım
T24 | 09.07.2017


Bu yazı, metin içinde yer alan bir video görüntüsündeki insan boğazlamanın saniye saniye anatomisidir.

1.saniye:
Bir kadın ve adam.
Binayı çevreleyen demir parmaklıkların önündeler.
İlk bakışta, aralarında bir boğuşma yaşandığı izlenimini ediniyorsunuz.
Ama yanlış!
2.saniye:
Bir anda, karşılıklı bir arbede değil, adamın kadını boğazlamaya çalıştığı izlenimine kapılıyorsunuz.
Dehşet verici bir durum!
Üstelik belinde silah var adamın.
Polis olmalı.
Oysaki giysileri bir polisinkilere benzemiyor.
Ama üniformalı…
4.saniye:
Kadraja bir adam giriyor.
Bir an için, arka plandaki boğazlama sahnesini kapatarak sakince yürüyüp geçiyor.
Sol eline defter, ajanda gibi bir şeyler var.
Duraklamıyor bile!
6.saniye:
Demir parmaklıklar önündeki adam, kadına zor kullanmaya devam ediyor.
Boğazlama sahnesi bütün dehşetiyle sürmekte.
Adam, kadının baş ya da boyun bölgesine olanca gücüyle bastırıyor.
Genç kadının ayakları yerde, demir parmaklıkların kaidesinde, eğreti durumda.
Adamın, boynuna bastırması nedeniyle kadının gövdesi, geriye doğru kaykılıyor.
Galiba rüzgâr var.
Aniden ikisinin arasından, üstünde yazılar olan, afişe benzer bir kâğıt parçası savulup uzaklaşıyor.
8.saniye:
Kadraja iki adam giriyor.
Birinin elinde bir çanta.
Kaldırımda olağan bir şekilde yürüyorlar.
Kollarını sallayarak umursamaz bir şekilde gidiyorlar.
Sanki çığlıkları duymuyorlar, sanki orada biri boğazlanmıyor…
Dönüp baktıkları belli ama yine de duraksamıyorlar.
Boğazlama görüntüsü bir an için kayboluyor.
9.saniye:
İki adamın hemen arkasında genç bir delikanlı gözüküyor.
Altında gri, kapri pantolan, ayaklarından spor ayakkabı, sağ elinde pet şişe.
O da hızını kesmiyor.
Bir anda ekranda beş kişi oluyorlar.
Arkada, kadının boğazına ya da başına çökmüş bir adam.
Hemen önünde, kaldırımda hızlı adımlarla yürüyen delikanlı.
Ve önünde yan yana yürüyen iki kişi daha...
Üçü birden, bir an bile hızlarından bir şey kaybetmeden geçip gidiyorlar.
Hızını kesmese bile delikanlının, ekrandan kaybolmadan önce dönüp, boğazlama olayına baktığı belli oluyor.
12.saniye:
Adam, olanca gücüyle kadının baş tarafına abanıyor.
Çaresizce çırpınıyor kadın.
Bir ara, kurtardığı sağ eli, adamın kolunun altında yukarı doğru kalkıyor.
Sanki iki parmağı açık.
Zafer işareti mi ne?
Bir uluma duyuluyor!
Kadının boğulma sesine benziyor bu.
Adam, kadını sırt üstü yatırmış durumda artık.
Kurban, bir kez daha sağ kolunu kurtarıyor.
Parmaklarıyla yaptığı zafer işareti açıkça görülüyor.
20.saniye:
Bir feryat daha kopuyor aniden.
Kadınca bir feryat bu!
Boğuk, kesik kesik, canhıraş...
Boğazlanan, nefesi tükenen, can havliyle çırpınan bir canlının çığlığına benziyor.
Derken, bir adam daha giriyor kadraja.
Sol elinde bir çanta.
Yürüyor.
Dönüp bakmıyor bile.
Hızını dahi azaltmıyor.
Geçip gidiyor…
21.saniye:
Kurban teslim alınmış gibi.
Adam, elleriyle kadının boğazına çökerken birden kameraya takılıyor gözü!
Başını bahçeye taraf çeviriyor.
İçerde birilerine sesleniyor sanki…
Boğuk bir çığlık daha yükseliyor kaldırımdan.
Adam bastırıyor, bastırıyor, bastırıyor…
Kadın çırpınıyor, çırpınıyor, çırpınıyor…
Bir anda nasıl yapıyorsa sol bacağını kaldırıyor, sağ eliyle de kendini kurtarmaya çalışıyor.
27.saniye:
Çırpınışları devam ediyor genç kadının.
Adamın sol eli, birkaç kez kadının yüzüne doğru, bir ileri bir geri gidip geliyor.
Kadının canhıraş çığlıkları peş peşe üç beş kez art arda yankılanıyor.
36.saniye:
Adam başını hızla sola doğru çeviriyor.
Başını çevirdiği yönden kaldırıma aniden bir gölge fırlıyor.
Kadının feryat figan çığlıkları devam ediyor.
Gölgenin ucundan hışımla bir gövde atılıyor ileriye!
Aynı üniformalı.
Aynı beli silahlı.
Hamlesi kameraya doğru…
38.saniye:
Görüntü burada sonlanıyor…

video
*  *  *

Düşünüyorum…
Üniformalı adam, parmaklıkların dibinde, elinde bir bıçakla yatırdığı kadının boğazını kesiyor olabilir miydi?
Bu imkânsız!
Çünkü yerlerde kan yok!
Adam, kadını gerçekten boğazlıyor muydu, onu da anlamak güç!
Ama görüntü, öyle bir izlenim veriyor.
Belki de, kadının bağırmasını, slogan atmasını önlemek amacıyla ağzını kapatmaya çalışıyordu…
Peki niye korkuyordu?
Öfkeli bir şekilde, görüntü alan kişiye doğru koşmasının nedeni neydi?

*  *  *
Nazife Onay, KHK mağduru öğretmen

Gerçek şu:
Görüntü, 5 Temmuz 2017 günü Semih Özakça ve eşi Esra Özakça'nın Twitter hesabından paylaşılır.
Videodaki kadın, 2008 yılında Mardin’in Derik ilçesinin bir köyünde yaptığı öğretmenlik görevi sırasında gösterdiği başarılarından dolayı MEB tarafından teşekkürle ödüllendirilmiş Nazife Onay’dır.
15 Temmuz sonrası, 7 Şubat’ta yayınlanan KHK ile meslekten ihraç edilmiştir.
O gün kendini, aynı MEB’in Ankara’daki binasının demir parmaklıklarına kelepçelemiştir.
Amacı, açlık grevindeyken tutuklanan Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın serbest bırakılması ve işlerine geri dönmelerini sağlamaktır.  

*  *  *

Alışıldık bir Türkiye panoraması.
Ülkenin başkentinde sıradan bir gün.
Adamın biri, sokağın ortasında genç bir kadının ümüğüne çökmüş.
Sanki/belki kadını boğazlıyor.
Çığlıklar feryat figan.
Önünden insanlar geçiyor.
Kimi yürürken bakıyor, kimi başını çeviriyor, kimi bakmıyor bile!
Sokakta biri mi boğazlanıyor, bir kadına tecavüz mü ediliyor, birinin canına mı kastediliyor...
Kimsenin umurunda değil!


*  *  *

Ama birilerinin umurunda!
Kadını boğazlamaya çalışan adam!
Eylemin aktif yürütücüsü özel güvenlik elamanı yani.
Onun umurunda!
Görüntü alındığını fark edince panikliyor, hemen yardım çağırıyor.
Ardından –saniyelerce sonra- aceleyle fırlıyor biri.
Nedense öfkeli.
Panik halinde, suçlu bir telaş içinde koşuyor.
Belli ki korkuyor!
Korkuyorlar!
Yaptıkları şey her ne ise, iyi bir şey yapmadıklarının farkındalar.
Görülmesin, duyulmasın, bilinmesin istiyorlar.
Hırsla, hışımla, öfkeyle koşması bundan.
Görüntüyü çekeni bir yakalasa var ya…
Muhtemelen o da, diğerinin yaptığı gibi yatırıp, acımasızca basacak ümüğüne!
Belki oracıkta, yeni bir boğazlama sahnesi daha yaşanacak.
Bilmiyoruz.
Kayıt burada bitiyor.
Kovalayan özel güvenlik elamanı, muradına ermişe benziyor.

*  *  *

Tarih 5 Temmuz 2017.
Başkent Ankara.
Milli Eğitim Bakanlığı’nın önü.
Adamın biri, sokağın ortasında bir kadını boğazlıyor.
Kadının çığlıkları yükseliyor.
Önünden insanlar geçiyor.
Sessiz, acelesiz, telaşsız.
Dönüp bakmıyorlar bile.


29 Haziran 2017 Perşembe

Açlığın koynundaki gülümseme

Yusuf Nazım
T24 | 29.06,2017


Yıl 2014.
Haziran’ın on yedisi. 
Eskişehir’deki Sazova Parkı, mutlu bir resme tanıklık etmeye hazır.
Saat 16.00 suları.
Profesyonel bir fotoğraf makinesinin deklanşörünün sesi duyulur.
Hayatlarını birleştirmek heyecanıyla mutluluğa kanat çırpan iki insanın resmi pozlanır.
Çifte bir mutluluktur onlarınki; her ikisinin de öğretmenliğe ataması yapılmış, bu güzel haber üzerine yaşamlarını birleştirmeye kadar vermişlerdir.
Ataması yapılmış öğretmenler, Esra ve Semih Özakça çiftidir onlar.
Yüzlerinde, yaşadıkları çifte mutluluğun telaş içindeki sevinç ışıltıları parlamaktadır.
Esra, bir bisiklete binmiş pedal çevirmekte, Semih ise arkasından yetişmeye çalışmaktadır.

*  *  *

Açlık grevlerinin 111.gününde gördüm bu fotoğrafı.
Uzun uzun baktım resme.
Dayanamadım, yaklaşıp biraz daha yakından inceledim.
Yüzlerindeki o tarifsiz sevinci, dokunulmamış mutluluğu, çocuksu masumluğu...
Bu fotoğrafı, onları, azılı bir terör örgütünün üyesi olarak Türkiye toplumuna sunan iktidar gücünün elindeki medyada görmek mümkün değil!
Böyle bir fotoğraf karesindeki masum yüz, onu yargısız bir infazla linç edecek gazete ve televizyonlar için pek uygun olmasa gerek.
Nitekim bundan dolayıdır ki fotoğraf, ana akım medyanın ilgisine mazhar olmadı.
Zira beyhude olacaktır, onların çocuksu yüzlerinde, bir teröristin acımasız bakışlarını aramak.
Olsa olsa bakanın yüzüne, sade bir tebessümün yayılmasına sebep olabilir böyle bir fotoğraf.
Nitekim benim de öyle oldu.
Fotoğraftaki insanların yüzüne bakınca, sebepsiz bir tebessüm yayıldı yüzüme, gülümsemeden edemedim…

*  *  *

İşte bu fotoğraftaki iki insan.
Yüzlerinde, sanki dünyanın bütün sevinçlerini toplamış bu çift.
Bir süredir açlığın koynundalar!
Eğitimci Semih Özakça, akademisyen Nuriye Gülmen’le birlikte 113 gündür açlıklarını bir söz gibi dillerinde taşıyorlar.
Üçüncü evlilik yıldönümlerine yirmi bir gün kala, eşi tutuklanınca, “iyi günde, kötü günde” deyi hayat yoldaşının açlığını paylaşmaya karar vermiş Esra
O da, işinden ihraç edilenlerden.
Tam 38 gündür açlığın koynunda yol alıyor.
Tıpkı aynı adalet arayışının 36. günündeki İsmail Erdoğan gibi…

*  *  *

Açlık!
İnsanın hayatta kalma dürtüsünün, en karşı konulmaz sonuçlarından biri.
Bir canlının, sahip olduğu bütün erdem ve yeteneklerini kullanabilmesi için öncelikle yenmesi gereken bir dürtü.
Yürümek, düşünmek, konuşmak, espri yapmak, eğlenmek; kavga etmek, uyumak, sevişmek, şarkı söylemek gibi.
Bütün bunlar için öncelikle açlık duygusunu yenmesi gerekir insanın.
Bir insan düşünün; tüm bunlardan vaz geçmesine sebep olacak nasıl bir şey yaşayabilir?
Nasıl bir duygu insanın, sonuçları en hafifinden geri dönüşümsüz bir hastalığa sebep olabilecek ölümcül bir yolculuğa çıkmasına sebep olabilir?
Nasıl bir anında, onu hayata bağlayan en değerli şeyini; yaşamını, bile bile bir ölüm çukuruna atabilir insan?
Yanıtlanması güç sorular bunlar.

*  *  *

15 Temmuz Darbe Girişimi.
Bütün yaşananların miladı denebilecek tarih.
Bir KHK ile işlerinden edildiler; ekmekleri ellerinden alındı onların.
Oysaki darbeyle, darbeye kalkışanlarla, onları destekleyenler uzaktan yakından ilgileri yoktu.
Üstelik bütün dünya âlem bunu biliyordu.
Tıpkı, benzer KHK’larla işten çıkartılan, ekmekleri gasp edilen daha binlerce, on binlercesi gibi.
İşten atıldıktan sonraki adresleri Yüksel Caddesi olmuştu.
Hemen her gün polis copu yediler, zehir içtiler, gözaltına alındılar.
Sanırsın darbeyi onlar yapmışlardı!
Sanırsın zehirli bir sarmaşık gibi ülkeye dadanan cemaatleri yıllar yılı onlar beslemişlerdi.
Tüm baskılara rağmen Semih Özakça, Nuriye Gülmen ve Acun Karadağ yılmadılar, sevenleriyle birlikte aylarca sokaklarda adaleti aradılar.
Bulamadılar!
Öylesine haklıydılar ki, adalet denen aygıt, bütün kapıları üstlerine kapadığında, insanoğlunun en çaresiz anlarında yaptığı şeyi yaptılar; sessizce açlığa sığındılar.
İşlerine geri dönme taleplerini, Ankara’nın bir sokağında destekçileriyle birlikte sürdürmeye devam ettiler.
Sonunda, açlık grevlerinin 76.gününde tutuklandılar.

*  *  *

Şimdi, sessiz ama bedeli büyük bir yolculuktalar onlar.
Nuriye 44, Semih ise 63 kilo kalmış durumda.
Açlığın koynundaki Semih, atamasının yapıldığı ilk yer olan Erzurum’un Horasan ilçesinin Haydarlı Köyü’nde o yoksul öğrencileri düşünüyor mudur acaba?
Orada yaşadığı yoksunlukları, sonradan birlikte olduğu diğer çocukları…
Kendi istekleriyle seçtikleri bu yolda sessiz ama içten içe hüzünle yol alıyorlar.
Yine de hiçbir şey düşüremiyor onların yüzlerindeki sevinci.
Elbette ki bir sınav değil yaptıkları.
Devletle de boy ölçüşmek gibi bir amaçları olduğunu sanmıyorum.
Seçtikleri yöntem ne kadar tartışılsa da, biliyoruz ki onlar, yaşamak için bu yolu seçmiş durumdalar.
Tereddütsüz haklı oldukları bir davada, bütün adalet ve hukuk olanakları ellerinden alınmış bireyler olarak tercihlerine saygı duymaktan başka yapacak şey yok.
Buna karşılık, adaleti, hukuku, insanca yaşamayı hiç eden bir iktidar gücünün günahları ortada.
Semih, Nuriye, Acun ve diğer tüm KHK mağdurları, bağımsız bir yargı süreci işletilene kadar derhal işlerine iade edilmelidirler.
Sorunları çözmeye yarayacak temel talep bu olsa gerek.

*  *  *

İki gün önce bu amacı dillendiren 111 aydın ve sanatçının imzasının olduğu bir bildiri yayınlandı.
Oldukça yerinde, son derece insancıl bir kapsamda yazılmış bildiriydi.
Ne var ki, yükseklerden parmak sallamakta gecikmedi devletin bürokratı;

“Neyin altına imza attığınızın farkında mısınız? “

Üstelik hem nalına, hem mıhına vuruyordu;

“Peki, terör örgütüne cesaret vermek için bu ilanı yayınlayanlar?”

170’ten fazla gazeteciyi cezaevine tıkmışlar, yetmemiş; onlarca gazeteyi kapatmışlar, az gelmiş; 16 televizyonun ekranını karartmış, binlerce gazeteci işsiz bırakmış yine de yetinmemişler.
Parmak, geriye kalanlar için sallanıyor bu sefer:

“Peki terör örgütüne cesaret vermek için bu ilanı yayınlayanlar?”

*  *  *

Nuriye, Semih, Acun…
232 gündür adaleti arıyorlar.
112 gün boyunca, adalete olan açlıkları bir çığlığa dönüşmüş onların.
Vicdanlar sağır, yürekler kör, diller tutulmuş.
Açlıkla koyun koyunalar.
Hiçbir baskı, engelleme onları yıldıramıyor.
Gözlerindeki o umut ışıltısını söndüremiyorlar.
Notlar gönderiyorlar içerden, resimler çiziyorlar, espriler yapıyorlar.
İyiyiz, bizi merak etmeyin,” diyorlar, “kazanacağız, işimize geri döneceğiz” diye pusulalar iletiyorlar dışarıya…
Her gün biraz daha kargacık burgacık olsa da yazıları, her gün biraz daha zayıflasa da kalemlerinin çizgileri…
Ölümü de tiye alıyorlar, onları ölüme gönderenleri de.

*  *  *

Esra Özakça
Hayat yoldaşı Semih’in.
Eskişehir’de, Sazova Parkı’nda çekilen fotoğrafa bir kez daha bakıyorum.
Semih’le çıktığı hayat denilen bu yolculukta, ayakları hala aynı bisikletin pedalında.
Yılmadan çeviriyor; çeviriyor, çeviriyor, çeviriyor…
Bu sefer arkasından koşan Semih değil!
O, Semih’in ve arkadaşlarının peşinden gidiyor.
Hep beraber, adaletini kaybetmiş bir ülkenin dikenli yollarında yürüyorlar.
Sessiz, ağır, acı dolu; ölümüne bir yolculuk onlarınkisi.
Haklı olduklarına eminler!
Bu yüzden hiçbir şey, ama hiçbir şey geri adım attıramıyor onlara.
Haklılıklarını rengarenk bir bayrak gibi taşıyorlar gülümsemelerinde.
Açlığın koynunda bir gülümseme onlarınki.
Bütün insanlığı kucaklayan.
Adını umut koydukları kalenin en yüksek burçlarına dikilmiş.

İş için, ekmek için, adalet için onurla dalgalanıyor yüzlerinde.

http://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/acligin-koynundaki-gulumseme,17571

21 Haziran 2017 Çarşamba

Türkiye'nin kolsuz direnişi

Yusuf Nazım
T24| 21.06.2017

Tarihe, fotoğraflarla düşen notlar olur bazen.

Bir fotoğraf makinesinin deklanşörüne dokunulmasıyla başlar hikâye. Saniyenin milyonda bir kadar süresine sığar, bir şimşek parlamasıyla aydınlanır ortalık. Karanlık bir sükun içinde, bir an için görünüp kaybolan muktedirin çıplaklığıdır. Şimşek birden bire parlamış ve kral bütün çıplaklığıyla zuhur etmiştir. Vahim olay, bir çift gözün tanıklığında cereyan etmiş olsa hiç sorun olmayacaktır. Oysaki, milyonda birlik zamanın ortaya çıkardığı gerçeğin, bir fotoğraf karesiyle tarihin hafızasına kazınmasıyla durum başkalaşmıştır. Zıtların çelişkisi, muktedirin çıplaklığı üzerinden, tek bir kişinin tanıklığından kurtulmuş, tarihin müzesinde milyonlarca izleyicinin görüşüne sunulmuştur bile.

Bir fotoğraf tarihe miras kalır

1966 yılı Vietnam’ında olduğu gibi. ABD işgalcidir o yıllarda. Uzak bir kıtadan gelmiş, beğenmediği bir rejimi silah zoruyla değiştirmeye kalkmıştır. Vietnam halkı zorbalığa ve işgale karşı direnmiştir. İşgalcinin, bu küçük ve az gelişmiş ülke halkına boyun eğdirmek üzere, kimyasal ve biyolojik silahlar dâhil denemediği yöntem, kullanmadığı silah kalmamıştır.

Napalm bombasının atıldığı köydeki 9 yaşındaki kız çocuğu Kim Phuc’ın kaçışı, Nick Ut isimli gazetecinin fotoğraf makinesine yakalanmıştır.

Nick Ut Pulitzer Ödülü’nü kazanırken, savaşı ve adaletsizliği anlatmak üzere bir fotoğraf tarihe miras kalır.

1966, Vietnamlı çocukların ABD’nin köylerine attığı
Napalm bombasından kaçışı.(Fotoğraf, Nick Ut)
*  *  *

Daha önce de yazdım.
Adamın önce kolunu koparmışlar.

Yıllardır cemaat denilen oluşumla kol kola girmiş, aynı yolda, birlikte yürümüşler.

Beraber paylaşmışlar halkın ve devletin malını.

Parsel parsel, kupon kupon bölüşmüşler.

Yurttaşın çocuğu dersane dersane dolaşıp, sınav sınav ter dökerken onlar, devlete kapağı atmanın kolay yolunu çoktan bulmuşlar bile.

On yıldan çok ÖSYS sorularını çalmış, yıllarca KPSS sınavlarında hile yapmışlar.

Derken devlette bürokrat, sanayide iş insanı, kamuoyunda hatırlı kişi olmuşlar.
Sonra ne mi olmuş?

Biz demokrasicilik oyunlarıyla meşgul olurken bu insanlar yıllarca sizi, bizi, hepimizi yönetmişler.

Kimi hastanede müdür olarak çıkmış karşımıza, kimi üniversitede rektör; kimi vali mi dersin, kimi kaymakam mı, yoksa emniyet amiri mi...

Hâkimi, savcısı, daire başkanı ise cabası…

Yıllarca din adına soymuşlar ülkeyi, sömürmüşler, kan kusturmuşlar halka.

İşçiye, kendi bayramını yaşatmamak için yıllarca İstanbul’u gaza boğmuşlar bazıları.

Kimi, öylesine arsız çıkmış ki, önüne bile yatmaya kalkmış hırsızın!

Kimiyse cinayet şebekelerine ortakmış; Hrant Dink’ın katilleriyle bile iş tutmuş.

Daha ileri bile gidenler olmuş; kimi orduya kumpas kurmuş, kimiyse kozmik odayı basmış.

Ülkenin Genelkurmay Başkanı’nı bile çete lideri yapmaktan geri durmamışlar.

Bazıları esaslı Müslümanmış bunların; Avrupa Birliği’nden sorumlu bakan olmuş. Güya Avrupa’ya sokacakmış bizi. Sonradan anlaşılmış, sabahları piyangodan çeker gibi dua seçer, üfleyip sallarmış, millet ve memleket aşkına. Sonradan anlaşılmış, eğerse makaraya alırmış koca ülkeyi.

Ellerinde devletin bütün olanakları, vaktiyle herkesi dinlemiş, izlemiş bunlar.

Yetmemiş, siyasetçinin yatak odasına kadar girmiş; gözdağı vermiş, tehdit etmiş, şantaj yapmışlar.

Öylesine çalışmışlar ki birlikte, öylesine kol kola girmişler, öylesine ortaklarmış ki, el pençe divan durmuşlar liderlerinin önlerinde, hep övgüler dizmişler birbirlerine.

Üstelik öyle beribenzer değil, koca koca salonları, statları doldurmuşlar, salya sümük ağlamış, gözyaşı dökmüşler biat ettiklerine.

Tarihin büyük hazinesidir fotoğraflar

Tarihin büyük hazinesidir fotoğraflar.

Tıpkı, 1973 yılı Şili’sinde olduğu gibi. Salvador Allande, dostu Fidel Castro’dan farklı düşünmektedir. O, bir ülkede silaha başvurmadan, barış içinde sosyalizmin kurulabileceğine inanmaktadır. Bunun için 1970 yılında girdiği başkanlık seçimlerinde %36,3 oyla Şili’nin başkanı olmuş, 1973 seçimlerinde ise oyunu %43’e yükseltmiştir. 

Ne var ki, Şili’nin ve dünyanın egemenleri bunu hazmedemez. CIA’nin örgütlediği Kamyoncular Grevi sonunda Şili Ordusu 11Eylül 1973’te sosyalist Allende iktidarına karşı harekete geçer. Allende, askeri darbeye boyun eğmez, demokrasiyi ve sosyalizmi savunmak için sonuna kadar direnir. Başkanlık sarayı tanklar ve uçaklarla bombalanır. Direnişin son anlarında onu, elinde Fidel’in armağan ettiği silahla Başkanlık Sarayı’ndan çıkarken görürüz. Yine bir fotoğraftır tarihe düşen.


Şili devlet başkanı Salvador Allende’nin darbeye karşı direnirken son fotoğrafı.

*  *  *

Oysaki Türkiye’de tek bir fotoğraf karesine sığmaz yaşananlar.

Yıllardır çıkar ortaklığı yapanlar yol ayrımındadır artık.

Sonunda, iş bitmiş, ortaklık bozulmuştur.

Çoğunun ipliği pazara çıkmaya başlar.

Kimi rüşvet yerken yakalanır, kimi para sayma makineleriyle.

İstanbul’u gaza boğan vali mi dersin, şehre zulmeden emniyet müdürü mü, Hrant’ın ölümüne ortak saygılı emniyet amirleri, subaylar, astsubaylar mı?
Darbeye bile teşebbüs etmiş, meclisi bile bombalamıştır bir kısmı.

Hepsi birer birer cezaevine girmeye başlar.

Hastanede yönetici, üniversitede rektör, hatırlı iş insanı, eski milletvekili, bürokrat, müdür…

Bir devrin mağrurları, muktedirleri hepsi…

Peki!

Bütün bunlardan Veli Saçılık mıdır sorumlu olan?

Yoksa Nuriye Gülmen ve Semih Özakça mı?

Ya da bütün bu suçların sorumlusu, işinden uzaklaştırılan yüzlerce akademisyen, binlerce memur, öğretmen mi?

Cumhuriyet Gazetesi’nin yazarları, çizerleri; cezaevine atılan 169 gazeteci mi?

Veya, çeşitli gerekçeler gösterip şehirlerini başlarına yıktığımız, geride kalanlarını hapislere doldurduğumuz, son yüzyılın ötekileri, Kürtler mi?

Gün gelir, bir fotoğrafa sığar tarih

Yer Güney Vietnam. ABD ve müttefikleri işgal etmeye kalktığı Kuzey Vietnam karşısında zorlanır. 18 Ağustos 1966. Ünlü Long Tan muharebesinin ardından, Avustralyalı askerlerin alışkanlığı olur. Ele geçirdikleri Viet Cong’lu savaşçılara türlü türlü işkenceler yaparlar. Bunlardan birinde, bir Viet Cong savaşçısını, askeri bir aracın arkasına bağlayarak sürüklerler. Deklanşöre dokunan parmak, o anı tarihin hafızasına kaydetmekte gecikmez.

Bir parmak dokunur deklanşöre, bir resim kaydedilir, bir fotoğraf daha aktarılır tarihin hafızasına.

Vietnam Savaşı sırasında, bir Viet Cong’lu
savaşçısı, Avustralya zırhlısınca sürüklenirken.
*  *  *

2017 yılının Haziran ayında Ankara’nın fotoğrafı ise başkadır.

Bir adam, adalet için direnişine tek koluyla devam etmektedir.

Her gün Yüksel Caddesi’ndedir o.

Bu sefer, direnişinin 216.gününde görürüz onu.

Yine bir kolluk ordusu vardır karşısında!

Yine coplu, kasklı, kalkanlı, biber gazlıdırlar.

Yine emir komuta zincirindedirler.
Kolluk ordusu ağır ağır ilerler Veli Saçılık’a doğru.

Veli, her zamanki gibi tek koluyla karşı koymaya hazırlanır.

Oradan bir anons duyulur:

“Yüksel Caddesi, heykel önünde eylem yapan gruba sesleniyorum. Yapmış olduğunuz eylem kanunlara aykırıdır, lütfen dağılınız… Dağılmadığınız takdirde, kademeli olarak zor kullanılarak dağıtılacaksınız!”

video


Anonsu yapan henüz cezaevinde değildir!

Onun amiri, amirinin müdürü, müdürünün yöneticisi de…

O şehrin emniyet müdürü, henüz bir terör örgütü üyesi iddiasıyla tutuklanmamıştır!

Onun amiri durumundaki Ankara valisi, ya da valinin bağlı olduğu bakan… O da tutuklu değildir. Aksine, talimatları belki de bizzat vermektedir!

Oysaki daha dün, ülkenin en büyük şehrinin eski emniyet müdürü tutuklanmamış mıdır?

Hatırlayın, nasıl da kibirliydi bir zamanlar?

Örneğin eski İstanbul valisi; on beş milyon nüfuslu şehrin en üst düzey yöneticisi.

Darbe girişimi sonrası, terör örgütü üyesi olmakla cezaevini boylamamış mıydı?
Gezi Parkı olayları sırasında az zulmetmemişti halka!

Nefretlerini, Kürt illerinde dağa, taşa, toprağa bulaştıran kaç generale, kaç albaya, kaç binbaşıya, 15 Temmuz günü başkentin ortasında, halkın üzerine bomba yağdırırken suçüstü yapılmıştı?

Hâlbuki bir zamanlar, devletin ve milletin bekası için nasıl da vatanseverdiler hepsi!

Kaç muhterem bakan eskitmişti bu ülke 17/25 Aralık’ta?

Kimi çikolata kutularında götürürken yakalanmıştı rüşveti, kimi bilmem ne ülkesinden özel olarak getirtilmiş kol saatiyle.

Cerahat gibi akmıştı yolsuzluk ve rüşvet ülkenin sokaklarına.

İşte, bir devrin muktedirleriydi bunlar; hâkimi, savcısı, rektörü, emniyet müdürü;  valisi ve kaymakamı; ihalecisi, komisyoncusu, rüşvetçisi…

Hepsi birer birer cezaevinin yolunu tutmuştu.

Bazense bir fotoğrafa benzer tarih

Bu sefer yıl 1968. Meksika Olimpiyatları’nın 200 metre ödül töreni. Amerika Milli Marşı okunmaktadır. Kürsüde, çıplak ayaklı iki zenci atlet; Tommie ve John, siyah meşin eldivenli yumruklarını sıkarak havaya kaldırırlar. Ayakları çıplaktır. Avustralyalı beyaz atlet Peter Norman ise, göğsünde ‘İnsan Hakları İçin Olimpiyat Projesi’ hareketinin rozetini taşımaktadır. Bu üç cesur atlet, Amerika’daki ırkçılığı ve zenciler üzerindeki eşitsizliği protesto etmektedirler. Stat beklenmedik bu eylem karşısında birden buz keser. Olimpiyat Komitesi bu üç atleti anında linç eder, spor yaşamlarını sona erdirir. Geride kalan fotoğraf ise onları, dünya insan hakları mücadelesinin tarihine altın harflerle yazar.

1968, Meksika Olimpiyatları, Peter Norman, Tommie
Simith ve John Carlos olimpiyat ödül kürsüsünde.
*  *  *

Veli Saçılık.

Yukarıda saydığım suçların hiç birini işlememiştir.

Hiç birinin yapılmasında ufacık bir rolü dahi olmamıştır.

Aksine, tüm bu suçlar işlenirken o, onurlu bir yurtsever gibi karşı çıkmış, mücadele etmiş, bağlı olduğu sendikayla birlikte kavgasını vermiştir.

Peki, sonunda ne mi olmuştur?

Sosyolog Veli Saçılık’a, devletteki işinden el çektirilmiştir!

Sadece ona mı?

Daha yüzlerce, binlerce Veli’ye, Semih’e, Nuriye’ye…

At izinin it izine karıştığı bu güç dalaşında ekmeğinden, işinden edilmişlerdir onlar.

İşte bunun için ekmek kavgasında Veli.

Bugünlerde her gün Ankara’da, Yüksel Caddesi’nde.

Hem kendisinin, hem de açlık grevindeki arkadaşlarının kavgasını veriyor.

Akademisyen Nuriye Gülmen, öğretmen Semih Özakça’nın kavgasını.

Onun kavgası, işini ve ekmeğini kaybeden herkesin kavgası.

Onun yüreği, bütün KHK mağdurlarının yüreği.

Sadece kendisi için değil, ülkenin bütün mağdurları için direniyor o.

Cop yiyor, yerlerde sürükleniyor; üzerine biber gazı sıkılıyor, zehir kusuyor, plastik mermilere siper ediyor etlerini.

Bir tarafta darbeyi yapanlar, rüşvet alanlar, ihale kaçıranlar, yolsuzluğa karışanlar; hilebazlar, milleti makaraya alanlar, hırsızın önüne yatanlar ve tüm bunlara sebep olanlar...

Öbür tarafta ise, bir ateş denizinin ortasında canını dişine takmış, hakkını arayan tek kollu bir adam!

İnsan, böyle bir durumda derdini nasıl anlatabilir ki?

Kelimelerle tabii…

Peki ya, kelimeler anlamını çoktan kaybetmişse?

Ahlak, vicdan, haysiyet, onur, riyakârlık sözcüklerinin hükmü yoksa?

Sorular kifayetsiz kalıyorsa artık?

İnsanlar, kurumlar, sözler, verilen emirler, demeçler, ajans haberleri, bildiriler…

Yalan sözcüklere sığınıyorsa hemen her şey?

Kolluk hala bu kadar acımasızsa!

Devletin ve milletin bekası adına, her seferinde bir ordu gibi yürümeye devam ediyorsa tek koluyla direnen Veli’nin üzerine?

2017, Ankara, Yüksel Caddesi. Veli Saçılık işini geri isterken.
İşte, Yeni Türkiye’nin fotoğrafı bu!

Veli Saçılık!

Bir kolluk ordusunun önünde, tek başına!

Pulitzer Ödülü’ne, ya da başka bir ödüle aday olur mu, bilmem.

Bir kolu devletin hapishanesinde koparılmış bir adam.

Ankara’dan, tüm ülkeye cesaret bulaştırmaya devam ediyor.

Kolsuz bir direnişin adı o!

Ne denebilir ki?

Hayat, meşhur insanların şaşaalı sözlerinden değil, küçük ve inanılmaz olanın, basit ama yalın eylemlerinden alırmış cesaretini.

Bugünler elbette geçer, sorunlar çözülür, kavga da biter.

Zamanın kalın perdesi birçok şeyi örter.

Lakin hayatlarını, haklı davaları uğruna bir ateş denizine atanlar kolay unutulmazlar.

Birisi çıkar şarkısını söyler, birisi direnir, birisi de deklanşöre basar.

Tarihe kalansa bir fotoğraf olur.