28 Nisan 2017 Cuma

Ölüler keman çalmaz

Yusuf Nazım
T24 | 28.04.2017


Eylüldü. 
Bir zamanlar dağdaki kemancı yazmıştım.
Antandros’daydım o zamanlar.
Atilla İlhan'ı yeni kaybetmiştik.
Kaz dağının eteklerinde, ağaçlar sonbahara hazırlanıyordu.
Kuş sesleri şakıyordu ormanın derinliklerinden.
Bir ara durdum.
Ormanın derinliklerine kulak kabarttım!
Ağaçların arasından, cıvıl cıvıl kuş korosunun içinden, inceden inceye bir ses geliyordu.
Bir kemanı andırıyordu tınıları.
İnanılmaz gelmişti bana bu.
Tınıların peşine düşmüş, döne kıvrıla inen toprak yolun sonunda görmüştüm onu.
Yaşlı bir sedir ağacının altında, küçük bir kulübenin önünde, ayaktaydı.
Yalnızdı.
Elinde bir keman vardı adamın, çalıyordu.
Bir süre durup dinlemiştim onu.
Kaz Dağları’nın yamaçlarında, yabanıl bir ormanın sessizliğinde parmakları huzur dokuyordu…
Adını, “Dağdaki Kemancı” koymuştum.

*  *  *

Bu sefer tınıları bir denizden geliyordu kemanın.
Buruktu, hüzün doluydu, sanki bu dünyaya kırgındı.
Bir resim düşmüştü önüme, bir kemanın sesinde buğulanmıştı yüreğim, Ege’de bir kemancının hüznü kanamıştı ruhuma.
Hâlbuki daha dündü.
Gazi Mahallesi’nde iki çocuğa kıymıştılar.
Ormanda, bir gecelik eğlenceden dönen çocukların bağlamasını kırmıştılar.
Bizim de çocukluğumuza kıymıştılar.
Dayanamamış, oturup yazmıştım.

Dedim ya, bu sefer denizden gelmişti haber.
Gelmişti ve incecikten bir hüzün, kalın sesli notalar gibi dizilmişti yüreğime.
Yetim kalmış bir kemanın ezgileri sinmişti her yanıma.
Deniz Yazgı.
Sırtında kemanıyla çıktığı umuda yolculukta, Midilli açıklarında yakalanmıştı ölüme.
Onu gitarıyla birlikte bulmuştular.
Şimdi sessiz bir ölüydü dalgaların arasında.
Çağdaş, gelişmiş bir medeniyetler topluluğuyla, Emevi Camii’nde namaz kılmaya hevesli bir ülke arasındaki ucuz bir anlaşmanın sıradan figürlerinden biri. 
Uygar Avrupa’yla, uzak batının beyaz adamının birlikte ürettiği o muazzam savaş çarkının dişlileri arasında, artık çalamayan bir kemandı o.
Modern tarihin, 21. yüzyılda gördüğü bu en kirli, en ahlaksız savaş, genç bir kemancıyı alıp kemanıyla birlikte bu çarkın dişlileri arasına öğütmüştü.
Tıpkı üç yaşındaki Aylan Kurdi gibi.
Ölülerine Akdeniz’i, Ege’yi mezar kılan yüzlerce, binlerce Suriyeli, Iraklı göçmen gibi.
Göç yollarında kurban olmuş daha nice hayatlar gibi.

*  *  *

Ortadoğu.
Nicedir insanlara, yaşamanın haram edildiği bir coğrafyanın adıydı.
Tanrıların cehennem ateşi tutuşturduğu topraklardı.
Her gün uçaklar kalkıyordu bir yerlerden, bombalar bırakılıyordu bir yerlere.
İnsanlar ölüyordu, listelerdeki sayılar kadar önemsiz, böcekler kadar değersiz.
Büyük bir hızla ilerliyordu medeniyet.
Her gün yeni silahlar icat ediyordu laboratuvarlar.
Sarin kokuyordu, hardal kokuyordu, fosfor kokuyordu şehirler.
En çok da ölüm kokuyordu yeni icatlar.
Ansızın atılı veriliyordu uçaklardan!
Derileri soyuluyordu insanların, ciğerleri takatsız kalıyor, çatlıyordu çocukların.
Dolarlar akıyordu, Eurolar akıyordu bankalardan bankalara.
Üç vardiya birden çalışıyor, ölüm üretiyordu fabrikalar.
Ölüm yetişemiyordu hızına medeniyetin.
Bir yalan uğruna, tam bir milyon sekiz yüz bin insan ölüyordu Irak’ta!
Ve daha saymıyorum, başka başka yerlede.
Pardon deyiveriyordu uygar ve demokratik Amerika!
Üzerinde güneşin batmadığı Avrupa’nın imparatorluğu, demokrasinin beşiği, pardon diyordu.
Afganistan’a, Irak’a, Suriye’ye; yetmedi Mısıra ve Libya’ya demokrasi, özgürlük götürme heveslisi modern ülkeler…
Hapsi pardon diyorlardı!
Pardon diyorlar ve savaş suçlusu arıyorlardı Libya’nın, Suriye’nin çöllerinde.
Ve dikenli tellerle koruyarak demokrasilerini, beton duvarlar örüyorlardı sınırlarına.
Demokratik ülkelerin, kirli pazarlıkları eksik olmuyordu, göç yollarında telef olanların sayıları üzerinden.
Dünyanın en büyük haber ajanslarında, kederli mesajları yayınlanıyordu liderlerin.
Birleşmiş Milletler’de, taziye için sıraya giriyorlardı birer birer.  
Bir yandan rekora koşarken dünyanın en büyük silah tüccarları, ölüm ihraç etmeye devam ediyorlardı büyük bir hızla.
Ve her gün yeni ölümlerin sesi yükseliyordu Ege’nin, Akdeniz’in sularından.
Kimi Libya’dan açılıyordu denize, kimi Kuşadası, kimi Dikili’den.
Onar onar, yüzer yüzer, sürüler halinde tükeniyorlardı göç yollarında.
Kimi ölü bir bebek olarak vuruyordu kıyılara, kimiyse bir kemana sarılmış olarak.

*  *  *

video
Eylül’dü.
Bir zamanlar, dağdaki kemancıyı yazmıştım.
Şimdiyse Nisan’ın sonlarındayız.
Ve ben denizdeki kemancıyı yazıyorum bu sefer.
Barış Yazgı.
Yaşama, notalarıyla tutunmaya çalışan yirmi ikisinde bir genç.
Ege Denizi’nin dalgaları arasında bir kemancı.
Çırpınıyordu, nefes alamıyordu, kemanını çalamıyordu.
Çünkü ölü bir kemancıydı artık!
Ve ölüler keman çalmazdı.
Silahların, savaşların, dolarların dünyasında ihmal edilebilecek bir ayrıntıydı o artık.
Kemanını kutusuna koymuş, tanrıların çoktandır ateşini tutuşturduğu bu cehennem ateşinden kaçmak istemişti.
Göç yollarında, umuda yolculuğa çıkanların arasına katılmıştı.
Belli ki yalanların, hilelerin, tuzakların ve kirli anlaşmaların dünyasına çok uzaktı.
Tanrıların Ortadoğu’da yarattığı bu kan denizinden kurtulup sanatın, müziğin, notaların o eşsiz dünyasına varmak istemişti.
Ne var ki ölüm aceleciydi.
Bir denizin koynunda çalmıştı marşını.
Ege’nin mavi sularında ansızın yakalamıştı onu.
Ölüm kusan silahların, zehir ve barut üreten fabrikaların; varil varil petrollerin, dolarların, euroların kudretli dünyasına gücü yetmemişti Barış’ın.
Sonunda nefesini kesen soğuğa, takatını tüketen dalgalara karşı pes etmiş, sonsuz bir huzura kapamıştı gözlerini.
Uyumuştu…

Barış Yazgı.
Ruhu müziğin dünyasında büyümüştü.
Seslere ve notalara aşıktı.
Kemanı ve notalarıyla çıktığı yolculukta adı ölümle, kanla, barbarlıkla kutsanmış bir savaşın kirli denizlerinde kaldı.
Sessiz, notasız bir ölüm oldu Ege'nin sularında.
Onun yazgısını paranın, çeklerin, senetlerin kirlenmiş dünyası belirledi.
Ülkelerin, göçmen istatistiklerinin ölüler hanesinde bir sayıya dönüştü.

*  *  *

Bu yazıyı Barış Yazgı ile birlikte yazıyordum.
Bir yandan parmaklarım kelimelere dokunuyor, bir yandan arkada bir orkestra çalıyordu.
İçinde Barış, elinde solo bir keman, parmakları hayata ezgiler dokuyordu.
Nasılda masumdu piyano, usuldan nameler katıyordu orkestraya, bas gitar akustik ve klasik olanla yarışıyordu.
Ne ölüm, ne acı, ne kin ve nefret vardı.
Birlikte, mütemadiyen çalıyorlardı.
Ve ben yazmaya devam ediyordum.
Ruhlarında müzikten, sanattan, estetikten yana esen bir rüzgâr.
Aralarındaki o muazzam ahengini hiç bir şey, ama hiçbir şey durduramıyordu.

Barış’ı durdurdular ama!
Onu, Ege Denizi’nin tuzlu dalgaları, saçlarını yalarken buldular.
İnsandı, Siirtliydi, Kürt’tü.
Tıpkı bir Newroz günü çırılçıplak vurularak öldürülen Adıyamanlı Kemal Kurt gibi.
O da Kemal gibi gençti, keman çalıyordu.
Gencecik hayatını seslere ve notalara adamıştı.
Ve Nisan’dı.
Baharın en güzel günlerinden biriydi.
Denizin tuzlu koynunda onu bulduklarında, kendisine ait kemanın kutusuna sarılmıştı!
Kemanını mı kurtarmak istemişti, kendi canını mı, bilinmez.
Kemanı, kutudan sağlam çıkmıştı, bir de kâğıtlara yazılı notaları.
Kemancı ölmüştü.
Lakin denizde, bir kemanın sesi duyuluyordu.
Buruktu, hüzünlüydü, ölüm ezgileri taşıyordu tınıları.
Oysa biliyorduk, ölüler keman çalmazdı.

http://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/oluler-keman-calmaz,17124

22 Nisan 2017 Cumartesi

Bağlamayı kırdılar, çocukluğumuzu da!

Yusuf Nazım
22 Nisan 2017


Gazi Mahallesi.
İstanbul’un ağrılı semti.
Gazi Ormanı’nda beş dal fidan, beş yağız delikanlı.
Ağaçların arasında, yaşları genç, kahır öğreniyorlar daha, yüzleri hala çocuk.
Sofradalar.
Birkan’ın elinde bağlaması.
Yarenlik ediyorlar birbirlerine.
Saz çalıp türkü söylüyorlar, yeni yaşlara büyüyorlar birlikte yani.
Önlerinde çilingir sofrası; pet şişede su, plastik bardakta rakı.
Ortada eğreti bir masa, üstünde sazın kılıfı.
Öğreniyoruz ki, meğer uzun namluluymuş bağlaması çocukların.
İfadeler böyle buyuruyormuş, tutanaklar da böyle.

Demirhan Erkul.
Aracı kullanan delikanlı.
Delikanlı değil, henüz çocuk!
Ehliyeti yoktu.
Nasıl olsun, henüz on beş yaşındaydı!
Biraz önce bir çilingir sofrasında, yanında arkadaşları vardı.
Her şeye yakışır da, bir çocuğa nasıl yakışırdı kan kırmızı?
Yakışmazdı tabii!
Ama yakıştırdılar!
Gazi Mahallesi’nde bir sokakta, bir aracın içinde yakıştırdılar!  
Demirhan’ın yanında Birkan Yüksel (17) elinde bağlaması; arkasında Oğuzhan Erkul (17); onun yanında Barış Kerem (17), yanında Ramazan Altürk (18).
Biraz önce bir masada, gül yüzlerinde sevinçleriyle hepsi çocuktular.
Ölüm ki, ne kadar da severdi yakın mesafeleri.
Yakıştırdılar kırmızıyı, Barış ve Ramazan’ın parçalanmış kafataslarına.
Kırmızıya boyayarak etlerini, yakıştırdılar Oğuzhan’a, Demirhan’a; sırtında iki mermi çekirdeğiyle, arkadaşlarını hastaneye taşıyan ve oracıkta bayılan Demirhan’a.
İmzalar bunu söylüyordu; kucağında bağlaması vardı, ancak uzun namluluydu.

Alışılmıştı, tutanaklar hemen tutulur, imzalar aceleden atılırdı.
Sokak kameraları hep çalışmaz olurdu böyle durumlarda.
Zırhlı araçların kayıtları ise bozuk çıkardı.
Haber ajansları, ışık hızıyla geçerdi bültenlerini.
Ne idüğü belirsiz teröristler peydahlanırdı birden.
Polis tutanağına böyle geçerdi;
“Ön koltukta biri oturuyordu, elinde uzun namlulu silahı vardı.”
Sonra, yayın yasakları başlardı.
Anmak yasak olurdu birden ölenlerin adlarını; yazmak yasak, anlatmak yasak!
Yayınlamak yasak olurdu çocukların o gül yüzlü suretlerini.
Ve kelimeler kırılırdı kalbinizde, sözünüz olmazdı söyleyecek.
Ağrılarınızı sinenize basıp mezarına yürüyemezdiniz.
Anısına saygı duruşunda bile bulunamazdınız.
Çünkü bağlaması uzun namlulu olurdu erken ölen çocukların.

Sonra hayıflanırdınız.
Bu topraklar alışıktır zaten, yaşlarından büyük mermiler sıkılırdı çocuk bedenlere.
Ellerine silahlar tutturulur, bir çırpında terörist yapılırdı.
Televizyon kanallarında böyle geçilirdi suretleri.
Nasıl olsa, vicdanlar alışıktı, şehirlerden şehirlere sürülürdü mahkemeler.
Henüz on sekizine bile basamamış yaşlarından vurulurken çocuklar, hep elini kolunu sallayarak dolaşırdı katiller.
Failleri meçhulde kalırdı nasılsa ölülerin.
Bir kez girince mermiler çocuk kafataslarına, et ve kemik parçalarından ibaret kalırdı yaşamak.
Gerisi polis tutanakları olurdu; adli tabip raporları, mahkeme kayıtları, yıllar sürecek bitmeyen soruşturmalar olurdu.
Ölenin yakınlarından yeni teröristler çıkartmak olurdu gerisi.
Çünkü bağlaması da hep uzun namlulu olurdu ölülerin.

Babası Dersimliydi Barış’ın.
Munzur’un suyundan içmişti dedeleri; kıldan ince, kılıçtan keskin bir köprüden geçmişti ataları.
Gazi Ormanı’nda felekten bir gün geçirmekti tek istekleri.
Oysaki bazen, çocukluğundan da vurulabileceğini insanların, henüz öğrenmemişti Barış Kerem.
Kimse öğretmemişti ona.
Bir zamanlar, cezaevleri birer tabuta dönmesin diye ölüme yatmış babası anlatmamıştı.
Halbuki 120 gün, 120 gece ölümü tatmıştı; hastaydı, Eernicke Korsakoff’tu babası.
Anlatmamıştı ona, bu ülkede çocukların bile ne büyük hızla eksildiğini.
Ve şimdi, bağlaması uzun namluluydu çocukların, öğrenmek için ne kadar geçti.

Bir kez daha yanıtsız soruların yurdu oluyordu ömrüm.
Bir daha asla gülmeyecek yüzlerine bakarak çocukların, yeniden yoruluyorduk.
Bu çocuklar, niye böyle hep çocuktular?
Neden hiç büyümüyorlar, nasıl böyle acımasız gülüyor, daima sebepsiz ölüyorlardı?
Ölüm, ya bir gecekondunun kapısında buluyordu onları, ya bir bayram yerinin girişinde, çırılçıplak bir bedende.
Gidemiyorlardı gitmek istedikleri yerlere, yaşayamıyorlardı bayramlarını, sevinemiyorlardı.
Ne de olsa ölüm, her yerde durduruyordu hayatlarını.
On iki yaşında bir çocuğu oyun oynarken mesela; ya da kendi evinin bahçesinde bir başkasını, yaşı sayıda mermilerle; bazen bir kucakta veya kundakta…
Kısacası, ölüm her yerde buluyordu onları.
Ve ölüm yıldönümlerinde anmak için çocuklar bırakıyordu bu ülke bize.
İşte bunun için kirli bir yapışkanlık bulaşıyordu bizim de üzerimize.
Çirkin, bulaşıcı bir yapışkanlık.
Ve bağlaması, daima uzun namlulu oluyordu çocukların.

Şimdi, sorgusuz, sualsiz bir ölümün daha hoyratlığındayız.
Yine dur ihtarına uymayan ölümlere teslimiz.
Yine fütursuz, vicdanı olmayan kelimelere sığınmış demeçler, alışmışız.
Biz yine eksiğiz.
Gidenlerimize yeni gidenler eklemişiz.
Biraz daha azalmışız bu dünyada, biraz daha yenilmişiz.
Yine öfkeyle, ateşle, barut kokusuyla kanırtılmış ruhlarımız.
Karanlık bir ormanda bir fotoğrafta matlaşmış, flulaşmış, yine bir sokağın ortasında ölü ele geçirilmiş gülümsemelerimiz.

Gazi Mahallesi.
Yaralı bir şehirdi bildim bileli.
Ağrıları vardı, geçmişten bugüne.
Şimdi bir kez daha kanamalıydı çocuk yüzlü yaralarından.
Her yanı ağrılar içindeydi, sızlıyordu.
Yeni bir yaşa basmadan, çocukları eksiliyordu kentin varoşlarından.
Sabahları soluk yüzlü, is kokan sokaklarından cenazeler kalkıyordu.
Kırmızı tuğlalı, boyasız, sıvasız duvarları susuyordu kentin.
Susuyordu badanasız evlerin güneş girmeyen odaları.
Çaresiz kalıp susuyordu şehir.
Susuyorduk hep beraber.
Henüz doya doya yaşanmamış gençliklerinde ölürken şehirler; resimlerde yarım kalmış o zalim, o acımasız gülüşlerinden eksilirken çocuklar, biz hep susmaya devam ediyorduk…

Bahardı işte, neylersin.
Aylardan Nisandı.
Nisan’ın on dördü ve geceydi.
Bahar kanar mıydı, kanıyordu işte!
Karanlığa ışık çakıyordu çocukların yüzlerinde gülümsemeleri.
Gençliğin, civanmertliğin, yepyeni bir yaşın eşiğinde çocuktular.
Lakin pusluydu, karanlıktı, kirliydi gece.
Ve bağlaması uzun namluluydu çocukların.
Yine geldiler, yine yüzleri yoktu, yine sevgisizdiler.
Yine renksiz, zevksiz, suretsizdiler.
Bağlamayı kırdılar!
Çocukluğumuzu da!

14 Nisan 2017 Cuma

Kürtler referandumda evet diyecekmiş!

Yusuf Nazım
T24 | 14 Nisan 2017



Öyle diyorlar.
Kürtler referandumda “evet” oyu verecekmiş!
Son günlerde sıkça duyuyorum bunu.

*  *  *

21.yüzyıla ramak kala varlıkları, dağlardaki “kart, kurt, kırt” seslerinden ileri gidemeyen Kürtler, ana dillerinin kendilerine “lütfedilip” konuşmalarının bile adı konulmayan bir anayasa değişikliğine “evet” diyecekmiş!

Ekmek parası uğruna kaçağa çıkan, savaş uçaklarınca bombalandıktan sonra, bir dağın eteklerinden toplanan parçaları, katır sırtlarında taşınan Roboski (Uludere) köylüleri; bu olayın tanıkları, onların hısımları, diğer yakınları… Hepsi “evet” diyecekmiş!

Miting alanları, renklerinden, özlemlerinden, sevdiklerinden mahrum bırakılmış; türküleri, şarkıları yasaklanmış şehirler; hani şu aylar boyu, insanlarına sokağa çıkmanın yasak edildiği, hani aç susuz kaldıkları; fırınlara, eczanelere bile gidemez oldukları; dümdüz edilmiş mahallelerinde sakinlerinin yersiz, yurtsuz, ocaksız bırakıldığı kentler… İşte bu kentler de “evet” diyecekmiş!

Geçtiğimiz yıldı. Silopi’de, keskin nişancılarca vurularak yaralanan bir kadın vardı; hani bir sokağın başında, kimse yaklaşamamış yanına, kanı ağır ağır boşalarak can vermişti. Cesedi günlerce yerde beklemiş, ölüsü ancak 23 gün sonra defnedilebilmişti. Adı Taybet Ana’ydı hatırladınız mı?

Şimdi duydum ki Taybet Ana’nın sokaktaki ölüsünü 7 gün boyunca seyreden çocukları da “evet” diyecekmiş!

Sadece çocukları değil, Taybet Ana’nın kolundan yaralanan eşi; beyaz bayraklarla onu almaya giderken vurulup ölen kaynı Yusuf; Yusuf’un geride kalan gözü yaşlı eşi, çocukları, yakınları… Hepsi ama hepsi “evet” diyecekmiş!

2015’te, seçim arifesiydi. HDP’nin Diyarbakır mitinginde patlama olmuş, şenlik alanı, kanlı bir mahşer yerine dönmüştü. İşte bu mitingde ölenlerin yakınları; kesilmiş bacakları defnedilen Ali Türkmen ve Rıza Özden; aynı patlamadan bacakları olmadan çıkan, şarkılarını bunda böyle bacaksız söyleyecek olan Lisa Çalan… Onlar da “evet” diyeceklermiş!

Anayasaya rağmen, ali cengiz oyunlarıyla cezaevine kapatılan 13 kentin milletvekilleri, bunlara oy veren şehirler, bu şehirlerin yoksulları, yoksunları; barışı, her daim yüreklerinde vazgeçilmez bir umut gibi saklayan insanları... Hepsi ama hepsi “evet” diyecekmiş!

Peki ya, yerlerine kayyım atanmış kentlerin seçilmiş belediye başkanları? Ya bunları seçen şehirlerin insanları?  Referandumda bunlar da “evet” diyecekmiş!

Anıtları, heykelleri yıkılan; kadın sığınma evleri, kültür merkezleri, sinema salonları kapatılan; çok dilli tabelaları sökülen,  kreşlerini kapısına kilit vurulan beldeler, ilçeler, kentler; tüm buralarda yaşayan Kürtler… Cümlesi “evet” diyecekmiş!

Ocaklarına düşmüş bir yangın tufanından hasta babalarını sırtlarında, yaşlı analarını el arabalarında kaçıranlar...

12 yaşında, oyun oynarken bir güvercin gibi vurularak öldürülen; mahkemesi şehirden şehire sürülen Cizreli Nihat Kazanhan; evinin avlusunda yaralı bedeni üç gün bekleyen on altı yaşında bir başka Cizreli; güvercin sevdalısı Hüseyin Paksoy; Cizre’de halasının kucağında ölen Miray Bebe, onunla birlikte öldürülen dedesi Ramazan; ölüsü buzdolaplarında bekletilen çocukların anneleri, babaları, akrabaları…

Çocuklarının cesetlerini pazar arabalarıyla torba torba taşıyanlar; üstelik taşırken bir de kurşun yağmuruna tutulanlar...

Referandum kararı alındıktan sonra binlerce yöneticisi, üyesi gözaltına alınan, kovuşturmalara uğrayan, tutuklanan, hapsedilen; HDP ye gönül vermiş, umut bağlamış olanlar, tüm bunların yakınları...

İşte bunlar! Tüm bunların hepsi referandumda “evet” diyecekmiş!

Yerle bir edilmiş kentlerinde, mahallesini bile bulmakta güçlük çeken; mahallesini bulsa sokağını bulamayan, sokağını bulsa evinin yolunu çıkaramayan; evini bulduğunda ise moloz yığınları, yanık et kokuları, çürümüş cesetler arasında kaderine ağıtlar yakan bütün Kürtler “evet” diyecekmiş!

Hani çok değil, daha geçenlerdeydi; çepeçevre kuşatıldıkları köylerinde hayatlarına acının, korkunun, dehşetin zerk edildiği, günlerce içeriye kimsenin alınmadığı Nusaybin’in Koruköy halkı… Onlar da “evet” demeye hazırlanıyorlarmış!

Okullarının kara tahtalarına, sokaklarının duvarlarına, evlerinin mahrem odalarına her türlü nefretin, kinin izleri nakşedilmiş Silopi’nin, İdil’in, Silvan’ın, Nusaybin’in halkı… Cümlesi “evet” diyecekmiş bu referandumda!

Öldürülen babası, bir torbanın içinde, birkaç kilo kemik olarak eline tutuşturulan Cizreli o genç vardı ya! Hani anlatırken titrek dudaklarında ömrünce taşımadığı bir ızdırabı taşıyan? Evet evet o genç! İşte o genç de “evet” diyecekmiş!

KHK ile işten el çektirilen, onbinlerce öğretmen, memur, sağlıkçı, akademisyen...

Kendi dilinde hayır şarkısı, bir telefon talimatıyla yasaklanan Şırnak halkı...

İnsanlığın utanç tarihine, duvarlarına yanık et kokuları sinmiş bodrumlar armağan eden, acılarını bal eylemiş Cizre... 

77 yaşında, yardım ve yataklıktan tutuklanan, haber ajanslarına "Sisi kod adlı kadın terörist yakalandı!" diye geçen, Muş'un Varto ilçesinin Badan köyündeki Sisi Nine...

Evlatları ateş, ölüm ve barut çemberinden kurtulup büyük kentlerin tenhalarında esrara, tinere, baliye mahkûm edilen bir halkın çocukları...

Cümlesi “evet” diyecekmiş!

Binlerce yıldır hayatlarına can katmış, duvarlarına nice kavimlerin el sürdüğü, şimdi ise, yıkılarak dümdüz edilmiş eski kentlerin sakinleri;

Akdeniz’de, Ege’de, Marmara’da, Karadeniz’de, üç gün içinde kundaklanan yüzlerce ev ve işyerinin sahipleri…  Hepsi “evet” diyecekmiş!

Buna, evlerinden arta kalan molozları, aylar boyu, kamyon kamyon bir nehrin kenarına boşaltılan yıkık bir semtin sahipleri de dâhil…

Çözüm diye yıllar yılı umut eden, barış diye diye ölen, başına vurup elinden ekmeğini alsan, yine de kardeşlik diye tutturan bütün Kürtler de…

*  *  *

Sur diplerinde, sahipsizmişçesine, günlerce uluorta yatan yetmişindeki insanların cansız bedenleri…

Sokaklarında çırılçıplak kadın cesetleri, araçlara bağlanarak teşhir edilen ölülerin lime lime etleri…

Mezarlıkları tarumar edilmiş, kabirlerinde isimsiz yatan ölülerin sızlayan kemikleri…

Hepsi…

Ama hepsi evet diyecekmiş!


Böyle diyorlar!


http://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/kurtler-referandumda-evet-diyecekmis,17012

5 Nisan 2017 Çarşamba

Yılmaz Güney Sineması: Kilit, yangın, yıkım!

Yusuf Nazım
T24 | 05.04.2017


Borcumdur.

Borcum var bir şehre benim.

Bir zamanlar dostluğuna sığınıp, sofrasına oturduğum; hasta hayatlarına dokunarak çaresizliğine ortak olduğum bir şehre borcum var benim.

Borcum var bir şehrin anılarına.

Uzak diyarların yabancılarına, yok yoksul canlarıyla kalbini ardına kadar açmış bir şehre borcum var.

Ve tanıklığım, borcumdur benim.

Borcum var insanlara benim. Batman şehrinin insanına; dağına, taşına, toprağına borcum var.

*  *  *

Gezi Günleri’ydi.

Yönetmenliğini Gülsün Sarıoğlu’nun yaptığı Düşümdeki Uçurtma belgesel filminin galası için Urfa, Diyarbakır, Batman, Tatvan, Van illerinde turnedeydik.

Belgesel film, genetik bir hastalıktan muzdarip erkek hasta çocuklarla, bu hastalığın müsebbibi olarak görülen kadınları konu ediniyordu. Hastalığın bedenlerine musallat olduğu çocuklar ve onların talihsiz anneleri; sevmekten, âşık olmaktan, evlenmekten korkan kız kardeşleri… Giderek ilerleyen bir hastalık, ebeveynlerin daha fazla erkek çocuğa sahibi olma arzusu, yeni doğan diğer hasta erkek çocuklar, yaşanan travmalar... Nihayetinde, kötü bakım koşullarında erken kaybedilen hayatlar ve onların geride bıraktıkları acılara ilişkin bir iz sürme…

Tıpkı diğer kentlerde olduğu gibi Batman’da da belediye yerel sponsorumuzdu. Gerek bir yıl önceki çekimlerde, gerekse de bir yıl sonra yapılacak filmin galasında yükün büyük kısmını üstlenmişlerdi.

Çekimler sırasında bütün konaklama, ağırlama, ulaşım sorunlarımızı çözdükleri gibi, ekip için gerekli yardımcı personel desteğini de esirgememişlerdi.
Gala için bize ayırdıkları yer Batman Belediyesi’nin 2006 yılında kente kazandırdığı Yılmaz Güney Sineması’ydı. Önemli kültür ve sanat festivallerine ev sahipliği yapan salon, teknik altyapısıyla bölge koşullarına göre çok iyiydi.
Gala öncesindeki kokteyl, afişler, duyurular, hasta ve ailelerinin taşınması vs diğer gönüllülerimizin yanı sıra yine Batman Belediyesi’nin katkılarıyla yapılıyordu.

*  *  *

Binaya ilk girdiğimizde, duvardaki kocaman Yılmaz Güney posteri karşılamıştı bizi.  Hani 1982 yılında Yılmaz Güney'in Yol filmiyle Cannes Film Festivali’nde, Türkiye sinemasını ilk defa olarak Altın Palmiye ile buluşturduğunda, tek yumruğunu havaya kaldırarak verdiği şu ünlü resim!

Düşümdeki Uçurtma belgesel filminin Batman galasında
Belediye başkan vekili Serhat Temell konuşma yaparken
Yanında ise başka bir sürgün sanatçının kocaman posteri göze çarpıyordu. Kendilerini, sözüm ona Cumhuriyet’in seçkinleri olarak gören, kibirleri burnundan büyük; ödül vermek için davet ettikleri geceden, ağızlarında salyaları, histerik linç çığlıkları içerisinde bir güruh tarafından üzerine çatal-bıçak fırlatılmak suretiyle kovdukları Ahmet Kaya’nın resmi…

Her iki sanatçı da, sanatlarının doruğundayken, kendi ülkelerinden uzakta kalacak ve sonunda, sürgünler şehri Paris’te vatan hasretiyle öleceklerdi.
Ülkesinin Yılmaz Güney’e göstermediği vefayı ise, 2000’li yıllarda Anadolu’nun içlerinde, küçük bir Kürt kenti olan Batman gösterecekti.

Batman Belediyesi, 2006 yılında yaptıkları sinema salonuna Yılmaz Güney adını vererek onu bağrına basacak, sinemanın çirkin kralına ülkesinin göstermediği vefayı gösterecekti.

Ahmet Kaya’ya ise sinema salonunun girişindeki dev posteriyle bir saygı gösterisi sunacaktı bu kent.
Ekip olarak gururlanmıştık.

*  *  *

Kokteylimizi, işte bu iki sanatçının dev posterlerinin asılı olduğu salonda yapmıştık.

Batman Belediyesi başkan vekili Serhat Temell ekip üyelerine karanfil veriyor
Film gösterimi sırasında belediye başkanı Nejdet Atalay bizzat bulunamadı. Onun adına, elindeki kırmızı karanfilleri ekibe tek tek sunarak kısa, alçakgönüllü bir konuşma yapan, başkan vekili Serhat Temel’di.

Zira, asıl başkan Nejdet Atalay cezaevindeydi. Çoğu kez olduğu gibi, o talihsiz coğrafyanın politikacılarının kaderine düşeni yaşamaktaydı.

Cezaevindeydi ve onu, özgürlüğünden beş yıl boyunca mahkûm bırakacak olan devlet, sonradan 2014 yılında kendisine tazminat ödemek zorunda kalacaktı.

Yılmaz Güney’e kucak açan, Ahmet Kaya’ya saygı duruşunu ihmal etmeyen Batman Belediyesi ve çalışanları, uzak batı kentlerinden, hasta hayatlarına dokunmak amacıyla şehirlerine gelmiş konuklarına da aynı sıcak yüreklilikle yaklaşmış, onları olanca konukseverliğiyle ağırlamıştı.
Şaşırmış, duygulanmıştık.

*  *  *

2016 yılı, ülkemiz tarihine adaletin, özgürlüğün ve barışın değil, daha çok ölümlerin, yıkımların, acıların zerk edildiği bir yıl oldu.

Hendek savaşları” ndan sonra, sıra devletin Kürt siyasetçilerine haddini bildirme savaşına gelmişti. Seçilmişler, ya birer birer cezaevine konuluyor, ya da yerlerine kayyımlar atanıyordu.

Demokrasimizin çarkı, ancak böyle dönebiliyordu işte. Paslı, ağır aksak, kâh yavaşlayıp, kâh durarak.

Takıldığı yerde, devletin haşmetli eli devreye giriyor, cümle şeylere şöyle bir çeki düzen veriyor, kendi bildiği gibi yeniden çeviriyordu çarkı.

Halk tarafından seçilmişlerin yerine atanan kayyımların ilk yaptığı işlerden biri, zırhlı araçlar ve kolluk eşliğinde geldiği belediye binalarını tepeden tırnağa Türk bayraklarıyla donatmak oluyordu.

Sonrası mı?

Anlatsan, bu yazıya sığmaz. Kadın sığınma evlerinin kapatılması, Orhan Doğan, Roboski gibi anıtların parçalanarak yıkılması, şehir tiyatrolarının feshedilmesi, Kürtçe eğitim veren kreşlerin kapısına kilit vurulması, kadın şoförlere görevden el çektirilmesi, çok dilli tabelaların indirilmesi…
Ve daha onlarcası tabii…

*  *  *

Yılmaz Güney Sineması yanarken,29 Ocak 2017
Devletin, Kürt’ün şehrine, seçilmişine, siyasetçisine olan hışmı, sonunda gelip Batman’ı da vurmuştu.

Kayyım, ayağının tozuyla, belediyeye ait 4 halkevini, Hevî Kadın Atölyesi'ni, Şehir Tiyatrosu ile Orkestrası’nı kapatmıştı bile.

Arkasından, belediyenin Kültür ve Sosyal Hizmetlerini, sonra Kadın Politikaları Müdürlüğü'nü feshetti.

Öldürülen Kürt bilgesi, yazar Musa Anter'in tabelasını halkevinden indirmekse, kentin en büyük ağrılarından biri olmuştu.

En önemlisi ise Yılmaz Güney Sineması’nın başına gelendi.

Önce kilit vurulmuştu sinemanın kapısına!

Sonra sebebi belirsiz, şüpheli bir yangın düşmüştü payına.

Derken, geçenlerde önüme düşen bir haber videosunda izlemiştim. Yılmaz Güney Sineması yıkılarak yerle bir edilmiş, yerinde sadece hurdacılara malzeme olacak demir parçalarıyla, molozlardan oluşan bir düzlük kalmıştı…

O, artık kayyımlı belediyenin web sitesinde, güya yeniden yapılacak cafcaflı bir proje adı olarak vardı.

Batman’ın kültür ve sanat festivallerine ev sahipliği yapacak Yılmaz Güney Sineması ise yoktu artık.

*  *  *

Geçtiğimiz 1 Nisan, doğum günüydü sanatçının.

Doğum gününe birkaç gün kala Yılmaz Güney’i öldürdüler!

12 Eylül karanlığı eliyle, ülkesinden ayrı, sürgünler şehri Paris'te onu yıllar önce öldürmüşlerdi!

Şimdi, 2017 yılının ilk aylarında, mezarından çok uzaklarda, kendi ülkesinde onu, adıyla yaşatmak isteyen bir şehrin tam orta yerinde, atanmış bir kayyım sistemi eliyle bir kez daha öldürdüler!

Yılmaz güney sineması yıkılırken, 26 Mart 2017
Yılmaz Güney Sineması’nı yıktılar!

Önce, sebebi belirsiz, şüpheli bir yangın çıktı.

Arkasından kilit vurdular kapısına.

En sonunda dozerlerle, iş makineleriyle, kepçelerle geldiler.

Anadolu’da küçük bir şehrin, dünyanın saydığı bir sinema ustasına vefasıydı o. 

İşte bu vefayı bir çırpıda yerle bir ettiler!

*  *  *

Dedim ya, borcum vardı benim.

Belediye başkanları cezaevinde, birçok çalışanı yargıda, faaliyetleri sayısız müfettişin sorgusunda; olağan üstü zor koşullarda bize kucak açmış bir şehrin tarihine borcum vardı!

Zirvelerine tırmanıp dövizlerimizle üç dilde selam durduğumuz, sular altında kalacak bir tarihe borcum vardı.

Borcum vardı, sokaklarında, Süryanice ninniler dinleyip ev şaraplarından tattığımız o topraklara.

Batman’a, Beşiri’ye, Midyat’a borcum vardı; Hasankeyf’e, Mor Gabriel’e, Gelüşke Hanı’na…

Anılarına borcum vardı şehirlerin.

Ödeyemedim, ağrısı içimde kaldı.


Borçluyum hala sana Diyarbakır, Van, Batman...

24 Mart 2017 Cuma

İki satırlık ölüm

Yusuf Nazım
T24 |24.03.2017


İki satırlık bir ölümdü o.
“Miting alanına girmeye çalışan sırt çantalı bir şahıs” diye geçti ajanslar.
Haber portallarının sayfalarında ancak birkaç satıra sığabilmişti.

*  *  *

Bayramdı.
Bir Newroz günüydü.
Çektiği acılar, yaşadığı hüzünler, kazanıp kaybettiği sevinçleriyle bir şehir, bayramına yürüyordu.
Hava açık, gökyüzü maviye gülümsüyordu.
İnsanlar sevinçli, coşkulu, heyecanlı.
Alanın güvenliğini sağlamakla görevliydi güvenlik kuvvetleri.
“Ancak şahıs kendini aratmak istememiş” diyordu haberler.
Evet, böyle diyor ve ekliyordu:
“Canlı bomba olma ihtimali” taşıyordu şahıs.

*  *  *

Ölüm, nicedir mubahtı bu topraklara.
Nereden ve nasıl geleceği bilinmezdi.
Yaşa, boya, posa, cinsiyete bakmaz, haklı mı haksız mı ayırmazdı!
Hiç beklenmedik bir zamanda gelebilir, nereden çıktığı belirsiz serseri bir kurşun herhangi birini sebepsiz yere serebilirdi.
Örneğin, her an bir kaza olabilirdi. 
Güne gergin uyanmış bir görevlinin, öfkeli, titrek parmakları bir silahın tetiğine apansız dokunabilirdi.
Cümle gazetecilerin fotoğraf makinelerine el koyulabilir, hafızalarına format atılabilirdi.
Mobesa kameralarıysa eğer kayıtta olan, ansızın başka bir yöne dönebilir, olmazsa bir gece ansızın kayıtlar bile silinebilirdi.

*  *  *

“Çantamda bomba var hepinizi öldüreceğim!” demişti şüpheli!
Bütün ajanslar böyle geçmişti haberi.  
O şehrin en büyük yöneticisinin basın bildirisi, böylesine hoyrat sıralamıştı sözcükleri birbiri peşi sıra.
Çünkü ölmek kolaydı bu ülkede.
Öldürmekse caiz!
Ölüm sıradanlaştığında, en yüksek mertebeden bürokratlar, devletin bekası ve milletin bölünmez bütünlüğü üzerine demeçler verirlerdi hemen.
Ya bir duvardan düşmek suretiyle, ya bir terörist silahıyla, ya da kendi kendini vurmak yoluyla gelirdi ölüm.
Böyle olunca, ışık hızıyla yayılırdı demeçler dört bir yana.
Ve ancak, iki satırlık bir habere sığardı ölüm.
En fazla mahkemeye çıkar, sonunda serbest kalırdı failler.
Dosyası mahkemeden mahkemeye, duruşması şehirden şehire sürülebilirdi. 

*  *  *

Hep kimsesiz olurdu, ölenler.
Nasılsa, bir anası olmazdı yolunu gözleyen!
Harçlıklarını aksatarak gönderen bir babası, türlü oyunlarla birlikte büyüdüğü kardeşleri, evde bıraktığı kedisi, kokusunu özleyen sevgilisi.
Onu hayata bağlayan tutkuları olmazdı nasılsa; oda arkadaşlarıyla şakalaşmaları, gençlik heyecanları; kemanı, melodileri, şiir kitapları...
Hiç biri olmazdı nasıl olsa!
İşte bu yüzden bu kadar mubahtı ölüm.
Bu kadar bayağı, bir o kadar sıradan, böylesine umursamaz!

*  *  *

Kemal Kurkut.
İnönü Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Müzik Bölümü öğrencisiydi.
Keşke o gün bir Newroz Bayramı günü hayat, başka türlü akabilseydi.
Ailesinden habersiz, Diyarbakır trenine binmek üzere, Malatya’da kaldığı evden bir gece yarısı sessizce ayrılmasaydı Kemal.
Keşke, o kentin garında, onu en kutlu bayramına götürecek tren gelmediğinde, vaz geçip geri dönebilseydi.
Keşke, gece 03.00’de kalkacak tren gelmeyince, bir otobüse atlayıp o kadim şehre gelmeseydi.
Ve belki, bu kadar genç olmasaydı Kemal.
Olmasaydı da, damarlarında akan kan böylesine hızlı yürümeseydi.
Kalbindeki delikanlı gururu bu kadar eğilmez, bu kadar dik olmasaydı.
Keşke, bir bayram gününde, Evrim Alataş Caddesi’nde gururunu kırdıklarında, sinir krizi geçirerek eline bıçak almasa, yolunu kesen arsız ölüme fırsat vermeseydi Kemal!

Öfkeden kan ter içinde kaldığında, hemen çantasına davransaydı mesela.
Davranıp, oracıkta bir kitap çıkarsaydı.
Belki Ahmet Arif’ten, Orhan Veli’den, Behçet Aysan’dan.
Ateşe, silaha, canlı bombalara inat elindeki kitabı okusaydı!
Öfkeye, nefrete, kine rağmen mırıldansaydı:

“çünkü beyaz bir gemidir ölüm
siyah denizlerin hep
çağırdığı

batık bir gemi
sönmüş yıldızlar gibidir
yitik adreslere benzer
ölüm

yanık otlar gibi
sen bu şiiri okurken
ben belki başka bir şehirde
ölürüm..” (*)

Çantasından çıkardığı kitapların birini, üzerinde ateşli silah, barut kokusu ve bomba arayanlara uzatsaydı.
“İşte, en büyük silahım bu!” deseydi.
Oturup önlerinde keman çalsaydı mesela.
Belki Vivaldi’den, Dengbejlerden, Kazım Koyuncu’dan melodiler yaysaydı etrafına.

*   *   *

Delikanlı bir gençti.
Biliyordu, ağrılıydı ülkesi, kanamalıydı.
İsli bir karanlık bulaşmıştı şehirlerin çeperlerine, farkındaydı.
Ama yine de ısrarla şiire bulaşıyordu kelimeleri.
Alıyordu kemanını, geçiyordu kameranın karşına, sessizce sunuyordu hayata melodilerini.
Umutluydu çünkü.
Düşleri vardı geleceğe dair; sanata, edebiyata, şiire dair.
Yaralarına bulut bulut acılar sinmiş, duvarlarına karış karış hüzün bulaşmış bir kentin topraklarına dair.

Ama olmadı!
Heybesinde sevinçleri, bir büyük bayrama giderken vurdular onu.
Yaşama tutunduğu en ince dalından kırdılar onu.
Adı Kemal Kurkut’tu.
Adıyamanlıydı.
Üniversitede öğrenci; bir umut işçisi, belki geleceğin sanatçısı, belki de bir keman virtüözü…
Hiç biri olmasa ne yazar!
Yüreği saf mı saf, temiz mi temiz, sade bir yurdum insanı…

Bir bayram günüydü.
Öylesine genç ve tecrübesiz, öylesine muhlis, art niyetsiz.
Kimse söylememişti, bilmiyordu.
Bir bayram gününün, nasıl olur da apansız ateşe, zehire ve baruta boğulabileceğinden habersizdi. 
Canını, teninden koparıp alacak o zalim ateş, çıplak bedenine saplandığında henüz 23 yaşındaydı.
İki satırlık bir ölüm oldu haber ajanslarında.
Çantasından bir gömlek, defter ve şiir kitapları çıktı.
Sonsuz bir maviliğe aralanmıştı kirpikleri.
Gözleri açıktı.

(*) Behçet Aysan

http://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/iki-satirlik-olum,16859

18 Mart 2017 Cumartesi

“Cennetin fethi” ve Kiraz Zamanı

Yusuf Nazım
T24 | 18 Mart 2017


1871’de, Paris devrimin kalbidir.
Paris’in Père-Lachaise Mezarlığı’nda bugün bir duvar vardır.
O duvarın dibinde Parisli Komünarlar kurşuna dizilmiştir.
Kurşuna dizilmiş otuz bin işçinin kanı, Paris’in sokaklarında kurumuştur.

*   *   *

Bugün 18 Mart.
Tarihin hafızasında yer etmiş önemli bir gün.
18 Mart 1871, en alttakilerin, dünyanın çukurluklarından başlarını kaldırarak, gökyüzünü fethe çıktığı gündür.
Bundan 146 yıl önce, Fransa’da Paris Komünü ilan edilmiştir. İşçi sınıfının, dünyada ilk kez, tarihin dümenine geçerek yeni bir gelecek yaratma sevdasının görkemli bir dışa vurumudur o. 
Paris’in işçileri, ayak takımı, dışlanmışları; kısaca tüm ezilenlerinin birikmiş umutları, sabırsız heyecanları, güçlü iradeleriyle yeni bir tarih yaratma girişimi…
İşçi sınıfının 72 gün süren, dünyadaki bu ilk komün deneyimi, sonrasında sağladığı ekonomik, sosyal, kültürel kazanımlarla, insanlık için yeni bir yaşamın mümkün olabileceğinin de müjdecisiydi.

Komün tarafından Nisan 1871'de Rue de Rivoli Sokağı üzerinde
Hotel de Ville yanıda bir barikat
Devrimlerin kalbi, Paris

17. ve 18. Yüzyıl Fransa’sı, toplumsal devrimlerin filizlendiği çağlar olmuştur. Önce 1789 Fransız İhtilali, ardından gelen 1830 ve 1848 devrimleri ve nihayetinde bu devrimlerin mayaladığı 1871 Paris Komünü. İlk üçüne burjuvazi önderlik ederken, sonuncusunda, kısa süreliğine de olsa tarihin çarkları işçi sınıfının eline geçmiştir.

18.Yüzyılda, Avrupa ve ABD’de, sanayi devrimindeki olağanüstü gelişmeler, kitleler halinde bir işçi sınıfını doğurmaktadır. Emekçi kitleler, vahşi ve acımasız sömürü koşulları altında, görülmemiş bir sefalet içinde yaşamaktadır.

Fransa’da, 2 Aralık 1851'de bir hükümet darbesiyle Ulusal Meclis'i fesheden Louis Napoleon Bonaparte, İkinci İmparatorluğunu ilan eder. Sanayi devriminin açığa çıkarmış olduğu sosyal ve siyasal huzursuzluklar aşırı boyutlardadır. Bu koşularda Bonaparte, 1870'te Bismarck Prusyası’na savaş açar. 46 gün üren savaşta Fransa yenilir ve teslim olur.

Bu yenilgi Fransız halkının öfkesini tetikler. Paris halkı 4 Eylül’de ayaklanarak meclisi basar. İşçilerin önderliğindeki Paris halkı iktidara el koyar. İmparator görevden uzaklaştırılır, cumhuriyet ilan edilir.

Ancak Paris halkı, eski düzenin sahipleri hakkında hala iyimserliğini korumaktadır. Halk, iktidarı kralcılardan ve burjuvaziden oluşan hükümete teslim eder.
Paris Komünü sırasında Concorde Sarayı yakınında kurulan barikatlar, 1871, Paris

Paris’e karşı Versailles

Parisliler, kenti kuşatmaya başlayan Prusya Ordusu’na karşı vatanı savunmak amacıyla Ulusal Muhafızlar’a girerek silahlanır. Çoğunluğu işçilerden ve değişik halk katmanlarından oluşan Paris halkı, kentin dışında kurduğu barikatlarla şehri savunmaya başlar.

Buna karşılık iktidardaki burjuvazi, silahlanmış halkı kendine bir tehdit olarak gördüğünden Meltz şehrinin kuşatmasındaki 170 bin kişilik Fransız Ordusu’nu Prusyalılara teslim eder.

Meltz’in burjuvazinin ihanetiyle teslim edilmesine karşılık, Paris’in örgütlü halk tarafından savunulması gericiliği ürkütür. Hükümet, Prusya ile ateşkes imzalayarak Katolik Kilisesi, burjuvazi ve büyük toprak sahiplerinin ittifakıyla yeni bir Ulusal Meclis toplar. Meclisin aldığı ilk karar, krallığı yeniden inşa etmek üzere cumhuriyeti feshetmek olur. Tam bir işçi düşmanı olan Thiers hükümeti Versailles şehrinde göreve başlar.

Böylece, bir yanda açlığa, sefalete, sömürüye ve eşitsizliğe karşı; işçilerden, işsizlerden, esnaflardan, öğretmenler ve aydınlardan oluşan cumhuriyetçi Paris; öte yanda, Paris’in sefillerine, ayak takımına, bozguncularına karşı öfkeyle bilenmiş, gericiliğin, sarayın ve monarşinin başkenti Versailles!

Kanlı Hafta'da Rue Voltaire Caddesi'nde ele geçirilen bir barikat, Paris, 1871
Tarih 18 Mart 1871’dir.

İşte bu koşullarda Parisliler, kendilerini silahsızlandırmak isteyen ihanetçi Versailles iktidarına karşı ayaklanır. 18 Mart 1871’de başkentteki bütün devlet kurumların ele geçirerek Paris Komünü’nü ilan eder. Komün simgesi olarak tüm devlet dairelerinde dalgalanan kızıl bayrak Komün’ün simgesi olur.

Komün Meclisi, 26 Mart’ta üyelerini belirlemek üzere seçim yapar. Çoğu işçi olmak üzere, esnaf, öğretmen, doktor, gazeteci ve teknisyenlerden oluşan 86 kişilik meclise, Paris burjuvazisini temsilen de 21 üye seçilir. Ne var ki bu üyeler komün faaliyetlerine ayak uyduramaz, kısa süre sonra meclisten çekilirler.

Komün inanılmaz bir dinamizmle çalışmaya başlar. Peş peşe tarihi kararlar alır, yayınlar ve bunları uygulamaya girişir.

Eski devlet aygıtının koruyucusu polis teşkilatı dağıtılır. Yerini, halkın kendi öz koruma birlikleri alır. Din ve devlet işleri kesin olarak birbirinden ayrılır, gericilikle işbirliği halindeki kilisenin mülklerine halk adına el koyulur. 

Bilim, dinin etki alanından çıkarılarak, eğitim herkes için parasız ve zorunlu hale getirilir. Eğitimi yaygınlaştırmak için yeni okullar açılır, işçi çocukları için kreşler, bakım evleri açılması kararı alınır.

Komün, yardımlaşma-dayanışma amacıyla sendikalar, dernekler, kulüpler ve kooperatiflerden oluşan çok zengin bir örgütlenme ağı kurar.

Tüm günlük yaşam, kurulan komiteler tarafından yürütülmeye başlanmıştır. Bütün yöneticiler, halk tarafından istenildiği zaman geri çağrılacak şekilde seçilir.

Paris Komünü tam 72 gün sürer. Bu süre boyunca Paris’in sokaklarında umut ve özgürlük rüzgârları eser.

Komünün estirdiği bu rüzgâr, yalnızca Paris’in sokaklarını doldurmakla kalmaz. Onu sırasıyla Lyon, Marsilya, Narbonne, Toulouse, Saint-Etienne komünleri izler.

Kanlı Hafta'dan sonra Rue de Rivoli'nin görünümü
Komünün yenilgisi

Komünün zayıf halkalarından biri, köylülüğün önemini çok fazla dikkate almayarak, onunla ittifak yapamayışıydı. Eski sistemin sahipleri, kilisenin ve büyük toprak sahiplerinin desteğiyle kırsal alanlarda güç toplayarak örgütlenme fırsatı yakalamıştır.

Versailles kuvvetleri, Nisan ayında 40 bin kişilik ordusuyla Paris’i kuşatarak bombalamaya başlar. Fransız gericiliğinin büyük saldırısı karşısında özgür Paris, büyük bir direniş sergileyecektir. Direnişin sürdüğü sırada gerici hükümetin, silahlı ve örgütlü bir Paris’ten korkarak Prusya ile yaptığı onur kırıcı anlaşma Paris halkını iyice öfkelendirir. Üstelik Prusyalılar, esir aldıkları Fransız Ordusu’nun büyük bölümünü Komün’e karşı savaşmaları için serbest bırakır.

Öldürülen Komüncülerin cenazeleri ibret olsun diye bir süre teşhir edilmiştir
20 Mayıs, karşı devrimci güçlerin Paris’e, doğrudan saldırısına tanık olur. Bir gün sonra askeri birlikler kente girmeye başlar. Paris’in sokaklarında şiddetli çatışmalar yaşanır. İşçi sınıfı sokak sokak, barikat barikat, ev ev direnir. Barikat savaşları işçilerin büyük kahramanlıklarına tanık olur. Bu barikatlarda, insanlık için yeni bir yaşam arayışında bulunanlar; Paris’in yoksuları, işçileri, emekçileri, kadınları ve çocukları birlikte savaşırlar. Özgür Paris’in direnişi bir hafta sürecektir. En büyük direnişi işçi semtleri gösterir. Paris’in ayak takımı, yoksulları, emekçileri bu semtlerdeki barikatların arkasında sonuna kadar savaşırlar. Burjuvazinin askerleri, buralarda akıl almaz, ölümüne bir dirençle karşılaşırlar. Bu amansız direnişten dolayı en son girilen semtler de buralar olur.  

Jules Girardet tarafından Komünün anarşist kadın önderlerinden
Louise Michel'in 24 Mayıs 1871 tutuklanması
Paris’in son barikatı düştüğünde takvim yaprakları 28 Mayıs’ı göstermektedir. Kayıtlara “kanlı hafta” olarak geçecek bu günlerin sonunda, tarihin ilk işçi devrimi yenilir, gericilik ve karşı devrim kazanır.

Yeni bir yaşam için, Marx’ın deyişiyle onlar, “cenneti fethetmek” üzere yola koyulmuş gözü pek kahramanlardı. Bütün istedikleri, kendileri için değil, bütün insanlık adınaydı. Yaktıkları komün ateşiyle, altında durdukları gökyüzünü aydınlattılar.

72 gün süren Paris Komünü’nün ışığı söndüğünde, sokakları kanla yıkanmış bir Paris kalmıştır geride. Fransız gericiliği, Paris’in ayak takımına duyduğu nefreti, görülmemiş bir gaddarlık olarak komünarlara sunar. Herhangi bir sorgulama ya da mahkeme olmaksızın otuz binden fazla komüncü kurşuna dizilir. Kırk bin kadarı ise ya sürgüne gönderilir ya da zindanlara atılır.

Père-Lachaise Mezarlığı ve Komünarlar Duvarı

Père-Lachaise Mezarlığı’nda son çarpışmalardaki katliamın
Félix Philippoteaux tarafından yapılmış tasviri
Tıpkı eski İstanbul gibi, Paris de yedi tepeli bir şehirdir. Père-Lachaise Mezarlığı bu tepelerden birinin üzerinde yer almaktadır. İçlerinde birçok komün önderinin de bulunduğu son direnişçiler, toplarıyla birlikte bu mezarlığa doğru çekildiklerinde, mezarlığın doğu duvarı önünde kuşatılarak topluca kurşuna dizilirler. Sonradan Federeler (komün) Duvarı olarak bilinecektir burası… İşte bu duvarın önünde kurşuna dizilen komüncülerden birinin, ölmeden önce söylediği şu sözler tarihe geçecektir:

“71 gün özgür yaşadım, artık ölüm umurumda değil”

Père Lachaise mezarlığında, önünde komünarların öldürüldüğü
duvardaki onur plaket
Türkiye’den ve dünyadan Paris’e giden birçok insanın önemli bir durağı Père-Lachaise Mezarlığı’dır. Bunun nedeni, 1871’in 28 Mayıs’ında, 147 komünarın kurşuna dizildikten sonra, bu mezarlığın duvarı dibinde, bir çukura doldurularak gömülmesidir. Geçmişinde, böyle tarihsel bir olaya tanıklık eden söz konusu duvar, mezarlığın doğu ucunda bulunmaktadır. Uzun yıllar, çiçek bırakmanın bile yasak olduğu bu duvar, taşıdığı tarihsel hafızasından dolayı Fransa solunun bir anma yeri, dünyanın değişik yerlerinden Paris’e gelen devrimcilerin vazgeçilmez durağı olmuştur. Fransa tarihinde işçi sınıfının ve solun en hareketli günlerinde on binlerce, kimi zaman yüzbinlerce insan işte bu duvarın önünde toplanmakta, yüz yıl önce gökyüzünü fethe çıkarak insanlığa daha güzel, daha mutlu bir gelecek müjdeleyen komünarlara şükranlarını sunmaktadırlar.

Paris Komünü, tarihe sayısız doküman, kitap, araştırma, belgesel ve müzik eseri bırakmıştır. Bunlardan biri de Jean Vautrin’in 1998’de yayınlanan ve Paris Komünü’nün Kanlı Hafta’sını konu edinen romanı “Le Cri du peuple” (Halkın Çığlığı)’dır. Bu roman, Komün’ün 140.yılı olan 2011 yılında dünyaca ünlü çizer Tardi tarafından uyarlanarak çizgi roman haline getirilir. Türkiye’de Sertaç Canpolat’ın çevirisiyle Versus Yayınevi’nde iki cilt halinde yayınlanır.

Sürgünler şehri Paris

Sene 1961’dir.
Anadolu’dan sürgün bir şairin yolu Paris’e düşer.
Memleketine sevdalıdır şair, sarı saçlıdır, mavi gözlüdür
Ve Paris kestanelerin şehridir.
Paris’te bir kestane ağacı” vardır
İstanbul’da, Boğaz sırtlarından gelip Paris’e yerleşmiştir.”
Paris'in ilk kestanesi Paris kestanelerinin atası” dır.

Çünkü aynı zamanda, bir sürgünler şehridir Paris. Birçok Asyalı, Avrupalı aydın, ülkelerindeki baskılardan kaçarak Paris’e sığınmış, burada hayata veda etmiştir. Bu yüzden Père-Lachaise Mezarlığı, aynı zamanda birçok ünlü aydına da ev sahipliği yapmaktadır. Sayısız ünlü arasında Honore De Balzac, Frédéric Chopin, Édith Piaf, Jean de La Fontaine, Oscar Wilde gibi isimler de vardır. Türkiye’den de Yılmaz Güney ile Ahmet Kaya konuğudur bu mezarlığın.
Yılmaz Güney ve Ahmet Kaya'nın mezarı

“Le Temps des Cerises” - Kiraz zamanı

Paris Komünü Fransa ve dünya toplumuna büyük siyasal ve kültürel miras bırakmıştır. İşçi sınıfının uluslararası marşı olan “Enternasyonal” de bunlardan biridir. Bir de komün dönemin bir şarkısı vardır ki, dillere destan olmuştur. Fransızca adıyla “Le Temps des Cerises”, yani Kiraz Zamanı, Paris’e bahar geldiğinde sokaklara Paris Komünü’nün rüzgârını fısıldar.

1866 yılında, kendisi de bir komün savaşçısı olan Jean-Baptiste Clément tarafından sözleri yazılan ve müziğini 1866’da Antoine Renard’ın bestelediği, muhteşem bir melodiye sahip şarkı Paris Komünü sırasında dudaklardan düşmemekteydi.

Komün günlerinde bir hemşire vardır. Paris direnişin en zor anlarında barikatlarda yaralanan savaşçılara yardım ederken vurularak ölür. Söz yazarı Clement’in, komün yenildikten sonra şarkıyı, işte bu kadın komünara adamasıyla şarkı Paris Komünü’nün sembollerinden birine dönüşür.

Aslında bir aşk şarkısı olan Kiraz Zamanı, Komün’ü hatırlatan ezgiyle sona erer:

“Kiraz zamanını hep seveceğim
O zamandandır ki yüreğimde taşırım
O açık yarayı!”


Bizim Kiraz Zamanımız

Mayıs ayı bir hüzün ayıdır ve hep kanamalıdır.
Tarihte, sonu hüzünle sonlanan birçok olaya sahiplik etmiştir.
Geriye baktığımızda, hep kelebek kanadıyla geldiği görülür Mayıs aylarının.
Bu ülkemizde de böyledir.
6 Mayıs’ta Ulucanlar’da, 18 Mayıs’ta Diyarbakır’da, 1 Mayıs 1977’de Taksim Meydanı’nda olduğu gibi bir gelincik edasıyla kanamıştır hüzün.

28 Mayıs 1871.
Paris’te, işçi semtlerindeki son barikatın düştüğü tarih.
İşte bu tarihten 146 yıl sonra, bu sefer 2013 yılının Türkiye’sinde, bir ağaç ve kent katliamına karşı başka bir kıvılcımının ateşi parlar.
Aylardan yine Mayıs'tır.
Günlerden yirmi yedisi ve yine Kiraz Zamanı’dır.
Bir parkın kimsesizliğinde, bir ağacın çaresizliğinde, bir tutam yeşilin sahipsizliğinde büyüyen öfkenin İstanbul’u sarıp sarmalamasıdır bu.
Haziran 2012, İstanbul, Gezi Parkı

Adı Gezi Parkı Direnişi’dır.
Bir parkı sahiplenmek için İstanbul’un cümle semtlerinden öfkelerini kuşanarak gelenler, başka bir kentin, başka bir ülkenin, başka bir dünyanın mümkün olduğuna inanmış, sevinç ve heyecan içindedirler.
Şehrin ezilmişleri, dışlanmışları, işçisi, öğrencisi, öğretmeni; sokak satıcısı, araba tamircisi, tinercisi hep bir aradadır.
Adalet, eşitlik, özgürlük ve yeni bir yaşam için şarkılar söylemektedirler.
Ne var ki, mevsim yine Kiraz Zamanı’dır.
Ve Mayıs ayı hep kanamalıdır.
Bir kez daha, bir gelincik edasıyla kanar hüzün.
Bir kez daha tekerrür etmekten geri durmaz tarih.
Gezi Parkı isyancılarının aşka ve sevgiye, umuda ve özgürlüğe, adalete ve eşitliğe olan özlemleri, köhne bir sistemin kirli dişlileri arasında acımasızca öğütülür.
Aşk susar, umut kırılır, heyecan biter.
Ne var ki, bugün bile baskının, sömürünün, zulmün devam ettiği her yerde, Kiraz Zamanı’nın melodileri, adalet, eşitlik, özgürlük fısıltıları olarak kulaktan kulağa yayılmaya devam eder.