19 Nisan 2015 Pazar

Adam olmak!

Yusuf Nazım
T24 / 19 Nisan 2015


Ali Özbay.
Bir engelli, belki akıl sağlığı yerinde, ya da değil; işçi veya işsiz. Ne fark eder, bir insan!
Onu, bedenini bir meydanın ortasında tutuşturmuş, alev almış yanarken gördüm.
Malatya Valiliği’nin önündeydi; elinde bir benzin şişesi, bir çakmak.
Çaresiz sözlere dolanmıştı dili.
Yaşamını kelimelerle özetlemekti niyeti.
Aklının el verdiği, dilinin döndüğünce.

Antideprasan kullanıyor Ali.
Beş yıldır engelli maaşı kesilmiş, borçları var, yiyecek hiçbir şeyleri yok!
Çaresizlik tak etmiş canına, sosyal devlete doğru dönmüş yüzünü, bağırıyor.

Hukuk devleti garibanlar için niye işlemiyor,
diyor!

Birazdan, çakacak çakmağını, tutuşturacak bedenini, alevler içinde kalacak her yanı…
Meydanın ortasında zaman hızla eriyor, kelimeler tükeniyor dilinde.
Dediğini yapıyor!
Tereddütsüz tutuşturuyor ateşi eteğinden.
Alevler içinde bir beden; yanık et kokusu, benzin, kesif bir duman…

*

Meydanda meraklı bir kalabalık. Belli ki haber tez ulaşıyor yerine.
Elleri cebinde, birazdan teşrif ediyor pek sayın vali hazretleri.
Yanında özel kalemi, müdürleri, memurları, daha bir sürü zevat.
Cayır cayır yanmaktan son anda kurtulmuş, yaralı bedeniyle yerde sırt üstü yatıyor adam.
Acıdan kısılmış gözleri, benzin ve yanık kokuyor üzeri.
Emin adımlarla yürüyor vali bey meydanın ortasına.
Velhasıl, devletin bekası adına duruma el koymuş gözüküyor.
Eğiliyor, hafif külhanbeyi, yarım ağız işareti, Orta Çağ'dan kalma bir saraylı kibriyle gösteriyor cüretini.
Kim bilir, kaç darbeden beslenmiş, bilmem hangi kanunun kuvvetinden almış gibi görünüyor cesaretini.
Sözcükleri kusar gibi öğürüyor, yerde boylu boyunca uzanmış, yaralı adamın üzerine. Sadaka dağıtır gibi söylüyor sözlerini;

“2000 Lira borcunu ödeyeceğiz, 300 de kira yardımı!”


Sesi tehditkar, parmağını sallıyor!
En yüksek perdeden geçiyor nasihatini.

“Ama”
diyor, “adam olacaksın adam!”

*
Üstünden dumanlar türüyor, perişan, yaralı bir insan. Keskin benzin kokusu, yanık ve kir içinde; zavallı, miskin, pis kokulu bir böceğe bakar gibi bakıyor gözlerine.
Dilin kemiği var mı ki?
Şimdi sormazlar mı sana ey vali;
Bir nasihat kaç para eder sence?
Sadaka niyetine verdiğin paraya değer mi büyük insanlık?
Sordun mu vicdanına, kendini ateşe verecek denli insanı canından bezdiren nedir?
Hangi kaderin insanoğluna reva gördüğü bir ateştir bu?
Ölçtün mü, sence kaç öğüne bedeldir yerde sürünen bu çaresizlik ey vali?
Biliyorum, çoğu kez rakamlardan ibarettir ölüler, yüksek makamlara bildirilmek üzere nezdinizde.
Seni, geçenlerde Yalova’da bir öğretmeni katlederken gördüm!
Resim aynıydı, suretin de tanıdık.
Dünya âleme ibretlik kalmıştı, Halil Serkan öğretmeni ölüme gönderen sözlerin vali!
Seni bilirdik, hep aynı devlet sofrasında büyümüştü kibrin.
Kim bilir hangi usulsüz kararnamenin ürünüydün sen.
Baksanız kendi suretinize, hep aynı kalıptan çıkmış, aynı süzgeçten süzülmüş gibiydiniz.
Yaşam mücadelesinde yolu kapınıza düşmüş hastanın eline, ilaç yerine harçlık sıkıştırma haliniz gibiydi cümle ahvaliniz.
Yurttaşı gavat diye görürdünüz bazen.
Beğenmediniz mi, emredip huzura çağırmanız adettendi, ne de olsa, ananı da al git, diyen bir neslin ahbabıydınız.

*
Malatya Valiliği.
Önünde bir meydan.
Yerde yarı yanmış bir insan.
Başında kalabalık; valilik erkânı, danışmanlar, korumalar.
Ütülü takım elbisesi içinde kendini adam olmuş sayan bir zat-ı muhterem!
İhtişamla yürüyor. Kendini bir şey yerine koymaktan gayet de memnun görünüyor.     
Alışıldık bir manzara, bir yerlerden tanıdık geliyor bu tarz.
Nasıl bir hayat okulundan geçmiş, kim bilir hangi kapılarda el pençe divan durmuş?
Muktedirden beter bir kibirle eğiliyor üzerine yaralının.
Etlerinin yanık kokusunu içine çekerek adam olacaksın, diye kükrüyor vali hazretleri, adam!

*

Ali Özbay.
Belli ki adam olamamış.
Hayatında bir kez olsun duvarları, altın kaplama mozaikten hamamlar görememiş, varaklı süslemeleriyle tavanların altında hiç yürümemiş, pirinç kaplı odalarda uyumamış.
Belki de Tanrısı sınamak istemiş onu; altın yaldızlı saunalarda yıkanamamış, yüzlerce dolarlık bardaklardan organik beyaz çay içememiş, buhar odalarında gençleşip, ultra lüks süitlerde kalamamış, bin odalı saraylarda hayal bile kuramamış!
Öyle ya, bu ülkede adam olmak kolay değil!
Kıssadan hisse; yani bizim Ali Özbay adam olamamış!
İşte bu yüzden olsa gerek, valinin geçilmiyor tafrasından.
Böyle buyuruyor hazretleri, aldığı güçle devletinin en yüce katından:

Adam olacaksın” diyor, “adam!”

Bir de parmağını sallıyor.
Kesif bir duman bulutu yükseliyor.
Her yan benzin, ateş ve kir.
Ağır ağır dağılıyor kalabalık.
Vahim bir sessizlik, bir çığlık olup kanıyor.
Yanık et kokusu siniyor üzerimize.

@yusufnazim

http://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/adam-olmak,11708



14 Şubat 2015 Cumartesi

Hayat sevgiliniz olsun


Yusuf Nazım
Evrensel /14 Şubat 2015

İnsan, hikâyeleriyle vardır. Ve hikâyeler onun, bu yuvarlak küreye gözlerini açmasıyla başlar. Bir serüvendir onun hikâyesi ve çoğunlukla onu başlatan bir aşktır. Önce bir tohum olur, serpilir, gelişir ve merhaba der yeryüzüne... İlk nefesini çeker içine; acı, sancılı bir yangıdır ilk duyduğu ciğerlerinde; kirpiklerini kırpar, gözlerini açar. İlk ışık demeti sızdığında gözlerine, beyne ilk algılar iletildiğinde, objeler yavaş yavaş belirmeye başladığında aslında yaşadığı ilk düş, ilk gerçek, ilk hikâyedir bu…

Sevmekle başlar insan

Sevmekle başlar insan. Önce ona ilk dokunanı, ışığı sever; sonra kokuları, teni, nesneleri; bir işi, bir inancı, bir şehri ve bir ağacı… Aşkla, özlemle, tutkuyla ve hayaller kurarak. Her şeyden önce, belki de her şeyden çok insanı severek, ona bağlanarak, onun ardından giderek.  Şair demiş ya, “bir insanı sevmekle başlar her şey.” İşte onun gibi bir şey…

Dünya Öykü Günü’ne giden yol tam da böyle başladı. “Biz öykücüler bir düş kurduk ve düşümüzün gerçeğe dönüştüğünü gördük.” Evet, böyle diyor Özcan Karabulut; öykücü, roman yazarı, bir zamanların Ankara Öykü Günleri’nin yaratıcısı,  Edebiyatçılar Derneği başkanı ve kurucularından, yakın zamanın Türkiye PEN Merkezi Başkan yardımcısı.

Kimsenin kolay tahmin edemeyeceği, düşü kuranların bile bir gün gerçeğe dönüşeceğini tahmin edemeyeceği bir düştü belki bu. Hani göle maya çalmak denir ya, işte öyle bir şey.

Her şey, “İnsanı insan yapan düşleridir” sözünün ardı sıra giderek başlamıştı. 1996 yılında Ankara’da çıkan bir öykü dergisi, belki de büyük düşlerin başlangıcı. Bir yıl sonra Ankara Öykü Günleri’ne açılan kapı. Sonra öykünün yollara düşüşü, başka şehirler, farklı ülkeler, meşakkatli ama zevkli yolculuklar. Derken 2003 yılındaki 69. Uluslararası P.E.N Dünya Kongresi’nde taçlanarak sonlanan bir hikâye; 14 Şubat Dünya Öykü Günü!

Fikir babalığını,  Çukurova’nın sıcak ve kurak topraklarında çıkarak edebiyat dünyamıza katılan Özcan Karabulut’un yaptığı Dünya Öykü Günü, ülkemiz edebiyatının dünya edebiyatına bir armağanı. Aynı zamanda Türkiye ve Dünya edebiyatçılarının, özellikle öykü yazarlarının bir onuru, gurur madalyası.

Öykülerle yaşlanıyor insan!

14 Şubat Dünya Öykü Günü. Öykünün dünü, bugünü, geleceği için. Yaşadığımız dünyaya hak ettiği değeri vermek için. Dünyanın, geçmişten geleceğe, topraktan yıldızlara uzanan hikâyesini yeni baştan keşfedip sıfırdan yazmak için.

Dünyanın öyküsünü yazan dünyanın öykücülerini öğrenmek için; İtalyan Boccacio’dan başlayıp, Fransız Maupassant’a uzanan; Rusya’dan Puşkin ve Çehov’a, Kolombiyalı Gabriel Garcia Marquez’e, oradan Bitlis’te doğup Kalifornia’ya yerleşen Ermeni yazar W.Saroyan’a kadar pek çok büyük öykücüyü hayatımıza yeniden sokmak için…

Yüz yılın büyük ustaları; Sait Faik, Sabahattin Ali, Tomris Uyar, Leyla Erbil, Memduh Şevket ve Orhan Kemalleri tanımak için; Haldun Taner, Nezihe Meriç, Onat Kutlar, Ömer Seyfettin, Aziz Nesin, Oğuz Atayları bugüne taşımak için…
Genç kuşakları Adnan Özyalçıner, Murathan Mungan, Ayfer Tunç, Füruzan’la tanıştırmak; Cemil Kavukçu, Ferit Edgü, Selim İleri, Adalet Ağaoğlu, Osman Şahin, Demir Özlü ve çok sayıda yeni öykü yazarlarıyla buluşturmak için...
Çoğu zaman hikâyelerde saklıdır geçmiş, geleceği bugünden yazmak için. İnsanın insan tarafından ötekilenmediği, teninin rengine, yaşadığı coğrafyanın biçimine, cinsel tercihlerine göre değerlendirilmediği; konuştuğu dile, sahip olduğu inanca, ait olduğu etnik kökene göre muamele görmediği; akıl ve emek kapasitesine göre sınıflandırılmadığı adil, eşit, paylaşımcı; evrensel bir barış içinde yeni bir yeryüzü için…

Öykülerle doğuyor bu hayata insan. Ömrü, kısa ya da uzun bir hikâye gibi geçiyor. Ve öykülerle yaşlanıyor insan. İşte bu yüzden öykü! İşte bu yüzden Dünya Öykü Günü! İşte bu yüzden 14 Şubat!

Ha, bir de sevgililer günü var tabii. Üstelik Dünya Öykü günü ile aynı güne denk düşen. Ne demeli, sevda güzel şey doğrusu, sevdalanmak gibisi de yok. Keşke her insanın kendi gibi güzel gören bir sevgilisi olsa; şairin dediği gibi “yaşamayı sevdiği kadar insanları da sevebilen.

14 Şubat Dünya Öykü Günü’nde hayat sevgiliniz olsun.


http://www.evrensel.net/haber/104742/hayat-sevgiliniz-olsun


5 Şubat 2015 Perşembe

Seni gördüm!

Yusuf Nazım
T24 /5 Ocak 2015


İşte bir çocuk.
İşte bir ölüm daha!
İşte yine bir çocuk ölümü daha!
Bir çocuk ölümü değil, bir çocuğun bilerek öldürülmesi daha!
Sadece bir çocuk o!
Üstelik henüz 12 yaşında!
Tıpkı sizin gibi; komşunuz, kardeşiniz gibi; belki de çocuğunuz gibi.
Onun da annesi ve babası var; ablası, ağabeyi, dostları; öğretmeni, arkadaşları var.
Belki biraz haylaz, biraz yaramaz; belki taş atıyor, oyun sanıp maske takıyor; belki dili kırık, alnı esmer, belki Kürt, belki değil, belki öz be öz Türk.
Ama çocuk!
Ama henüz küçük!
Ama henüz büyümemiş!

* * *

Nihat Kazanhan.
Öğrenciydi, okuyordu. Karnesini alacaktı, alamadı!
Çocuktu, sokaktaydı. Oyun oynuyordu, oynamaya doyamadı!
Öldürüldü!
Meçhul bir kurşunla öldürüldü!
Cizre'de, sokak ortasında, güpegündüz.
Üzerine gaz sıkıldı; gaz sıkan belli değildi.
Uzun namlulu bir silahla ateş edildi; ne envantere kayıtlıydı, ne de ateş eden belliydi.
Bir kuş gibi vuruldu, çırpındı, yere yığıldı…
Öldürüldü!
Öldüren yine belli değildi.
Tıpkı Cizre'nin diğer çocukları gibi.
Tıpkı ülkenin, başka yerlerinde öldürülen başka çocukları gibi.
Tıpkı Mazlum Akay, Doğan Teyboğa, Umut Furkan Akçil, Ahmet İmre gibi; Enver Turan, Canan Saldık, Birem Basan, Oğuzcan Akyürek gibi…
Tıpkı İzzettin Boz, Mehmet Nuri, Ceylan Önkol, Uğur Kaymaz, Berkin Elvan gibi…
Adını sayamayacağımız daha nice çocuklar gibi...
Acının dili yoktu, lâkin sızısı çoktu, hepsi de zalimceydi.
Hepsinde kirliydi elleri katillerin, yüzleri gölgedeydi.
Hep muammaydılar, meçhuldü failleri.
Hepsinde saklıydılar.
Hep gizli yürütüldü soruşturmalar...
Ya sürgündü davaları, ya da mahkemelerde devlet sırrı.
Kameralar, ya görmedi yüzünü katillerin, ya da hatırlamadı; hep başka tarafa döndü, bir türlü kaydetmedi eşkâllerini; ya da tümden silindi bellekleri…
Eğriydi terazisi adaletin, hep onlardan yanaydı.
Ya yüce yargının kollarına sığındılar, ya da komisyonlarda, alt komisyonlarda aklandılar.

* * *

Sen kimdin?
Tanımıyordum.
Bazen görür gibi olsam da puslu bir sokakta suretini, çıkaramıyordum.
Ama hep hissediyordum seni, vardın!
Soğuk nefesini duyuyordum.
Derin ve sağlam köklerin vardı senin, biliyordum.
Karanlık, izbe bir sokaktaymış gibi sinsi gözlerle bakıyordun. 
Ülkeme giydirilmiş, kanlı bir giysiydin sen, bir türlü çıkarıp atamadığımız.
Kanunların, mahkemelerin vardı senin; bir de mülkün temeli olan adaletin.
Oysaki hep eğriydi terazisi adaletinin.
Büyüktün, güçlüydün, kudretliydin.
İtaat etmeyenin üzerinde sınırsız bir şiddet, tek tip olmayana karşı nefrettin.
Hep kandın, kanlıydın, donanımlıydın.
Kürdün toprağında ya dağlara yazılmış “vatan”, ya dikenli tel, ya da duvardın; mayındın, karakoldun, kalekoldun.
Tankların ve uçakların vardı senin; ateş ve zehir kusan silahların, insansız havalanan araçların.
Nereye gitsek senin kokun duyuluyordu, korkunç ve iri gözlerin, karanlık bakışların vardı; her şeyi duyan hassas kulakların…

Seni neyle kıyaslasam, nasıl anlatsam ki şimdi?
Öylesine ceberrut, öylesine acımasızdın; darbeler yapar, silah zoruyla kanunlar çıkarırdın.
Güçten ve kudretten öylesine gözü dönmüş, öylesine sarhoş ve şımarıktın.
Kürt’le, “kırt” diye alay eder, ecnebiyi “huzur bozan” diye kovar, beslemek istemediğinde insanları ipe çekerdin; döver, sakat bırakır, işkence ederdin.
Sen nasıl bir şeydin böyle?
Korkunçtun, acımasızdın, kirliydin.
Kimse göremezdi yüzünü, hep karanlık ve gölgedeydin.
Hep yüksek perdeden, öylesine gür çıkardı ki sesin; hep buz gibiydi, ensemizde ölüm gibi soğuktu nefesin.
Her an canını yakmaya hazır gibiydin, sana biat etmeyen herkesin. 

Seni anlamak niye böyle zordu?
Nasıl böyle gözü dönmüş, böyle kalbi kara, nasıl böyle çirkeftin!

* * *

Ekonomi senin elinden devşirilirdi daima, piyasaları sen yapardın.
Ticarette tefeci, borsada vurguncu, ekmeğimize gizliden gizliye yapılan zamdın.
Ya doğrudan doğruya hırsız, ya dolaylı talancı, ya da hep hırsızdan yanaydın.
Yer altında ölüm, toplu sözleşmelerde taraf, bütün grevlerde yasaktın.
Kentsel yenileşme adı altında, nasıl da inceden inceye bir kurnazlıktın sen; insan sağlığı üzerinden pazarlık, taşeron sisteminde kan emici tuzaktın.
Hep varsılın tarafında, mülk sahibine yakın, kudretli olandan yanaydın.
Oldun olası hep işçiye, emekçiye ve öğrenciye uzaktın.
Bankalarda faizci, komisyonlarda yandaş, ihalede fesattın.
Emeğin üzerinde vergi, tüccarın elinde komisyon, ücretten kesintiydin sen.
Sen her yerdeydin, her şeydeydin, hep üzerimizdeydin.
Dairede yönetici, yönetimde bürokrasi, Mecliste siyasettin.
Görünürde katıksız bir demokrasi  vardı; sözde özgürlüklerden, en çok da insan aklarından yanaydın.

Yurdum insanı için açlık sınırında bir yaşam, vekili için kıyak emeklilik, "milletin bekası" için örtülü ödenektin.
Lakin boyun eğmeyen için sürgün, karakolda işkence, sokakta cinayettin.

Daha ne sayayım senin için, ne söyleyeyim?
Kupon arazilerde rant, çikolata kutularında ticaret, kasa kasa dolar, külçe külçe altındın.
Yalanda, dolanda, talanda üstüne yoktu senin, ustaydın. Her şeye hâkimdin; müfettiştin, avukattın, savcıydın; müsteşardın, bakandın.
Sen ki bankada genel müdür, yüksek makamlarda danışman, yönetim kurullarında idareci, köylüye karşı daima tefeciydin.
HES’lerin, kanalların, köprülerin vardı senin, hep rüşvetle, yolsuzlukla anılırdı adın.
Peki ya vicdanın, insafın? Bilirdik vicdanın yoktu, lakin insafın da kurumuştu.
Köylünün karşısında tam tekmil hazırdın; polisi, jopu, jandarması; ÇED raporu, TOMA’sı, kalkanı ve gaz bombası…
İşte böylesine güçlü, böylesine muktedirdin.
Taşını, toprağını, suyunu savunanları; kadınını, kızını, gelinini; 70’lik ninesini ıssız dağ başında kıstırır, amansız gaza boğar, kılıç kalkan vadinin dibine püskürtürdün.
Çünkü karakolun ve askerin, türlü türlü silahların vardı senin!
Yetmezse eğer avukatların, raporların, komisyonların; mahkemelerin ve kanunların vardı.
Nasıl da kanlı bir tünele benziyordu geçmişin, nasıl da karanlıktı!
Nerden almıştın bu gücü, nasıl böyle cüretkârdın!

Eskileri geçtim, daha 1 Mayıs 77’den hatırlıyorum seni.
Taksim Meydanı’nda ne büyük bir provokasyondun!
Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’da korkunç bir katliamdın!
Yoktun ama korkulurdun; meşhurdun fakat ortalıkta olmazdın; meçhuldün, aslında bilinirdin.
Gencecik delikanlıların boğazında yağlı kalın bir ilmektin; çocuk bedenlerinde mermi, sana karşı koyanın ciğerlerinde zehirdin. 
Senden olmayanı sürgünlere gönderir, zindanlarda çürütürdün; iz sürer, bastırır, dağ başında öldürür, deniz ortasında boğardın.

Seni hak etmiş miydik biz zalim?
Hak etmiş miydi seni ülkem; toprağım, insanım, yurdum?
Sen nasıl bir zulümdün böyle? Söyle, nereden bulaşmıştın? Bunca yıl ne yapmıştın? Geleceğimize nasıl kıymıştın?
Nasıl bir ateştin sen?
Aydınımı, yazarımı, sanatçımı Madımak’ta cayır cayır yakmış, Roboski’de Kürdün üzerine, nasıl böyle bomba olup yağmıştın!

Söyle, şimdi sana nasıl inanayım?
Söyle neyimsin benim? Seni nasıl tarif edeyim?
Hep yalandı söylediklerin; hep hileydi, kurnazlıktı kalbinde beslediklerin, hep düzmeceydi yaptıkların.
Hep karşısında olmuştun ötekinin; yoksulun, yoksunun, yalnızın ve dışlanmışın.
Hep yok saymıştın başkasını; hep küçük görmüş, aşağılamıştın.
Neye benziyordun sen?
Nasıl bir akıldın, ne biçim bir ruhtun, nasıl bir duyguydun?
Kürt’ün dilinde kilit, Rum’un ayağında pranga, Ermeni’nin sırtında kurşundun.

* * *

Seni gördüm!
Sen hep oradaydın!
Fısıldayan sesinden, karanlıktaki suretinden, o kirli ayak izinden teşhis ettim seni!
Çelik bir zırha bürünmüş, demirden bir ata binmiştin.
Üstelik zehir kokuyordu nefesin.
Korkmuş, çürümüş, eskimiştin.
Seni tanıdım!
Sen devlettin!
Sen kaybettin!


http://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/seni-gordum,11195

1 Şubat 2015 Pazar

Bir Syriza bir Alexie bir Berkin

Yusuf Nazım
Evrensel Pazar Eki
1 Şubat 2015

Yeni yıla soğukla girmiştik. Ocak hem sert, hem acımasızdı. Kötülüğün sivri okları, Paris'in göbeğinde Charlie Hebdo'yu hedef almıştı. Avrupa'nın tam ortasında umudumuzun mizahına kıymıştılar.

Ocak, Ege Denizi'nin iki yakasında da soğuk geçiyordu. Mavi suların beri tarafında termometreler, son elli yılın en soğuk günlerini göstermişti.

Derken, Ocak ayının sonu yaklaştı, soğuklar geride kaldı. Ege'nin iki yakası da ısınmaya başladı. Komşuda erken seçimler vardı. Nasıl ki İzmir son elli yılın en soğuk günlerimi yaşadıysa, Atina’da, son kırk yıldaki en sıcak günlerini yaşıyordu.

Yunanistan’da seçimler vardı. Ülkeyi kara bir rejime sürükleyen 1967-1974 arası Albaylar Cuntası yönetiminden sonra yarımada bir türlü rahat yüzü görmemişti. Bir yandan, umudu kırılan ülkede, sık sık el değiştiren yeni egemenlerinin doymak bilmez iştahları, öte yanda, tarihsel direnme geleneğini asla terk etmeyen Yunanistan halkı ve gençliğinin mücadelesi...

Aradan geçen uzun yıllar… Sağ liberal politikalarla sosyal demokrasi arasında oynanan demokrasi oyunu. Adı sosyalist olan ama bütünüyle burjuva-kapitalist programları halka dayatan partilerle kaybedilen zaman. Aynı programların farklı versiyonlarının sağ partilerin eliyle uygulama girişimleri… Bu arada, her seferinde öfkesini, memnuniyetsizliğini meydanlara boşaltarak isyanını barikatlarda körükleyen ve ancak sokakta bir araya gelmeyi başaran ötekilerin bitmek ilmeyen direnişi...

Bu ötekilerin sokaktaki varlığı başkaydı tabii. Hep sıcak tutuyordu ülkenin sokaklarını, meydanlarını, siyasetini. Atina’nın elitleri, bu kendini bilmez maceraperestlere hep yeni tuzaklar kurup, başlarına yeni çoraplar örmeye çalışsa da, alanlardaki bu çok renkli, çok becerikli, çok şenlikli çapulcular ne yapıp edip bu oyunları alt etmeyi başarıyorlardı. Sokağın sahipleri, hile ve kurnazlıkta, eski Yunan soylularından geri kalmayan yeni oligorklar karşısında, gün geçtikçe biraz daha birbirine sokuluyor, biraz daha yaklaşıyor, kucaklaşıyorlardı.

Sonunda, sağın ve sosyal demokrasinin iflah olmaz kandırmacalarından bıkan kalabalıklar, yeni bir umut merkezini inşa etmeye giriştiler. Bir süredir meydanları zapt etmiş kalabalıklar; solun ve umudun birçok renginden oluşmuş ötekiler, 2004 yılında Syriza’nın çatısı altında toplandılar. Sonrası, umudun ağır ağır, soğukkanlı bir sabırla büyümesiydi. Önce 2004 seçimlerinde barajı geçtiler, ardından 2007’de %5 oy aldılar, son olarak da 2012’de %26 lık oy oranıyla ülkenin ikinci partisi olmayı başardılar.

Sonunda, Yunan egemenlerinin yönetememe krizinin had safhaya çıktığı bir dönemde erken seçimler yapılmasına karar verildi. Kalabalıklar, bu sefer 25 Ocak 2015 Pazar gününe odaklanmıştı. Seçim tarihi yaklaştıkça Yunanistan'da sokaklar iyice hararetlendi. Öyle ki, 1974 yılından itibaren, son kırk yılda Atina böyle bir sıcak görmemiş, ülkenin siyaseti hiç bu kadar ısınmamıştı.

Eski düzenin sahipleri, yıllardır Yunanistan halkının emeği üzerinden geçinen asalak, bezirgân sınıf tabii ki boş durmayacaktı. Temsilcisi olan partiler aracılığıyla, giderek yükselen Syriza'yı karalamaya başladılar. Onları küresel sermayenin düşmanı, AB karşıtı, anarşinin, istikrarsızlığın ve belirsizliğin temsilcisi olarak gösterdiler. Ne var ki tarih, 25 Ocak 2015’i, saatler gece yarısını gösterdiğinde tüm bu gayretlerin sökmediği anlaşıldı. O ana kadar Yunanistan politik sahnesinde yok sayılanların, dışlanmışların, ötekilerin doldurduğu sokağın ibresi tek bir partiyi işaret etmişti: Syriza! Evet Syriza... Eski egemen sınıfın şantajları beş para etmemiş, sokağın iradesi, belki ‘başka bir dünya mümkün’ dür diye yeni bir şeyi denemeye işaret etmişti.

* * *

Pazar akşamı, aslında Ege'nin iki yakası da ısınmıştı. Belki birbirlerinin farkında değildiler ama her iki tarafta da farklı, derinden derine yanan bir ateşin harareti vardı. Karşı yakada, öteki olmaktan bıkmış bir halkın canını dişine takmış demokratik kalkışması, beri yakada, bu hamleye kilitlenmiş umutlu bekleyiş...

Ne oluyordu bize böyle? Atina’nın yükselen ateşini anlıyorduk da, bizdeki bu yükselen hararet de niyeydi? Niye insanların gözü kulağı denizin öte yakasındaydı? Niye, henüz oylama sürerken bile komşuda, denizin bu tarafındaki çoğu insanın aklı, ona hep düşman diye belletilen komşusundaydı? Sahi, her sene bayram törenlerinde tekrar tekrar denize döktüğümüz onlar değil miydi? Hani, hep okul kitaplarında bize gâvur diye öğretilen? Öyleydi ama şimdi komşuda, yıllardır ötekileştirilmiş olanların yürüyüşüne beslenen umut da neyin nesiydi? Niye birçok insan, işini gücünü bırakmış, denizin ötesinden gelecek habere odaklanmıştı?

Denizin karşı ufkundan doğan umut güneşi, ağır ağır yükseldi. Gelen her haberle birlikte komşunun yüzü biraz daha güldü. Komşunun gülen yüzüyle birlikte, sanki bizim de yüreğimiz güldü. Syriza'ya eklenen her puan coşkuyla karşılandı. Mesajlar dolandı, tweetler atıldı, oy oranları, resimler paylaşıldı. Sokaklar zaten doluydu, şimdi tıklım tıklım yeniden doldu taştı. Sonuçta Syriza kazandı! Syriza değil sanki biz kazandık! Başkent Atina’nın, Selanik'in, Rodop'un, İskeçe'nin sokakları şenlendi; sadece komşunun yüzü değil, Ege’nin iki yüzü birden şenlendi. Komşumuz, ilk defa yüzünü umuda doğru dönmüştü. Kırk yıldır, ilk defa aşağıdakilerin sesi böylesine gür çıkmıştı. Ötekiler, zapt ettikleri meydanlardan ve sokaklardan çıkarak ayak olmaktan kurtulup baş olmaya kalkışmış, sonunda sokağın gücü galip gelmişti.

* * *

Onlar, belli ki yeni bir dünyaya gidecek yolun kapısını aralamak için yola çıktılar. Şimdi umutları, hayalleri ve özlemleri sınır tanımayan bu kalabalıklar ilk defa yeni bir şey deneyecekler. İşleri zor! Hem de hayli zor! Üzerinde yaşadığımız kürenin toplam servetinin yarısını elinde bulunduran %2,5 luk dünya eliti, şimdilik sadece izlemekle yetiniyor. Oysaki sayısız kolları, tarihsel tecrübesiyle dünyayı ahtapot gibi sarmış devasa bir finans kapital, silahlarını kuşanmış savaş arenasında onları bekliyor.

Bu koşullarda, komşunun yüzü daha ne kadar gülmeye devam edecektir, bilinmez. Ancak görünen bir şey var ki, karşılıklı kin ve nefretle beslenen bir denizin iki yakasında umutları, düşleri, özlemleri birbirine benzeyen halkların arasında bir umut köprüsünün temelleri atılmış gibi. İlk defa, komşusunun umudu bir ülkenin de umudu olmuş gibi. Bu yüzden olsa gerek, kapitalizmin küresel imparatorlarının şaşkın bakışları altında Syriza’ya ilk kutlama mesajı, Ege’nin bu yakasından, HDP eş başkanı Selahattin Demirtaş'tan geldi: “Yoksullar için, emekçiler için, özgür bir dünya için yolun açık olsun kardeşim

***
Çoktan gece olmuş, Ege'nin mavi sularına karanlık çökmüştü. Ancak, denizin öte yakası ışıl ışıldı. Kutlamalar çoktan başlamıştı bile. Her tarafta özlemi duyulan bir sevincin ruhu, umut ve isyanla harmanlanmış bir şölen havası, kazanılmış bir zaferin çok renkli, çok sesli, çok neşeli bir ahengi vardı. Alanlarda çalınan Çav Bella'nın yürekleri coşturan ezgileri iki kıtayı ayıran suları aşıp Anadolu'ya kadar ulaşıyor; sanal ortamlardan paylaşılan kutlama mesajları, afişler, posterler ve fotoğraflar bütün dünyayı dolaşıyordu... Biz kimdik? Nasıl bir pay biçmiştik bu başarıdan kendimize? Karşı kıyıdaki bu seçimlerle niye bu kadar çok ilgilenmiştik? Nasıl olmuştu da komsumuzun umudu, bizim de umudunuz olabilmişti? Sahi, biz Syriza'yı niye sevmiştik?

Bunu, Atina’nın ısınmış sokaklarından önüme düşen o resmi gördüğümde anladım. Kalabalıkların coşkulu kutlamalar yaptığı saatlerde Atina’dan sıradan bir sokağın resmiydi önümde duran. Soluk yüzlü, yüksekçe bir duvar; üstünde politik bir kavganın dili, ötekilerin, sokağın sesi; boydan boya yazılar, sloganlar, afişler... Bir de kocaman resim asılmıştı üzerine. Altında Türkçe-Yunanca yazılmış yazı: 'Kardeşimsin Berkin', 'Kardeşimsin Alexie'…

Alexie bir zengin çocuğuydu. Karşı kıyıda doğmuş, küçük yüreğiyle sokakta adaletsizliğe isyan etmiş, 15 yaşındayken, Yunan polisinin kurşunuyla öldürülmüştü. Sokağın öfkesi, içişleri bakanını istifa ettirmeye yetmişti. Berkin ise yoksul bir aile çocuğuydu, Ege’nin bu yakasına aitti. Bir gün ekmek almaya çıkmış, bir daha geri dönmemişti. Sonradan, başbakan tarafından destan yazdı diye övülecek ülkenin polisi tarafından 15 yaşındayken vurulmuştu. Failini, devlet bilerek saklamıştı!

Alexie ve Berkin; iki yakanın kardeş çocukları. Ege Denizi’nin ayırdığı toprakların umudu olarak kalplerdeki unutulmaz yerlerini alan iki küçük çocuk! Yunanistan halkı vefalıydı, Alexie’i bağrına basmıştı. Öyle görünüyordu ki bunu yaparken Anadolu’nun kara kaşlı, kara gözlü çocuğunu da unutmamıştı. Berkin Elvan’ı kendi evladı bilmiş, onu da tıpkı Alexie gibi bağrına basmıştı. Şimdi anlıyordum ki ben, yeni bir rüzgâr esmeye başlamıştı Ege’den; taze, efil efil ve serinden. Ve artık, birden çok adı vardı umudun: Bir Syriza, bir Alexie, bir Berkin…

@yusufnazim

29 Ocak 2015 Perşembe

Bu iş yerinde grev var!

Yusuf Nazım
KIZAK/İçinden hayat geçen yolculuklar, Öykü (*)

Belki de özlediğimiz bir şeydi. Belki, kaybettiklerimize dair belleklerimizi tazelememize neden olacak küçük bir ipucu. Ya da, yanılgılarımızdan çıkartacağımız bir ders, unutulmaya yüz tutmuş nice şeylere dair bir sevinç işareti...

Sabahın, artık eskimeye yüz tutmuş o sonbahar aydınlığında, sararmış ağaç yaprakları arasından sızan güneşin ışınları, hiç alışık olmadığı üzere bir pankartı aydınlatıyordu;

“Bu İş Yerinde Grev Var! “

Gülümsedi... Yılların, artık çok geride bıraktığı, unutulmuş onca şeye dair bir şeylerin kımıldadığını hissetti içinde; henüz kaybolmamış umutlar, geçmişten geleceğe duyduğu, bir türlü bastırılamayan özlem ve henüz çıkılmamış yolculuklar… Eski, soluk sarı duvarlarıyla bahçe demirleri arkasına saklanmış Telefon Santralı binasının önünden geçerken, sessiz, yürekten bir selam çaktı içinden. Belki duydular içeridekiler, belki duymadılar. Belki sessiz bir gülümsemeyle aldılar selamını. Belki de, grevde geçen bu ilk günün heyecanlı sohbetleri arasında, hiç fark edilmeden eridi gitti bu selam…

Arabasını, bu düşünceler içerisinde park etti yolun kenarına. Biraz önce, telefon santrali binasının önünden geçerken hissettiklerini hazmedebilmek için olsa gerek, aracının içinde bir süre bekledi. İş yerinin önünde, yoldan gelip geçenleri izledi. Aynı duyguları yaşayıp yaşamadıklarını merak etti. Herkes telaşlı telaşsız, kaygılı kaygısız cadde ve kaldırımlarda yürüyor, hep o birbirine benzeyen halleriyle bir yerlere yetişmeye çalışıyor gibiydiler. Bazıları için, olağanın dışında bir kaygıyla başlayan bu günden, onların payına düşen bir şeyler var mıydı acaba? Belki kiminin akrabası, kiminin çocuğu, kiminin komşusu grevle başlayan böyle bir günden kendi nasiplerine düşeni, şu ya da bu şekilde alacaklardı. Ya da, bütün bu olup bitenden habersiz, her günkü sıradan yaşantılarından farklı hiç bir şey hissetmeden, en olağan hallerini taşıyarak bu devasa metropolün kalabalık caddelerinde kaybolup gideceklerdi.

Sonunda, hep aynı düş gücünün eseri benzer kurgularla, içinde eksik kalmış bir şeyleri duyumsayarak girdi odasına. Sorular peşini bırakmadı, ardı sıra geldiler;

“Grevin ilk günü nasıl başlamıştı acaba?“
“İş yerine nasıl bir heyecanla gelmişlerdi?”
“Günü nasıl karşılamışlardı?” 
“Aileleri nasıl yolcu etmişti onları?” 
“Kahvaltı yapmışlar mıydı?” 
“İş yerinde bir ihtiyaçları var mıydı?” 
“Yalnız mıydılar?” 
“Yürekleri tedirgin miydi?..” 
“Yoksa, yeni güne, yeni bir adım atarak kazançla çıkmayı umdukları bir mücadeleye girmenin gönül rahatlığı içinde miydiler?...”

Eli kendiliğinden uzandı telefona...

                                          * * *

Yol kenarına, sıra sıra dizilmiş çınar ağaçlarının, sararmış yaprakları arasından sızan sabahın ilk ışıkları ürkek ve tedirgindi. Bu tedirginlikten, içeride çalışanların, ya da grevin ilk gününe çalışmadan başlayanların paylarına düşen, kaygı dolu bir bekleyişten başka bir şey değildi. Güneş, dalga dalga yaydığı günün bu ilk ışıklarıyla sanki bir sonbahar sabahının serinliğini daha yenmeye çalışıyordu.


Yirmi beş yıldır ilk defa greve çıkılıyordu... İlk defa kendilerine sunulanın dışında, kendileri için bir şeyleri yaratmak istiyorlardı. İlk defa, önlerine konulan bir şeyi kolayca kabul etmeden ona itiraz edecek, ilk defa söylenen bir şeyi duymazlıktan gelecek, çalışma yaşamları boyunca hep üretmek için kullandıkları bu aklı ve emeği, ilk defa üretmemek için kullanmayı deneyeceklerdi. Hayatlarında, belki de bir ilk olacak bu şeyin, o tarif edilmez heyecanı inceden inceye bütün bedenlerini sarmış, damarlarında bir uğultu gibi akan kan, bu serin sonbahar sabahında yüreklerinde adeta bir fırtınaya dönüşmüştü.

Belki birazdan bağıra çağıra çalacaktı telefonlar. Arıza kaydı vereceklerdi bir bir. Belki yeni bir müşteri arayacak, günlerdir bir türlü gelmeyen servisten hesap soracaktı! Belki haftalardır bekleyen bir diğeri, yeni adresine telefon bağlantısının niye bir türlü yapılmadığını şikayet edecekti. Belki bölge müdürü arayacak, belki tersleyecek, azarlayacaktı. Belki, greve çıktıkları bu ilk güne inat yağmur gibi yağacaktı telefonlar; arıza, bakım, şikayet, ADSL diye...

Derken ilk telefon çaldı! Grevle başlayan bir günün mahmur ve ağırdan sessizliğini bozan ilk şeydi bu. Ofisleri, yan yana dizili santral kabinlerinin bulunduğu ve klima ile sürekli soğutulan santral odasının hemen yanındaydı. İçerideki masanın etrafında dört kişi oturuyordu. Taze demlenmiş çaylarını fırtlarken, tedirgin bakışlarını, buruş buruş alınlarında saklamak ister gibi bir halleri vardı. Masada oturan dört işçi çalan telefon sesine önce aldırmadı, bakmadı bile. Telefonun ikinci çalışına da hiç biri oralı olmadı. Üst üste çalmaya devam eden ring sesi, sonunda birbirleriyle göz göze gelmelerine neden oldu. Gözlerindeki korkuyla karışık tedirginlik odadaki ağır havayla bütünleşti.

Bu kadar ısrarla telefonu çaldıran kimdi acaba? Belki amirleriydi! Belki arıza için kayıt bırakacak bir müşteri... Belki, kötü bir habere çalıyordu telefon; hiç beklemedikleri dişli bir müşteri çıkacak, avazı çıktığı kadar bağıracaktı!.. Ne diyebilirlerdi ki? Nasıl savunabilirlerdi kendilerini?.. Karşılarındaki öfkeyle bilenmiş haykırışlara ne karşılık verebilir, görevlerini yapmadıklarını nasıl açıklayabilirlerdi? 

İçlerindeki korkuyla karışık tedirginlik duygusunun yerini belli belirsiz bir pişmanlık duygusu alıverdi birden. Niye çıkmışlardı ki bu greve! Yıllardır ekmeğini yedikleri bu devlet kapısında, şimdi niye bu kadar umarsız oturuyorlardı? Yıllardır böyle gelmiş ve böyle kurulmuş bir düzeni birden bire nasıl değiştireceklerdi? Greve katılmak da nereden çıkmıştı böyle? Karısı bile söylemişti bunu… Belki de yanlış mı yapmışlardı? Yanılmışlar mıydı yoksa? Bu kadar işsizin olduğu koşullarda, çalışıyor olmaları bile önemli bir şanstı aslında. Buna şükür etmeleri gerekmez miydi? Biraz kayıpları olsaydı, ne olurdu sanki? Üç lokma daha azalmış sofralarından, ne çıkardı bundan?

Telefon acı acı çalmaya devam ediyor, caddeden geçen arabaların gürültüleri bir uğultu halinde açık pencereden, inadına inadına içeri doluyor, korna sesleri adeta bir protestoya dönüşüyordu. Israrla çalmaya devam eden telefonun kulakları tırmalayan sesi giderek daha da büyüyordu... Dört işçi yeniden göz göze geldiler. Derken, içlerinden bir tanesi yavaşça doğruldu, ürkek adımlarla telefona doğru isteksizce yürüdü. İşiteceği ilk azar cümlesine karşı, sanki içinden bir hazırlık yapıyordu. Eli telefona ilk defa bu kadar ağır uzandı. Ahizeyi yavaşça kaldırdı. Titrek bir sesle;

“Buyurun, Esenkent Santralı” dedi.
Karşıdaki ses,

“Hüseyin beyle görüşmek istemiştim” dedi.

Santral görevlisi, korkarak ve yavaş sesle,

“Efendim bu gün grevdeyiz” diye yanıt verdi.

Telefonun öbür tarafından, gayet yumuşak, sevecen bir ses tonuyla tek bir cümle akıverdi kulağına;

“Greviniz kutlu olsun arkadaşlar. Başarılar dilemek için aramıştım..”

Afalladı. Birdenbire, yüreğine doğru sıcak bir kütlenin hücum ettiğini hissetti. Gözleri kararır gibi oldu, başı döndü, boğazı düğümlendi. Yutkunmaya çalıştı, başaramadı. İçindeki, biraz önce hissettiği korkuyla karışık kaygılara dair duygudan eser kalmamıştı. Gözlerine, yıllardır unutulmuş, sanki hasreti olduğu şeylere dair bir sevinç ışıltı gelip yerleşti.

“Teşekkür ederim efendim, sağ olun” diyebildi ancak. 

Arkasına dönmeden bir süre öylece kalakaldı. Ahizeyi ne zaman yerine koyduğunu fark etmedi bile. Kendini toparladığında, geriye, arkadaşlarına doğru döndü, birkaç adım attı. Masadaki üç işçiden başka, sanki odanın bütün eşyaları susmuş ona bakıyordu. Yanlarına geldiğinde, yutkundu, öksürür gibi yaptı. Yılların yıprattığı, yüzündeki o derin izlerden aşağıya doğru ağır ağır süzülen iki damla göz yaşını saklayamadı...

                                           * * * Aramakla iyi etmişti. İçerisinde hissettiği o büyük boşluğu, bir parça olsun gidermiş olmanın rahatlığını duydu yüreğinde. Sabahın, o taptaze ve yeni bir güne hazırlanan bütün ışıklarını odasına dolmuş gibi hissetti. Gözleri aydınlandı. Yüreği, sıcacık ve ekmek tazeliğinde akan bir şeyleri fısıldıyordu sanki. Ekrandaki kendi siluetini şöyle bir süzdü. Elleri kendiliğinden uzanıverdi klavyeye. Bilgisayar, internet, elektronik posta… Takırdayan tuşların sesleri bozdu odanın sessizliğini; birden cümlelere dökülüverdi tek tek sözcükler, ışık hızıyla dağıldı dört bir yana;

“Haydi, bir selam da siz söyleyin onlara, belki duyarlar...”

Not: Bugün metal iş yerlerinde 10 ilde, 22 fabrikada grev var. Haydi, bir selam da siz söyleyin onlara, belki duyarlar :)

(*) "KIZAK/İçinden hayat geçen yolculuklar" öykü kitabından
Evrensel Basım Yayın 128 s. İstanbul, 2012, ISBN : 9786055315214

26 Ekim 2014 Pazar

Benim annem cumartesi

Cumartesi Anneleri 500. haftada Galatasaray'da
Yusuf Nazım
Evrensel
26 Ekim 2014
Benim annem cumartesi. Hem de uzun yıllardan beri.

Uzun yıllardan beri benim annem Galatasaray Lisesi’nin önünde. Elinde kırmızı bir karanfil, göğsünde bir yara. Çığlıklarını sessizce bırakıyor sokaklara.
Benim annem neden cumartesi? Çünkü benim annemin çocuklarını kaybettiler.
Çünkü onlar çocuklarından haber alamıyor. Benim annemin bir mezarı dahi yok çocuklarının. Benim annem bayramlarda mezarlığa gidemiyor, çocuğunun mezarına el süremiyor. Benim annemin, evinin aralık kapısına bakan gözleri daima yaşlı ama ağlayamıyor.

* * *

Onlar başlangıçta yalnızca bir elin parmakları kadar azdılar. Çaresiz, yüreği yanık ve perişandılar. Kim eşini kaybetmişti, kimi çocuğunu, yakınını. Hepsi de bir vicdan arayışındaydılar. Yıllarca çalmadıkları kapı, başvurmadıkları makam kalmamıştı. Ç
ocuklarını sağ bulmak isteyen anaların arayışı, zaman geçtikçe onların ölü bedenlerini aramaya, çok daha sonra ise kemikleriyle yetinmeye dönüşmüştü.

Çaresizlik, sonunda bu bir grup kadını 27 Mayıs 1995 cumartesi günü İstanbul’da Galatasaray Lisesi önünde buluşturmuştu. Amaçları, yeni kayıpların yaşanmaması, kaybedilenlerin akıbetinin araştırılması ve sorumluların adalet önüne çıkarılarak yargılanmasıydı… Dövizsiz, pankartsız, slogansız, ellerinde sadece kayıplarının fotoğraflarıyla oturarak belki duyulur diye, sessizliklerinin ses olmasıydı.
İşte, benim annem bu yüzden cumartesiydi.

Taşıdıkları resimlerin hikâyeleri kirli bir tarihe akıyordu onların. Sessizlikleri, sevdiklerine ulaşmanın çabasından ibaretti ve katlanıldıkça çoğalan acıları taşıyorlardı analar yüreklerinde.

20 Mart 1995'te evine gelmeyen Hasan Ocak'tan 55 gün haber alınamamıştı. Onun işkence edilerek telle boğulmuş cesedi İstanbul'da Beykoz Ormanları’nda bulunmuştu. Hasan Ocak’ın ıssız bir ormanda bulunmuş cesedinin kimsesizler mezarlığına gömüldüğü ortaya çıkmıştı. İşte, Hasan Ocak’ın işkence edilmiş bedeninin kimsesizler mezarlığında bulunduğunun ortaya çıktığı andan itibaren benim annem hep cumartesiydi...

Ne ilk kaybedilendi Hasan Ocak, ne de son olacaktı.
22 Mayıs 1995’te Rıdvan Karakoç’un da aynı akıbeti yaşadığı anlaşıldı. Daha nice kayıpları vardı bu ülkenin. Nice analar taş basıp beklemişti bağrına. Nice ananın kapısı bir daha kapanmamıştı; giden ve bir daha geri dönmeyen çocuklarının ardından.
İşte bu yüzden, her cumartesi Galatasaray Meydanı’nda artık bir grup kadın vardı. Her birinin bir yakını gözaltında kaybedilmişti. Her birinin yüreği yarısından kesilmişti. Otuz kadar insanın her birinin yarısı eksilmişti.

İşte bu yüzdendir ki her hafta benim annem cumartesiydi.
Onlar, sadece yakınlarının kemiklerinin bulunmasını değil, aynı zamanda sorumluların hesap vermesini istediler; yargı önüne çıkarılmasını, bir daha benzer acıların yaşanmamasını dilediler. Bunun için, her cumartesi, Galatasaray’da sessiz bir çığlık olup kanadılar. Ellerinde kayıp resimleri, yarım saat boyunca hiç konuşmadan oturdular. Kaldırımlarda, soğuk taşların üzerinde evlatlarını ve onların katilleri aradılar. Yanlarından gelip geçen insanların gözlerine bakarak medet umdular. Ne kayıplarını bulabildiler, ne de onların katillerini. Ama yılmadılar..

Cumartesi toplanmaları bir ayını doldurmamıştı ki, korkuya bulanmış zifiri bir karanlık dikildi önlerine. 1996’da Habitat Zirvesi sürerken polis saldırıları başladı. Her seferinde panzerler, Tomalar, akrepler yürüdü üzerlerine. Örgütsüz, dövizsiz, pankartsız ve slogansız bekleyen anneler dövüldüler, yerlerde süründürüldüler, polis köpekleri salındı üzerlerine, her hafta gözaltına alındılar… Onlarsa korkmadılar, direndiler... Beş hafta sürdü saldırılar. Lakin, gücünü yasalardan alıyordu karanlık. 1999’da eylemlerine ara vermek zorunda kaldılar.
Zaman ne açılmış yaralarını kapattı onların, ne acılarını dindirdi. Ne de kaybolmuş evlatlarından haber aldılar. 10 yıl sonra, yarım kalan yolculuklarına 2009'da yeniden koyuldular. 31 Ocak 2009'da, 1915'te kaybedilen Ermeni aydınları da kayıplarının arasına katarak yollarına devam ettiler.
Sonra Diyarbakır’dan, Batman’dan, Urfa’dan ve Cizre'den başkaları onlara ses oldular. Biraz daha büyüdüler, çoğaldılar. Giderek daha çok duyulur oldu çığlıkları, Avrupa’dan, Amerika’dan, Şili’den, Arjantin’den, Meksika'dan. 'Türkiye'de gözaltında kaybolanlar' ın çığlığı bütün dünyayı dolaştı. İstatistiklerde birer rakam olmaktan giderek çıktı kayıplar. Etleri, kemikleri, kokuları ve hatıralarıyla akıllarda yavaş yavaş yeniden canlanmaya başladılar.

* * *

27 Mayıs 1995’de Galatasaray’da ilk defa cumartesiydi benim annem. Aradan beş yüz hafta geçmişti. Şimdi 25 Ekim 2014’te, benim annem yine cumartesiydi.

Kayıplarının peşinde bir türlü kırılamayan dirençti benim annem.
Benim annem her hafta bir çığlıktı Beyoğlu’nda, Galatasaray’da, Meydan’da bir lisenin önünde.
Benim annem dinmeyen bir ağıttı Batman’da, Diyarbakır’da, İstanbul’da.
Benim annem, çocuklarını 12 Eylül cuntasının karanlık zindanlarında kaybetmiş bütün annelerdi.
33 yıl boyunca, mezarsız oğlunun bir gün çıkıp gelecek kemiklerini bekleyen Berfo Ana’ydı benim annem.
Soğuk ve puslu bir İstanbul gecesinde, kimsesizler mezarlığına gizlice gömülmüş Hasan Ocak’ın annesiydi.
Kalçalarında polis köpeklerinin diş izlerini taşıyan zülüfleri kanlı perçem bütün kadınlardı. 
Benim annem yağmurdu, çamurdu, kardı, soğuktu; polis copunun, gazının, kalkanının altında dinmeyen bir ızdıraptı.   
Benim annem sedef göğüslerinde ay yüzlü resimler taşıyan bir isyandı. 
Susmasını öğrenmiş bir çığlıktı benim annem; susa susa kanamış, kanaya kanaya açılmış kapanmayan bir yaraydı.
Benim annem gençliklerinden vurulmuş nice oğullardı, artık hatıralarda kalmış gül yüzlü evlatlardı benim annem. 
Bütün o gül yüzlü evlatların artık hiç duyulmayacak nefesiydi, kaybedilmiş bütün güzel çocukların sesiydi.

2 Ekim 2014 Perşembe

Bir fotoğrafın heceleri

Kobanê - Suruç sınırı, 20 Eylül 2014
Yusuf Nazım
Cumhuriyet
2 Ekim 2014


Bir fotoğraf… Belki bilirsiniz; bu sefer çok uzaklardan değil. Hemen yanı başımızdan... Adı peygamberler şehri Urfa’mızdan, Suruç’tan. Hani o, pasaporta ısınmamış olan yanımızdan; adı eşkıyaya, kaçakçıya çıkmış diyarımızdan...

Anların bellekleridir fotoğraflar. Bir kez basılmışsa deklanşöre, açılmışsa eğer sol memenin altındaki cevahirin gözü, sözünü esirgemezler. Yalnızca bir kareden ibaret kalır gerçek. Bazense, her pikseli ayrı bir fotoğraf olur; ses olur, söz olur, tarihin belleğine çizilir, kalın bir iz olur.

Bu fotoğrafa iyi bakın!

İnsanlığımızı parça parça bölen sizce nedir? Dikenli tel örgüler, beton duvarlar, içi su dolu kuyular mı yoksa? Şurada, onları ayıran şeyi siz yoksa dikenli tel mi sandınız? Bir dikenli tel var ortalıkta, doğru! Bir değil, üstelik çok dikenli tel var; kimi döne dolana yüreğimize sarılmış, kiminin eğri büğrü dikenleri, yırtıcı ve uzun, etlerimize batmış. Havada vicdanları kanırtan bir sessizlik… Toprakta çöl sıcağı, ruhlarda acı, bedenlerde yangın; arbede ve mahşer, canlı bir cehennem!

Seslerin, renklerin, acıların yurdu bir fotoğraf. Orada flu bir kalabalık var, canlı. Toza toprağa bulanmışlar; ceketli, fularlı, türbanlı. Korkulu, telaşlı gözüküyor suretleri, çoğu kadın ve çocuk, bir kısmı da yaşlı… Geride bir minare şerefesi, nasılsa yeşil kalmış birkaç ağaç ve Kobanê kentinin silueti…

Havada asılı duran bu ölüm kokulu sessizlik neyin nesi? Hissettiniz mi yaralı bakışlarını çocukların? Fark ettiniz mi, yer yer eğilmiş telleri, bükülmüş, dolanmış birbirine, eğreti… Sıcak bedenlerini, dikenli tellere vurmuş insanların izleri var orada, kanlı... Dikkatlice bakın; yırtılmış bir gömlek kolu, bir tişört yahut bir entari, bir bez parçası asılı kalmış geçenlerden, hala canlı…

Bu fotoğrafa iyi bakın!

Gölgede kırk derece sıcak, güneşte kaç cehennem ateşi yapar? Aç mıdır? Açlık umurunda mıdır? Onu tutuşturan yangının farkında mıdır? Belki susamıştır, içecek bir tas su bulamamıştır… Tanrıların ona reva gördüğü bu zulmün ayırtında
mıdır?     

Sahnede bir figüran değil bu, orta yerde gördüğünüz! Ne de soyut bir resimden fırlamış obje! Bakın, ayakları çıplak! Üstelik düştü, düşecek; güçlükle duruyor pedalları üzerinde bir tekerlekli sandalyenin. Ellerini yummuş mudur? Yumuşak derisinin yüzü çizgilerle dolu, yaşlı bir kadın mıdır? Terk edilmiş bir hasta, bir sakat, ya da terden sırılsıklam olmuş bir hayat; analı, babalı, kardeşli bir insan mıdır? Dört büklüm olmuş, eğilmiş bir yanına, çocuklu, torunlu bir can mıdır? Geride kalmış bir soranı, arayanı, merak edeni var mıdır?

Biraz ileride, ölüm naraları işitiliyor orta çağ cellâtlarının. Ezan seslerine karışıyor fetvaları. Bir utanç abidesi gibi duruyor önümde, sessiz bir çığlık gibi kanıyor gözlerimde fotoğraf. Medeniyet fışkırıyor ortasından, anlı-şanlı Batı medeniyeti; çağdaşlık, gelişme, insan hakları… İçinde can çekişen insanlığın soluk yüzü… Ah, kalbimin yalnız kalmış kuşları! Ah, dünyanın yalnızları! Ortadoğu’da bir vahşet makinesini fonluyor dünyanın büyük tüccarları. Kobanê diz çökmüyor ama! Kobanê ayakta. Öfke yoğuruyor gençlerin bakışları. Kadınlar, yüreklerini taşıyorlar avuç avuç cepheye…

Rüzgârlar ölçüyorsunuz siz, yağmurlar, fırtınalar, depremler. Barbarlığın şiddetini ölçecek endeksiniz üretilmedi mi daha? Görüyorum, durmadan alçalıp yükseliyor borsalarınızın trendi. Oysaki her gün, kurlara endeksleniyor yedi kıtada açlığımız bizim. Boşuna yorulmayın. Demeçleriniz, kar etmez bu fotoğrafı anlamaya. Sözler, korkuya batmış çocuk yüzlerinin yerine geçmez! Bakın, orada öylece duruyor hala vicdanları kanatan o sessizlik. Senetleriniz aklamaya yeter mi sanıyorsunuz bu fotoğrafı? Söyleyin, hangi kutsal kitabın ayetlerinde yazılıdır bu zulüm? Kaç varil petrole bedeldir tellerde lime lime sallanan insan ve hayvan etleri? Dualarınız dindirebilir mi bu fotoğrafın renklerine gömülmüş acıyı? Hangi insanlığın sinesinde saklıdır, ağızlarınızda bıçakların açmadığı bu sükûn?

Bu fotoğrafa iyi bakın!

Dört yanı puşt zulası bir resim. Üzerine üzerine geliyor medeniyet. Taa Amerika’dan, İngiltere’den, Fransa’dan geliyor akın akın… Özgürlük ve demokrasi taşıyor dünyanın bütün kırlarına; Afganistan’a, Irak’a Suriye’ye, Libya’ya.

Aynı fotoğraf karesinin heceleri bunlar; ölüm ve katliam haberleri taşıyor manşetlerden. Kol kola giriyor kırk devletli koalisyon kuvvetleri, gösteri oyunları yapıyorlar biteviye. Bakın, büyük devlet adamlarının nutuklarını yayınlamakla meşgul televizyon kanalları. Nicedir üç vardiya çalışır olmuş silah fabrikaları. Antenler, dünyanın geri kalanına demokrasi kusmaya devam ediyorlar hala. Hemen yanı başımızda, ölüm ayetleri yayınlanıyor, kılıçları kana batıyor her an barbarların.

Dokunuyorum fotoğrafa, ayaklar altında büyük insanlık, paramparça… Uygarlık akıyor her yanından, kan revan içinde bir uygarlık! Irak’a özgürlük geliyor hemen! Kadın pazarları kuruluyor Rakka’da, Musul’da, başka diyarlarda. Bedenleri haraç mezat satılıyor kadınların. Genç kızlar ve çocuklarsa revaçta!

Eyy, yeryüzüne bunca acıyı reva gören tanrılar! Çağdaşlığınız olmaz olsun sizin! Olmaz olsun atomu parçalarına ayıran biliminiz; uydularınız, uçak gemileriniz, füzeleriniz! Bir avuç dolar uğruna, bu cennet yeryüzünü kanla boyadığınız fetihleriniz. Olmaz olsun o yere göğe sığmayan kibriniz, orta çağdan kalma saltanatınız; sayılardan, yüzdelerden beslenen muktedirliğiniz…  

Renkli piksellerinden ağır ağır, incecikten sızıyor acı. Biliyorum, hükmü yok yazdıklarımın. Dilimde daha çok kanamalı duruyor şimdi heceler. Sözler yetersiz, kelimeler kifayetsiz kalıyor. Orada, toprağı, dikenleri, havayı kanırtan sessizliğin ortasında, o tekerlekli sandalye… Kızıyorum kendime! Ne yazsam, ne söylesem az. Zalimlik cümlelere dar geliyor. Oysaki çok daha fazlasını hak ediyor bu resim…

Bu fotoğrafa iyi bakın.

Öyle çekinmeyin, yaklaşın… Gözlerinizi üzerine dikin, uzun uzun bakın! Belki tanırsınız. Tanrıların yeryüzüne armağan ettiği bu zulümden utanırsınız. Ne bir söz cambazının söyledikleri, ne bir kelime ustasının marifetleri anlatabilir bu resmi… Fotoğrafın içine girin, o tekerlekli sandalyeye oturun!

Gözlerinizi kaçırmayın sakın! Bu fotoğrafa iyi bakın…