26 Ocak 2026 Pazartesi

Filistinliler ve Kürtler: Kırk katır mı kırk satır mı?

Yusuf Nazım
26 Ocak 2026

Tarihin büyük çöküşüne tanık olduğumuz günlerden geçiyoruz; dünyanın ötekilerinin, dışlanmışlarının, en alttakilerinin üzerine yıkıldığı bir çağın içindeyiz.

Duygusal aklın —sanatı, estetiği, felsefeyi geliştiren; sevgiyi, empatiyi, paylaşmayı yücelten o insanî zekânın— modern çağdaki ilk kolektif toplum denemesi; Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra dünya tek bir kutbun; barbarlığın hâkimiyetine girdi.

Egemen, üstün aklın zehri gemi azıya almış bir biçimde gezegenin güçsüzleri üzerine zerk edilmekte.

Tanrıların insafsız çağında bundan en çok payını alanlar Filistinliler ve Kürtler.

Birinin var olan ülkesi ellerinden çalınmış, diğeri dört parçaya bölünerek topraksız, yurtsuz, devletsiz bırakılmış.

Filistin: Haritalardan silinmiş ülke ve medeniyetlerin sessizliği

Gazze soykırımı, Said Elatab
Filistinliler.

Dünyanın görmezden geldiği ötekileri.

Ülkeleri, onlarca yıldır işgal altında. Talan edile edile ufalmış; halkı ise Gazze ve Batı Şeria'daki iki avuç toprak parçasına sıkışıp kalmış.

Ancak Tanrıların gözü daha fazlasında!

Onlar Gazze'yi istiyorlar!

Burada yaşayan iki milyon Filistinliye gelince. Umurlarında mı? Hayır! Çöllere mi düşecekler? Sina'ya mı? Dünyanın gözden ırak ıssız bir bölgesine mi gidecekler? Kalanlar, Gazze'de kurulacak Riviera'nın sessiz köleleri mi olacak?

Gitmeseler?

Geriye kalanlara ölüm, katliam, soykırım kader olacak.

Nitekim öyle oluyor. Medeni dünyanın gözü önünde bağıra bağıra geliyor yıkım. Ulu orta sürüyor katliam, göstere göstere yapılıyor soykırım. Modern çağın efendilerinin tanıklığında işleniyor cinayet.

Sonuç, on binlerce ölü. Yüz binlerce yaralı. Bir o kadar sakat. Milyonlarca evsiz, barksız; hayatları çalınmış insan.

Dünyanın efendileri, Gazze'nin harabelerinde bir tiyatro sahnesi kuruyorlar. Oyunun adını Barış Kurulu. İşgal yok!  Soykırım yok! Çalınmış topraklar yok! İşlenen insanlık suçları hiç yok! İçini dolarla, petrolle, inşaatla dolduruyorlar.

Gazze'nin viranelerinde can çekişiyor yüz binler. Onlara itiraz etmek yasak! İşgale karşı durmak terörizm, direnmek ise suç!

Medeni çağın üzerine çöktüğü dünyanın ötekileri onlar.

Filistinlilere en yüksek perdeden kükrüyor Tanrılar: 

Kırk katır mı, kırk satır mı?

Dört parça, tek yazgı

2017, Zehra Doğan
Kürtler...

Dünyanın öteki yalnızları; Tanrıların unuttuğu bir kavim onlar.

Ne ülkeleri olmuş, ne devletleri.

Yeryüzünün efendileri onları dört parçaya ayırmışlar.  

Onlarsa boyunlarını bükmüş, dillerini kökünden koparmış, susmuşlar. Zamanla, yaşadıkları ülkeleri yurt eylemişler. Ne var ki, az başını kaldırınca, bir parça itiraz edince, reva görülenden fazlasını isteyince hep hor görülmüş, terörist olmuşlar. Tanrılar, anında kükremiş, öfkeyle yürümüş üzerlerine. Ne yana gitseler ateş; ne yana kaçsalar barut; nereye sığınsalar Enfal. Gittikleri her yer, vardıkları her coğrafya yangın.

Büyük kahramanlıklar da yaratmışlar, büyük ihanetler görmüş, ihanetler de çıkmış içlerinden.

Tanrıların, kendi elleriyle besleyip Orta Doğu coğrafyasına saldıkları Irak Şam İslam Devleti'ni (IŞİD) 2014'te yenmişler!

Öyle ki, yaklaşık 100 bin kilometre kareye kadar genişlemiş; kadınları köle yapmış, onlar için köle pazarları kurmuş, şeriat adı altında zulmü devletleştirmiş bir örgüt; Hristiyanları, bir kısım Müslümanları, Yahudileri, Alevileri, Ermenileri, kendinden olmayanı, kendi gibi olmayanı kese kese, öldüre öldüre, yok ede ede ilerlemiş; camileri, kiliseleri, sinagogları bombalayarak büyümüş, gelip Kobani ve Türkiye’nin kapılarına dayanmış bir devlet…

Kılık değiştiren Tanrılar

Kürtlerse direnmiş!

Kendileri adına, kadınlar adına, inançlar adına, insanlık adına direnmişler. Bombalanan camiler, tahrip edilen kiliseler, parçalanan tarihi mekânlar için direnmişler.

Arkalarında, kılık değiştirmiş tanrıların desteği; Alevi’yi, Hristiyan’ı, Ermeni’yi ölümden, kadını köle pazarından kurtarmış, IŞİD’i yenmişler…

Şimdi, aradan çokça zaman geçti.

Egemen üstün aklın efendileri, bir ke daha Orta Doğu’da türlü hesaplar peşindeler. Suriye’nin kırsalında, habis bir ur gibi kollayıp besledikleri El Kaide ve IŞİD zihniyetli gruplara yol verdiler.

Irak Şam İslam Devleti, Irak’ta yenilmişti. Bu sefer onları, Suriye’nin kırsalından hareketle Şam merkezli bir İslam Devletini kurmaları için buyur ettiler.

Tanrılar, böylece muradına ermiş oldu. Batının en uygarları, yeni İslam Devletini meşrulaştırmak için sıraya diziliyor, boy boy resimler veriyorlar. Bir zamanlar, kendi ülkelerinde bile vahşet saçan, katliamlar yapan; kadını köleleştiren, farklı dinlere ve inançlara tahammülsüz; sanata, karikatüre, notalara düşman bu zihniyetin önünde selam durdular.

Tarihin büyük çöküşüne tanık oluyoruz.

Modern çağın kurduğu değerler sistemi çatırdıyor.

İnsanlık tarihinin medeniyet adına inşa ettiği bütün kurumlar çözülüyor. Yeryüzüne egemen olma hırsındaki üstün aklın kötülüğü insanlığı çürütüyor.

Suriye ülkesi, adına medeni denilen bir dünyanın gözleri önünde, adım adım zifiri bir karanlığa doğru ilerliyor.

Tek renk, tek ses, tek tür olsun istiyorlar.

Farklı olanın sesini kesmek, itiraz edeni kılıçtan geçirmek, daha dün kölelikten kurtulan kadını erkeğe teslim etmek istiyorlar.

Ortalık puslu bir karanlık içinde, isterik çığlıklar arasında, toz duman.

Kinini kılıcıyla bilemiş, nefreti inancıyla muhkem kalabalık bir gürûh; peşlerinde katırlar, ellerinde satırlar…

Tanrılar bu kez Kürtler için gürlüyor.

Kırk katır mı, kırk satır mı?

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/filistinliler-ve-kurtler-kirk-katir-mi-kirk-satir-mi,53512

20 Ocak 2026 Salı

Nobel Barış Ödülü: Kötülükten Doğan Servetin Aklanması

Yusuf Nazım
20 Ocak 2026

Alfred Nobel, 19. yüzyılın en yıkıcı teknolojik sıçramalarından birine imza atan isimdi. Dinamit başta olmak üzere, patlayıcı maddeler üzerine yaptığı buluşlar; madencilikten ulaşıma kadar birçok alanda “ilerleme” olarak sunuldu. Ancak aynı buluşlar, çok kısa sürede modern savaşların, kitlesel imhanın, soykırımların ve endüstriyel ölümün vazgeçilmez araçlarına dönüştü. Nobel, servetini insan ve diğer canlı bedenini parçalayan, şehirleri yerle bir eden bu teknolojiler üzerinden inşa etti.

Kandan doğan servet, barışla aklanabilir mi?

1896’da ölümünden sonra yayımlanan vasiyeti ise dünyaya büyük bir ahlaki çelişkiyi miras bıraktı: Silah ve patlayıcılardan elde edilen bu devasa servetin, insanlığa “en büyük faydayı” sağlayanlara ödül olarak dağıtılması… Bilime, edebiyata ve özellikle “uluslar arasında kardeşliği güçlendirenlere” verilmek üzere tasarlanan Nobel Barış Ödülü, daha en başında bu çelişkinin gölgesinde doğdu. Kötülükten doğan bir sermayenin, barış simgesiyle aklanıp aklanamayacağı sorusu da böylece tarihin önüne bırakıldı.

Nobel’in vasiyeti, kanlı bir savaş makinesinin servetini barışın ödüllendirilmesine dönüştürme fikriyle, tarihin en sert ahlaki çelişkilerinden birini yaratıyordu. Bir silah üreticisinin serveti, insanlığı barışa teşvik edebilecek bir ödül aracına dönüştürülebilir miydi?

Zaman, Nobel Barış Ödülü’nün bu ahlaki vaadini yerine getirmediğini açıkça göstermiştir. Ödül, barışı tesis edenlere değil; çoğu zaman, şiddetin mimarlarına “geçici ahlaki af” sağlayan bir enstrümana dönüşmüştür. Ödülün verildiği tartışmalı kişiliklere göz attığımızda bu çarpıcı gerçeklik hemen dikkati çekecektir.

Bir Madalyanın Utancı: Nobel Barış Ödülü ve Ahlaki Meşruiyet

Henry Kissinger (1973)

Amerika’nın kendi kıtasından 19 bin km uzakta yürüttüğü Vietnam Savaşı sırasında ABD Dışişleri Bakanıydı. Aynı zamanda Kamboçya ve Laos’un gizli bombardımanlarının mimarlarından biri. Vietnam savaşında geride bırakılan milyonlarca ölü, atılan 5 milyon ton bomba, yakılıp yıkılan bir coğrafyanın üstünü örtmek istercesine ödül, Vietnam’da barış gerekçesiyle Kissinger’e verildi. Tepkiler o denli büyüktü ki Nobel Komitesi’nden iki üye istifa etti. Kissinger, ödül törenine katılmadı.

Menachem Begin (1978)

33 yıldır Filistin topraklarını işgal eden, BM kararlarına rağmen bunu sürdüren işgalci İsrail devletinin Başbakanı’ydı. Daha önce ise Irgun adlı Siyonist paramiliter örgütün lideri. Filistinlilere yönelik saldırılar ve işgal politikaları mimarlarından olması bir şeyi değiştirmedi. Enver Sedat ile birlikte Camp David Anlaşması gerekçe gösterilerek, işgalci bir devletin başbakanı olarak ödüllendirildi.

Yitzhak Rabin & Shimon Peres (1994)

49 yıllık Filistin topraklarının işgalci devleti İsrail’in başbakan ve cumhurbaşkanları. Oslo Anlaşmaları gerekçe gösterilerek ödüle lâyık görüldüler. Rabin, daha önce Filistin ayaklanmalarının sert biçimde bastırılmasının sorumlularındandı. Oslo süreci çöktü; işgal ve şiddet devam etti. Nobel Barış Ödülü, Filistin topraklarının geri kalanını da işgal edip Gazze soykırımına giden yolda İsrail devletini daha da cesaretlendirdi.

Barack Obama (2009)

Amerika Birleşik Devletleri’nin 44. başkanıydı. Onun döneminde süren Afganistan ve Irak savaşlarında 1 milyondan fazla insan öldü. Ortadoğu IŞİD ve El Kaide bataklığına dönüştü, Libya fiilen yıkıldı. Nobel komitesi, onun bu “başarılarını” görmezden gelemezdi. Göreve geldikten yalnızca 9 ay sonra Barış Ödülü’nü, “umut ve diplomasi”nin yaratıcısı olarak ona verdi.

Avrupa Birliği (2012)

Nobel komitesi, ödül verecek kimse bulamadığı zamanlar, kurumlara dönerdi yüzünü. 2012 yılında Avrupa Birliğini’ “barışa ve uzlaşmaya katkısı” için lâyık görülmüştü. Oysaki aynı dönemde: Göçmen ölümleri Akdeniz’de rekor kırıyor, silah ihracatı artıyordu. AB, NATO politikalarıyla iç içe geçmişti. Nitekim sonraki yıllarda, aldığı ödülün hakkını verecek, Gazze’de İsrail tarafından yapılan işgal ve katliamlara açıktan destek olarak soykırımın sürmesine katkı sağlamaktan geri durmayacaktı.

Aung San Suu Kyi (1991)

Myanmar’ın demokrasi sembolü olarak ödüllendirildi. Ancak iktidara geldikten sonra Rohingya Müslümanlarına yönelik soykırıma sessiz kaldı. Başbakanlık döneminde, Myanmar ordusunun, Rakhine Eyaleti’nde yaşayan Rohingya Müslümanlarına karşı yaptığı köy yakmalar, toplu katliamlar, tecavüzler sonucu 700.000’den fazla Rohingya, Bangladeş’e kaçtı. BM ve insan hakları örgütleri tarafından “Etnik temizlik” ve "soykırım” olarak tanımlanan sürecin sorumlusuydu. “Zulüm karşısında susan barış figürü” ve “Ahlaki çöküşün simgesi” olarak anıldı. Tarihe, Nobel’in en büyük ahlaki çöküş örneklerinden biri olarak geçti.

Kolombiya Devlet Başkanı Juan Manuel Santos (2016)

FARC ile barış süreci gerekçesiyle ödül aldı. Oysa anlaşma, halk referandumunda reddedilmişti. Ülkede paramiliter şiddet devam etti.

Barış adına kirletilen dünya

Nobel Barış Ödülü, zamanla barışı temsil eden bir değer olmaktan çıkıp, ahlaki ve politik manipülasyonun aracı hâline geldi. 2025 yılında Norveç Nobel Komitesi hızını alamayacak, Barış Ödülünü bir soykırım destekçisine; Venezuela’nın muhalefet lideri María Corina Machado’ya sunmaktan beis duymayacaktı. Karar, tüm dünyada yankı bulurken, ödülün politik algısı üzerine küresel tartışmalar da yeniden alevlenecekti. Machado’nın, 21. yüzyılın en büyük soykırımcı devleti İsrail ve onun koşulsuz destekçisi ABD hayranı olduğunu saklamaması, ödülün “tarafsız barışçılık” kriterinin bir kez daha sorgulanmasına sebep olacaktı.

Ahlaki çöküş bir kez başlayınca, durdurması güçtür. Ödülün serüveni bu kadarla sınırlı kalmaz, Barış ödülü, ahlaki anlamını başka bir iktidar figürüne bağlama girişimine sahne olur. Machado aldığı barış madalyasını, kendi ülkesine savaş açan, petrolüne göz koyan, insanlarını öldüren, devlet başkanını ve eşini kaçıran haydut bir devletin başkanına, Donald Trump’a devretmek ister.

Nobel Komitesi Barış Ödülünün devredilmesine itiraz etse de; anlamının kirletilmesine engel olamaz. Barış için verildiği söylenen ödül, Beyaz Saray’ın, ülkelere tehdit, şantaj, işgal planlarının yapıldığı bir salonunda, güç siyasetiyle özdeşleşmiş bir figüre, üstelik “minnettarlık” ve “liderlik” diliyle sunulur.

Böylece, Norveç Nobel Komitesi eliyle, “Barış adına verilen bir madalya, gücün elinde sessiz bir silaha dönüşmüş.” olur.

“Vietnam’da Barış Yoktur!”

Nobel Barış Ödülü’nü bilinçli ve açık biçimde reddeden yalnızca tek bir isim vardır: Vietnamlı devrimci müzakereci Le Duc Tho. 1973’te, ülkesini yerle bir eden savaşın mimarlarından Henry Kissinger ile birlikte ödüle layık görüldüğünde verdiği yanıt nettir.

Tho, Nobel Komitesi'nin saldırganları ve saldırganı, savaş açanları ve barış yaratanları eşitlediği gerekçesiyle ödülü kabul etmeyi reddeder, verdiği yanıt ise tarihe geçmiştir:

Vietnam’da barış yoktur!

Bu cümle, yalnızca bir reddiye değil, Barış Ödülü’nün tarihine düşülmüş bir ahlak dipnotudur. Çünkü henüz kan akarken verilen bir barış ödülü, barışın kendisine değil, suçun aklanmasına hizmet eder. Thọ’nun reddi, Nobel tarihindeki tek bilinçli reddiye olarak kalmıştır; çünkü çoğu zaman ödül, barışı inşa edenlere değil, onu retorikle temsile indirgeyenlere verilir. Bu yüzden Nobel Barış Ödülü’nü tartışmalı kılan, reddedenlerin azlığı değil; kabul eden vicdanın sessizliğidir.

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/nobel-baris-odulu-kotulukten-dogan-servetin-aklanmasi,53405

13 Ocak 2026 Salı

Dünyanın üzerinde Hitler’in hayaleti dolaşıyor

Yusuf Nazım
T24 | 12 Ocak 2026

“New York’un tamamı kurtarıldı. Kral çok yaşasın!”

Bunu söyleyen, seçildiği günün üçüncü haftasında kendini “kral” ilan eden, dünyanın süper gücü ABD’nin başkanı Donald Trump’tan başkası değildi.

Kutsadıkları kapitalist “yeni dünya düzeni”nin megaloman, şizofrenik çığlıklarla başkanlık koltuğuna oturan liderinin ağzından döküldü bu sözler. Bireylere, kurumlara, devletlere hakaretler yağdıran; tehdit eden; şantajı, küfrü ve entrikayı politika haline getiren bir kolonyalist devlet kibrinin açıktan dışavurumuydu. Kabaydı, nobrandı, çirkindi. Ahlaktan, edepten, incelikten yoksun; hoyratçaydı.

Bir devrin kapanmakta, yeni ve karanlık bir çağın açılmakta olduğuna işaret ediyordu.

Çünkü artık Dünyanın üzerinde Hitler’in hayaleti dolaşıyordu.

Kendisini “kral” ilan etmiş, “New York’un tamamı kurtarıldı. Kral çok yaşasın!” diyor; ardından Beyaz Saray, arka planda Manhattan silueti olan, taç takmış, gülümseyen bir Trump görseli eşliğinde bu sözleri yeniden dolaşıma sokuyordu.

Şantaj, hile ve tehdit devletin düsturu olmuştu. Sabah Çin’i, akşam Kanada’yı, başka bir gün Danimarka’yı tehdit ediyordu. Ertesi gün Meksika’ya parmak sallıyordu. Grönland’a göz diktiğini saklamıyor, “eninde sonunda benim olacak” diyordu. İran’ı anmaya bile gerek yoktu.

Soykırım destekçiliği siciline kalın harflerle yazılmış birçok Avrupa demokrasisi de şaşkındı. Maskeler düşmüş; Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği birer maskaraya dönüşmüş; insan hakları sözleşmeleri, uluslararası hukuk, Kopenhag Kriterleri yerlerde sürünüyordu.

Beyaz Sarayın resmi sitesinde
yayımlanan görsel
Gemi azıya almış haydutluk

ABD Başkanı, “Gazze’de yönetimi devralacağını,” halkın başka yerlere sürüleceğini ilan ediyordu. Sömürgeci bir zihnin arsızı, gemi azıya almış haydutluğun utanmazıydı; “ABD, bölgenin sahibi olacak.” diyordu.

Yirmi yıl kan döktükten sonra utanç içinde kaçtıkları Vietnam ve Afganistan hiçbir şey öğretmemişti belli ki. Dün Irak’ta, Libya’da, Suriye’de yarattıkları yangını bugün Venezuela’ya taşımaya kararlıydılar. Ülkeleri tehdit ediyor, denizlerde yol kesiyor, korsanlık yapıyorlardı.

Ukrayna lideri Zelenski’yi sarayına çağırıyor, aşağılıyor, eziyordu. “Değerli madenlerini alıp yapay zekâdan silaha kadar her alanda kullanacağız” sözleri ona aitti.

Bir sabah uyanıyor, savaş makinesini egemen bir ülkenin, Venezuela’nın üzerine salıyor; devlet başkanını, eşini - fırsat bulsa çocuklarını - kaçırıyordu. Kendi halkının yüzde kırkı yoksulluk içindeyken, dünyanın borcunu yaparak kurduğu ordularla şehirleri bombalıyordu.

Bir şehri bombalayabilirlerdi; peki halkını nasıl teslim alacaklardı? Devlet zorbalığına karşı ayağa kalkmış bir ülkeyi nasıl susturacaklardı? Haydut bir devletin barbarlığına karşı öfke şehir şehir, ülke ülke yayılırsa ne yapacaklardı?

Kaç Hiroşima’yı, kaç Nagazaki’yi daha yok etmeyi göze alabilir; kaç Vietnam’ı, kaç Afganistan’ı, kaç Irak’ı daha işgal edebilir; kaç devlet başkanını daha kaçırabilirlerdi?

Dünyanın üzerinde Hitler’in hayaleti dolaşıyor.

Petrol şirketleri tetikte. Savaş gemileri denizaşırı yol kesiyor. Yapay zekâya işgal ve katliam emirleri yükleniyor. Nefretle zehirlenmiş askerleri, sokaklarda şairleri boğazlıyor. Üniversitelerde soykırıma itiraz eden bilim insanları, sanatçılar için sürek avındalar.

Saldırdığı ülkelerin, haritadaki yerini bilmeyen, cehaletle yüklü bir toplum yaratmışlar, belki biraz da bundan alıyorlar cesaretlerini. Nitekim dünyayı kana bulamadan önce Hitler’de halkının %89’unun desteğini almamış mıydı?

Başka ülkelerde faili oldukları yangın, bütün bir dünyayı da yakmazsa eğer, sonunun Hitler gibi olmayacağı ne malum?

İki milyon yıllık insan aklının kötülükle zehirlenmiş mührü

Dünyanın üzerinde Hitler’in hayaleti dolaşıyor.

Ajansları, birer yalan makinesi gibi çalışmakta. Kulakları her yerde, dünyanın kılcal damarlarına sızmış, pek cevval istihbarat örgütleri var. Strateji geliştirme ve düşünce kuruluşları durmaksızın yeni kıyım ve katliam senaryoları üretmekte.

Kolonyal bir devlet aklıyla zehirlenmiş; ahlaktan, onurdan, erdemden uzaklaşmış görünüyorlar. Doğruluk, dürüstlük ve iyilikten de nasibini almamış gibiler. Evrensel barış, adalet, eşitlik, özgürlük gibi kavramlar hak getire. Altınla, gümüşle, petrolle, nadir elementlerle beslenen bir canavar yaratmışlar.

Sevgiden, hoşgörüden, empatiden uzaklaşmış, iki milyon yıllık insan aklının kötülükle zehirlenmiş mührü gibiler. Ne var ki hayatlarında, bu güzel değerleri besleyip onlarla yaşayan başka bir dünya daha var. Hatta bu değerleri baş tacı eden, sayısı az da olsa yoksul ama onurlu ülkeler de mevcut. 

İnsanların olduğu kadar ülkelerin, bayrakların da bir onuru, şerefi yok mudur? Açık ki zulümle abat olup, kötülükle beslendiği sürece Amerikan devletinin ve bayrağının, gururla taşıyacakları ne bir onuru, ne de şerefi olacaktır.

Bilinmeli ki yaktıkları toprakların, kana buladıkları halkların, işledikleri insanlık suçlarının tamamı bu devletin hanesine yazılacaktır. Ve bu yük, o pasaportu taşıyan herkesin vicdanında ağır bir gölge olarak dolaşacaktır.

Dünyanın üzerinde Hitler’in hayaleti dolaşıyor.

Ateşle, kanla, ölümle beslenen, yıkılmaz sandıkları bir imparatorlukları var. Bir ahtapot gibi sarmış kollarıyla sömürdükçe sömürüyor, emdikçe emiyor kanını gezegenin. Doymak bilmez iştahıyla dünyanın bütün kıtalarına saldırıyorlar. Farkında değiller; gözü dönmüş hükmetme çılgınlığıyla cehenneme çevirdikleri yeryüzünü yaktıkça yanmakta, yok ettikçe yok olmakta, öldürdükçe ölmekteler.

Tarihe kalan ad

Görünen o ki, Hitler’i bile çoktan gölgede bırakmış saldırganlığı. Her geçen gün ABD’yi ve onun bürokratlarını birer nefret objesi haline getirmekteler. Ayak bastıkları her toprak parçasında, gölgelerini büyüttükleri her coğrafyada, adlarının geçtiği her an ve her yerde, zalim bir ülkenin lanetlenmiş bireyleri olarak anılacaklar.

Dünyanın üzerinde dolaşan ucube hayalete gelince, belli ki tarihlerine, Hitler’in 21.yüzyıldaki hayaleti olarak yazılacak adı.

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/dunyanin-uzerinde-hitlerin-hayaleti-dolasiyor,53283 

  

6 Ocak 2026 Salı

Öykülerin öyküsü (2) - Nurgül’e ne oldu?

Yusuf Nazım
+Eleştiri | 4.Sayı; Kasım-Aralık-Ocak

Adı Leyla'ydı. Kırklarında bir kas hastası. Çocuk yaşlarda ortaya çıkan kalıtımsal bir hastalık nedeniyle yürüme yetisini kaybetmiş, yaşamına eşlik etmek üzere kendine tekerlekli bir sandalyeyi yoldaş olarak seçmişti. Birlikte yaşadığı yaşlı annesinin kimi sağlık sorunlarını çözmek üzere hastane işlerinde ona yardım edecek bir gönüllü arayışındaydı.

Nurgül ile tanışması işte bu vesileyle olmuştu. Fiziksel engelli hastalara yardımcı olmak üzere gönüllü desteği sağlayan sivil bir dayanışma ağına başvurmuş, birkaç gün sonra telefonda Nurgül'ün, ılık bir su gibi içine akan sesiyle tanışmıştı.

Leyla’nın seksenine merdiven dayamış annesi, böbreğindeki ciddi hastalık belirtisi nedeniyle ev ile hastane arasında mekik dokumaktadır. Kuyruklarda sıra beklemek, doktor peşinde koşmak, bindiği asansörlerden yanlış katlarda inmek, labirenti andıran hastane koridorlarında kaybolmaktan perişandı. Annesinin, hastane yollarında bitap düştüğü şu günlerde ona eşlik edecek bir gönüllünün bulunması Leyla’yı dünyanın en mutlu insanı yapmıştı. 

*  *  *

2012 yılıydı. Bu olayı duyduğumda Leyla'nın öyküsünü yazmaya karar vermiştim.

Onun hikâyesinin ayrıntıları yürek burkucuydu. Doğuştan bedenine musallat olmuş illet bir hastalık; büyük kentin alkol ve kumara doymayan üçüncü sınıf mekânlarından kendini kurtaramayan bir baba; başarısız geçen evliliği; düzensiz bir yaşam, alkol, sigara, düşkün bir hayat... Her şeyin ötesinde kumara hapsolmuş ve erkenden sona eren bir ömür. Geride, hiçbir sosyal güvencesi olmadan, hayatın acımasız kollarında cascavlak kalan anne ve kızı. Biri seksenli yaşlarında şeker hastalığının yıprattığı, bel fıtığı ağrılarının eksik olmadığı hasta bir kadın, diğeri fiziksel kısıtlarıyla hayata tutunmaya çalışan engelli kızı. Annenin, son zamanlarda böbreğinden yakalamış, ne idüğü belirsiz ağrılar ise Leyla'nın eski korkularını depreştiren şey. Ömrü boyunca duyduğu, her daim yüreğinde pır pır eden yalnız kalma endişesi...

Leyla, sağlık durumu nedeniyle fiziksel olarak bağımlı bir kadındır. Sıkça birilerinden destek almak ihtiyacı duymaktadır. Ne var ki, sürekli başkalarından yardım istemek zoruna gitmektedir. Ne de olsa insanlara yük olmak, zamanlarını almak, onları işinden gücünden ettiği hissine kapılmak kötü bir duygudur. Bazıları severek yardım etse de, insanlar türlü türlüydü. Yardım istediğinde bahaneler uyduranlar, ikinci kez çağırdığında işi olduğunu söyleyenler, gelirim, diye söz verip gelmeyenler, gelip de erkenden ayrılanlar ya da birazdan döneceğini söyleyip onu orta yerde bırakanlar…

Leyla’nın Nurgül ile buluşması fazla zaman almaz. Sınıf öğretmenliği bölümünü bitirmiş, atanmayan öğretmenlerden biridir o. Burnunda hızması, yanağındaki küçük gamzesiyle, inci gibi beyaz dişleri hiç kapanmayan, dünya tatlısı bir insan. Leyla, yüzündeki gülüş yığınağıyla kalabalığın arasından bir sevinç topağı gibi gelip yanaklarında sıcacık öpücüklerini eksik etmeyen bu insana çabucak alışır. Bir sevinç yumağı gibi ışıldayan yüzü, cana yakın, çocukça halleri, sempatik tavırları adeta Leyla’yı büyüler. Kısa sürede onda, sevginin büyüklüğünü, dostluğun yüceliğini, paylaşmanın ve dayanışmanın güzelliğini görecektir. Onca yaş farkına rağmen kısa sürede iki sevgili dost, aralarından su sızmayan iki arkadaş, iki kardeş gibi olurlar.

Her seferinde güle eğlene giderler hastaneye. Bir yandan hastane işleri için koştururlar, bir yandan zaman yaratıp parklara, bahçelere, müzelere gider, keyifle vakit geçirirler. Buluştukları her günü, nasıl akşam ettiklerini anlamadan bitirirler. Hastanedeki her buluşmaları, verdikleri çay ve poğaça molalarıyla gülerek, şakalaşarak geçirdikleri bir eğlenceye dönüşür. Zaman zaman hastane randevuları dışında, başka günler de buluştukları olur. Kadın kadına dertleşir, birbirleriyle özel sırlarını, gelecek hayallerini paylaşırlar. İstanbul Boğazı’nın camgöbeği yeşil sularını, dalgalarla raks eden tekneleri, bembeyaz bulutları, taşların üstünde mayışmış yatan kedileri, ekmek kapma telaşındaki martıları seyrederler.

Yapılan tahliller, çekilen filmler, incelemeler, alınan raporlar... Hastane işleri bitmek üzeredir. Leyla, hastanede buluşmak üzere sözleştikleri o günün, nicedir içinde kıpır kıpır eden korkularının da gerçeğe dönüşeceği gün olacağını asla tahmin edemez. 

Nurgül, sözleştikleri o gün randevuya gelmez! Leyla, içindeki korkuyla uzun süre bekler. Gözleri, koridordaki kalabalığın arasından bir sevinç topağı gibi fırlayıp boynuna sarılacak Nurgül’ü arar. Oysaki beklemesi boşunadır. Sevgili arkadaşı, can dostu, son zamanlarının hayat yoldaşı buluşmaya gelmeyecektir. Telefonla onu arar, fakat açan olmaz. Sonraki aramalarında ise telefona ulaşılamaz...

Daha önce defalarca yaşadığı gibi bir kez daha terk edildiğini anlar. Yıkılmış, incinmiş, harap olmuş bir durumda eve döner. 

*  *  *

Oysaki Nurgül'ün de bir hikâyesi vardır. Onun hikâyesi iyiler ve kötüler arasında, ne zaman başladığı meçhul, nasıl sona ereceği bilinmeyen, sanki sonsuza dek sürecekmiş gibi görünen bir kavgaya dairdir. O, bu kavgada safını iyilerden yana almış; bunun için hep özveride bulunmuş, riske girmiş, tehlikelere atılmıştır. Çünkü yaşadığı coğrafyada iyi olmak, iyilikten yana durmak hep tehlikeli olmuştur. O buna aldırmamıştır. Gencecik hayatında hep dayanışmayı seçmiş; yardımlaşmayı, fedakârlığı, karşılıksız vermeyi erdem bilmiştir. Hak yemeyi ayıp, zulmetmeyi suç saymış; hayat denilen öğretmenden hep sevmeyi, naifliği, inceliği öğrenmiştir.

Nurgül’ün hikâyesi, erken gittiği randevusunda, bir hastanenin ilaç kokulu koridorunda elindeki kitapla beklerken, sivil giysiler içinde, çoğu tıraşsız, saçı sakalı birbirine karışmış silahlı adamların üzerine hoyratça abanmasıyla sonlanmıştır.

Nurgül'ün akıbeti ne olmuştur? Başına neler gelmiştir? İstanbul’un Kartal ilçesindeki

hastanede Leyla’yı beklerken, üzerine küstah bir pervasızlıkla çullanan adamlar kimlerdir? Havayı ısıran telsiz şarlamaları ve küfürler eşliğinde, sürükleyerek götürdükleri Nurgül’e ne
yapmışlardır? Öykü bunu anlatmamaktadır…
 

*  *  *

25 Kasım 2018, İstanbul.

Maltepe’deki kitap günlerindeyim. Tesadüf ya, o gün Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü. Okurlarıma, yeni öykü kitabım Leyla'yı Beklerken'i imzalıyorum. Etkinlik için karşılıklı yazar stantlarından oluşan bir kültür sokağı kurulmuş. Masanın üzerinde, Cumartesi Anneleri yararına imzalamaya karar verdiğim öykü kitaplarım duruyor. Özellikle kadın okurlarım için, kitabın ilk sayfasına o günün anlamına dair notlar düşüyorum. Böyle günlerde okurlarla buluşmak, onlarla sohbet etmek, yorumlarını alarak kitaplar üzerine söyleşmek güzel. Kitabı daha önceden alıp okumuş olanlar da var. Öykülerle ilgili sorular soranlar, tartışanlar, eleştirenler, öneride bulunanlar, fotoğraf çektirenler, yakınları ve arkadaşları için kitap imzalatanlar...

Bir ara masanın önü kalabalıklaşıyor. Bir kadın elindeki kitabı uzatıyor. Önceden almış, okumuş olmalı. İmzalayıp geri uzatıyorum.

“Bir şey soracağım” diyor, heyecanla.

Araya bir adam giriyor. İkinci bir kitabı da kızı için imzalatmak istiyor. İmzalarken bir yandan konuşuyoruz. Kadın arkada kalıyor. Önündeki başka bir kadının omzunun üstünden başını uzatarak;

“Nurgül…” diyor.

Adam hâlâ masanın önünde oyalanmakta. Kadını daha fazla bekletmemek için;

“Buyurun” diye başımı ona doğru uzatıyorum. Kadın bir adım atarak, omzu üzerinden başını uzattığı diğerinin yanına geliyor. Az önce imzaladığım, elindeki kitabı uzatarak:

“Nurgül’ü sormak istiyorum.” diyor, “Ona ne oldu?”

Hiç beklemediğim bir soru bu. Leyla’yı Beklerken adlı öykümün karakterini sorduğunu anlıyorum. Yanındaki diğer kadınla göz göze geliyorum, tebessümle gülüyor. Ben de ona gülümsüyorum.

“O bir öykü kahramanı” diye yanıtlıyorum.

Kadın hiç duraksamadan;

“Hayır!” diye itiraz ediyor. “Ben Kızak kitabınızı da okudum. Oradaki hikâyeler de gerçek! İçimde bir his var; Nurgül gerçek biri! Söyleyin, çok merak ediyorum, ona ne oldu?”

Şaşırmış, ne diyeceğimi bilemiyorum.

“O bir öykü kahramanı.” diye tekrarlayıp gözlerimi aceleyle kaçırıyorum.

Kadının hemen yanında, karşımda dikilmiş, inci gibi dişleri hiç kapanmayan Nurgül’le yeniden göz göze geliyorum. Küçücük gamzesinin üzerinde, bakışları pırıl pırıl, gülümsüyor. Birlikte gülümsüyoruz.

https://artielestiri.com/yazilar/yusuf-nazim/yusuf-nazim-oykulerin-oykusu-2-nurgule-ne-oldu/


31 Aralık 2025 Çarşamba

Boncuk

Yusuf Nazım
T24 | 31 Aralık 2025


142 bin yıllık bir süs eşyasının, insanlık tarihiyle devlet aklı arasında sıkıştığı yer.

O sabah yine içindeki çocukla uyandı. İçi içine sığmıyordu. Giyinip tıraş oldu; alelacele kahvaltısını yaptığı gibi kendini dışarı atması bir oldu.

E5 Karayolu’nun hemen yanı başındaki binanın önüne geldiğinde saat 14.00 sularıydı. İçinde olmayı hiç arzu etmediği, asık suratlı, soğuk binanın kapısından içeri girdi. Bahçenin bir köşesine büzülmüş duran kayısı ağacına göz kırparak ilerledi. Birkaç parça eşyayı teslim etti. İçinde taşıdığı neşeli, kıpır kıpır, heyecanlı çocukla birlikte erkekler sırasına girdi. Erkek ve kadınların iki sıra olduğu kuyruk yavaş yavaş ilerledi. Sıra kendine geldiğinde bir görevli tarafından önce dedektörden, sonra el yordamıyla tepeden tırnağa arandı. Hemen sağ taraftaki kayıt masasına isimlerini söyledi, kimliğini bırakıp buradan aldığı yaka kartını boynuna astı.

Kadınlı erkekli kalabalık birleşince sıra uzamıştı. Yüreğinin bir köşesine pusmuş çocuk sabırsızdı. Duvara monte edilmiş ve ona bön bön bakan kutuya yaklaştı; ortadaki cam bölmeye gözünü kırpmadan bakarak retinasını okuttu. Burası, aynı zamanda önceki grubun çıkmasını bekleyecekleri salondu. Gözü, gri kirli beyaz renkli duvardaki yazıya ilişti:

“Ey kahraman Türk kadını, sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye lâyıksın.”

Yerinde duramıyordu. Biraz sonra, önceki grubun içeri girmesiyle odadaki heyecanlı kalabalık kapıdan dışarı aktı. Yüreğinde yetmiş yıllık dünya yükü taşıyan adam, heyecanı bin kat artmış çocukla yarışır gibi fırladı. Bahçe aralığından soluksuz geçip yan binaya girdi. Burası, turnikelerden önceki son arama noktasıydı. İçindeki çocuk kanat takmış, kuş olup uçacak gibiydi.

Nihayet sıra ondaydı. Görevliyle göz göze geldi, gülümsedi. Kendini, üzerinde gezinecek soğuk, sert ellerin nobran yoklayışlarına bıraktı. Önce kabanının yan cepleri, sonra üsttekiler yoklandı. Pantolon ceplerinin ters yüz edilmesi yeterliydi.

Görevli işini çabuk bitirmişti. Tam “Geç,” diyecekti ki bir şey hatırlamış gibi oldu. Öyle ya, bir de iç cepleri olacaktı bunun. Elleri kabanının iç kısmına uzandı. Bir taraftaki cebi kurcaladı. Boştu. “Tamam, geç,” der gibi bir eliyle adamı çekerken sağ eli diğer cepteydi. Dirseğini kaldırdı, parmaklarıyla cebin derinliklerine kadar indi, orada bir süre dolaştı…

Birden durdu! Alnı kırışmış, kaşları çatılmıştı. Yüzüne kocaman bir soru işareti yapıştı. Parmakları cebin derinliklerinde durup kaldı, gözleri define bulmuş gibi parıldadı. Elini yavaşça çıkardı. Görevlinin define bulmuş gibi bakan gözlerine sert, sert olduğu kadar merak dolu bir ifade yerleşti. Parmakları arasında güçlükle tutabildiği parlak, minik tanecikleri adama göstererek:

“Bu ne!?” diye sordu.

Adam, yüreğindeki sevincin apansız soğuduğunu, buza kestiğini hissetti. İçindeki neşe dolu, heyecanlı, kıpır kıpır o çocuk da sustu. Utangaç, mahcup bir sesle:

“Boncuk,” dedi…

142 bin yıl öncesine ait, insanlık tarihinin en eski süs eşyaları

2014 yazı… Bizmoune Mağarası, Essaouira yakınları, Batı Fas.

142 bin yıl öncesine ait boncuklar, Bizmoune Mağarası,
Essaouira yakınları, Batı Fas
Mağaranın derinliklerindeki dört adam, fenerin aydınlattığı parlak, kaygan cismi dikkatle inceler. İçlerinden biri, elindeki fırçayla cismin üzerindeki son toprak kalıntılarını da itinayla temizler. Üçü orta yaşın çok üstünde, biri genç sayılabilecek bu dört kişi, parlak cismin ortasındaki deliğe şaşkınlıkla bakakalır…

Bundan yedi yıl sonra Science Advances dergisinde bir makale yayımlanır. 24 Eylül 2021 tarihli makalenin başlığı, Fas’ın Essaouira kentindeki Bizmoune Mağarası’ndan Erken Orta Taş Çağı’na ait kişisel süs eşyalarıdır. Yazarları, yedi yıl önce Fas’taki mağarada ortası delik cisimleri bulan A. Bouzouggar, M. Sehasseh, P. Fernandez ve S. Kuhn’dur.

Dört kişilik kazı ekibinin 2014 yılında Bizmoune Mağarası’nın derinliklerinde buldukları ortası delik deniz kabuklarının sayısı otuz üçtür. Bu deniz kabukları, Tritia gibbosula isimli küçük deniz salyangozuna aittir. Üzerlerindeki deliklerin insan yapımı olduğu ve bunların ip bağlamaya/takılmaya uygun bulunduğu tespit edilir. Hatta bazılarındaki yüzey aşınmalarından, ipe bağlı oldukları da anlaşılır. Yapılan uranyum serisi analizleri, bunların 142 bin yıl öncesine ait, insanlık tarihinin en eski süs eşyaları ve takıları olduğunu ortaya koyar.

Böylece 142 bin yıl önceki kadın (belki de erkek) atalarımızın, deniz kabuklarından boncuk yaparak küpe, kolye ya da bileklik olarak kullandıklarını öğrenmiş oluruz.

Ele geçirilen yasa dışı boncuklar

Fas’ın Bizmoune Mağarası’nda kadınların kulaklarına boncuk küpeler taktığı günden 142 bin yıl sonra, insanlık tarihinin trajikomik olaylarından biri İstanbul’da yaşanır. Yetmişindeki adam, ziyaretine gittiği tutuklu karısı için cezaevine gizlice boncuk sokarken devlet tarafından suçüstü yakalanır.

Bizmoune Mağarası, Essaouira yakınları, Batı Fas
Hapiste uzun süre kalanların önemli uğraşılarındandır boncuk işi. Dışarıdaki dostlarına renk renk boncuklardan küpe, kolye, tespih gibi süs eşyaları yaparlar. Bu küçük tanecikleri kimi cezaevlerine sokmak yasaktır. Böyle durumlarda onlar bir yolunu bulur; koğuşlara girer ve göz alıcı süs eşyalarına dönüşmüş olarak ülkenin dört bir yanına, diyar diyar yayılırlar. Örneğin ip sokmanın yasak olduğu durumlarda, mahkûmların hırka, kazak, süveter gibi giysilerinin kolye, bileklik gibi süs eşyalarına dönüşmeleri işten bile değildir.

Bakırköy Kadın Cezaevi’nde o gün ele geçirilen yasa dışı boncuklara el konulur. Tutanak tutulur, altına devletin mührü basılır. Adam, üç ay boyunca karısını ziyaretten men edilir. Yine de şanslıdır; boncuklar onun üzerinde değil de koğuşta ele geçirilseydi, karısının tüm görüşçülerine üç aylık ziyaret yasağı uygulanacaktı…

Beyaz adam değişmiş midir?

Adamın içerideki karısına gelince… Güzin Alpaslan’la ilgili başka bir hikâyeyi daha önce yazmıştım. O bir kent savunucusu, aktivist. İTÜ mezunu bir mimar olarak ömrünün çoğunu, meslek örgütü Mimarlar Odası’yla birlikte kent suçlarına karşı mücadeleyle geçirmiş biri. Ranta karşı halkçı bir kimliğe, çarpık ve plansız kentleşmeye karşı bilimsel görüşlere, savaşa karşı barıştan yana tutuma sahiptir. Bu özellikleri onu, gün gelir siyasete kadar taşır. Yıllar yılı yaşadığı Fatih ilçesi halkının tercihiyle Kent Uzlaşısı İttifakı’ndan İBB Belediye Meclis Üyesi seçilir.

Ne yazık ki siyaset ona iyi gelmeyecektir. Ülkenin her karışına sinmiş o menfur kötülükten payını almakta gecikmez. Devlet, bir sabah ayazında erkenden Güzin Alpaslan’ın kapısına dayanır. Onlarca silahlı adamıyla malum şekilde içeri girer; korku, panik, uzun namlulu silahlar, yere yüzüstü yatırmalar… Kent savunucusu, 66 yaşında bir kadın, Kürtlerle uzlaşmaya tam teşebbüsten, elleri kelepçeli olarak alınıp götürülür.

İşte Güzin Alpaslan’ın gidişi o gidiştir. Uzunca süredir o, on dört Kürt kadınının bulunduğu koğuşta tek Türk kadını olarak, üzerine adalet, eşitlik, barış sözcüklerini üfleyerek küpeler, kolyeler, bileklikler yapacağı o küçük taneciklerin yolunu gözlemekte. Boncukların ise işi zordur; yolu engebelidir, dolambaçlıdır. Onu bekleyen kolluk güçleri, memurlar vardır; devletin bir nizamı, usulleri, inceden inceye ayarlanmış kanunları vardır.

Tonlarca altını gümrük kapılarından türlü hilelerle geçirebilirsiniz. Bir o kadar uyuşturucuyu karanlık, şaibeli mafya-bürokrat ilişkileriyle limanlardan içeri sokabilirsiniz. Veyahut kâh akaryakıt olur, kâh türlü türlü silah, kâh da akla gelen her türlü kara parayı sınır tanımaz bir şekilde ülkeden ülkeye dolaştırabilirsiniz. Bütün bunlar yapılırken devletimizin o meşhur çarkları öylesine ağır işler ki neredeyse dönmez olur, durur.

Velhasıl, bir kadının kulağına süs olacak boncuk tanesine gelince o zaman iş değişir. Boncuk tehlikelidir çünkü! Zira burada söz konusu olan, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüdür. Devlet-i Âli’nin çarkları hızla çalışır, cümle bürokrasi kademeleri bir anda teyakkuza geçer, ortalık ayağa kalkar…

Gelgelelim, bir boncuk tanesini, yok yere tutsak ettiği bir kadına çok gören devlet aklının sonraki ahvaline…

Kürt’ün Türk ile uzlaşmasını hazmedemeyen o devlet aklı, nedendir bilinmez, bir süre sonra farklı çalışmaya başlar. Kürtlere yeniden barış çubuğunu uzatır! Kürtlerse beyaz adamın uzattığı barış çubuğunu bir kez daha baş göz eder.

Şimdilerde en çok tartışılan konu da işte budur: Beyaz adamın yalanları, hileleri tükenmiş midir? Beyaz adam, beyaz adam olmaktan çıkmış mıdır; beyaz adam değişmiş midir, değişecek midir?

Not: Güzin Alpaslan, bu yazı kaleme alınırken tahliye edildi. Kocası ise cezaevine yasa dışı yollardan boncuk sokmaya teşebbüsten hâlen yargılanmakta. Boncukların suç delili sayılmadığı bir yıl dileğiyle…

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/boncuk,53086 

13 Aralık 2025 Cumartesi

Öykülerin öyküsü (1) | Kadın ağlıyordu

Yusuf Nazım
+Eleştiri | 3.Sayı | Ağustos-Eylül-Ekim 2025


Birinci hikâye: Kayıp hafıza

Sırtında taşıdığı dünya yüküyle içeri girdi. Yorgun adımlarını sürüyerek ilerledi, kendini masanın yanındaki sandalyeye bıraktı. Yüreğinde taşıdıklarının ağırlığı yüzünün bütün hatlarına sinmişti. Nicedir soluksuz kalmış gibi derin bir nefes aldı. Seslerle, kelimelerle, resimlerle dolu heybesini boşaltmaya koyuldu.

Gelen, belgesel ve sözlü tarih çalışmaları yapan dostum Kazım Gündoğan’dı. Ankara'dan Dersim'e, Dersim'den Adıyaman'a, oradan Bursa'ya, Manisa’ya şehir şehir dolaşır, 1938’de katledilen ailelerin evlatlık olarak verilen çocuklarının izlerini sürerdi. Heybesinde acı dolu hikâyeler, yüreğinde taşıdığı bu hikâyelerin dayanılmaz ağırlığıyla bana gelir, heybesini boşaltır, bir bakıma hafiflemek isterdi.

O gün de öyle olmuştu. Bu sefer peşinden gittiği, Ankara'da yaşayan, köklerinden kopmuş, belleği sisler altında kalmış, geçmişini hatırlayamayan Emoş Gülver’in öyküsüydü. Eski adı Elif'ti, ancak artık Gülo Nine deniyordu ona. Uzun görüşmelerin, bellek yoklamalarının, geçmişe gidiş-gelişlerin, bazı seyahatlerin sonrasında yolculukları onu Dersim’de bir dere kenarına götürmüştü. İşte, hafızası tam da burada çözülecekti. Birden çocuk yaşlarına gidecek, kendini bir çalının altında kaybolmuş olarak bulacaktı. İçinde saklandığı çalıyı aralayan kişiye bakacak, onun babası olduğunu hatırlayacaktı. Heyecanla,

“Babam beni buldu, babam beni buldu…” diyecek, ardından “Ama” diye şaşkınlıkla ekleyecekti; “babamın da makinesi vardı!”

İkinci hikâye: Babamın da makinesi vardı

Hikâye tüyler ürperticiydi. Duyar durmaz mırıldanmıştım:

“Bunu yazmalıyım!”

“Olur,” demişti Kazım, “yaz, güzel bir öyküsü olur bunun, iyi anlatırsın sen.” diye karşılık vermişti.

Hikâyeyi “Babamın da makinesi vardı” başlığıyla yazdım.

Seksenli yaşlardaki Emoş Gülver geçmişinden kopmuştu. Babasının bir asker olduğunu biliyordu. Erzincanlıydı. Ancak bulanık belleği onu, zaman zaman kına yeşili derin vadilere, yüksek dağlara, bu dağların sarp yamaçlarına, bu yamaçlardaki beyazlı grili taş kümelerine götürüyordu. Kimlik kartında doğum yeri olarak Deşt yazılıydı. Sadece Deşt…

Kazım, uzun araştırmaları sonucunda Deşt’in, Tunceli ili sınırları içerisinde bir yer olduğunu öğrenmişti. Uzun araştırmaları onu Tülük Köyü’nün olduğu yere götürecekti.

Emoş Gülver dâhil beş kişiydiler. Yıkılmış evlerin, üstü otla kaplı harabelerin bulunduğu yamaçlarda gezinirken, Gülo Nine’nin gözü karşıdaki taş kümesine takılmıştı. Elini alnına götürmüş, karşı tepenin yamacındaki eski karakolun taş duvarlarına uzun uzun bakmış, işte o an belleği birden çözülmeye başlamıştı. Eski karakolu işaret ederek;

“Beyaz pencereli uzun bir binaydı, hatırladım!” demişti, “Hep askerler olurdu orada…”

Yüz hatları değişmiş; sakin, derin bir boşluğa bakar gibi duran gözlerine, geçmişin karanlık ve puslu labirentlerinden çıkıp gelen acı dolu bir ifade yerleşmişti. O an yere kapaklanmış, avuçlarıyla otları yolmaya başlamıştı.

“Deşt! Deşt! Deşt!” diye çığlık atmış, kelimeler kendiliğinden dökülmüştü dudaklarından:

“Hava sisliydi, yol kalabalıktı. Yanımda babam, annem, kardeşlerim vardı. Askerler geldi, birlikte yürüdük...”

Sonra, eliyle işaret ederek aşağılara doğru bir yönü işaret etmişti. O tarafta Harçik Çayı vardı. Araçlarla yola koyulmuş, bir vadiye inerek Harçik Çayı kıyısına varmışlardı.

Gülo Nine aradan inmiş, Harçik Çayı’nın sığ sularına doğru yürümüştü. Bir kaya kartalı, koyu kahverengi kanatlarının altına aldığı rüzgârla vadinin tepe noktasında havalanmış, kayalıklara yakın, kavisler çizerek uçarak aşağıda, bu toprakların, dağların ve suyun yabancısı beş kara noktayı meraklı gözlerle süzmüştü.

Kameralar tetikteydi. Gülo Nine bir süre derenin içinde öylece durmuş, durmuş, durmuş, sonra yavaşça geri dönmüştü. Tripodlar üzerinde kendine doğru yönelmiş kameraları görünce birden dehşete kapılmıştı.

“Hatırladım!” demişti, “Hatırladım! Makineler vardı böyle... Sonra bir cayırtı koptu. Çığlıklar, feryatlar, her yer kan, revan…”

Bir an susmuş, dizlerinin üzerine çöktüğü yerden avuçlarıyla otları yolmuş, başını tırmalamış; avuçlarındaki saçlar, yaban otlarına, kır çiçeklerine, papatyalara, tülbendinin yeşil-sarı işlemeli dantelleri arasına karışmıştı. Ayağa kalktığında gözleri dehşetle açılmış haldeydi.

“Çalılıkların arasına saklanmıştım, babam geldi, beni kurtardı!” diye,

mırıldanmış, yalvarır gibi bakışlarını oradakileri üzerinde gezinirken devam etmişti:

“Öbür elinde makinesi vardı, öbür elinde makinesi vardı!”

Bir anda Emoş Gülver’in belleği çözülmüş, kendisini bulanın, ömrü boyunca babası olarak bildiği asker olduğunu işte o an anlamıştı.

*  *  * 

Bu hikâyeyi yazdım. Yazdım ama yayımlamak için Kazım ve Nezahat Gündoğan’ı bekledim. Zira aynı hikâyenin belgeselini yapıyorlardı. Belgesel Dersim’in Kayıp Kızları, Hay Way Zaman adıyla yayımlandı ve 2013 Antalya Altın Portakal Film Yarışması’nda Jüri Özel Ödülü’ne lâyık görüldü. Bense, Leyla’yı Beklerken adlı öykü kitabımda Babamın da makinesi vardı başlığıyla yayımladım. 

Üçüncü hikâye: Dersim kaç dağ içinde?

2024 yılı Haziran sonu. Yeni romanım Aklın Ayak İzleri’nin söyleşi ve imza etkinlikleri için çıktığım turnenin Dersim ayağındayım. Geceyi arkadaşımın evinde konaklıyoruz. Ertesi gün söyleşi ve imza etkinliği var.

Sabah erkenden Dersim şehir merkezinden çıkıp, Tunceli çıkışında, Munzur Çayı ile Pülümür Deresi’nin birleştiği yerden Erzincan yönüne sapıyoruz. Kısa süre Pülümür Deresi boyunca ilerleyip sonra çaya dik bir şekilde, dereyi arkamıza alarak tepelere doğru tırmanıyoruz.

Dersim'e gelmişiz. Söyleşi ve imza etkinliğinin hazırlıkları yapılacak. Kimin umurunda? Kalbim, beni ıssız dağların kuytuluklarına, Dersim'in kayıp kızlarının hikâyelerinden izlere sürüklüyor.  

“Deşt” diye fısıldıyorum, “Tülük Köyü.”

Birkaç telefon görüşmesi yapıyorum. Almanya'dan Kazım, Eski adıyla Tülük, yeni adıyla Savut Köyü’nün muhtarı, başka bir arkadaş daha... Yönümü belirlemeye çalışıyorum.

Gitmeliyim. Emoş Gülver’in kayıp belleğinin izlerinin olduğu topraklara gitmeliyim. Tülük Köyü, Veraniz Mezrası beni bekliyor, ona gitmeliyim.

Tülük Köyü’ne varmadan bize yol gösterecek olan 1938’den kalma yıkık karakoldan eser yok. Yerine inşa edilmiş tek katlı evden çıkarıyoruz yönümüzü. Kazım'dan aldığım tarife uyuyor, ana yoldan ayrılıp soldaki toprak yola sapıyoruz. Araç sarsılarak yol alıyor. İleride, bahçesine tel çit çekmekte olan bir adam. Adı Ferhat. Oralarda yabancılarla iyi gözle bakılmaz. Önce soğuk davranıyor. Derdimiz, kelimelerde şifreli: Deşt, diyoruz, 38 katliamı, kayıp kızlar, Emoş Gülver..

İşini bırakıyor, avuç dolusu kirazla geliyor yanımıza Ferhat. Çocuk yaşlarda bir subaya evlatlık verilen kızın kimliği peşi sıra gidiyoruz. Araç bir kez daha sarsılarak ilerliyor. Yamaçta bir taş ev, hemen yanındaki meşe ağacı bize gölgesini sunmaya istekli. Önce Haydar geliyor yanımıza. O bir hikâye anlatıcısı. Başlıyor anlatmaya. Anlatılan hikâyelerden yaralı sözler dökülüyor önümüze. Ölenlerin vaktiyle nerede, nasıl öldüğünü, geride sağ kalanların birer birer ayrıldığını. 2013 yılında, Dersim’in Kayıp Kızları belgeseli çekilirken oradaymış. Hatırlıyor Nezahat’ı, Kazım’ı. Karısı Sabriye de geliyor birazdan. İkram için eve davetlerini ısrarla geri çeviriyoruz. Akşamüzeri etkinliğimiz var. Meşe ağacının altında zaman, bizi oyaladıklarının farkında olmadan hızla ilerliyor. Aşağıdan bir ses:

“Kahvaltı hazır!”

            Eğreti bir yoldan evin bahçesine iniyoruz. Mükellef bir kahvaltı bizi bekliyor; buram buram sac ekmeği, tereyağında menemen, tel peyniri, tulum, kaymak; biberi, semizotu, salatası, domatesi…  Hepsi de el emeği, göz nuru. Nasıl da mahcup oluyoruz. Emekli öğretmen Hüseyin, karısı Naciye, Ferhat, Sabriye ve Haydar. Her biri sırayla anlatıyor. Geçmişinden koparılmış yaşlı bir kadının çocukluğuna götürüyor sözler bizi. Meşe ağacının altında ömürlerinden yaralı canlar. Sözcükler harap, sözcükler kayıp, puslar içinde sözcükler. 1938, tedip, tenkil, inkâr… Aramızda fısıltıyla dolaşıyorlar.

            Dersim’e gelirken kaleme alıp gazeteye gönderdiğim yazıdan bahsediyorum. “Başlığı Dersim Kaç Dağ İçinde? Daha sonra WhatsApp’tan gönderirim, mutlaka okuyun.” diyorum, “Belki de kendinizden bir şeyler bulursunuz orada.” 

Ayrılık zamanı geldi çattı. İçinde, Gülo Nine’nin hikâyesi, Babamın da makinesi vardı öyküsünün yer aldığı Leyla’yı Beklerken adlı kitabımı imzalıyorum onlara. 

Naciye Uçar ve Sabriye Gül

Son hikâye: Kadın ağlıyordu

Ağustostu. Aradan çokça zaman geçmiş, odamda yeni romanımı çalışıyordum. Telefon çaldı. Açtım.

“Merhaba ben Haydar” dedi.

Bir an duraksadım. Kısa bir sessizlik oldu. Karşıdaki;

“Dersim, Vereniz Mezrası’ndan Haydar” diye ekledi.

Birden anımsadım. Haftalar geçmişti. 26 gün süren Doğu ve Karadeniz turnemi tamamlamış, yol boyunca söyleşi ve imza etkinlikleri yapıp Seferihisar'a dönmüştüm. Arayan, turnemin ikinci durağı Dersim'de, bir sabah kendimizi dağlara verip Dersim'in kayıp kızlarından Emoş Gülver'in izini sürerken karşılaştığımız Haydar’dı. Konuk olduğumuz, dağ başındaki evin bahçesinde karşılaştığımız hikâye anlatıcısı. 1938 katliamında kayıp kızlar üzerine hikâyeler dinlediğim Haydar…

“Merhaba Haydar, bu ne sürpriz? Nasılsın?”

“İyiyim sağ olasın, seni sormalı, nasıl geçti yolculuk?”

“Ben de iyiyim, yaramazlık yok. Turnemi tamamladım. Uzun sürdü ama gayet iyiydi. Döneli çok zaman oldu.”

Karşıdaki bir an durakladı.

“Şey…” dedi.

“Bahsettiğin yazı vardı ya... Dersim kaç dağı içinde... Onu okudum. Kalemine, aklına, yüreğine sağlık. Çok beğendim. Daha iyisi olur mu, bilmem.”

“Güzel yüreğine sağlık Haydar dost, duyguların daim olsun, beğenmene sevindim.”

“Beğendim, beğendim ama…” dedi, sesi titreyerek devam etti:

“Eşim Sabriye'ye de verdim. O da okudu…”

Bir kez daha durdu.

“Okudu. Okudu ama ağlıyor. Şimdi ağlıyor, durduramıyorum. Ne olur bir şey de...”

Afallamıştım.

“Nasıl yani? Niye ağlıyor?”

“Bilmem, ağlıyor işte, durduramıyorum. Bir konuşur musun kendisiyle?”

Şaşırmış, ne diyeceğimi bilemez haldeydim. Kendiliğinden, çarpuk çurpuk kelimeler döküldü dudaklarımdan.

“Tabii, ver, ver konuşayım” diyebildim.

Kısa bir sessizlik oldu. Sonra, telefonun diğer ucunda bir hıçkırık sesi duyuldu. Derin, içli bir hıçkırık. 

“Alo!” dedim, “Sabriye Hanım...”

Kadın ağlıyordu, konuşamıyor, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Nutkum tutuldu, her tarafımı bir ürperti kapladı. Tekrar üsteledim.

“Sabriye Hanım! Alo, Sabriye Hanım! Dur, bir dakika!”

Kadın kendini tutmaya çalışıyor ama tutamıyor, boğulur gibi oluyor, ağlamaya devam ediyordu. Elim ayağım bağlanmış, ne yapacağımı bilemez haldeydim. Kelimeleri çaresizce sıralıyordum:

“Sabriye Hanım, dur, yapma, bekle biraz, az dinle…”

Karşıdaki kendinden geçmişçesine, hüngür hüngür ağlamaya devam ediyordu.

“Lütfen! Anlatsana ne oldu?”

Kadın biçare, kendini durduramıyor, hıçkırıklara boğulmuş, durmaksızın ağlıyordu.

Şaşkın haldeydim. Ne diyeceğimi bilemiyordum. Dilim dolandı, kekeledim.

“Sabri.., Sab… Sa...”

Kadın ağlamaya devam ediyordu. Son bir gayretle devam ettim:

“Lütfen söyler misin, ne oldu? Haydi, sakin ol, söyle bana, bak buradayım, konuşalım. Bir nefes al lütfen.”

Kendini toparlar gibi oldu, kısa derin bir nefes aldı, hıçkırıkları azaldı.

“Sen...” dedi.

Umutlandım!

“Evet, evet, ben... devam et, ne oldu, söyle hadi!”

“Sen,” diye tekrarladı, “Sen bizi yazmışsın."

"Evet, sizi yazmıştım." diye karşılık verdim.

"Söyle, bizi böyle nasıl yazmışsın!?” dedi.

Birden durdum, yüreğimin en ince kanadından vurulmuş gibi oldum.

“Sen bizi değil, bizim ciğerimizi yazmışsın…”

Tüylerim nasıl da diken diken oldu, ömrümce yoruldum. Yüreğimin bütün pınarları kurudu, lâl oldum. Hicranla kavruldum, derbeder, viran içinde bir hâl oldu. Telefonun diğer tarafında tekrar bir hıçkırık, ağlama sesi geldi. Güçlükle durabildi.

“Sen” dedi, “bizim ciğerimizin taa içini yazmışsın…”

O an öldüm! Öldüm öldüm dirildim, kolum kanadım kırıldı. Öğrendiğim bütün kelimeler, dudaklarımdaki cümle heceler kurudu. Hem öksüz hem yetim oldum, kimim kimsem kalmadı, ıssız bir çölde hiç oldum...

Telefonu kapattım. Göğsüme bir fil oturmuştu. Boğazımdaki düğümü çözemedim. Kendimi sıktım, nefesimi tuttum, Zel Dağı’nın bütün yaralıları imdadıma koştu, olmadı, yapamadım. Halvori yolunda kayboldum, Pac Köprüsü’nde vuruldum, Pülümür Çayı’nda boğuldum, 38 kayalıklarında parça parça oldum, Harçik Çayı’ndan kan içtim. Ah göğsüm, ah yaralı göğsüm! Göğsüm Sürünbaba, Karaoğlan, Mercan dağı, içinde gürül gürül çığ, bir hıçkırık koptu göğsümden, göğsümün en içinden, derininden.

Bu sefer cümle kelimeler susmuş, ben ağlıyordum, hıçkıra hıçkıra ağlıyordum! O an Dersim’in bütün kayıp çocukları dönüp bana baktı. Bende hüngür hüngür ağlamaya devam ediyordum. Şimdi, beni kim susturacaktı?

https://artielestiri.com/yazilar/yusuf-nazim/yusuf-nazim-leylayi-beklerken-adli-oyku-kitabinin-hikayesini-yazdi/