25 Ocak 2013 Cuma

Hasta Kuşlar Ülkesinde

Yusuf Nazım
İnsancıl Kültür Sanat Dergisi /Ocak 2013, Sayı : 270 

Mevsim erkenden soğumuştu. İstanbul yavaş yavaş kışa hazırlanıyorken içimdeki çocuk üşüyordu. Bense, zamansız yolculuklara gömüyordum yüzümü. Issız ve yeni dünyaları keşfe hazırlanan eski zaman gemileri gibiy yüreğim. Sabırsız, meraklı, heyecanlı…


Kuşlar ülkesine gidiyordum...

İstanbul’dan, Yenikapı’dan, Marmara’dan... Biliyordum, şimdi göç zamanıydı ve çokça söylenceleri vardı onların. Öznesi olmuş gibiydiler hayatın; korkulu, ağrılı. Göç yollarına düşmüşken, sancılı ve acı esiyordu rüzgâr. Beraberinde ölüm tohumlarını getiriyordu habersiz. Havada, o güzelim kuş sesleri, kırım ve itlaf seslerine karışıyordu.

Hasta kuşlar ülkesine gidiyordum...

Beraberimde düşler; yeni keşiflere hazırlanan, eski zaman gemileri gibi yüreğim. Aklımda yitik zamanların heyecanı. Önümde Bandırma’dan, Manyas’tan, Kaz Dağı’ndan, Assos’a uzanan geniş bir diyar…

O diyar ki, bakmak isteyene değil, görmek isteyene gösteriyordu yüzünü, sancılıydı. Bir yanı ağrıyordu. O diyar ki, binlerce yıllık acısını, sızım sızım  basmıştı bağrına, eğilip kulak versen duyacaktın, ağlıyordu.

Hüzünlüydü... Bu hüznü,  Assos’ta, Akropol’e çıkan, parke taşlarla döşeli dik yokuşta tezgâh açmış, yetmişlik bir ninenin gözlerinde gördüm. Hüzünlüydü... Tanıdık gelmişti bakışları. Akşam saatlerinde yaptığı 50 kuruşluk günün ilk siftahını, sevinç gözyaşlarıyla karşılamıştı. Yorum tutmaz bu yaşlara, ne denebilirdi ki? Nasıl bakılabilirdi bu gözlere? Hangi sorular akardı bir yürekten diğerine?

Renkli sırmalarla işlenmiş siyah önlükleri vardı.  Işıl ışıl gözlerinin altında pembe yanakları yoktu. Anladım ki, mutlu yüzlerin de hırsızları olurmuş meğer, hiç eser kalmamıştı. Bakışlarındaki mutluluğu, gözlerindeki ışıltıyı, yanaklarındaki sevinci çalıp götürmüştü zaman.  

Üç bin yıl öncesinin taşlarını üst üste koyarak yapmışlardı yapılarını. Kapılarını, üç binyıl önceki kadar cömert açamıyorlardı. Gelenler ne bir tanrı misafiri, ne de başka diyarlardan göçmendiler. Yokluk misaliydi söze gelen. Torbalarını dolduran tarhana, 5 kuruşa satılmak içindi. Açlık içindi, tokluk içindi. Ne yürekler binlerce yıl önceki gibi ferah, ne eski yüzleriyle tepelere sığınmış evler aydınlık ve refah içindeydi.

Şu karşıki deniz aynı deniz, şu akan su aynı Satnioeis vadisini suluyor; bu tepeler, eteklerindeki yıkık dökük duvarlar, yol ortasındaki şu taş mezar; hemen hepsi aynı, ya da biraz değişmiş suretleri. Sokaklar belki biraz daha eski, belki biraz daha dar. Evler biraz daha küçülmüş, biraz daha sanki bir birine sokulmuş…

Eski kentin asıl sahipleri; asil sahipleri… Tiyatroda eğlenip, çarşısından alış veriş yapar, gymnasion’da yüksek atlayıp, uzun koşarlardı. Üç bin yıl önce de aynı çeşmeden su içerler, Batı Kapısı'na mezarlı yoldan belki bir merasim havasında geçerlerdi. Şimdi, tıpkı bir cenaze merasimindeymiş gibi sıra sıra yüzler. Yan yana gelip ölü suretleri gibi dizilmişler. Eskimiş gözlerle bakıyorlar gelip geçenlere. Utangaç sözlerle satıyorlar ellerinin emeğini, gözlerinin nurunu. Eski alış veriş mekânları yok artık. Fermanlar okunmuyor, tartışmalar yapılmıyor meydanında, Agora kapatmış utancından yüzünü. Kahrından, toprağa gömmüş kendini tiyatro. Assos'un hikâyelerini fısıldıyor bütün eski taşlar…

Eskimiş yüzlerine baktıkça duvarların, görüyordum. Mermer ustaları, taş ustaları kilim dokur gibi taşı taşla dokuyordu. Her adımda toprak buram buram tarih kokuyordu. Yaralıydı. Dokunsan, ağlıyordu. Ayak bastığımız her yerde, tarihi tarih yapanlar yatıyordu. Ve üç bin küsur yıl sonra Aristotales'in torunları, akropol yokuşunda 50 kuruşa siftah yapıyordu...

Tarih işte bu kadar bilinmeye açtı. Tarihin sonu yaklaştıkça, hasta kuşlar ülkesinde insanlar hala 50 kuruşa muhtaçtı.

Yaralı bir çığlık gibi her santimetrekaresinden fışkırırken tarih, derken başkaları geldi… Tarihsiz bir coğrafyanın efendileriydiler. Tarih tarih olduktan sonraydı ki onlar, tarihsiz oluşlarını hiçe sayaraktan, tıpkı bir karabasan gibi kasıp kavurarak her bir yanı çıkageldiler…

Taşı taşla oyanlar, toprağı toprakla dövenler, gün geldi tarihi olmayanların karşısında talihsiz bir coğrafyanın köleleri gibi dizildiler...  Ezildiler... Yenildiler...

Her dönem tarihi fütursuzca talan edenler, yakıp yıktıktan sonra kentleri, yağmalayıp çekip gittiler… Tarihleri olmayanlar, taşıyabildikleri her tarih parçasını, kendilerine yalan bir tarih yapmak için yanlarında alıp götürdüler. Aphrodisias’tan, Pergamon’dan, Mezopotamya’dan… 

Tarihin de hırsızları vardı. Eskimiş yaşamlara hayrandılar. Yaşayamadıkları bir tarihin yalancı yüzleriydi tanık oldukları. Saklamak istedikleri, eşi görülmemiş bir yağma ve talandan ibaretti. Yeniden yazmaya çalıştıkları tarih ise yalandı.

Şimdi aşağılardan baktıkça sönüyor, uzaklaştıkça siliniyordu Assos. Başka diyarlardan dost mektupları akıyordu. Kadir bilen akıllar, cesur yürekler, istesen gözünün nurunu esirgemeyen bir incelikle esiyorlar. Sanki bir özbek türküsü  gibi dilleniyorlar. Hayata, sevdaya, aşka ve dostluğa dair bir söylenceye dönüşüyorlar. Akçay’da Andromeda’nın güzel yüreği varlığını paylaşmak için kanatlanıp geliyor. Kiraz Zamanı Masalları sese ve notaya bürünüyor. Yüreğimiz, soğuk bir pınar gibi yüreğinde, bakışlarımız çocuk bakışlarında eriyor.
 
Kaz Dağları ardımızda perde perde yükseliyor. Sarıkız’ın bütün kuşları ürkmüş, eteklerindeki bütün ceylanlar susmuştu sanki. Dağların etekleri yapayalnız, terkedilmiş kulübeler kimsesizdi. Derin vadilerin kuytuluklarında yüzlerce asırlık çınarlar, kim bilir ne esrarlı öyküler saklıyordu. Baktıkça, kuşlar cennetine dönüyordu yüzüm. İda Dağı'nın öyküleri sökün ediyordu akın akın. Pınarbaşı'nda bir şelale ağlıyor, dağda bir kemancı eski dostları çalıyordu…

Geçmiş bütün zamanların öyküleri bir bir ayaklanırken yâdımda, dönüş vakti yavaş yavaş yaklaşıyordu. Görüyordum; Antandros'ta, küçük bir iskelede ayakları suya değiyordu bir genç kızın. Kim bilir ne düşler kuruyordu içinden. Binlerce yıllık geçmişin anlattıklarından habersiz, bilinmez bir geleceğe dair. Nar ağaçları, kırmızı ve yeşile boğulmuştu. İri, parlak meyvelerini çekincesiz sunuyordu. Haşmetli gövdeleriyle çınarlar, sabırsız sonbahara hazırlanırken, yeni ayrılmış tenhalarımızdan sanki bir şairi anımsatıyordu.

Bin yılları arkasından süzülüp gelen zaman, büyük bir ustalıkla oynamıştı rolünü. Tarih, hasta kuşların ülkesinde zamana boyun eğmişti. Yorulmuştu. Hüzünlüydü. Gören göze, dokunan yüreğe, anlayan akıla göre biçimlenmişti toprak; dilini kökünden kopartmış ve bir daha konuşmamak üzere susmuştu.

Zeytinlikler arasından yollar, geçmişten geleceğe ince bir sır gibi uzanıyordu. Kuru toprağa salmış yüzünü, kâh uzanıyor, kâh kısalıyordu. Öbek öbek çukurlar, toza toprağa bulanmış evler, çatlamış gövdeleriyle ağaçlar…

Yaşlı bir kadının, ince bir zeytin dalına uzanıyordu pamuk elleri. Hemen yanı başında hummalı sayılmayacak bir heyecan. Kazmayla kürek el değiştiriyor, eski bir kentin daha temelleri kazılıyordu. Dönüyordum, bütün eski kentlerin hüznünü adım adım yüreğimde toplayarak. Zaman, çığlık çığlığa akıyordu, hemen ardımdan çaresiz bir cellât gibi bakarak. Dönüyordum, Antandros’tan, Assos'tan, İda Dağı'ndan bütün hasta kuşları ülkelerinde yapayalnız bırakarak.

Assos-Antandros-İstanbul

6 yorum:

  1. Okudum...Vallahi Yusuf agabey ne diyeyim ki,ayni beni anlatmissin.Benim göc hikayemi yani.Demekki anlatilanin aslinda senin hikayen olmasa da senden mutlaka bir sey vardir icinde...Ellerine,yüregine beynine saglik...Ilham kaynagim olmaya devam ediyorsun...Iyi ki varsin be agabey...

    YanıtlaSil
  2. Teşekkürler İrfan arkadaş...

    Assos-Antandros-İstanbul yolculuğunda gördüklerim, dokunduklarım ve hissettiklerimdi..
    Yüreğin, güzelliğinden hiç kaybetmesin.

    Sevgiyle

    YanıtlaSil
  3. yazının bütün hüznü, şu an yüreğime bir yumruk gibi oturdu.geçekten tarihi olmayanlar, bu değeri anlayamazlar. bu yazı tümünü özetlemiş zaten,o duygu dolu yüreğinize sağlık. sevgiyle kalın.

    YanıtlaSil
  4. Geçmişin geride bıraktığı izler sürüldüğünde, çoğu kez bir hüznün ayak izleri görülür. Gezdim, iz sürdüm, hissettim ve paylaştım.

    İzlerin, duygu dolu yüreklere işlemesi ne güzel!..

    Güzel duygularınız baki olsun.
    Sevgiyle

    YanıtlaSil
  5. İşte duygu tam da bu yazdıklarınızdı.Okuyunca insan evet gerçekten böyle diyor.Kalbe dokunuyor yazdıklarınız.Hissettiklerinizi hissediyoruz.Ve keman detayı kendime beni hatırlattı.Yine çok güzel bir yazı,yine benim için yeni bir keşif ve yine ustası siz...https://plus.google.com/u/0/?tab=mX

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim Merva Hanım. Hissettikleriniz, kesinlikle duygularınızdandır. Eski bir yazıydı. Benim de arasıra tekrardan okuduğum olur. Hani şu Kuş Gribi zamanında kuşların ve kümes hayvanlarının topluca itlaf edildiği döneme ait bir Kaz Dağları-Antandros anısıydı.

      Yüreğinize ve duygularınıza sağlık

      Sil

yusuf.nazim1@gmail.com