30 Ekim 2026 Cuma

Katır sırtında sözcükler: Sansürün aşamadığı hakikat

Yusuf Nazım
T24 | 30 Ekim 2026

1992-94 yılları arasında devlet, Özgür Gündem gazetesinin Diyarbakır'a sokulmasını fiili olarak yasaklamıştı.

Ancak aynı gazetenin Lice, Kulp, Silvan ilçeleri üzerinden katır sırtında dağları, tepeleri aşarak Diyarbakır halkına ulaşmasına engel olamamıştı.

1994 yılında Özgür Gündem kapatılmış, yerine yayımlanan Özgür Ülke gazetesinin basıldığı matbaa ile Ankara ve İstanbul büroları bombalanmıştı.

Amaç, gazeteyi tümden susturmaktı.

Buna karşılık gazete susmamış; farklı yol, yöntem ve araçlarla basılarak ülkenin dört bir yanına ulaşmayı sürdürmüştü.

Bugün de susturulmak istenen gerçekler, kendine yeni güzergâhlar bularak topluma ulaşmaya devam ediyor.

Bir yanda bilgiyi kontrol etmek isteyen siyasi iktidar, diğer yanda kamuoyunun bilme hakkını savunan gazetecilik.

Sansürün zihindeki izi

Sansürün en tehlikeli yanı ne zaman başlar?

Önce bir haber engellenir. Ardından başka bir haber. Sonra bazı konuların yazılması güçleşir. Bir süre sonra gazeteci, hangi cümlenin başına dert açacağını düşünerek yazmaya başlar. Sözcüklerini kendi kendine denetler. Henüz bir yasakla karşılaşmadan, yasak ihtimalini zihninde taşır.

Böylece sansür, yalnızca gazetenin dışında duran bir otorite olmaktan çıkar; insan zihninin derinliklerine kadar sızar; yazının içine, cümlenin kuruluşuna, sorunun sorulup sorulmayacağına kadar girer.

Bağımsız bir gazeteyi susturmak, yalnızca bugünün haberlerini eksiltmek değildir. Geleceğin hafızasına da müdahale etmektir.

Bu nedenle bir yayın organına erişimin engellenmesiyle o yayın organının varlığının ortadan kaldırılması aynı şey değildir. Ancak erişim engellenmesi, okurla yayın arasındaki ilişkiyi kesintiye uğratır; haberlerin, yazıların, yorumların ve eleştirilerin dolaşımını sınırlar.

Dijital çağda sansür, bazen bir kapının kilitlenmesi değil, kapı yerinde durduğu hâlde insanların içeri girmesinin engellenmesidir.

Okurla yayın arasına giren engel

Tarih, bütün bu baskı örneklerinin yanında, yasaklara karşı verilen mücadelelerin de hikâyesini anlatıyor.

Sansür karşısında dayanışma bu yüzden önemlidir. Gazetecinin, yazarın, yayıncının ve okurun birbirinden ayrı düşünülemeyeceği anlar vardır. Çünkü bir yayın organı, yalnızca onu çıkaranların değil, onunla düşünsel bir ilişki kuranların da parçasıdır.

Okur, yalnızca kendisine sunulan haberi tüketen kişi değildir. Haberin neden yayımlanamadığını, hangi sorunun sorulamadığını, hangi düşüncenin dışarıda bırakıldığını da merak eder. Gazetecilikle okur arasındaki ilişki, bu ortak merakın ve bilme ihtiyacının üzerinde yükselir.

Bu ilişkiyi koparmak, bir internet sitesini erişilemez hâle getirmekten daha geniş sonuçlar doğurabilir. Çünkü okurun dünyayı anlama imkânını da daraltır.

T24, on dört yıldır yazdığım bir yayın organı.

Bu süre, bir gazetecinin yalnızca adını bir yayın künyesinde görmesi için yeterince uzun değil; o yayının haberlerine, yazarlarına, tartışmalarına ve okuruyla kurduğu ilişkiye tanıklık etmesi için de uzun bir zaman.

T24’te yazdığım yıllar boyunca Türkiye’nin siyasetini, toplumunu, kültürünü, insanlarını ve meselelerini kaleme aldım. Bazen uzlaşmaz görünen fikirlerin karşı karşıya geldiği tartışmalara, bazen toplumun görmezden geldiği gerçeklere, bazen de iktidarın hoşlanmayacağı sorulara yer verdim.

Şimdi, on dört yıldır yazdığım bu yayın organına erişim engeli getirildi.

Bu olaya yalnızca bir yazarın kendi gazetesine yönelik müdahale karşısında duyduğu tepki olarak bakmıyorum. Çünkü mesele benim yazılarımın yayımlanıp yayımlanmamasıyla sınırlı değil. Mesele, bir yayın organının haberleri ve yazıları aracılığıyla okuruyla kurduğu ilişkinin engellenmesi.

Gerçeğin peşinden gitmek

Gazetecilik, iktidarın hoşuna gidenleri aktarmakla sınırlı değildir. İktidarın açıklamak istemediğini araştırmak, toplumun konuşmaktan kaçındığı meseleleri gündeme getirmek ve herkesin duymak istemediği gerçekleri de dile getirmek, bağımsız gazeteciliğin temel sorumlulukları arasındadır.

Bir zamanlar Diyarbakır’ın dağlarında katır sırtında taşınan sözcükler vardı. Baskıcı bir rejimde karanlık odalarda daktiloyla çoğaltılan metinler vardı. Bir gazetenin başyazısında boş bırakılan sütunlar vardı. Yayımlanmaması istenen belgelerin peşinden giden gazeteciler, imha edilen bilgisayarlar, yayınını sürdürme imkânını kaybeden gazeteler vardı.

Bugünse bir internet sitesine ulaşmaya çalışan okur var.

Aradan geçen on yıllar, değişen rejimler ve gelişen teknolojiler, bu hikâyenin biçimini değiştirdi.

Fakat temel soru hâlâ orada duruyor:

İnsanların neyi okuyacağına, neyi bileceğine, hangi düşünceyle karşılaşacağına kim karar verecek?

Bunun karşısında gazeteciliğin görevi, yalnızca kendi yayın organını savunmak değildir. Haber alma hakkını, ifade özgürlüğünü ve insanların dünyada olup bitenleri öğrenebilme imkânını savunmaktır.

Çünkü bir gazete sustuğunda eksilen yalnızca bir ses değildir. O sesin soracağı sorular, kayda geçireceği tanıklıklar, açacağı tartışmalar ve okuruyla paylaşacağı gerçekler de eksilir.

Bir gazetenin kapısına kilit vurulabilir. Bir internet sitesine erişim engeli getirilebilir. Bir yayın organının okuruyla buluşması zorlaştırılabilir.

Ama gerçeği arama ihtiyacı, hiçbir iktidarın mülkü değildir.

Ve tarih, bu ihtiyacı ortadan kaldırmak isteyenlerin hikâyelerini de yazar.

Tıpkı ona rağmen yazmaya devam edenlerin hikâyelerini yazdığı gibi.

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/katir-sirtinda-sozcukler-sansurun-asamadigi-hakikat,59692

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

yusuf.nazim1@gmail.com