22 Ekim 2011 Cumartesi

Düşler Firarisi

sanki
mazide kalmış adı
o çocuk bakışların
bir meçhule gider gibi
anladım gelişlerinden
sanki
bir kahkaha daha eksilmiş
gülüşlerinden

nasıl ki
kaçak bir mahkum gibi
çaresiz
hicran içinde
gelip de bir bilinmezden
sessizce
sığınmışsan hayallerime
öylesine sualsiz
veda bile etmeden
gördüm ki
firar etmişsin bir gün
apansız düşlerimden

Yusuf Nazım

20 Ekim 2011 Perşembe

Henüz çıkılmamış yolculuklarım var


Evrensel Kültür Dergisi- Ekim 2011, Sayı : 238
Yusuf Nazım

Henüz çıkılmamış yolculuklarım var.

Gezginim, uçsuz bucaksız şu evrende, bir kum tanesi kadar küçük, henüz keşfedilmemiş devasa bir gezegen kadar büyük, yeni bir dünyaya yolculuklarım var. Uzansan parmaklarınla dokunacak kadar yakın, fırlasan ışık hızıyla, asla varılamayacak kadar uzak, henüz doğmamış yıldızlara yolculuklarım var. İçimde, eski zamanlara ait dayanılmaz bir merak, sanki hiç yaşanmamış daha dün kadar yakın, bilinen en eski zaman kadar uzak, geçmiş zamanlara dair yolculuklarım var. Gözlerimde yakılmamış bir yangının ateşi, kulaklarımda sanki duyulmamış sesler ve dilimde söylenmemiş nehir gibi sözcükler; söylenmemiş sihirli sözlere dair yolculuklarım var…

Henüz çıkılmamış yolculuklarım var.

Duyuyorum, damla damla dökülüyor deniz, taş taş sökülüyor dağ, tane tane büyüyor çığ, kulaktan kulağa yayılıyor bir efsane…
Uzak bir ülkede, güneş açmaz dağların yabanıl doruklarında, görülmemiş bir fırtına patlıyor. Göz gözü görmüyor, iz izi sürmüyor; sesler ağır ağır çürüyor, cümle izler siliniyor. Havada, bıçaktan beter keskin, ecelsiz ölüm kadar vahşi, çığlık çığlığa bir gecenin kulakları yırtan uğultusu; geçit vermez dağların zirvesinde, asi bir ayazın pençesinde, emaneti sırtında iri bir gölge, soğuktan donmuş parmaklarını kemiriyor.

Henüz çıkılmamış yolculuklarım var.

Filiz bile vermemiş sevda, henüz başlamamış aşk, ana rahmine düşmemiş can. İçimde dalga dalga büyüyen bir heyecan. Ne toprağın, ne ateşin, ne suyun sesi, daha başlamamış bir hayat…
Güneş, o talihsiz coğrafyada ağı ağır yükseliyor. Dağların, buram buram çayır çimen kokan eteklerindeki, kerpiç duvarlı evlerin mavi gözlü çocukları, ışığı elleriyle keserek susuyor. Güneş, denizden daha küçük, bir gölden daha büyük bir suyun koynuna kızılca bir kıyamet gibi sokuluyor. Tatvan’da Van Gölü’nün kıyısında, beyaz badanalı duvarları arasında bir genç kız, zayıf ince parmaklarıyla umutlarını dokuyor. Nemrut’un eteklerinde, kavalını kaybetmiş bir çoban, dili tutulmuş gibi mahzun, dizlerini dövüyor; önce ağır ağır çömeliyor, sonra silkiniyor, yürüyor; efsunlu sözleriyle, mavi gözlü devi sihirli lambasından çıkarmaya çalışıyor.

Henüz çıkılmamış yolculuklarım var.

Bir sazın tınısı, neyin fısıltısı, rüzgarın ıslık çalan sesi, kavalın nefesi; buharlı bir trenin zifiri karanlığı delerkenki söylencesi; bir dut ağacının bağlaması, bir kemanın inceden inceye hüzünle ağlaması…
Sihirli türküler besteliyorum kendime, kendi kendimle avunuyorum. Gözüm, gecenin alaca karanlığında, ateşten bir türkü gibi düşüyor önüme, ardından yürüyorum. Kadife koynunda karanlığın hiç durmadan ilerliyorum. Eski zaman masalları, unutulmuş hikayeler, gizli kalmış serüvenler karşılıyor beni. Şiirlerime notadan ve sesten elbiseler giydiriyorum.

Henüz çıkılmamış yolculuklarım var.

Bir film şeridi gibi geçiyor önümden hayat. Her dokunuşumda epik bir bahar gibi dökülüyor gözlerimden yaşamak; bir belgesel tadında renkleniyor, ahenkleniyor. Filmin son karesi donmuş; su akmıyor, rüzgar esmiyor, zaman geçmiyor; yönetmen sessiz, oyuncular pür dikkat, figüranlar beklemede…
Ereğli’’den Armutçuğa, yeşilin bin bir tonu arasından yorulmuş gibi ilerliyor, kıvrıla kıvrıla yükseliyor yol; sara sarmalaya çoğalıyor ağaçlar, alçala yüksele ilerliyor bir vadi; terkedilmiş baca ağızları, sönmüş ocaklar, sararmış benizleriyle evler, hüzünle yaklaşıyorlar. Sessiz ve usuldan yumuyor gözlerini, durula durula yaşlanıyor, ağır ağır çekiliyor bir hayat.
Varagel’in aşağı ucunda, paslı gövdesiyle bir vinç, 1919 yılından beri taşlaşmış, anıtlaşmış gibi öylece duruyor, belki de son vardiya işçilerini bekliyor. Batık bir kent gibi sallanıyor köpüklü dalgaları arasından eski iskele, dalgalar son hıçkırıklarını da savuruyor. Kandilli’de bir kömür işçisi bekliyor beni, yaşamaya pandomim geçecek, kim bilir heybesinde ne hüzünlü öyküler biriktiriyor. Motor çalışıyor, çarklar dönüyor, dişliler birbirine kenetleniyor, asansörler ağır ağır homurdanıyor. Yerin yedi kat derininde, karanlık bir kömür galerisinde, açılmış son ayağın biraz berisinde, bağdaş kurmuş işçiler, birbirilerine esrarengiz hikayeler anlatıyorlar.

Henüz çıkılmamış yolculuklarım var.

Hissediyorum, yenik bir ülke, yaslı bir toprak, kurumuş bir çöl; orada öylece durmuş beni bekliyor. Yarım kalmış bir düş, tamamlanmamış hayaller, yitik bir efsane…

Rafah’ın kenar mahallelerinin birinde, bir megafonun ince ve metalik sesi, dozer paletlerinin gıcırtıları arasında eriyor. Daha gerilerden, perde perde tank sesleri geliyor. Filistin’in kara gözlü çocukları, omuzlarında amerikan bayrağına sarılmış bir tabutu taşıyorlar. Görüp te yaşamayanlar, el verip ulaşamayanlar kulaktan kulağa birbirilerine Rachell Corrie’nin hikayesini anlatıyorlar. Esrarlı bir fısıltı gibi çoğalıyor, dalga dalga yayılıyor söylenceler; Gazze’nin daracık sokaklarını aşıyor, sınırları bir çırpıda geçip, ülkeden ülkeye taşıyor. Bütün eski kentlerin varoşlarını, aşağı mahalleleri, işçi semtlerini, kampusları, üniversiteleri yakılmış bir ağıt gibi dolaşıyor.

Henüz çıkılmamış yolculuklarım var.

Aklımda, yaşanmamış serüvenlerin izi, yüreğim söylenmemiş sözlerle dolu. Gideceğim gün yakın mı, uzak mı bilmiyorum? Varacağım hedefe ulaşabilecek miyim, kestiremiyorum… Dehşetengiz bir coğrafyanın serüvencisi olmak istiyor yüreğim; bütün o yalçın kayalıklar, ıssız vadiler, geçit vermez dağlar…
Kara giysiler içinde, yaşlı kadınlar kucaklaşıyorlar. Küçük mavi gözlerinde bir çocuğun parça parça safir düşler büyüyor. Havada kükürt kokusu, benzin kokusu, barut kokusu; kesilmiş ağaçların, yakılmış ormanların, vakitsiz öten kuşların korkusu; yanık otlar gibi tutuşan toprağın, akışına set çekilen bir ırmağın, apansız giden göçmen kuşlarının korkusu. Yaşamak ağır bir sürgüne dönüşüyor birden, pamuğun beyazı, buğday başaklarının sarısıyla örtüşüyor. Deşta Farkini’de, dümdüz ovada bir köstebeğin öyküleri dolaşıyor. Geride kalanlar, keskin bakışları kibirli, sakalları hırpani, şarabi bir eşkıyaya, gece gündüz korkunç eşkıya öyküleri anlatıyorlar.

Henüz çıkılmamış yolculuklarım var.

Akasyalar arasından yavaşça yürüyorum. Yıllardır yazılmakta olan, yarım kalmış bir romanın izini sürüyorum. Hafif bir yel esiyor, yağmur çiseliyor, ıssız bir köşede iki yaşlı çift, birbirine sokulmuş el ele tutuşuyor. Bahçe kapısında, oturduğu yerde taşlaşmış bir adam, eli çenesinde yıllardır derin derin düşünüyor. Bakırköy’ün bütün delileri benimle gülüyor, benimle ağlıyorlar.
Deliler koğuşuna düşüyor yolum. Kozmik zamanlardan masallar anlatıp, delice düşler kuruyorum. Mantıksız felsefe söyleşileri geçiyor içimden, deliliğe övgüler diziyorum. Anlamsız donuk bakışları, sevinçten başka bir şey gülüşleri, ürkek ve çekingen dokunuşları. Hasta, çarpık suretleriyle sürüler halinde yüzler, alın çizgilerinde derin izler, kim bilir ne garip hayatları gizler. Dışarıda yağmur hızlanıyor, koridorda ayak sesleri; mazgallar tedirgin, kötü haber erkenden yayılıyor. Duvarlar bir gecede bin yıl birden yaşlanıyor.
Çuval giymiş bir delinin, duvarları deliyor çığlıkları. Başka bir deli, korkuyla büzülmüş bir köşede, kendince söylenerek oturuyor. Dudaklarında yanmamış bir izmarit, bakışlarında keder, pörsümüş bir deftere deliliğin güncesini tutuyor.
Demir parmaklıklar, uzun ve loş koridorlar, sıska ve çelimsiz bedenler… Ara bir ıslık sesleri duyuyorum. Aklımı başımdan alamıyor, delirmeye doğru doludizgin koşuyorum…

Henüz çıkılmamış yolculuklarım var.

Görüyorum, yarım kalmış her şey beni bekliyor; bitmek tükenmek bilmeyen gece düşleri, unutulmuş şeyler, yüreğimde bir şiir sarhoşluğu, tutsak şehirler, kalbim yapayalnız bir tecrit yeri; yeniden boğuluyor Hasankeyf, sular altında kalacak Aliaone; Havana’da şeker kamışı tarlaları, talan edilmiş İskenderiye Kütüphanesi, Kaz Dağı’nın eteklerinde bir kuş sesi… Hepsi, hepsi, hepsi beni bekliyorlar… Birden sessizlik sağanağına dönüyor içim, yüreğimde gül mevsimi açıyor, damarlarımda nefti bir baharın ateşi, buram buram aşk kokuyor.
Şakaklarımda domur domur ter, yüreğimde dom dom kurşunu gibi sesler; bir dağdan bir dağa çarparcasına, damarlarım çatlarcasına, gözlerimden yaşlar boşalırcasına haykırıyorum; Henüz çıkılmamış yolculuklarım vaaaaaar! Gelen yok muuuuuuu!?..

Yusuf Nazım

Biraz müzik alır mıydınız

Biraz müzik alır mıydınız
Vurmalı çalgılardan bir demet
Ya da üflemelilerden bir sonat
Yoksa size yaylılardan mı söz etsem
Bir Vivaldi sunsam mesela
Dört mevsim kaç sonbahar
Ya içimdeki öteki bahar

Yok olmayacak böyle, biliyorum..
Biliyorum
Siz İstanbul'u özlüyorsunuz besbelli
Eski tepelerinde kırlar açan
Size iyisi mi eski bir İstanbul getireyim
Dinleyin..
Henüz tarumar edilmemiş kıyılarıyla bir Boğaziçi mesela
Hani bir Sarıyer’i, eski kayıkhaneleriyle İstinye’yi
Sana kuş bakışı Hisar'ı getireyim mesela

Hani Rumeli’den Karadeniz’e bir kız gibi bakan
Hani yollarını gözlediğin Eyüp’ü
Emirgan'ı
Sana iyisi mi bir İstanbul getireyim
Gözlerimle, bak dinle
Bu özlediğimiz bir başka şehir
Tutun ona
O bizim
Şehr-i istanbulumuz

Yusuf Nazım