6 Ocak 2026 Salı

Öykülerin öyküsü (2) - Nurgül’e ne oldu?

Yusuf Nazım
+Eleştiri | 4.Sayı; Kasım-Aralık-Ocak

Adı Leyla'ydı. Kırklarında bir kas hastası. Çocuk yaşlarda ortaya çıkan kalıtımsal bir hastalık nedeniyle yürüme yetisini kaybetmiş, yaşamına eşlik etmek üzere kendine tekerlekli bir sandalyeyi yoldaş olarak seçmişti. Birlikte yaşadığı yaşlı annesinin kimi sağlık sorunlarını çözmek üzere hastane işlerinde ona yardım edecek bir gönüllü arayışındaydı.

Nurgül ile tanışması işte bu vesileyle olmuştu. Fiziksel engelli hastalara yardımcı olmak üzere gönüllü desteği sağlayan sivil bir dayanışma ağına başvurmuş, birkaç gün sonra telefonda Nurgül'ün, ılık bir su gibi içine akan sesiyle tanışmıştı.

Leyla’nın seksenine merdiven dayamış annesi, böbreğindeki ciddi hastalık belirtisi nedeniyle ev ile hastane arasında mekik dokumaktadır. Kuyruklarda sıra beklemek, doktor peşinde koşmak, bindiği asansörlerden yanlış katlarda inmek, labirenti andıran hastane koridorlarında kaybolmaktan perişandı. Annesinin, hastane yollarında bitap düştüğü şu günlerde ona eşlik edecek bir gönüllünün bulunması Leyla’yı dünyanın en mutlu insanı yapmıştı. 

*  *  *

2012 yılıydı. Bu olayı duyduğumda Leyla'nın öyküsünü yazmaya karar vermiştim.

Onun hikâyesinin ayrıntıları yürek burkucuydu. Doğuştan bedenine musallat olmuş illet bir hastalık; büyük kentin alkol ve kumara doymayan üçüncü sınıf mekânlarından kendini kurtaramayan bir baba; başarısız geçen evliliği; düzensiz bir yaşam, alkol, sigara, düşkün bir hayat... Her şeyin ötesinde kumara hapsolmuş ve erkenden sona eren bir ömür. Geride, hiçbir sosyal güvencesi olmadan, hayatın acımasız kollarında cascavlak kalan anne ve kızı. Biri seksenli yaşlarında şeker hastalığının yıprattığı, bel fıtığı ağrılarının eksik olmadığı hasta bir kadın, diğeri fiziksel kısıtlarıyla hayata tutunmaya çalışan engelli kızı. Annenin, son zamanlarda böbreğinden yakalamış, ne idüğü belirsiz ağrılar ise Leyla'nın eski korkularını depreştiren şey. Ömrü boyunca duyduğu, her daim yüreğinde pır pır eden yalnız kalma endişesi...

Leyla, sağlık durumu nedeniyle fiziksel olarak bağımlı bir kadındır. Sıkça birilerinden destek almak ihtiyacı duymaktadır. Ne var ki, sürekli başkalarından yardım istemek zoruna gitmektedir. Ne de olsa insanlara yük olmak, zamanlarını almak, onları işinden gücünden ettiği hissine kapılmak kötü bir duygudur. Bazıları severek yardım etse de, insanlar türlü türlüydü. Yardım istediğinde bahaneler uyduranlar, ikinci kez çağırdığında işi olduğunu söyleyenler, gelirim, diye söz verip gelmeyenler, gelip de erkenden ayrılanlar ya da birazdan döneceğini söyleyip onu orta yerde bırakanlar…

Leyla’nın Nurgül ile buluşması fazla zaman almaz. Sınıf öğretmenliği bölümünü bitirmiş, atanmayan öğretmenlerden biridir o. Burnunda hızması, yanağındaki küçük gamzesiyle, inci gibi beyaz dişleri hiç kapanmayan, dünya tatlısı bir insan. Leyla, yüzündeki gülüş yığınağıyla kalabalığın arasından bir sevinç topağı gibi gelip yanaklarında sıcacık öpücüklerini eksik etmeyen bu insana çabucak alışır. Bir sevinç yumağı gibi ışıldayan yüzü, cana yakın, çocukça halleri, sempatik tavırları adeta Leyla’yı büyüler. Kısa sürede onda, sevginin büyüklüğünü, dostluğun yüceliğini, paylaşmanın ve dayanışmanın güzelliğini görecektir. Onca yaş farkına rağmen kısa sürede iki sevgili dost, aralarından su sızmayan iki arkadaş, iki kardeş gibi olurlar.

Her seferinde güle eğlene giderler hastaneye. Bir yandan hastane işleri için koştururlar, bir yandan zaman yaratıp parklara, bahçelere, müzelere gider, keyifle vakit geçirirler. Buluştukları her günü, nasıl akşam ettiklerini anlamadan bitirirler. Hastanedeki her buluşmaları, verdikleri çay ve poğaça molalarıyla gülerek, şakalaşarak geçirdikleri bir eğlenceye dönüşür. Zaman zaman hastane randevuları dışında, başka günler de buluştukları olur. Kadın kadına dertleşir, birbirleriyle özel sırlarını, gelecek hayallerini paylaşırlar. İstanbul Boğazı’nın camgöbeği yeşil sularını, dalgalarla raks eden tekneleri, bembeyaz bulutları, taşların üstünde mayışmış yatan kedileri, ekmek kapma telaşındaki martıları seyrederler.

Yapılan tahliller, çekilen filmler, incelemeler, alınan raporlar... Hastane işleri bitmek üzeredir. Leyla, hastanede buluşmak üzere sözleştikleri o günün, nicedir içinde kıpır kıpır eden korkularının da gerçeğe dönüşeceği gün olacağını asla tahmin edemez. 

Nurgül, sözleştikleri o gün randevuya gelmez! Leyla, içindeki korkuyla uzun süre bekler. Gözleri, koridordaki kalabalığın arasından bir sevinç topağı gibi fırlayıp boynuna sarılacak Nurgül’ü arar. Oysaki beklemesi boşunadır. Sevgili arkadaşı, can dostu, son zamanlarının hayat yoldaşı buluşmaya gelmeyecektir. Telefonla onu arar, fakat açan olmaz. Sonraki aramalarında ise telefona ulaşılamaz...

Daha önce defalarca yaşadığı gibi bir kez daha terk edildiğini anlar. Yıkılmış, incinmiş, harap olmuş bir durumda eve döner. 

*  *  *

Oysaki Nurgül'ün de bir hikâyesi vardır. Onun hikâyesi iyiler ve kötüler arasında, ne zaman başladığı meçhul, nasıl sona ereceği bilinmeyen, sanki sonsuza dek sürecekmiş gibi görünen bir kavgaya dairdir. O, bu kavgada safını iyilerden yana almış; bunun için hep özveride bulunmuş, riske girmiş, tehlikelere atılmıştır. Çünkü yaşadığı coğrafyada iyi olmak, iyilikten yana durmak hep tehlikeli olmuştur. O buna aldırmamıştır. Gencecik hayatında hep dayanışmayı seçmiş; yardımlaşmayı, fedakârlığı, karşılıksız vermeyi erdem bilmiştir. Hak yemeyi ayıp, zulmetmeyi suç saymış; hayat denilen öğretmenden hep sevmeyi, naifliği, inceliği öğrenmiştir.

Nurgül’ün hikâyesi, erken gittiği randevusunda, bir hastanenin ilaç kokulu koridorunda elindeki kitapla beklerken, sivil giysiler içinde, çoğu tıraşsız, saçı sakalı birbirine karışmış silahlı adamların üzerine hoyratça abanmasıyla sonlanmıştır.

Nurgül'ün akıbeti ne olmuştur? Başına neler gelmiştir? İstanbul’un Kartal ilçesindeki

hastanede Leyla’yı beklerken, üzerine küstah bir pervasızlıkla çullanan adamlar kimlerdir? Havayı ısıran telsiz şarlamaları ve küfürler eşliğinde, sürükleyerek götürdükleri Nurgül’e ne
yapmışlardır? Öykü bunu anlatmamaktadır…
 

*  *  *

25 Kasım 2018, İstanbul.

Maltepe’deki kitap günlerindeyim. Tesadüf ya, o gün Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü. Okurlarıma, yeni öykü kitabım Leyla'yı Beklerken'i imzalıyorum. Etkinlik için karşılıklı yazar stantlarından oluşan bir kültür sokağı kurulmuş. Masanın üzerinde, Cumartesi Anneleri yararına imzalamaya karar verdiğim öykü kitaplarım duruyor. Özellikle kadın okurlarım için, kitabın ilk sayfasına o günün anlamına dair notlar düşüyorum. Böyle günlerde okurlarla buluşmak, onlarla sohbet etmek, yorumlarını alarak kitaplar üzerine söyleşmek güzel. Kitabı daha önceden alıp okumuş olanlar da var. Öykülerle ilgili sorular soranlar, tartışanlar, eleştirenler, öneride bulunanlar, fotoğraf çektirenler, yakınları ve arkadaşları için kitap imzalatanlar...

Bir ara masanın önü kalabalıklaşıyor. Bir kadın elindeki kitabı uzatıyor. Önceden almış, okumuş olmalı. İmzalayıp geri uzatıyorum.

“Bir şey soracağım” diyor, heyecanla.

Araya bir adam giriyor. İkinci bir kitabı da kızı için imzalatmak istiyor. İmzalarken bir yandan konuşuyoruz. Kadın arkada kalıyor. Önündeki başka bir kadının omzunun üstünden başını uzatarak;

“Nurgül…” diyor.

Adam hâlâ masanın önünde oyalanmakta. Kadını daha fazla bekletmemek için;

“Buyurun” diye başımı ona doğru uzatıyorum. Kadın bir adım atarak, omzu üzerinden başını uzattığı diğerinin yanına geliyor. Az önce imzaladığım, elindeki kitabı uzatarak:

“Nurgül’ü sormak istiyorum.” diyor, “Ona ne oldu?”

Hiç beklemediğim bir soru bu. Leyla’yı Beklerken adlı öykümün karakterini sorduğunu anlıyorum. Yanındaki diğer kadınla göz göze geliyorum, tebessümle gülüyor. Ben de ona gülümsüyorum.

“O bir öykü kahramanı” diye yanıtlıyorum.

Kadın hiç duraksamadan;

“Hayır!” diye itiraz ediyor. “Ben Kızak kitabınızı da okudum. Oradaki hikâyeler de gerçek! İçimde bir his var; Nurgül gerçek biri! Söyleyin, çok merak ediyorum, ona ne oldu?”

Şaşırmış, ne diyeceğimi bilemiyorum.

“O bir öykü kahramanı.” diye tekrarlayıp gözlerimi aceleyle kaçırıyorum.

Kadının hemen yanında, karşımda dikilmiş, inci gibi dişleri hiç kapanmayan Nurgül’le yeniden göz göze geliyorum. Küçücük gamzesinin üzerinde, bakışları pırıl pırıl, gülümsüyor. Birlikte gülümsüyoruz.

https://artielestiri.com/yazilar/yusuf-nazim/yusuf-nazim-oykulerin-oykusu-2-nurgule-ne-oldu/