14 Mayıs 2012 Pazartesi

Bitlis’te son Ermeni!

William Saroyan (1908-1981)
Yusuf Nazım
Radikal / 14 Mayıs 2012 


Sonlar ürkütücüdür. Çoğu kez hüzün verir insana. Her tükeniş, gidip de bir daha geri gelmeyecek olana dairdir. Boşaltılmış bir köyün kimsesizliğinde direnmeye çalışan son ev nasılsa, sönmeye yüz tutmuş bir ateşin rüzgarda uçuşan alazları da öyledir.

Kına yeşili bir vadiye inşa edilmiş hidro elektrik santrali. Bu HES nedeniyle kurumuş dere yatağında, bir avuç suda çırpınarak can çekişen son balık. Dünyanın herhangi bir yerinde unutulmaya yüz tutmuş bir dilin mahzunluğu. Milyonlarca yıllık bir evrimin bu güne taşıdığı halkasının hayatta kalmaya çalışan bir türüne ait yaşayan son canlı...

Her sonun kendine özgü bir hüznü vardır. Her hüzün başka bir sonu çağrıştırır...

/*
“Anneannem, Kürtçe kalbin dilidir derdi. Türkçe ise müziktir; bir şarap deresi gibi akar, yumuşak, tatlı ve parlak.. Bizim dilimizse acının dilidir. Ölümü tattık hep; dilimizde nefretin ve acının yükü var.”

Amerikan edebiyatının güçlü kısa öykü yazarlarından biri olan William Saroyan,1938'de yazdığı Yaşayanlar ve Ölüler adlı kitabında böyle der.

Saroyan, 31 Ağustos 1908'de ABD’nin Kaliforniya eyaletinin Fresno kasabasında Ermeni bir göçmen ailesinin ilk üyesi olarak dünyaya gelmiştir. Üç yaşındayken babasının ölmesi üzerine annesi tarafından üç kardeşiyle birlikte yetimhaneye verilir. Burada beş yıl kaldıktan sonra çocuklar, yeniden aile ortamında bir araya gelirler. Mevcut eğitim sistemine bir türlü ısınamayan Saroyan on beş yaşına kadar okula devam eder. Aklında hep yazar olmak vardır. Cenaze işleri, demiryolu işçiliği de dahil değişik işlerde çalışır, bir yandan da öyküler yazar. Dergilere gönderdiği öyküler başlangıçta beğenilmez. 1933 yılında Story adlı bir dergide İlk öyküsü yayınladıktan sonra şansı açılır. İlk kitabı 1934 yılında yayınlanır. The Daring Young Man on the Flying Trapeze and Other Stories (Cesur Delikanlı) adlı bu ilk kitabı o yılın en çok satan öykü kitabı olur. Hayalindeki yazar olmak amacının onu heyecanlandıran ilk başarısıdır bu. Daha büyük bir şevkle yazmaya devam eder. Edebiyatta çok üretken yıllara adım atar. İlk öykü kitabını sırasıyla, 1936 ‘da Inhale and Exhale (Nefes Al, Nefes ver) ve My Heart's in the Hinglands (Gönlüm Yaylalardadır) adlı ilk tiyatro oyunu izler. The Time of Your Life (Hayatımın Günü) oyunuyla 1940 yılında Pulitzer Ödülü'nü kazanır fakat ödülü almayı reddeder. Ödülü reddetme gerekçesi, ödüle layık görülen yapıtının, o güne kadar yazdıklarından "daha iyi olmadığı" na inanmasıdır.

Saroyan yetmişüç yıllık ömrüne altmıştan fazla eser sığdırır. Öykü, oyun ve romanları bir çok dile çevrilir. Eserlerinde söz oyunlarından uzak, içten ve yalın bir dil kullanır. Son derece akıcı, konuşur gibi, coşku dolu bir tarzla geliştirdiği kendine özgü biçim Amerikan edebiyatında "Saroyanesque" adıyla anılır. “Yalınlığın dehası” olarak bilinen Saroyan, 18 Mayıs 1981’de doğduğu kasaba olan Fresno’da hayata gözlerini yumar. Onun dünya edebiyatına katkılarından dolayı, 2008 yılı UNESCO tarafından Saroyan Yılı ilan edilir.

/*

Saroyan, ölümünde önce hazırladığı vasiyetinde mezarının Bitlis’te olmasını yazar. Amerika kıtasının küçük bir kasabasında dünyaya gelerek burada hayata veda eden, Amerika’nın ünlü öykücüsünün, mezarını Bitlis’te istemesinin bir nedeni vardır. Saroyan’ın kökleri, bir başka kıtanın; Asya kıtasının Anadolu topraklarına ait Bitlis şehrindedir.

1905’te yaklaşmakta olan bir felaketin tedirginliği Saroyan ailesini Kalifornia’nın Fresno kasabasına kadar savurmuş, atalarının yüzyıllar boyunca yaşadıkları toprakları terk etmek zorundan kalmışlardır.


Sekiz yaşında yetimhaneden çıktığında, ileride yazacağı öykülere kaynaklık edecek hikayeler dinlemeye başlamıştır bile. Babaannesinden, anneannesinden, annesinin amcası Garabed Saroyan’dan ve tüm yaşlı insanlardan dinlediği hikayeler, ona Pulitzer ödülünün de verileceği zengin bir düş dünyası kazanmasına neden olacaktır. Eserlerini İngiliz dili ve Amerikan toprağı beslemiştir. Ancak yazdıklarının ruhunda hep Anadolu vardır. Bu yüzden kalemi, kendi tarihsel iç yolculuğunun da anlatıcısı olmuştur.
Foto : Ara Güler

"Göçmenlik" olgusunu, özellikle Ermeni göçmen çocuklarının yaşam zorluklarından yola çıkarak anlattığı öyküleri çok bilinir. Kendi köklerine olan inanılmaz özlemin etkisiyle olsa gerek, eserlerinde insanı doğduğu, yaşadığı topraklara adeta aşık eder. Sanılanın aksine Türklere ve Türkiye'ye karsı hiç bir önyargı beslemez. Aynı şey bütün dünya halkları ve ulusları için de geçerlidir. Özellikle Ödlekler Cesurdur adlı hikayesi hoşgörü, bağışlama ve insan sevgisi üzerine kurulmuş anıtsal bir eser gibidir.

/*

Yıl 1964. Şapkasını başından çıkararak öküzün başına takmış, yanında poz veren kişi; Duruşu Anadolu gibi olan, kalın bıyıklı adam William Saroyan’da başkası değildir. Yıllar yılı içinde bir yanardağ gibi büyüttüğü Bitlis aşkının ateşini dindirmek için, köklerine doğru yola koyulmuş, atalarının topraklarında, Bitlis’in yollarındadır. Yanında Yaşar Kemal, Ara Güler, Fikret Otyam gibi dostları vardır. Anadolu’ya ayak bastığından beri yüreği göğüs kafesine sığmıyor gibidir.



Eğilip Bitlis’in toprağını öper. Taş bir duvarın ortasından çıkan çeşmeye ağzını dayayarak su içer. Suyu içerken, adeta Anadoluyu, Bitlis’i içine çeker. Sevinçten şaşırmış bir çocuk gibi sağa sola koşar durur. Yolda rastladığı her şeyi “memleketlim” der; ağaca, taşa, toprağa, hayvanlara sarılır, öper, koklar. Geçtiği Bitlis’in tüm köylerinde durup, köylülerle söyleşir. Rüyalarının denizi, Van Gölü kıyısında eğilip gölün suyundan içer. Bitlis’in yakınında büyükannelerinin anlattıklarıyla efsaneleşen Sapkor Çeşmesi’nde elini yüzünü yıkar, doya doya su içer…

Sonunda şehre girerler. Eski, kesilmiş taşlardan evleri, tepesi çanlı kuleleriyle kiliseleri, o ünlü mezar taşlarıyla mezarlıkları göremezler. Kentteki dört Ermeni mezarlığından geriye tek bir mezar taşı bile kalmamıştır. Bir kilise yıkılarak yerine cezaevi yapılmış, diğerlerinin kimisi ahıra, kimisi de başka bir şeye dönüştürülmüştür.

Çok sayıda Ermeni okulundan geride kalan yoktur. 1710 yılında “Darulfünün” yani Üniversite adıyla anılan Bitlis Ermeni okulundan bile eser kalmamıştır. 1891 yılı Osmanlı nüfus sayımına göre Bitlis'te yaşayan 75.760 kişiden %40’ına karşılık gelen 30.445 kişisini Ermeni nüfusu oluşturmaktaydı. 1910 lu yıllardan sonra emperyalist emellerde Anadolu’ya akın eden güçler, halkları birbirine düşürmüş ve sonuçta egemen olanın zulmü, zayıf olanın üstüne boşalmış ve onu tüketmiştir.
Yaşlı birinin göstermesiyle babasının ve dayısının olduğunu tahmin ettikleri duvarları yıkılmış evi bulurlar. Saroyan, harabe halindeki evin yıkılmış duvarları arasında diz çöker ve sessizce ağlar. Kin duymaz, öfke beslemez. Sadece ağlar. İçin için ağlar. Bir şarap deresi gibi yumuşak, tatlı ve parlak akan müziğin dili ile kalbin dilini ortaklaştırır. Sızısıyla, acının diline tercüman olmaya, nefretin ve acının yükünü azaltmaya çalışır.

Atalarının doğup büyüdüğü bu topraklarda bulabildiği tek Ermeni ise yaşlı Muğsi Ağa’dır. Ermeni kimliğinden vaz geçmeden, yılların eskittiği yüreğiyle, ölüme gün saymaktadır. Bitlis’in sokaklarında takatsız takatsız dolaşan ve kimselerin kaale de almadığı bu kişi, daha niceleri gibi bu topraklardan göç etmiş bir Ermeni ailesinin geride kalmış son üyesidir, Bitlis’in son Ermenisidir o. Muğsi Ağa ile sohbet eden Saroyan, onun “ömrünün son günlerini Ermenilerin arasında geçirerek ölmek” isteğini öğrenir ve onun bu isteğini yerine getirir.

Saroyan, 12 Eylül 1980 askeri cunta koşullarında izin verilmeyeceğini anlayarak vasiyetini değiştirir. Sonradan vasiyet ettiği üzere, küllerinin bir bölümü Ermenistan'a götürülerek Erivan'daki ünlüler mezarlığına gömülür.
/*
Sonlar daima hüzün vericidir. Hayal etmesi bile güçtür, ürkütücüdür düşünmesi.

Kars’ın, Ardahan’ın bozkırlarında sayıları iyice azalmış, bir sığıntı gibi yaşayanlar, hayata, o kendine özgü sessiz masumluklarını bağışlayarak azala azala tükenen insanlar; Malakanların sonuncusu... Yangın yerine dönmüş yüreğimden geride kalan son kıpırtı. Derin bir ohhh çeker gibi ciğerlerime soluduğum son nefes. Bu cennet yeryüzüne elveda demeden önce, kulaklarımda baki duyduğum o son ses… Bilgeliğini toprağa, havaya ve suya bağlılıktan alan Amerika kıtasının soyu tükenen yerlileri... Uygar Avrupa’nın okyanus ötesi talanından kurtulmuş, yaşayan son Kızılderili... Gidip de bir daha geri gelmeyecek olanın hüznü... Bitlis’te son Ermeni…

Dedim ya her sonun kendine özgü bir hüznü vardır. Her hüzün başka bir sonu çağrıştırır.

Yusuf Nazım
Twitter : @yusufnazim

5 yorum:

  1. Hocam sonlar hep hüzünlüdür malesef !. öykününde sonu geldi. Güzel bir öykü, ellerine sağlık.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkürler güzel dost. Güzel öykülerin sonu hç gelmesin.. Sevgiyle

      Sil
  2. Değerli blog yöneticisi sitenizdeki yazılar çok dikkat çekici olduğundan Dell teknik servisleri olarak sitenizi uzun süredir takip ediyoruz.

    YanıtlaSil
  3. İlgi ve duyarlılığınız için teşekkür ederim. Teknik insanlar ve mühendisler dünyasından gelen hayata olan bu duyarlılığın ayrı bir anlamı var.

    Eleştiri ve yorumlarınızı her zaman beklerim.

    YanıtlaSil
  4. Kalemine sağlık ...İçim acıdı okurken..Sevgiler..

    YanıtlaSil

yusuf.nazim1@gmail.com