31 Aralık 2025 Çarşamba

Boncuk

Yusuf Nazım
T24 | 31 Aralık 2025


142 bin yıllık bir süs eşyasının, insanlık tarihiyle devlet aklı arasında sıkıştığı yer.

O sabah yine içindeki çocukla uyandı. İçi içine sığmıyordu. Giyinip tıraş oldu; alelacele kahvaltısını yaptığı gibi kendini dışarı atması bir oldu.

E5 Karayolu’nun hemen yanı başındaki binanın önüne geldiğinde saat 14.00 sularıydı. İçinde olmayı hiç arzu etmediği, asık suratlı, soğuk binanın kapısından içeri girdi. Bahçenin bir köşesine büzülmüş duran kayısı ağacına göz kırparak ilerledi. Birkaç parça eşyayı teslim etti. İçinde taşıdığı neşeli, kıpır kıpır, heyecanlı çocukla birlikte erkekler sırasına girdi. Erkek ve kadınların iki sıra olduğu kuyruk yavaş yavaş ilerledi. Sıra kendine geldiğinde bir görevli tarafından önce dedektörden, sonra el yordamıyla tepeden tırnağa arandı. Hemen sağ taraftaki kayıt masasına isimlerini söyledi, kimliğini bırakıp buradan aldığı yaka kartını boynuna astı.

Kadınlı erkekli kalabalık birleşince sıra uzamıştı. Yüreğinin bir köşesine pusmuş çocuk sabırsızdı. Duvara monte edilmiş ve ona bön bön bakan kutuya yaklaştı; ortadaki cam bölmeye gözünü kırpmadan bakarak retinasını okuttu. Burası, aynı zamanda önceki grubun çıkmasını bekleyecekleri salondu. Gözü, gri kirli beyaz renkli duvardaki yazıya ilişti:

“Ey kahraman Türk kadını, sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye lâyıksın.”

Yerinde duramıyordu. Biraz sonra, önceki grubun içeri girmesiyle odadaki heyecanlı kalabalık kapıdan dışarı aktı. Yüreğinde yetmiş yıllık dünya yükü taşıyan adam, heyecanı bin kat artmış çocukla yarışır gibi fırladı. Bahçe aralığından soluksuz geçip yan binaya girdi. Burası, turnikelerden önceki son arama noktasıydı. İçindeki çocuk kanat takmış, kuş olup uçacak gibiydi.

Nihayet sıra ondaydı. Görevliyle göz göze geldi, gülümsedi. Kendini, üzerinde gezinecek soğuk, sert ellerin nobran yoklayışlarına bıraktı. Önce kabanının yan cepleri, sonra üsttekiler yoklandı. Pantolon ceplerinin ters yüz edilmesi yeterliydi.

Görevli işini çabuk bitirmişti. Tam “Geç,” diyecekti ki bir şey hatırlamış gibi oldu. Öyle ya, bir de iç cepleri olacaktı bunun. Elleri kabanının iç kısmına uzandı. Bir taraftaki cebi kurcaladı. Boştu. “Tamam, geç,” der gibi bir eliyle adamı çekerken sağ eli diğer cepteydi. Dirseğini kaldırdı, parmaklarıyla cebin derinliklerine kadar indi, orada bir süre dolaştı…

Birden durdu! Alnı kırışmış, kaşları çatılmıştı. Yüzüne kocaman bir soru işareti yapıştı. Parmakları cebin derinliklerinde durup kaldı, gözleri define bulmuş gibi parıldadı. Elini yavaşça çıkardı. Görevlinin define bulmuş gibi bakan gözlerine sert, sert olduğu kadar merak dolu bir ifade yerleşti. Parmakları arasında güçlükle tutabildiği parlak, minik tanecikleri adama göstererek:

“Bu ne!?” diye sordu.

Adam, yüreğindeki sevincin apansız soğuduğunu, buza kestiğini hissetti. İçindeki neşe dolu, heyecanlı, kıpır kıpır o çocuk da sustu. Utangaç, mahcup bir sesle:

“Boncuk,” dedi…

142 bin yıl öncesine ait, insanlık tarihinin en eski süs eşyaları

2014 yazı… Bizmoune Mağarası, Essaouira yakınları, Batı Fas.

142 bin yıl öncesine ait boncuklar, Bizmoune Mağarası,
Essaouira yakınları, Batı Fas
Mağaranın derinliklerindeki dört adam, fenerin aydınlattığı parlak, kaygan cismi dikkatle inceler. İçlerinden biri, elindeki fırçayla cismin üzerindeki son toprak kalıntılarını da itinayla temizler. Üçü orta yaşın çok üstünde, biri genç sayılabilecek bu dört kişi, parlak cismin ortasındaki deliğe şaşkınlıkla bakakalır…

Bundan yedi yıl sonra Science Advances dergisinde bir makale yayımlanır. 24 Eylül 2021 tarihli makalenin başlığı, Fas’ın Essaouira kentindeki Bizmoune Mağarası’ndan Erken Orta Taş Çağı’na ait kişisel süs eşyalarıdır. Yazarları, yedi yıl önce Fas’taki mağarada ortası delik cisimleri bulan A. Bouzouggar, M. Sehasseh, P. Fernandez ve S. Kuhn’dur.

Dört kişilik kazı ekibinin 2014 yılında Bizmoune Mağarası’nın derinliklerinde buldukları ortası delik deniz kabuklarının sayısı otuz üçtür. Bu deniz kabukları, Tritia gibbosula isimli küçük deniz salyangozuna aittir. Üzerlerindeki deliklerin insan yapımı olduğu ve bunların ip bağlamaya/takılmaya uygun bulunduğu tespit edilir. Hatta bazılarındaki yüzey aşınmalarından, ipe bağlı oldukları da anlaşılır. Yapılan uranyum serisi analizleri, bunların 142 bin yıl öncesine ait, insanlık tarihinin en eski süs eşyaları ve takıları olduğunu ortaya koyar.

Böylece 142 bin yıl önceki kadın (belki de erkek) atalarımızın, deniz kabuklarından boncuk yaparak küpe, kolye ya da bileklik olarak kullandıklarını öğrenmiş oluruz.

Ele geçirilen yasa dışı boncuklar

Fas’ın Bizmoune Mağarası’nda kadınların kulaklarına boncuk küpeler taktığı günden 142 bin yıl sonra, insanlık tarihinin trajikomik olaylarından biri İstanbul’da yaşanır. Yetmişindeki adam, ziyaretine gittiği tutuklu karısı için cezaevine gizlice boncuk sokarken devlet tarafından suçüstü yakalanır.

Bizmoune Mağarası, Essaouira yakınları, Batı Fas
Hapiste uzun süre kalanların önemli uğraşılarındandır boncuk işi. Dışarıdaki dostlarına renk renk boncuklardan küpe, kolye, tespih gibi süs eşyaları yaparlar. Bu küçük tanecikleri kimi cezaevlerine sokmak yasaktır. Böyle durumlarda onlar bir yolunu bulur; koğuşlara girer ve göz alıcı süs eşyalarına dönüşmüş olarak ülkenin dört bir yanına, diyar diyar yayılırlar. Örneğin ip sokmanın yasak olduğu durumlarda, mahkûmların hırka, kazak, süveter gibi giysilerinin kolye, bileklik gibi süs eşyalarına dönüşmeleri işten bile değildir.

Bakırköy Kadın Cezaevi’nde o gün ele geçirilen yasa dışı boncuklara el konulur. Tutanak tutulur, altına devletin mührü basılır. Adam, üç ay boyunca karısını ziyaretten men edilir. Yine de şanslıdır; boncuklar onun üzerinde değil de koğuşta ele geçirilseydi, karısının tüm görüşçülerine üç aylık ziyaret yasağı uygulanacaktı…

Beyaz adam değişmiş midir?

Adamın içerideki karısına gelince… Güzin Alpaslan’la ilgili başka bir hikâyeyi daha önce yazmıştım. O bir kent savunucusu, aktivist. İTÜ mezunu bir mimar olarak ömrünün çoğunu, meslek örgütü Mimarlar Odası’yla birlikte kent suçlarına karşı mücadeleyle geçirmiş biri. Ranta karşı halkçı bir kimliğe, çarpık ve plansız kentleşmeye karşı bilimsel görüşlere, savaşa karşı barıştan yana tutuma sahiptir. Bu özellikleri onu, gün gelir siyasete kadar taşır. Yıllar yılı yaşadığı Fatih ilçesi halkının tercihiyle Kent Uzlaşısı İttifakı’ndan İBB Belediye Meclis Üyesi seçilir.

Ne yazık ki siyaset ona iyi gelmeyecektir. Ülkenin her karışına sinmiş o menfur kötülükten payını almakta gecikmez. Devlet, bir sabah ayazında erkenden Güzin Alpaslan’ın kapısına dayanır. Onlarca silahlı adamıyla malum şekilde içeri girer; korku, panik, uzun namlulu silahlar, yere yüzüstü yatırmalar… Kent savunucusu, 66 yaşında bir kadın, Kürtlerle uzlaşmaya tam teşebbüsten, elleri kelepçeli olarak alınıp götürülür.

İşte Güzin Alpaslan’ın gidişi o gidiştir. Uzunca süredir o, on dört Kürt kadınının bulunduğu koğuşta tek Türk kadını olarak, üzerine adalet, eşitlik, barış sözcüklerini üfleyerek küpeler, kolyeler, bileklikler yapacağı o küçük taneciklerin yolunu gözlemekte. Boncukların ise işi zordur; yolu engebelidir, dolambaçlıdır. Onu bekleyen kolluk güçleri, memurlar vardır; devletin bir nizamı, usulleri, inceden inceye ayarlanmış kanunları vardır.

Tonlarca altını gümrük kapılarından türlü hilelerle geçirebilirsiniz. Bir o kadar uyuşturucuyu karanlık, şaibeli mafya-bürokrat ilişkileriyle limanlardan içeri sokabilirsiniz. Veyahut kâh akaryakıt olur, kâh türlü türlü silah, kâh da akla gelen her türlü kara parayı sınır tanımaz bir şekilde ülkeden ülkeye dolaştırabilirsiniz. Bütün bunlar yapılırken devletimizin o meşhur çarkları öylesine ağır işler ki neredeyse dönmez olur, durur.

Velhasıl, bir kadının kulağına süs olacak boncuk tanesine gelince o zaman iş değişir. Boncuk tehlikelidir çünkü! Zira burada söz konusu olan, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüdür. Devlet-i Âli’nin çarkları hızla çalışır, cümle bürokrasi kademeleri bir anda teyakkuza geçer, ortalık ayağa kalkar…

Gelgelelim, bir boncuk tanesini, yok yere tutsak ettiği bir kadına çok gören devlet aklının sonraki ahvaline…

Kürt’ün Türk ile uzlaşmasını hazmedemeyen o devlet aklı, nedendir bilinmez, bir süre sonra farklı çalışmaya başlar. Kürtlere yeniden barış çubuğunu uzatır! Kürtlerse beyaz adamın uzattığı barış çubuğunu bir kez daha baş göz eder.

Şimdilerde en çok tartışılan konu da işte budur: Beyaz adamın yalanları, hileleri tükenmiş midir? Beyaz adam, beyaz adam olmaktan çıkmış mıdır; beyaz adam değişmiş midir, değişecek midir?

Not: Güzin Alpaslan, bu yazı kaleme alınırken tahliye edildi. Kocası ise cezaevine yasa dışı yollardan boncuk sokmaya teşebbüsten hâlen yargılanmakta. Boncukların suç delili sayılmadığı bir yıl dileğiyle…

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/boncuk,53086 

13 Aralık 2025 Cumartesi

Öykülerin öyküsü (1) | Kadın ağlıyordu

Yusuf Nazım
+Eleştiri | 3.Sayı | Ağustos-Eylül-Ekim 2025


Birinci hikâye: Kayıp hafıza

Sırtında taşıdığı dünya yüküyle içeri girdi. Yorgun adımlarını sürüyerek ilerledi, kendini masanın yanındaki sandalyeye bıraktı. Yüreğinde taşıdıklarının ağırlığı yüzünün bütün hatlarına sinmişti. Nicedir soluksuz kalmış gibi derin bir nefes aldı. Seslerle, kelimelerle, resimlerle dolu heybesini boşaltmaya koyuldu.

Gelen, belgesel ve sözlü tarih çalışmaları yapan dostum Kazım Gündoğan’dı. Ankara'dan Dersim'e, Dersim'den Adıyaman'a, oradan Bursa'ya, Manisa’ya şehir şehir dolaşır, 1938’de katledilen ailelerin evlatlık olarak verilen çocuklarının izlerini sürerdi. Heybesinde acı dolu hikâyeler, yüreğinde taşıdığı bu hikâyelerin dayanılmaz ağırlığıyla bana gelir, heybesini boşaltır, bir bakıma hafiflemek isterdi.

O gün de öyle olmuştu. Bu sefer peşinden gittiği, Ankara'da yaşayan, köklerinden kopmuş, belleği sisler altında kalmış, geçmişini hatırlayamayan Emoş Gülver’in öyküsüydü. Eski adı Elif'ti, ancak artık Gülo Nine deniyordu ona. Uzun görüşmelerin, bellek yoklamalarının, geçmişe gidiş-gelişlerin, bazı seyahatlerin sonrasında yolculukları onu Dersim’de bir dere kenarına götürmüştü. İşte, hafızası tam da burada çözülecekti. Birden çocuk yaşlarına gidecek, kendini bir çalının altında kaybolmuş olarak bulacaktı. İçinde saklandığı çalıyı aralayan kişiye bakacak, onun babası olduğunu hatırlayacaktı. Heyecanla,

“Babam beni buldu, babam beni buldu…” diyecek, ardından “Ama” diye şaşkınlıkla ekleyecekti; “babamın da makinesi vardı!”

İkinci hikâye: Babamın da makinesi vardı

Hikâye tüyler ürperticiydi. Duyar durmaz mırıldanmıştım:

“Bunu yazmalıyım!”

“Olur,” demişti Kazım, “yaz, güzel bir öyküsü olur bunun, iyi anlatırsın sen.” diye karşılık vermişti.

Hikâyeyi “Babamın da makinesi vardı” başlığıyla yazdım.

Seksenli yaşlardaki Emoş Gülver geçmişinden kopmuştu. Babasının bir asker olduğunu biliyordu. Erzincanlıydı. Ancak bulanık belleği onu, zaman zaman kına yeşili derin vadilere, yüksek dağlara, bu dağların sarp yamaçlarına, bu yamaçlardaki beyazlı grili taş kümelerine götürüyordu. Kimlik kartında doğum yeri olarak Deşt yazılıydı. Sadece Deşt…

Kazım, uzun araştırmaları sonucunda Deşt’in, Tunceli ili sınırları içerisinde bir yer olduğunu öğrenmişti. Uzun araştırmaları onu Tülük Köyü’nün olduğu yere götürecekti.

Emoş Gülver dâhil beş kişiydiler. Yıkılmış evlerin, üstü otla kaplı harabelerin bulunduğu yamaçlarda gezinirken, Gülo Nine’nin gözü karşıdaki taş kümesine takılmıştı. Elini alnına götürmüş, karşı tepenin yamacındaki eski karakolun taş duvarlarına uzun uzun bakmış, işte o an belleği birden çözülmeye başlamıştı. Eski karakolu işaret ederek;

“Beyaz pencereli uzun bir binaydı, hatırladım!” demişti, “Hep askerler olurdu orada…”

Yüz hatları değişmiş; sakin, derin bir boşluğa bakar gibi duran gözlerine, geçmişin karanlık ve puslu labirentlerinden çıkıp gelen acı dolu bir ifade yerleşmişti. O an yere kapaklanmış, avuçlarıyla otları yolmaya başlamıştı.

“Deşt! Deşt! Deşt!” diye çığlık atmış, kelimeler kendiliğinden dökülmüştü dudaklarından:

“Hava sisliydi, yol kalabalıktı. Yanımda babam, annem, kardeşlerim vardı. Askerler geldi, birlikte yürüdük...”

Sonra, eliyle işaret ederek aşağılara doğru bir yönü işaret etmişti. O tarafta Harçik Çayı vardı. Araçlarla yola koyulmuş, bir vadiye inerek Harçik Çayı kıyısına varmışlardı.

Gülo Nine aradan inmiş, Harçik Çayı’nın sığ sularına doğru yürümüştü. Bir kaya kartalı, koyu kahverengi kanatlarının altına aldığı rüzgârla vadinin tepe noktasında havalanmış, kayalıklara yakın, kavisler çizerek uçarak aşağıda, bu toprakların, dağların ve suyun yabancısı beş kara noktayı meraklı gözlerle süzmüştü.

Kameralar tetikteydi. Gülo Nine bir süre derenin içinde öylece durmuş, durmuş, durmuş, sonra yavaşça geri dönmüştü. Tripodlar üzerinde kendine doğru yönelmiş kameraları görünce birden dehşete kapılmıştı.

“Hatırladım!” demişti, “Hatırladım! Makineler vardı böyle... Sonra bir cayırtı koptu. Çığlıklar, feryatlar, her yer kan, revan…”

Bir an susmuş, dizlerinin üzerine çöktüğü yerden avuçlarıyla otları yolmuş, başını tırmalamış; avuçlarındaki saçlar, yaban otlarına, kır çiçeklerine, papatyalara, tülbendinin yeşil-sarı işlemeli dantelleri arasına karışmıştı. Ayağa kalktığında gözleri dehşetle açılmış haldeydi.

“Çalılıkların arasına saklanmıştım, babam geldi, beni kurtardı!” diye,

mırıldanmış, yalvarır gibi bakışlarını oradakileri üzerinde gezinirken devam etmişti:

“Öbür elinde makinesi vardı, öbür elinde makinesi vardı!”

Bir anda Emoş Gülver’in belleği çözülmüş, kendisini bulanın, ömrü boyunca babası olarak bildiği asker olduğunu işte o an anlamıştı.

*  *  * 

Bu hikâyeyi yazdım. Yazdım ama yayımlamak için Kazım ve Nezahat Gündoğan’ı bekledim. Zira aynı hikâyenin belgeselini yapıyorlardı. Belgesel Dersim’in Kayıp Kızları, Hay Way Zaman adıyla yayımlandı ve 2013 Antalya Altın Portakal Film Yarışması’nda Jüri Özel Ödülü’ne lâyık görüldü. Bense, Leyla’yı Beklerken adlı öykü kitabımda Babamın da makinesi vardı başlığıyla yayımladım. 

Üçüncü hikâye: Dersim kaç dağ içinde?

2024 yılı Haziran sonu. Yeni romanım Aklın Ayak İzleri’nin söyleşi ve imza etkinlikleri için çıktığım turnenin Dersim ayağındayım. Geceyi arkadaşımın evinde konaklıyoruz. Ertesi gün söyleşi ve imza etkinliği var.

Sabah erkenden Dersim şehir merkezinden çıkıp, Tunceli çıkışında, Munzur Çayı ile Pülümür Deresi’nin birleştiği yerden Erzincan yönüne sapıyoruz. Kısa süre Pülümür Deresi boyunca ilerleyip sonra çaya dik bir şekilde, dereyi arkamıza alarak tepelere doğru tırmanıyoruz.

Dersim'e gelmişiz. Söyleşi ve imza etkinliğinin hazırlıkları yapılacak. Kimin umurunda? Kalbim, beni ıssız dağların kuytuluklarına, Dersim'in kayıp kızlarının hikâyelerinden izlere sürüklüyor.  

“Deşt” diye fısıldıyorum, “Tülük Köyü.”

Birkaç telefon görüşmesi yapıyorum. Almanya'dan Kazım, Eski adıyla Tülük, yeni adıyla Savut Köyü’nün muhtarı, başka bir arkadaş daha... Yönümü belirlemeye çalışıyorum.

Gitmeliyim. Emoş Gülver’in kayıp belleğinin izlerinin olduğu topraklara gitmeliyim. Tülük Köyü, Veraniz Mezrası beni bekliyor, ona gitmeliyim.

Tülük Köyü’ne varmadan bize yol gösterecek olan 1938’den kalma yıkık karakoldan eser yok. Yerine inşa edilmiş tek katlı evden çıkarıyoruz yönümüzü. Kazım'dan aldığım tarife uyuyor, ana yoldan ayrılıp soldaki toprak yola sapıyoruz. Araç sarsılarak yol alıyor. İleride, bahçesine tel çit çekmekte olan bir adam. Adı Ferhat. Oralarda yabancılarla iyi gözle bakılmaz. Önce soğuk davranıyor. Derdimiz, kelimelerde şifreli: Deşt, diyoruz, 38 katliamı, kayıp kızlar, Emoş Gülver..

İşini bırakıyor, avuç dolusu kirazla geliyor yanımıza Ferhat. Çocuk yaşlarda bir subaya evlatlık verilen kızın kimliği peşi sıra gidiyoruz. Araç bir kez daha sarsılarak ilerliyor. Yamaçta bir taş ev, hemen yanındaki meşe ağacı bize gölgesini sunmaya istekli. Önce Haydar geliyor yanımıza. O bir hikâye anlatıcısı. Başlıyor anlatmaya. Anlatılan hikâyelerden yaralı sözler dökülüyor önümüze. Ölenlerin vaktiyle nerede, nasıl öldüğünü, geride sağ kalanların birer birer ayrıldığını. 2013 yılında, Dersim’in Kayıp Kızları belgeseli çekilirken oradaymış. Hatırlıyor Nezahat’ı, Kazım’ı. Karısı Sabriye de geliyor birazdan. İkram için eve davetlerini ısrarla geri çeviriyoruz. Akşamüzeri etkinliğimiz var. Meşe ağacının altında zaman, bizi oyaladıklarının farkında olmadan hızla ilerliyor. Aşağıdan bir ses:

“Kahvaltı hazır!”

            Eğreti bir yoldan evin bahçesine iniyoruz. Mükellef bir kahvaltı bizi bekliyor; buram buram sac ekmeği, tereyağında menemen, tel peyniri, tulum, kaymak; biberi, semizotu, salatası, domatesi…  Hepsi de el emeği, göz nuru. Nasıl da mahcup oluyoruz. Emekli öğretmen Hüseyin, karısı Naciye, Ferhat, Sabriye ve Haydar. Her biri sırayla anlatıyor. Geçmişinden koparılmış yaşlı bir kadının çocukluğuna götürüyor sözler bizi. Meşe ağacının altında ömürlerinden yaralı canlar. Sözcükler harap, sözcükler kayıp, puslar içinde sözcükler. 1938, tedip, tenkil, inkâr… Aramızda fısıltıyla dolaşıyorlar.

            Dersim’e gelirken kaleme alıp gazeteye gönderdiğim yazıdan bahsediyorum. “Başlığı Dersim Kaç Dağ İçinde? Daha sonra WhatsApp’tan gönderirim, mutlaka okuyun.” diyorum, “Belki de kendinizden bir şeyler bulursunuz orada.” 

Ayrılık zamanı geldi çattı. İçinde, Gülo Nine’nin hikâyesi, Babamın da makinesi vardı öyküsünün yer aldığı Leyla’yı Beklerken adlı kitabımı imzalıyorum onlara. 

Naciye Uçar ve Sabriye Gül

Son hikâye: Kadın ağlıyordu

Ağustostu. Aradan çokça zaman geçmiş, odamda yeni romanımı çalışıyordum. Telefon çaldı. Açtım.

“Merhaba ben Haydar” dedi.

Bir an duraksadım. Kısa bir sessizlik oldu. Karşıdaki;

“Dersim, Vereniz Mezrası’ndan Haydar” diye ekledi.

Birden anımsadım. Haftalar geçmişti. 26 gün süren Doğu ve Karadeniz turnemi tamamlamış, yol boyunca söyleşi ve imza etkinlikleri yapıp Seferihisar'a dönmüştüm. Arayan, turnemin ikinci durağı Dersim'de, bir sabah kendimizi dağlara verip Dersim'in kayıp kızlarından Emoş Gülver'in izini sürerken karşılaştığımız Haydar’dı. Konuk olduğumuz, dağ başındaki evin bahçesinde karşılaştığımız hikâye anlatıcısı. 1938 katliamında kayıp kızlar üzerine hikâyeler dinlediğim Haydar…

“Merhaba Haydar, bu ne sürpriz? Nasılsın?”

“İyiyim sağ olasın, seni sormalı, nasıl geçti yolculuk?”

“Ben de iyiyim, yaramazlık yok. Turnemi tamamladım. Uzun sürdü ama gayet iyiydi. Döneli çok zaman oldu.”

Karşıdaki bir an durakladı.

“Şey…” dedi.

“Bahsettiğin yazı vardı ya... Dersim kaç dağı içinde... Onu okudum. Kalemine, aklına, yüreğine sağlık. Çok beğendim. Daha iyisi olur mu, bilmem.”

“Güzel yüreğine sağlık Haydar dost, duyguların daim olsun, beğenmene sevindim.”

“Beğendim, beğendim ama…” dedi, sesi titreyerek devam etti:

“Eşim Sabriye'ye de verdim. O da okudu…”

Bir kez daha durdu.

“Okudu. Okudu ama ağlıyor. Şimdi ağlıyor, durduramıyorum. Ne olur bir şey de...”

Afallamıştım.

“Nasıl yani? Niye ağlıyor?”

“Bilmem, ağlıyor işte, durduramıyorum. Bir konuşur musun kendisiyle?”

Şaşırmış, ne diyeceğimi bilemez haldeydim. Kendiliğinden, çarpuk çurpuk kelimeler döküldü dudaklarımdan.

“Tabii, ver, ver konuşayım” diyebildim.

Kısa bir sessizlik oldu. Sonra, telefonun diğer ucunda bir hıçkırık sesi duyuldu. Derin, içli bir hıçkırık. 

“Alo!” dedim, “Sabriye Hanım...”

Kadın ağlıyordu, konuşamıyor, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Nutkum tutuldu, her tarafımı bir ürperti kapladı. Tekrar üsteledim.

“Sabriye Hanım! Alo, Sabriye Hanım! Dur, bir dakika!”

Kadın kendini tutmaya çalışıyor ama tutamıyor, boğulur gibi oluyor, ağlamaya devam ediyordu. Elim ayağım bağlanmış, ne yapacağımı bilemez haldeydim. Kelimeleri çaresizce sıralıyordum:

“Sabriye Hanım, dur, yapma, bekle biraz, az dinle…”

Karşıdaki kendinden geçmişçesine, hüngür hüngür ağlamaya devam ediyordu.

“Lütfen! Anlatsana ne oldu?”

Kadın biçare, kendini durduramıyor, hıçkırıklara boğulmuş, durmaksızın ağlıyordu.

Şaşkın haldeydim. Ne diyeceğimi bilemiyordum. Dilim dolandı, kekeledim.

“Sabri.., Sab… Sa...”

Kadın ağlamaya devam ediyordu. Son bir gayretle devam ettim:

“Lütfen söyler misin, ne oldu? Haydi, sakin ol, söyle bana, bak buradayım, konuşalım. Bir nefes al lütfen.”

Kendini toparlar gibi oldu, kısa derin bir nefes aldı, hıçkırıkları azaldı.

“Sen...” dedi.

Umutlandım!

“Evet, evet, ben... devam et, ne oldu, söyle hadi!”

“Sen,” diye tekrarladı, “Sen bizi yazmışsın."

"Evet, sizi yazmıştım." diye karşılık verdim.

"Söyle, bizi böyle nasıl yazmışsın!?” dedi.

Birden durdum, yüreğimin en ince kanadından vurulmuş gibi oldum.

“Sen bizi değil, bizim ciğerimizi yazmışsın…”

Tüylerim nasıl da diken diken oldu, ömrümce yoruldum. Yüreğimin bütün pınarları kurudu, lâl oldum. Hicranla kavruldum, derbeder, viran içinde bir hâl oldu. Telefonun diğer tarafında tekrar bir hıçkırık, ağlama sesi geldi. Güçlükle durabildi.

“Sen” dedi, “bizim ciğerimizin taa içini yazmışsın…”

O an öldüm! Öldüm öldüm dirildim, kolum kanadım kırıldı. Öğrendiğim bütün kelimeler, dudaklarımdaki cümle heceler kurudu. Hem öksüz hem yetim oldum, kimim kimsem kalmadı, ıssız bir çölde hiç oldum...

Telefonu kapattım. Göğsüme bir fil oturmuştu. Boğazımdaki düğümü çözemedim. Kendimi sıktım, nefesimi tuttum, Zel Dağı’nın bütün yaralıları imdadıma koştu, olmadı, yapamadım. Halvori yolunda kayboldum, Pac Köprüsü’nde vuruldum, Pülümür Çayı’nda boğuldum, 38 kayalıklarında parça parça oldum, Harçik Çayı’ndan kan içtim. Ah göğsüm, ah yaralı göğsüm! Göğsüm Sürünbaba, Karaoğlan, Mercan dağı, içinde gürül gürül çığ, bir hıçkırık koptu göğsümden, göğsümün en içinden, derininden.

Bu sefer cümle kelimeler susmuş, ben ağlıyordum, hıçkıra hıçkıra ağlıyordum! O an Dersim’in bütün kayıp çocukları dönüp bana baktı. Bende hüngür hüngür ağlamaya devam ediyordum. Şimdi, beni kim susturacaktı?

https://artielestiri.com/yazilar/yusuf-nazim/yusuf-nazim-leylayi-beklerken-adli-oyku-kitabinin-hikayesini-yazdi/