Yusuf Nazım
20 Ocak 2026
Alfred Nobel, 19. yüzyılın en yıkıcı teknolojik sıçramalarından birine imza atan isimdi. Dinamit başta olmak üzere, patlayıcı maddeler üzerine yaptığı buluşlar; madencilikten ulaşıma kadar birçok alanda “ilerleme” olarak sunuldu. Ancak aynı buluşlar, çok kısa sürede modern savaşların, kitlesel imhanın, soykırımların ve endüstriyel ölümün vazgeçilmez araçlarına dönüştü. Nobel, servetini insan ve diğer canlı bedenini parçalayan, şehirleri yerle bir eden bu teknolojiler üzerinden inşa etti.
Kandan doğan servet, barışla
aklanabilir mi?
1896’da ölümünden sonra yayımlanan vasiyeti ise dünyaya büyük bir ahlaki çelişkiyi miras bıraktı: Silah ve patlayıcılardan elde edilen bu devasa servetin, insanlığa “en büyük faydayı” sağlayanlara ödül olarak dağıtılması… Bilime, edebiyata ve özellikle “uluslar arasında kardeşliği güçlendirenlere” verilmek üzere tasarlanan Nobel Barış Ödülü, daha en başında bu çelişkinin gölgesinde doğdu. Kötülükten doğan bir sermayenin, barış simgesiyle aklanıp aklanamayacağı sorusu da böylece tarihin önüne bırakıldı.
Nobel’in vasiyeti, kanlı bir savaş makinesinin servetini barışın ödüllendirilmesine dönüştürme fikriyle, tarihin en sert ahlaki çelişkilerinden birini yaratıyordu. Bir silah üreticisinin serveti, insanlığı barışa teşvik edebilecek bir ödül aracına dönüştürülebilir miydi?
Zaman,
Nobel Barış Ödülü’nün bu ahlaki vaadini yerine getirmediğini açıkça
göstermiştir. Ödül, barışı tesis edenlere değil; çoğu zaman, şiddetin
mimarlarına “geçici ahlaki af” sağlayan bir enstrümana dönüşmüştür. Ödülün
verildiği tartışmalı kişiliklere göz attığımızda bu çarpıcı gerçeklik hemen
dikkati çekecektir.
Bir Madalyanın Utancı: Nobel
Barış Ödülü ve Ahlaki Meşruiyet
Henry
Kissinger (1973)
Amerika’nın
kendi kıtasından 19 bin km uzakta yürüttüğü Vietnam Savaşı sırasında ABD
Dışişleri Bakanıydı. Aynı zamanda Kamboçya ve Laos’un gizli bombardımanlarının
mimarlarından biri. Vietnam savaşında geride bırakılan milyonlarca ölü, atılan
5 milyon ton bomba, yakılıp yıkılan bir coğrafyanın üstünü örtmek istercesine
ödül, Vietnam’da barış gerekçesiyle Kissinger’e verildi. Tepkiler o
denli büyüktü ki Nobel Komitesi’nden iki üye istifa etti. Kissinger, ödül
törenine katılmadı.
Menachem
Begin (1978)
33
yıldır Filistin topraklarını işgal eden, BM kararlarına rağmen bunu sürdüren
işgalci İsrail devletinin Başbakanı’ydı. Daha önce ise Irgun adlı Siyonist
paramiliter örgütün lideri. Filistinlilere yönelik saldırılar ve işgal
politikaları mimarlarından olması bir şeyi değiştirmedi. Enver Sedat ile
birlikte Camp David Anlaşması gerekçe gösterilerek, işgalci bir devletin
başbakanı olarak ödüllendirildi.
Yitzhak
Rabin & Shimon Peres (1994)
49
yıllık Filistin topraklarının işgalci devleti İsrail’in başbakan ve
cumhurbaşkanları. Oslo Anlaşmaları gerekçe gösterilerek ödüle lâyık görüldüler.
Rabin, daha önce Filistin ayaklanmalarının sert biçimde bastırılmasının
sorumlularındandı. Oslo süreci çöktü; işgal ve şiddet devam etti. Nobel
Barış Ödülü, Filistin topraklarının geri kalanını da işgal edip Gazze
soykırımına giden yolda İsrail devletini daha da cesaretlendirdi.
Barack
Obama (2009)
Amerika
Birleşik Devletleri’nin 44. başkanıydı. Onun döneminde süren Afganistan ve Irak
savaşlarında 1 milyondan fazla insan öldü. Ortadoğu IŞİD ve El Kaide
bataklığına dönüştü, Libya fiilen yıkıldı. Nobel komitesi, onun bu
“başarılarını” görmezden gelemezdi. Göreve geldikten yalnızca 9 ay sonra
Barış Ödülü’nü, “umut ve diplomasi”nin yaratıcısı olarak ona verdi.
Avrupa
Birliği (2012)
Nobel
komitesi, ödül verecek kimse bulamadığı zamanlar, kurumlara dönerdi yüzünü.
2012 yılında Avrupa Birliğini’ “barışa ve uzlaşmaya katkısı” için lâyık
görülmüştü. Oysaki aynı dönemde: Göçmen ölümleri Akdeniz’de rekor kırıyor,
silah ihracatı artıyordu. AB, NATO politikalarıyla iç içe geçmişti. Nitekim
sonraki yıllarda, aldığı ödülün hakkını verecek, Gazze’de İsrail tarafından
yapılan işgal ve katliamlara açıktan destek olarak soykırımın sürmesine katkı
sağlamaktan geri durmayacaktı.
Aung
San Suu Kyi (1991)
Myanmar’ın
demokrasi sembolü olarak ödüllendirildi. Ancak iktidara geldikten sonra
Rohingya Müslümanlarına yönelik soykırıma sessiz kaldı. Başbakanlık döneminde,
Myanmar ordusunun, Rakhine Eyaleti’nde yaşayan Rohingya Müslümanlarına karşı
yaptığı köy yakmalar, toplu katliamlar, tecavüzler sonucu 700.000’den fazla
Rohingya, Bangladeş’e kaçtı. BM ve insan hakları örgütleri tarafından “Etnik
temizlik” ve "soykırım” olarak tanımlanan sürecin sorumlusuydu. “Zulüm
karşısında susan barış figürü” ve “Ahlaki çöküşün simgesi” olarak anıldı.
Tarihe, Nobel’in en büyük ahlaki çöküş örneklerinden biri olarak geçti.
Kolombiya
Devlet Başkanı Juan Manuel Santos (2016)
FARC
ile barış süreci gerekçesiyle ödül aldı. Oysa anlaşma, halk referandumunda
reddedilmişti. Ülkede paramiliter şiddet devam etti.
Barış adına kirletilen dünya
Nobel
Barış Ödülü, zamanla barışı temsil eden bir değer
olmaktan çıkıp, ahlaki ve politik manipülasyonun aracı hâline geldi. 2025
yılında Norveç Nobel Komitesi hızını alamayacak, Barış Ödülünü bir soykırım
destekçisine; Venezuela’nın muhalefet lideri María Corina Machado’ya sunmaktan
beis duymayacaktı. Karar, tüm dünyada yankı bulurken, ödülün politik algısı
üzerine küresel tartışmalar da yeniden alevlenecekti. Machado’nın, 21. yüzyılın
en büyük soykırımcı devleti İsrail ve onun koşulsuz destekçisi ABD hayranı
olduğunu saklamaması, ödülün “tarafsız barışçılık” kriterinin bir kez daha
sorgulanmasına sebep olacaktı.
Ahlaki
çöküş bir kez başlayınca, durdurması güçtür. Ödülün serüveni bu kadarla sınırlı
kalmaz, Barış ödülü, ahlaki anlamını başka bir iktidar figürüne bağlama
girişimine sahne olur. Machado aldığı barış madalyasını, kendi ülkesine savaş
açan, petrolüne göz koyan, insanlarını öldüren, devlet başkanını ve eşini
kaçıran haydut bir devletin başkanına, Donald Trump’a devretmek ister.
Nobel
Komitesi Barış Ödülünün devredilmesine itiraz etse de; anlamının kirletilmesine
engel olamaz. Barış için verildiği söylenen ödül, Beyaz Saray’ın, ülkelere
tehdit, şantaj, işgal planlarının yapıldığı bir salonunda, güç siyasetiyle
özdeşleşmiş bir figüre, üstelik “minnettarlık” ve “liderlik” diliyle sunulur.
Böylece,
Norveç Nobel Komitesi eliyle, “Barış adına verilen bir madalya, gücün elinde
sessiz bir silaha dönüşmüş.” olur.
“Vietnam’da Barış Yoktur!”
Nobel Barış Ödülü’nü bilinçli ve açık biçimde reddeden yalnızca tek bir isim vardır: Vietnamlı devrimci müzakereci Le Duc Tho. 1973’te, ülkesini yerle bir eden savaşın mimarlarından Henry Kissinger ile birlikte ödüle layık görüldüğünde verdiği yanıt nettir.
Tho, Nobel
Komitesi'nin saldırganları ve saldırganı, savaş açanları ve barış yaratanları
eşitlediği gerekçesiyle ödülü kabul etmeyi reddeder, verdiği yanıt ise tarihe
geçmiştir:
Vietnam’da barış yoktur!
Bu cümle, yalnızca bir reddiye değil, Barış Ödülü’nün tarihine düşülmüş bir ahlak dipnotudur. Çünkü henüz kan akarken verilen bir barış ödülü, barışın kendisine değil, suçun aklanmasına hizmet eder. Thọ’nun reddi, Nobel tarihindeki tek bilinçli reddiye olarak kalmıştır; çünkü çoğu zaman ödül, barışı inşa edenlere değil, onu retorikle temsile indirgeyenlere verilir. Bu yüzden Nobel Barış Ödülü’nü tartışmalı kılan, reddedenlerin azlığı değil; kabul eden vicdanın sessizliğidir.
https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/nobel-baris-odulu-kotulukten-dogan-servetin-aklanmasi,53405
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
yusuf.nazim1@gmail.com