7 Nisan 2014 Pazartesi

Gitmek/dilime dolanan bir fiil

Yusuf Nazım
Evrensel Kültür /Nisan 2014


Bir süredir bir fiile dolanıyor dilim. Ruhum hırçın deniz, durulmak bilmiyor bir türlü. İçinde kasvetle büyüyor yalnızlık...

Sebebi var bu kasvetli yalnızlığın. Bir kentin suskunluğu neye benzer? Suskunluk kader olursa bir şehre, o şehir gülmeyi nasıl öğrenir? İtiraf ediyorum! Beni böylesine yalnız kılan, yenik bir şehrin acı dolu âhıdır! Sen ki, bir zamanlar göklerini fethe çıktığımız bu diyarda, kalbimde büyüyen şeyin adıydın. Şimdi, içten içe kemirerek gövdemde büyüyen kurt olmasa, hangi kötü talih uzaklaştırabilir seni benden? Hangi deli kurşun cansız yere serebilir bedenimi? Hangi ölüm korkusu düşürebilir gözlerimdeki sevinci? Hangi cellâdın titreyen adımları kurutabilir yüreğimdeki cesareti?

Görüyorum, her Cumartesi Galatasaray’da kendi katillerini arıyor ölüler yorulmadan. Sessiz ağıtları siniyor anaların soğuk kaldırımlara. Failler ne kadar meçhul olabilir bir ülkede? Katiller ne kadar vicdansız, bir şehir ne kadar suskun? El birliğiyle anıtını diktiler liberalizmin bu şehrin göbeğine! Ülkemin toprağını, etini, sütünü yok edenlerin… Bir hiç uğruna çocuklarını Kore’ye ölüme gönderenlerin! Bu şehre reva görülen menfur zalimlik niye? Kim bilir, belki de boyun eğmeyenlere ibret olsun diye!  

Karanlık yollarında yürüyorum Tophane’nin. Eylül, hala buruk bir acıyla hissediliyor buralarda. Eli palalı, sopalı haramiler kol geziyor, eski bir nefretin izi sinmiş sokaklarında. Sıraselvilerden yavaş adımlarla çıkıyorum. Uğul uğul sesleri duyuluyor gaza ve zehire boğulmuş kalabalıkların. Taksim’de 1 Mayıs’a, her yıl yeniden kıyılıyor. Gidenler, gittikleriyle kalıyorlar. Canhıraş feryatları işitiliyor Kazancı Yokuşu’nda ölen canların. İnce bir özenle büyüttüğüm yüreğimin bütün çiçekleri soluyor. Kelimeler, tarifsiz bir kederle kuruyor dudaklarımda. Susuyorum. Bir kez daha bir fiile dolanıyor dilim.

Bir zamanlar, sokak sokak çoğalan serüvenleri vardı bu şehrin; dağ dağ büyüyen umutları, ılgıt ılgıt akan heyecanları... Bir de, yeni bir dünya yaratmak peşindeki sevdalıları vardı… Şimdilerde meydanları zapt edilmiş, sokakları bozgun! Cümle grevleri kırılmış, ihanete uğramış örgütleri. Aşkları yarım kalmış, düşleri hüsran... Yanaklarında “gülüş yığınaklarıyla” gelip dudaklarının ateşini mazgal demirlerinde söndüren o çocuklar nerede kaldılar? Hangi devrin karanlık girdaplarına gark oldu hayalleri? Biliyorum, arkalarında yenilmiş şehirler bırakarak giden kahramanlar birer birer öldüler! Onlar, ışıklarını yonta yonta güneşin bağrına gömüldüler! Biliyorum, severken onlar kadar cesur, onlar kadar karşılıksız, onlar gibi ikirciksiz sevenleri olmadı bu kentin. Soruyorum şimdi, kim kırdı kalemini senin İstanbul? Emeğimin, alın terimin, göz nurumun şehri! Kim verdi idam fermanını eline? Sana ölüm tuzakları kuran bu zifiri karanlık nereden? Hangi tanrının insafsız kullarıdır, hangi devrin kibirli muktedirleri bunlar? Bundan böyle, senin için yazılmış bunca şarkı neye yarar? Bunca beste kime şan olur? Hangi şair sana âşık olabilir şimdi ey İstanbul! Diz çöküp önünde şiirler yazabilir adına, şarkılar besteleyebilir?

Yüreğim, zalim acıların yurdu

Ürkek adımlarla ilerliyorum caddelerinde. Galata Kulesi biraz ileride korku içinde yol kesiyor. Gözlerim başka bir kuleyi arıyor uzaklarda. Salacak açıklarında leb’i derya, Kız Kulesi açgözlü tüccarlara mahkûm, puslar içinde feryat figan yalvarıyor. Yüreğim, zalim acıların yurdu, telaşla çırpınıyor. Bir parça daha kopuyor bedenimden. Alazlı yangınlar diyarı gövdem. Nedense hep bir fiile dolanıyor dilim.

Soruyorum şimdi; ne zaman kirlendi sokakları bu şehrin? Tenhalarında, keskin tiner kokularını ciğerlerine basan çocuklar kimin çocukları? On sekizinde, yurtlarından izbe sokaklara terk ettiğin genç kızlar hangi çaresizliğin eseri? Hangi muamma yol gösterecek onlara? Hangi deryanın suları söndürecek şimdi bu yangını?

Sermayesi olmuş mülkiyetin bu şehirde artık yaşamak zor! Camgöbeği yeşil sularında, kayıkların gezdiği Boğaziçi, çirkin bir fahişeye benziyor şimdi yüzün! Kara gövdeleriyle damarlarına zevk taşıyor holdinglerin tankerler. Eyy kalbimi avuçlarımla getirip sana sunduğum şehir! Seni tutsak eden zincirlerin niçin böylesine ağır? Duyuyorum, kuş sesleri hala cıvıl cıvıl Emirgan’da. Lakin, parmakları tütün sarmıyor artık işçi kadınların Cibali'de; ipeksi dokunuşlarından eser yok! Düşleri yarım, hayalleri hüzün buğuluyor. Ataköy sahillerinde eski Baruthane parsel parsel. Ekskavatörler, greyderler altında can çekişiyor. Gözü dönmüş servet avcıları, güruh halindeler peşinde. Üstünde talan ve yağmaya adanmış bir çarkın kirli dişlileri. Beykoz Kundura’ya ne oldu? Boğaz’da, 180 dönüm suretiyle kırık dökük, eski bir sahneyi andırıyor şimdi yüzü. Kaçakçılar, popüler savaş oyunları oynamakla meşgul, talandan yorgun iştahlarını doyurmaktalar. Şımarık züppe çocukları, eğlenceden eğlenceye koşuyorlar türedi zenginlerin.

Adımlarım Beyoğlu’na sürüklüyor beni. Tarlabaşı’nda dozerler çalışıyor. Harap bakışlarıyla Emek Sineması tarihe göz kırpıyor. Majik dersen, yerinde yeni yetme bir gökdelen; ucube suretiyle tarihe meydan okuyarak yükseliyor. Yüreğimde deli dolu bir hüzün, hayalimde henüz çıkılmamış yolculuklar. Dudaklarımda, ısrarla bir araya gelmeye çalışıyor heceler. Durmaksızın bir fiile dolanıyor dilim.

Bir kenti bu kadar çirkin kılan nedir? Mavi göklerinde her gün suretini çizen bu zalimlik niye? Ciğerlerini pare pare eden bu sisli karanlık neyin eseri? Söyle, hangi kapıyı çalabilir, varoşlarından sürüler halinde kovulan sahipsiz çocukların? Hangi umut tutunabilir şimdi, kenar semtlerinden apar topar sürgün, çaresiz yüreklerde? Bu kenti yaşadığımı kim söyleyebilir bana? Her gün, yağlı bir hançer gibi saplanıyor gökdelenler sırtına sırtına şehrin. Bak, acılar içinde kıvranıyor Ayasofya! Sultanahmet’te, beş vakit ezan seslerini katlediyor reklam ajansları. Yer altı dünyası büyük işler peşinde; hepsi de saygıdeğer, hatırlı, iş adamı, borsaya açmışlar şirketlerini. Beş yıldızlı oteller dizilmiş boncuk boncuk Boğaziçi’ne; şeyhleri, prensleri ağırlıyor geceliği bin dolardan. Defileden defileye koşuyorlar adı sosyeteye çıkmış mankenler. Kumarhanelerinde bürokratlar, kapılarında kolluk kuvvetleri, yalılarında esrar, eroin; malikânelerinde altına endeksli rüşvet pazarlıkları…

Nasıl affettirsem sana kendimi ey şehir!

Hava sisli. Asit kıvamında yağıyor yağmurlar. Üşüyorum. Kirli bir balçığa bulanıyor ayaklarım. Birazdan Çamlıca’ya düşecek yolum. Birbirine yaslanmış paslı gövdeleriyle çelik putrelli antenler püskürüyor tepelerinden. Katliam ve kıyım haberlerini yayıyorlar dört bir yana. Kesif bir duman bulutunu ağırlıyor karşı kıyıda Altın Boynuz. Şimdi bir kanat taksam, uçsam; karşımda Kapalıçarşı, Sirkeci, Mahmutpaşa… Dönüyorum bir yanıma, talan edilmiş tepeleri, azalmış erguvanı, çam yeşili, derin bir hüzün basmış her yanı… İşte bir ağrı daha saplanıyor bir yanıma, işte beni öldürecek zehir, işte göğsümde bir yara daha…

Nasıl affettirsem sana kendimi ey şehir! Ne yapsam beni bağışlarsın? Seni bu hale getiren günahlarımdan ne etsem arındırırsın ruhumu? Alloine’de bedenimi tutuştursam, Hasankeyf’te boğulsam, Gazze’de Racel Corrie’nin izinden gitsem, Afrika’da sisteki gorillerle birlikte olsam ya da Gezi Parkı’nda bir barikatta vurulsam!.. Yavaşça yumuyorum gözlerimi, ölü bir şehir gibi cansız. Bir çığlık oluyor apansız bakışlarım. Israrla bir fiile dolanıyor dilim.

Bu kenti bize emanet ederek gidenler şimdi nerdeler? Nicedir çan sesleri karışmıyor ezanlara, neden? Kime yadigâr kalmış yıkılmış eski Rum evleri, viran içinde dükkânlar? Geride kalan nedir Mahmutpaşa’dan? Gözlerim görmez oldu artık, ruhum işitmiyor? Ne zaman terk ettiler bu diyarı onlar? Eski Galata’nın Yahudi, Rum esnafı; barutçusu, sarrafı, zanaatkârı; kanunlarda “gayrimüslim” diye, “dönme” diye damgalı; manşetlerde adı “ecnebi” ye çıkmış, “huzur bozan” ya da "karaborsacı Yahudi…" Nerdeler şimdi? Onulmaz yaralar açıyor ruhumda Heybeliada’nın yetim bakışları. Ayasofya dersen bir süredir tedirgin.
 
Kabul et, bu şehrin sakinleri yok artık! Gidenler ayak sürüyerek gittiler. Kalanlar hep güvercin ürkekliğinde. Issız sokakları çağırıyor bu kentin beni. Sıvasız duvarlarıyla eski yüzlü mahallelere düşüyor yolum. Görüyorum, bir de gelenleri var bu kentin; bir gece apansız askeran basmış köylerini! Göçmüşler… Yurt eylemişler bu kentin varoşlarını. Şimdi, slikozist içiyor Mardinli Kürt işçinin ciğerleri. Her gün heder oluyor ömürleri Lee Cooper, Dolce Gabana, Mavi Jeans bedenlere. Tenhalarında teni kara, alnı esmer, dili kırık olanların ürkek ağıtları duyuluyor hala. Merdiven altı atölyelerde, dört mevsim inşaatlarda, yaz kış demeden, sıcak soğuk dinlemeden onlar çalışıyorlar. Esenyurt’ta, derme çatma evlerinden çıkarak Balık Yolu’ndan bir temizlik ordusu ilerliyor sabahları. Gecikmiş gibi yürüyorlar hızlı adımlarıyla randevularına. Cam silip mermer parlatmak için yukarı kentin konaklarında. Kederli, mahmur yüzlerinde nice hikâyeler taşıyorlar. Haramidere’yi eşkıyalar basmış biraz ileride; bir AVM inşaatında cayır cayır çadırlar; içinde depremden kurtulmuş Vanlı işçiler yanıyorlar! Sorsan, ağız birliği etmiş gibi hepsi kader diyorlar. Ahh, beni öldüren bu kentin sahipsiz sessizliği! Ahh bu göz gözü görmez karanlık! Daracık sokaklardan geçiyorum, üstüme üstüme devriliyor evler. Kaldırımda siyahi, iri gözlerinde bir çocuğun yalvaran bakışları. Dönüyorum arkamı. Birden bir fiile dolanıyor dilim.

Şairleri neden böylesine azalmış bu kentin?

Şimdi Taksim’deyim. Gezi Parkı’nda şenlik mi var? Bir şölen havasında sanki ortalık. Sokaklar, ilk defa zapt edilmiş gibi hınca hınç dolu. Sanırsın ayaklar baş olmaya koşuyor, başlar ayak! Mahşeri bir kalabalık dalgalanıyor meydanda, kızlı erkekli halaylar çekiliyor; dört yan cümbüş, herkeste kol kola girmek özlemi, bu nasıl bir karnaval görüntüsü!

Korkudan eser kalmamış Beyoğlu’nun izbe sokaklarında. İlk defa olarak tiner çekmiyor çocuklar ciğerlerine, insan kokusu soluyorlar, insan! Yanaklarında körpe çocuk gülüşleri, elleri ellerime dokunuyor, ürkerek, tenleri tenime. Genç bir kız, ağlayan gözleriyle sarılıyor yaralı köpeğine. Yüzünde masum bir tebessüm, gülümseyen maskesiyle akordeon çalıyor delikanlı, caddenin ortasında. Zehir bulutuna aldırmadan dans ediyor bir diğeri; kolu dövmeli, kulağı küpeli. Hayata meydan okuyor gitarıyla. Parmakları, notalar dokuyor içinden kopup gelen isyana. İstiklal Caddesi gümbür gümbür, coşkulu bir kalabalık akıyor Taksim’e doğru. Sokak başında bir koşturmaca, bir heyecan, bir telaş! Kadınlı erkekli el ele, bir çırpıda bir barikat kuruluyor! Çekik gözlerinde mavi, bakışlarında heyecan, gencecik bir delikanlı atılıyor ileriye! Bir yandan sirenler çalıyor, sokaklar gaz ve biber, yağmur gibi fişekler patlamada; yanaklarında bir sevinç yumağı, on yedisinde bir çocuk yığılıyor yere! Havada öylece asılı kalıyor zaman! Sanki geçmiyor, duruyor bir an... Birden bire demirden bir gökyüzü kapanıyor üzerime! Gözlerim buğu içinde, dişlerim kenetlenmiş, kalbim mengenede. Kapıyorum ellerimle yüzümü. Ansızın bir fiile dolanıyor dilim.

Bu kentin ağırlığı, giderek daha da büyüyor üzerimde. Boğaz’da serin rüzgârlara gömdüğüm alnım, Yeniköy’de ekmek arası balık, Kumkapı’da çengi-çalgı, Tuzla’da her gün yeni bir ölümün habercisi; taşlama atölyelerinde slikozistli kot işçileri, Gezi Parkı’nın yalnız kuşları, Beyoğlu’nun sarhoşları… Söyleyin, şairleri neden böylesine azalmış bu kentin? Cumartesileri, matem dağıtıyor Galatasaray gelip geçenlere. Zülüfleri kanlı perçem, çığlıkları arşa ulaşıyor kadınların. Sulukule’de yıkım, Tarlabaşı’nda cinayet, Balat’ta kömür gözlü bir çingeneyle muhabbet. Soğuktan bedenleri birbirine yapışmış çocukların; zulalarında esrar, daracık sokaklarında tiner kokusu; bir yanım umut dolu, bir yanım bu kentin yalnızlığı! Yüreğim köpük köpük mavi, dalga dalga deniz; üstünde bir martı sürüsü, içinde asi bir rüzgâr ve dilimde giderek ağırlaşan bir fiil…

Eyy, acılar içinde kanayan ruhum! Eyy, bu kentin kıtalar arası semalarında, nice sevdalara kanat açan kalbim! Biliyorum, artık uzaklaşmak istiyorsun bu şehrin çürümüş sessizliğinden. Biliyorum, gidersem dönüşü olmayacak bir yolculuk benimkisi. Bu kentin ağrılarına bırakıyorum bedenimi, yaralı ve yorgun. Kapıyorum gözlerimi, sessiz bir gemi şimdi, sığınacak ıssız bir liman arıyor yüreğim. Hafif bir yel çıkıyor, denizde bir balık kıpırtısı, birden Boğaziçi kokuyor gözlerim, serin bir rüzgâr yalıyor saçlarımı. İşte gri bir gökyüzü, işte şu siyahî bulutlar, işte patlamaya hazır bir fırtına! Anlıyorum, çıkışı yok bu ölümcül yalnızlığın. Ansızın önüme düşüyor bu kentten geriye kalan her şey. Bir bir sönüyor yedi tepeli şehrin ışıkları, nasıl susacak şimdi göğsümü döven bu çırpınışlar, yüreğimde yenik bir kentin çığlıkları! Dayanamıyorum bu sessizliğe, çekip gitmek geliyor içimden! Alıp başımı gidiyorum…

@yusufnazim

26 Mart 2014 Çarşamba

Utanıyorum! /Çürümenin sefaleti


Yusuf Nazım
Cumhuriyet /26 Mart 2014

Utanıyorum… Bugünlerde sık sık utanıyorum. Yaşadığım hiçbir yer almıyor beni. Hiçbir sokağa sığmıyor bedenim. Hiç bir meydanda durmuyor adımlarım. Mavisi kaybolmuş sanki üstünde ülkemin. Gri, boz bulanık bir gökyüzü altında yaşamak zor. Bir çıkış yolu arıyor yüreğim, çaresiz. Utanıyorum.

İçeride, dört duvar arasında, zindanlara tıkılmış güzel insanlar var. Dışarıda büyük insanlık, daha büyük bir zindan, daha kalın duvarlar! Bütün taşlar bağlı, köpekler serbest. Utanmaktan başka hiçbir şey gelmiyor elimden. Utanıyorum!

Gözlerimizin önünde olup bitiyor hemen her şey! Tenhada gencecik çocukları kıstırıyor kolluk kuvvetleri. Başına başına vuruyorlar; hınçla, nefretle, öfkeyle kırıyorlar kafalarını, döve döve öldürüyorlar! “Kendileri yapmıştır” buyuruyor pek sayın vali! Belli ki insafı kurumuş zat-ı muhteremin, kalbi zifiri! Daha da ileri gidiyor, başka çok sayın bir zat, adı malum! Kükrüyor, “polisimiz destan yazmıştır!” diyor! Çıldırmamak işten değil! Bir sokağın izbeliğinde, hain bakışları kesiyor karanlığı kirli suretlerin; haramiler yolu kesmiş, bir o yana, bir bu yana… Ali İsmail geliyor aklıma. Bir kez daha çaresizliğin kapısında kalbim. Utanıyorum!

Hiddetten köpürmüş, naralar atıyor devletin başı; “Ellerinde biralar, üstelik bir de ayakkabıyla girdiler, cami’de içki içtiler” diyor... Yetmiyor, “Kabataş’ta başı örtülü bacımı dövdüler” diye köpürüyor! Aceleyle doğruluyor sürmanşetler efendisini. Koro halinde katılıyor bil cümle şürekâsı; içlerinde gazeteci, köşe yazarı, TV tetikçisi; biat eden milletvekili, bakanı. Yine ayyuka çıkıyor yalan! Yüzü kızarmıyor kimsenin; kılı kıpırdamıyor, özür dilemiyor! Utanmak bana düşüyor yalnız. Utanıyorum!

Kutuyla istiflenen dolarlara, “dindarlar zekât vermiştir” buyuruyor yandaş yazar! Daha geçenlerde düşmüştü gazetelere; “Onları her ay Eyüp Sultan’a götürürdüm” diyen Bakırköy’deki çocuk pazarlayıcısı, yaşlı adam gibi konuşuyor evlere şenlik gazeteci. Çocuk yaşlarıma gidiyor aklım; bana zekâtı öğreten din dersi hocam geliyor aklıma. Utanıyorum.

Katiller nasıl da huzur içinde yaşıyorlar ülkemde, hırsızlar anlaşmalı, yolsuzluk yapan hayırsever! Oysaki konuşmaya tam teşebbüsten içerde mahpus yatıyor vekiller.  Hüküm giyiyor slogan atan gençler, adı Ermeni’ye çıkmış yazarlar. Gazeteciler ise her daim suç örgütü yöneticisi! Lakin cümlesi serbest kalıyor katilin, arsızın, rüşvetçinin, hırsızın! “Adalet yerini buldu” diyor devletin başı! Kelimeler bir kez daha kuruyor dilimde! Utanıyorum!

Haber bültenlerinden duyuyorum; Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, Kabataş’taki türbanlı kadın davası için müdahil olarak başvuruvermiş hemen! Öyle ya, haklıdır, aileden sorumlu ya muhterem bakan! Bir de ikiz bebekler var, arka sayfaların, dip notlarında; Özgür ve Lorin adları. Annesi Mülkiye Demir’le cezaevine girecekler Haziran’da birlikte! Suçu mu? İstanbul’un göbeğinde kitap satmaya tam teşebbüsten! Haydi, söyleyecek bir sözün olsun bakalım, aileden sorumlu sevgili bakan! Demir parmaklıklar ardında Özgür ve Lorin geliyor aklıma. Utanıyorum!

Yolsuzluğu soruyorlar mikrofon uzatarak; duymazdan geliyor, “Kimse duydu mu diyor” basından sorumlu bakan. Espri yapıyor aklınca! “Tapeler GDO ludur” diyor, tebaasının zekâsıyla alay ediyor başka bir bakan! Televizyon sansürü için, “Evet, Fas’tan aradım” diyor, hiç sıkılmadan en baştaki bakan! Sözler hep şifreli, fısıltıyla dönüyor pazarlıklar ve talanla dolduruluyor havuzlar; “Bunu halk duyarsa yer yerinden oynar” diyor rüşveti veren saygın iş adamı! Ahlaksızın, hırsızın, rüşvetçinin önünde yerlere seriliyor başka bir bakan. Aklım almıyor, zekâm yetmiyor anlamaya. Yalnızca utanmak geliyor elimden. Utanıyorum.

Bir Yahudi, bir ateist, bir Zerdüşt yapsa anlarım” diye sitem ediyor kendince bakan! Tafrayla saçılıyor sözcükler ağzından. “Yazıklar olsun!" diye ekliyor, Müslümanlığı da kimseye bırakmıyor hazret. Belli ki çoktan bölmüşler bile ülkeyi. Öylesine fütursuz, sinsi, öylesine bölücü. Oğul var, hep Allahın adıyla açılıyor şansı; gücü, muktedir bir babada saklı. Uhdesinde gemi filoları, emrinde tabiiyeti, altında zırhlı arabası. Oğul var, doğuştan talihsiz, kar kesmiş yollarını, tenha bir dağ başında yalnız. Ölmüş oğlunu, sırtında çuvalda taşıyor babası. Isısız bir çöle dönüyor yüreğim. Utanıyorum!

Roboski’de kendi yurttaşını öldürüyor devlet. 34 can, 34 insan evladı, 34 ana kuzusu… Kaç zamandır soğuk toprakta bedenleri. Kılı kıpırdamıyor katillerin, huzur içinde kurulmuş koltuklarına. Ve hâlâ adalet arıyor Galatasaray’da Cumartesi anaları. Karakolda çırılçıplak tacize uğrayan bedenler ise cabası! Durmaksızın kir akıyor, utanç akıyor, ölüm akıyor hayatlara. Sokağa çıkanın gözünü oyuyor güzelim demokrasi, kolunu kırıyor, canını alıyor ondördünde çocukların. Vicdanım kanıyor sessizlikten. Utanıyorum

Çevremizi sarmışlar; bilcümle hayırsever, iş adamı, ihale takipçisi… Hemen her yerdeler. Hâkim ve muktedirler; anlı şanlı holding sahipleri, şirkette yönetici, dairede müsteşar, mahkemede hâkim, soruşturmada savcı; kimi bürokrat, danışman; lakin akılları karanlık, yeminleri sahte; yargıda çete, mecliste vekil, kabinede bakan, devlette baş olmuşlar… Altınla yarıştırıyorlar dolarlarını kutu kutu, kudretten sarhoş olmuşlar. Ajanslar korkarak geçiyorlar bültenlerini. Alt yazılar ürkek, başlıklar tedirgin, patronlar ise ağlamaklı! Talimatla veriliyor televizyon haberleri artık; genel yayın yönetmenleri tetikte, teslim olmuş kimi köşe yazarları. Sözcükler kifayetsiz kalıyor anlatmaya. Utanıyorum!    

Ne mübarek sözler dökülüyor hatırlı beylerin, saygıdeğer efendilerin ağızlarından! Hep selâmün aleykümle başlıyor rüşvet konuşmaları, Allah’ın izni olmadan sonuçlanmıyor pazarlıklar! Hayır niyetine ambalajlanıyor dolarlar, altınlar, eurolar. Siyasetin dilinde zekâta dönüşüyor rüşvetin adı birden. Ve kanal kanal, boy boy, kirli yüzleri sırıtıyor politikacıların haber bültenlerinde. Şuhu içinde kalıyor demeçler, çoğu birbirinin yalancısı! Ruhumda acıyla çırpınıyor sözcükler. Utanıyorum.

Dilleri haram ezberliyor her gün tiranların. Niyetleri zan altında, akılları kumpas, sanırsın ahlak makinesi nefisleri; dolara ve euroya  iştahla akıyor salyaları. Öyle bir zehr-i saltanat ki, çürümenin sefaleti bunlar. Sahnede, demokrasi ile kirletilmiş hileli bir rejim; ağır kokular yükseliyor saraylardan, irin akıyor, tuz kokuyor… Devletin tepesine çöreklenmiş utanmaz, arlanmaz bir güruh. Koca koca adamlar; üstlerinde cilalı post, beyinleri jöleli, içleri bomboş. Sırıtkan yüzleriyle düşüyorlar her gün ajanslara; adama benzemeyen adamlar bunlar! Nemrut’tan beter kinleri, ayetleri kirli, duaları yalan! Her gün görüyorum… Hicap içinde kalıyor yüreğim. Utanıyorum!


@yusufnazim


21 Mart 2014 Cuma

İslam'la cilalanmış bir rüşvet düzeninin kısa anatomisi

Yusuf Nazım
Radikal /21 Mart 2014


Bir saat…
Bir yolculuk…
Ve bir cerahat akıntısı…
Öyle bir cerahat ki, ne bir insan, ne de bir ülke gördü benzerini. Öyle bir akıntı ki, önüne katarak sürüklüyor her şeyi. Umudumuzu, geleceğimizi, düşlerimizi…

Bedenlerimiz kanıyor, ruhumuz acıyor, kalbimizde derin yaralar açılıyor. Tedirginiz…
Korkuyoruz…
Kanlı bir mahşer yerinden sağ kurtulmuş son canlı gibi dehşet içinde izliyoruz olanı biteni.
Belki bir kâbus bu yaşadıklarımız.

Karanlık, zifiri bir ağırlık üstümüze üstümüze çöküyor.
Sözler ve kavramlar giderek daha çok kirleniyor.
Kurumlar ve kişiler de öyle; sanki kalın bir yağ tabası içinde yüzüyor her şey.
Pis bir yapışkanlık, sözlerden eylemlere, eylemlerden yüreğimize, oradan ruhumuza bulaşıyor.
Giderek daha çok zorluyor aklımızı, düş gücümüzü.
Adına siyaset denen şarlatanlık düzeninden ağır kokular yükseliyor.   

Hepimiz, bizi içine çekmeye çalışan bu irin girdabından kurtulmak için çırpınıyoruz.
İnsanlar sözlerin, kavramların ve vicdanların bu kadar kirlendiği bu dehşet denizinden umutsuz bir çaresizlik içinde kurtulmanın yollarını arıyorlar.

Kadınların, kızların, çocukların, tüm insanların; hatta hayvanların, toprağın, suyun, börtü böceğin bile baş başa kaldığı tiksindirici, cerahat dolu bir akıntı bu.
Dokunduğu her şeyi kirletiyor, önüne kattığı her şeyi o cerahat denizine doğru sürükleyerek bütün hızıyla akmaya devam ediyor; meydan meydan doluyor, sokak sokak taşıyor, ev ev bulaşıyor…
Ne yana dönsen irin, ne yana dönsen genzi yakan ağır bir koku, ne yana dönsen derin bir çaresizlik hissi…

Evet, bir kol saati...
İsviçre malı; Patek Philippe 5101G marka saat.
İsviçre’de bir saatçi dükkânından yola çıkıyor.
Kalın bir cerahat tabakası içindeki uzun, gizemli yolculuğunu tamamlıyor, Ankara’da bir bakanın kolunda ışıldıyor.
Fiyatı Türk Liralarına sığmayacak kadar pahalı.
Sade ve masum dillerin telaffuz edemeyeceği kadar ağır!
300 bin Frank kadar değerli.
750 bin Türk Lirası karşılığı olan bir saat.

Son zamanlarda, adından sıkça söz edildiğini duyduğumuz işte o saat; eski bir bakana hediye edilen, bir bakanı eski kılan zamanın saati.
Gelecekte bir varmış, bir yokmuş diye anlatılırken bir bakanı eskiten diye anılacak olan o saat! Yalnız bir bakanı değil, bir devr-i saltanatı eskiten saat.

Hikâyesi, saat denince akla gelen o ülkeden başlayan; İsviçre’den, Cenevre şehrinden… Saloon Spatek Slip Ruoduine 41 mağazasının şık vitrinlerinden yola çıkıp karanlık, pis kokulu dehlizlerden devam ederek bir bakanın bileğinde ışıldayan...

Sabırsız ve doymak bilmez bir bakan iştahının aceleciliği.
Yolculuğu özel kalem müdürlerince takip edilen, hiçbir zaman doğruyu gösteremeyecek olan bir saat.
Telefonla rüşvet siparişi, özel kurye, mağazadan elden alış, 300 bin franktan %3 indirim, bakiyeyi swift yapma; ince bir takip işi... Koskoca bir bakan bu; bekletmeye gelir mi, hemen gönül koyma!
Rüşvetin esrarengiz nesnesi; Cenevre’den İstanbul aktarmalı, Ankara’ya uzanan bir yol.
Yol değil mübarek, uzun ve çetrefelli bir yolda, derin yolsuzluk!
Asrın yolsuzluğuna cisim olan nesne.
Çıktığı yolculukta kare kare fotoğraflanan, gümrükten geçirilen, X-Ray cihazında görüntülenen; hatırlı bir büyük adamın kolunda, muteber yerini almak üzere valizlerde taşınan; gecenin geç bir vaktinde bir bakanın koruması tarafından özel kalemine teslim edilen değerli bir hediye!

Ve bir bakan.
Ekonomiden sorumlu sorumlu!
Bileğinde, Cenevre’de Saloon Spatek Slip Ruoduine 41 mağazasından alınma bir saat.
Markası Patek Philippe 5101G. Nasıl da ışıl ışıl parıldıyor.
Şimdi daha bir yüksekten bakıyor çevresine zat-ı muhterem; daha bir gösterişle imzalıyor ekonomiye güç katan sözleşmelerimizi.
İmza törenlerinde, daha bir öz güvenli görünüyor şimdi, büyük bir devlet adamı edasıyla kurularak avangarde koltuklara, yüzünde 300 bin kronluk kibirle sırıtıyor.

Rüşvete konu bir nesnenin kalın bir cerahat tabakası içindeki akıl almaz yolculuğu bu.
Eskimiş bir ekonomi bakanının öznesi olduğu vahim olay!
Bir ülkenin ekonomisinden sorumlu bakanını eskiten hikâye.
Aslında bir bakanı değil, bir büyük devri eskiden trajik öykünün belleklerde kalacak adı.
Ön planda zavallı bir bakan müsveddesinin çürüyen ahvali, arkada daha büyük bir çarkın ağır kokular saçan dişlileri.

Yalnızca saat mi?
Bir tek piyano mu?
Milyonlarca Dolar, Euro, Türk Lirası mı?
Yatlar mı, katlar mı, gemi filoları mı?
Muta nikâhlı kadınlar, boğaza dizilmiş yalılar mı?
Mahkeme kararlarına hükmedilerek sahiplenilmiş gizli koylarda öbek öbek villalar mı?
Oteller ya da hastane zincirleri mi?

Hayır, hayır!
Bu kadar az değil!
Dilim, işlenen sevapları bu kadar küçük göstermeye cevaz değil!
Üstelik bu kadar acemi, tecrübesiz hiç değil.
Daha becerikli, daha işini bilir, daha girişimci.
Ve elbette ki her geçen gün daha aç, daha açıkgöz! Parkları, bahçeleri, kıyıları ve kentleri talan etmekte çok daha usta!
Dillerinde yalana batmış sözler, kuşku yok, akılları servet hırsızlığı konusunda ağır hasta! 

Bir yanda, rahman ve rahim olanın adına toplanan zekâtlar, ağızlarından eksik olmayan sahte besmeleler; bir yanda Allah’ın adıyla süregiden rüşvet pazarlıkları.
Tüm bunlara paralel, olanca hızıyla devam eden fütursuz bir kandırmaca; Ermeni’yi sokak ortasında öldür, Kürt’ün dilini yasakla, çözüm diye ağzına bir parmak bal! Gizli kumpaslar kur, kirli savaş oyunları oyna; dağ başlarında üzerlerine arsız ölümler yolla; uçaklarınla, bombalarınla; hile ve yalanlarınla!

Hep haram sözcüklerin olsun kalbinde gizli gizli büyüttüğün.
Sana biat edenlerin yüzdesiyle tehditler savur, niceliğine sığınmaya devam et!
Yarattığın cinayet makinesi yeni katiller üretsin harıl harıl; her gün zehir içirsin insanlara sokaklarda, sana biat etmeyenlerin kafalarını parçalasın karanlık sokaklarda; gözlerini çıkarsın gencecik çocukların, yeni destanlar yazsın, sonsuz uykularına uğurlasın yeni 
Berkin Elvanları.  

Yalnızca bir saat değil kelimelerden taşan!
İşte böyle bir düzen seninkisi, üzerine kurulup hükmetmeye çalıştığın.
İşte böyle bir garabet rejimi bu, yalan bir imanın gölgesinde kurup da beslediğin.
Şairin dediği gibi yani; “çürüyen et, dökülen diş” ve kokan tuz tabii ki...
Ve tike tike olan, lime lime dökülen, çivisi kalmayan bir ülke!
Vıcık vıcık rüşvet, sapına kadar yolsuzluk, tarihte eşi görülmemiş bir yağma düzeni!
İnsafı olmayan, insani olmayan bir rejim!
Tepeden tırnağa hile, baştan aşağı yalan, iliklerine kadar sömürü!

Kıyıların parsel parsel öğütülmesi.
Belediye meclislerinde tarihe ilişkin eşi görülmemiş bir katliam.
Beş yıldızlı oteller için o güzelim Boğaziçi’ne bir güzel kıyılması.
Dicle Vadisi'ni konut rezerv alanı ilan edip, Hevsel Bahçeleri'ne göz koyulması!
Her devrin politikacılarınca kutsal diye yutturulan özelleştirme. İşçiye kader biçilen taşeron sistemi, işten atılma korkusu.
Tuzla’da ölüm, kot yıkama atölyelerinde ciğerleri dağlayan silikozist…
Ve asgari ücrete mahkum kölece bir yaşam!
Kudretten sarhoş olmuş, dini rüşvet, imanı yolsuzluktan ibaret, ilahi ve adil bir düzen!
Ve yolsuzluk…
Ve bataklık…
Ve çürüme…
Ve boğazınıza kadar cerahat!
Hücrelerinize kadar irin!
İşte sizin içinizdeki siz!
Ve yani düzeniniz!
İşte pırıl pırıl, gözleri kamaştıran o devr-i saltanatınız!
İşte adına kapitalizm denen şey…


22 Şubat 2014 Cumartesi

Daha iyi bir hapishane kurtarır mı Şakran çocuklarını?

Yusuf Nazım
Cumhuriyet /22 Şubat 2014


1983 yılında ilk defa, Yılmaz Güney’in Duvar filminde tanımıştık onları. Subyan koğuşlarının kimsesiz, boynu bükük çocuklarıydılar. Uzun yıllar sonra, 2012 yılının Şubat ayında Pozantı'da bir kez daha hatırladık onları. Mersinli taş atan çocuklara çıkmıştı adları; cezaevinde angarya işlerde kullanıldılar, dövüldüler, hakarete maruz kaldılar. İstismar edilerek tacize ve tecavüze uğradılar.
Çoğu ağır travmalar geçirdi. Hayatta kaldığına bile pişman olanları oldu. Bazıları, sonradan serbest kaldı; yaşadıklarını hazmedemedi, yüreği attı, dağa çıktı. Kimileri ise “daha iyi bir cezaevine” gönderildiler.


Aradan neredeyse bir yıl geçmişti. Bu sefer, Şakran Cezaevi'nin gözden ırak dehlizlerinde kanadı onların çığlıkları. Yine çocuktular. Suçluydular. Yine hapisteydiler... En ağırından yine kötülük bulaşıyordu bedenlerine; yine dayak, yine sünger odası, yine taciz ve istismar düşüyordu paylarına…

Yılmaz Güney, ölmeden önce Fransa’da çektiği son filmi Duvar’da, 4. koğuşun çocuklarını anlatır. 12 Eylül 1980 cuntası Türkiye’sinde cezaevindeki çocukların, bir köle sefaletine benzeyen hayatları vardır filmde; dayak, angarya, mutfak işleri, tuvalet temizliği, kömür çekme, çöp dökme.. Bir de geceleri, yataklarından alınarak tenha bir köşeye götürülme korkuları vardır…

Duvar filminin çocukları inanırlar ki, yeni ayı gördüklerinde dua eder, bir dilek tutarlarsa, Tanrı bu dileği yerine getirecektir. Bu yüzden gökyüzünde, ince bir kavun dilimi gibi parlayan yeni ayı gördüklerinde, ellerini havaya kaldırarak bir dilekte bulunurlar;

“Tanrım, beni daha iyi bir hapishaneye gönder.”

Dördüncü Koğuş’un çocukları

Dördüncü koğuşun çocuklarına bekledikleri kurtuluş, yeni bir ay için tuttukları dilekten değil, cezaevinin daracık koğuşlarında, çocuk bedenlerini yatırdıkları isyandan gelir. Çocuklar, hayatlarına dört duvar arasında zerk edilmiş kötülüğe daha fazla dayanamaz, koğuşlarındaki yatakları yakar, isyan ederler. Bu, onları Dördüncü Koğuş’tan kurtaracak tek yoldur.

Başarılı da olurlar. Sonunda adları bir isyana karışmış olarak “daha iyi bir hapishanenin” yolunu tutarlar onlar. Oysaki hayalini kurdukları “daha iyi bir hapishane” de onları, ellerinde copları, kötücül bakışları, plastik eldivenleriyle, anadan uryan soyunmuş çıplak bedenlerini en mahrem yerlerine varıncaya dek didik didik edecek “daha iyi çocuklar(!)” hazır beklemektedir. 

Duvar filminin çocuk koğuşlarından yükselen çığlıklar, 2012 yılının Şubat ayında sinema perdesinden inerek gerçeğin arasına karışır. 29 yıl öncesinin Duvar filminde, sübyan çocuklarının körpecik bedenlerini kanatan kurgu bu sefer, Pozantı Cezaevi’nin karanlık hücrelerinde, polise taş atmanın bedelini ödeyen Kürt çocuklarının bedenlerinde gerçekliğe dönüşür. Bir zamanlar, 12 Eylül karanlığı tarafından kirletilen ülkenin vicdanı, yeni bir düzende, yeni güç sahiplerinin elleriyle bir kez daha kirletilir. Filmde, diline ve etnik kimliğine bakmaksızın çocuk bedenlerine yönelen kötülük, bu sefer Kürt çocuklarının sıcak bedenlerine akar. Pozantı’da taş atan Mersinli çocukların, dört duvar arasına hapsedilmiş acıyla kanayan 
ruhudur bu.

Pozantı Cezaevi’nin duvarlarını delen çığlıkları kısa sürede yankısını bulur. Çocuklar, içinde bulundukları cehennemde yaşadıklarını anlatırlar; dayak, kötü muamele, işkence, cinsel istismar, taciz ve tecavüz kelimeleri dökülür kâğıtlara… Çocuk bedenlerin ruhuna reva görülen acının şiddeti anlaşılır. Olay yargıya intikal eder, soruşturmalar açılır. Yaşananlar “istisna ve münferit olay” olarak görülür. Pozantı Cezaevi kapatılır. Mağdur çocuklar “daha iyi bir hapishaneye” gönderilirler…

Bedenleri arızaya uğratılmış çocuklar

Aradan henüz bir yıl bile geçmemiştir. Hapishane duvarlarına ölümden beter kötülüklerin sinmiş şehrin adı bu sefer İzmir’dir. Hapishanenin adı ise Şakran Çocuk Cezaevi…

Çocuk etlerine bulaşan şey, hayatlarında büyüyen yoksulluğun şiddetiyle orantılı bir kötülükten başka bir şey değildir yine. Kanla, zehirle, nefretle beslenen bu kötülük, daha donanımlı bir cezaevinin, karanlık ve nemli hücrelerinde, kameraların görmediği kuytuluklarda, sünger odalarında, cinsel koğuşlarında çocuk bedenlerine sinsice akmaya devam etmektedir. Bundan en çok da nasibini alan, kapatılan Pozantı Cezaevi’nden gelen çocuklardır. Rengi esmer, dili kırık olana yönelen aşağılama ve şiddetin dozu bu sefer daha da büyük olmaktadır.

Böylece, bedenleri arızaya uğratılmış çocukların ruhları bir kez daha örselenir. Psikologlarla görüşürken çocuklar, bir kez daha suskuyla başlarını öne eğerler; anlat dediklerinde susarlar, bakışları mahcup, parmaklarını birbirine kavuştururlar. Bir kez daha kelimeler sessizce kanar dudaklarında, ezik ve yaralı bakışları konuşur çocukların. Hayatlarına sinmiş bu kötücül karanlığı anlatmaya sözler kifayetsiz kalır. Daracık hücreler, dayak, hortum, işkence, kötü muamele, küfür, taciz ve tecavüz sözcükleri düşer ajanslara. Bir kez daha yırtılır karanlığın kalın perdesi.

Dilekler en güzel hayalleridir çocukların

Dileklere inanır mısınız siz? Hiç dilek tuttuğunuz oldu mu örneğin? Ya çocuklar? Çocuklarınız? Onların, küçücük yaşlarında, gelecek kaygılarının ilk filizleri olan, hayal dünyalarına hiç dâhil oldunuz mu ?

Peki, hayatlarına anlam katacak en güzel şeyin “daha iyi bir hapishane” den ibaret olduğu çocuklar tanıdınız mı? Örselenmiş bedenlerinde türlü hikâyeler taşıyan bu çocukların sessiz çığlıklarını duydunuz mu? Göz göze geldiğinizde, bir türlü zapt edemedikleri bakışlardaki o korku dolu ıslaklığa hiç tanık oldunuz mu?

Dilekler en güzel hayalleridir çocukların. Pozantı’nın taş atan sürgün çocukları şimdi Şakran’ dadır. Tıpkı, dördüncü koğuşun çocukları gibi… Yaşadıkları cehennemden kurtulmuş “daha iyi bir hapishane” nin karanlık koğuşlarına tıkılmışlardır. Umutları var mıdır? Yaşamlarına zerk edilmiş bunca kötülükten sonra hayal kuracak güçleri kalmış mıdır? Geceleri, karanlık hücrelerden arta kalan zamanlarda, koğuş pencerelerinin mazgallarından dışarı bakarlar mı hiç? Gökyüzünde, ince bir kavun dilimi gibi asılı yeni ayı gördüklerinde, hala dilek tutarlar mı? Öylesine yaralıdır ki ruhları, nasıl tahmin ederler dört duvar arasında daha neler yaşayacaklarını? Hayal etmekten vazgeçip, meçhul bir zamana bırakırlar mı bu hayattan alacaklarını? Dilek tutarsalar eğer, daha İyi bir hapishane kurtarır mı Şakran’ ın çocuklarını?

@yusufnazim




21 Şubat 2014 Cuma

Anadil insanın yurdu gibidir

Yusuf Nazım
Özgür Gündem /21 Şubat
2014


Anadil insanın yurdu gibidir. İnsanoğlu bu yurttan alır besinini; gelişmesini bu yurdun toprağına borçludur, en çok buradan kazandıklarıyla gelişir, zenginleşir. İnsanın anadilinden kopması, yurdundan uzaklaşması gibidir. Köksüz, susuz, besinsiz…

*
Her taraftan kurşun yağıyordu. Gaz bombaları patlıyor, ortalığı kaplayan zehir bulutu içinde, kalkanlı polis ordusunun zırhlı araçlar eşliğinde dayandığı üniversite kapıları birer birer kırılıyordu. Pakistan kolluk kuvvetlerinin saldırılarında dört öğrenci ölüyor, onlarcası yaralanıyor, yüzlercesi tutuklanıyordu. Üniversite meydanı adeta kan gölüne dönüyordu…

Tarih 21 Şubat 1952 dir. O gün, onbinlerce Bengalli öğrenciyi, Dakka Üniversitesi’ni işgal etmeye götüren şey dünya tarihin görmüş olduğu en büyük anadil eylemidir. Polisin Dakka Üniversitesi’nde anadil hakkı için yapılan eyleme saldırısından sonra üniversite binası, savaş alanına döner. Olaylar kente yayılır. Bu kadar saf, temiz ve insani bir talebe dahi acımasızca saldırılması Bengal halkı arasında infiale yol açar. Protestolar, izleyen saatlerde eyaletin tümüne yayılarak bir genel greve dönüşür. Sokaklar Bengalce’ye özgürlük!” diyen milyonlarla dolup taşar. Aslında, Dakka Üniversitesi’nde, anadil hakkına tahammül edemeyen hegemonik bir devletin saldırısıyla yakılan bu ateş, başka ve daha büyük bir yangının fitilini ateşleyecektir. Bu, 1948 yılında İslam kardeşliği adına Pakistan’la birleşmeyi tercih eden Bengal halkının Pakistan’dan ayrılarak bağımsız Bangladeş ülkesinin doğmasına sebep olacak ateşten başkası değildir.

Pakistan devleti, 1947’de Hindistan’dan ayrılarak kurulmuştur. O zamana dek Hindularla aynı dili konuşan Müslüman Bengaller, İslami birlik adına genç Pakistan İslam Cumhuriyeti’ne katılmış ve Doğu Pakistan Eyaleti adını almıştır. Çok değil, bir yıl sonra Bengal coğrafyası, Bengal toprağı” gibi ifadeler suç sayılacak, 44 milyon Bengallinin kullandığı Bengalce dilinin konuşulması yasaklanıp Urduca tek resmî dil ilan edilecektir.

Dakka'daki Dil Şehitleri Anıtı
Bengal halkının Anadil Hareketi

Bu asimilasyona tepki olarak 1948’de Bengal Dil Hareketi kurulur ve “tek tipçi” politikalara karşı başta eyalet başkenti Dakka olmak üzere, Doğu Pakistan’ın belli başlı büyük şehirlerinde binlerin, onbinlerin katıldığı kitlesel gösteriler başlar. Daha bir yıl önce İslam kardeşliği” söylemiyle Bengalleri yanına çeken Pakistan devleti bu gösterileri kanla bastırır. Günlerce süren katliamda yüzlerce gösterici öldürülür. Dil Hareketi, Pakistan devletinin birçok baskı, aldatma ve oyalamalarına karşında büyük bir halk desteğiyle yıllarca sürer. 

İşte, Bengal halkının Anadil Hareketi olarak başlattığı kendi öz yurduna kavuşma eylemlerinin Dakka Üniversitesi’nde yaktığı ateş böyle bir tarihe sahiptir. 1956 yılına kadar dinamizminden hiçbir şey kaybetmeden süren anadil hareketi 2 Şubat 1956 da başarıya ulaşır. Pakistan devleti yeni anayasada Bengalce’yi 2.resmi dil olarak güvence altına alır. Ne var ki, iki yıl sonra yapılacak askeri darbe, ülkedeki hak ve özgürlükleri bir çırpıda ezeceği gibi yeni anayasayı da askıya alacak, eski tek tipçi ve asimilasyoncu politikalara geri dönecektir. Bu durum, 17 Aralık 1971 tarihinde Bangladeş devletinin kurulmasıyla sonuçlanacak bir dizi yeni ve daha güçlü toplumsal hareketin de başlamasına neden olacaktır.

*
Bir kız çocuğu Dil Şehitleri Anıtı'na çiçek koyarken
Anadili, insanın yurdu gibidir. Anadilinden kopartılmış bireyler yurdundan kovulmuş gibidirler. Bengal Dil Hareketi’ni kuran öğrenciler, 21 Şubat 1952’de Dakka Üniversitesi’nde anadillerini savunmak uğruna yurtlarını kanlarıyla suladılar. İşte bu önemli gün UNESCO tarafından 1999 yılında, Uluslararası Anadil Günü olarak ilan edilmiştir.

Bugün Hindistan’da anayasa tarafından kabul edilmiş 22 resmi dil mevcuttur. Bu sayı Çin’de 51, Rusya’da 34, Irak’ta 4, İran’da 8, İtalya’da 11, İngiltere’de 10, ABD’de 8 ve Bolivya’da 37'dir.

Bunların dışında İsviçre'de 4, Kanada'da 2, İrlanda'da 2, Pakistan'da 2, Finlandiya'da 2, Belçika'da 3, İspanya 4, Slovenya'da 3, Singapur'da 5, Lüxemburg'da 3, Malta'da 2, Hollanda'da 2, İtalya'da 4, İsrail'de 2, Bosna Hersek'te 3 dil, bu ülkelerin anayasalarında resmi dil olarak tanımlanmıştır. (*) 

Bir diğer ilginç örnek G.Afrika Cumhuriyetidir. Burada en büyük yerli halkını oluşturan Zuluların dili Zuluca’dır. Beyaz azınlık rejimi tarafından siyahlar üzerinde yıllarca ırkçı baskı rejimi hüküm sürmüştür. 1990 yılında Apertheid rejimi yıkılınca 28 yıl zindanda tutsak olan Nelson Mandela özgürlüğüne kavuşur. Siyah ırkın üzerindeki baskı son bulur. Anayasalarına, Zuluca’yla birlikte kaydedilen resmi dil sayısı 11 dir. Bunu yapmakla ne dünyanın sonu gelir, ne de ülke bölünür. Bugün bu ülkede her etnik grubun kendi dillerinde eğitim alacakları okulları vardır. Bu açıdan bakıldığında sömürgeci ırkçı rejimin zincirlerinden kurtulan G.Afrika tam bir halklar ve diller mozaiğidir.

Anadil hakkı anne sütü kadar haktır
Anneannem, Kürtçe kalbin dilidir derdi

Dört ana parçaya bölünmüş Kürtlerin nüfusu, yaklaşık 30 milyon olarak tahmin edilmekte. Bunu doğru varsayarsak, dünyadaki 199 bağımsız devletten ancak 39 tanesinin nüfusunun Kürtlerden daha kalabalık olduğu anlaşılır. Bugün Türkiye’de, ana dillerinde eğitim olsun mu olmasın mı diye tartışılan böylesine trajikomik/sosyolojik bir gerçekliğin içindeyiz. Dünyadaki ülkelerin 113'ünde, birden fazla dilin resmi dil olarak kullanılması da ayrı bir gerçeklik olarak anımsanmalıdır.

*

Anadil insanın yurdu gibidir. Anadolu ve Mezopotamya toprakları birçok kavme ve ulusa yurt olmuş, bu topraklarda birçok halk kendi anadilinde kendini var etmiştir. Bu diller bazen dostluğun, komşuluğun, dayanışmanın, kardeşliğin dili olmuş; bazen de acının, nefretin ve bastırmanın diline dönüşmüştür. 1900'lü yılların başlarında köklerini Bitlis’te bırakarak Kaliforniya’ya göç etmiş, dünya edebiyatının büyük öykücülerinden, kendisi de bir Ermeni olan William Saroyan’ın sözleri bunu çok iyi ifade eder:

“Anneannem, Kürtçe kalbin dilidir derdi. Türkçe ise müziktir; bir şarap deresi gibi akar, yumuşak, tatlı ve parlak.. Bizim dilimizse acının dilidir. Ölümü tattık hep; dilimizde nefretin ve acının yükü var.”

Evet, bastırılan bütün dillerde bugün ölümün kokusu duyulur. Hep ölüm tadındadır bu dillerdeki ezgiler. Hep acının ve nefretin hikâyesi vardır. Bu yüzden anadilin özgürleşmesi insanın yurduna kavuşması gibidir. Bu, Kürtlerin de, Rumların da, Ermeniler ve Süryanilerin de; tüm diğer halkların da en doğal, en saf, en insani ve en vazgeçilmez hakkıdır.

Yeryüzünde, acının dilsizleştirdiği tüm halkların, bir gün kendi yurtlarına kavuşması dileğiyle.

(*) Resmi Dil ve Anayasalarda Düzenlenişi, Yrd. Doç. Dr. Olgun AKBULUT, 2012/3 Ankara Barosu Dergisi


Twitter : @yusufnazim

http://www.ozgur-gundem.com/index.php?haberID=98892&haberBaslik=Anadil%20insan%C4%B1n%20yurdu%20gibidir&action=haber_detay&module=nuce

4 Ocak 2014 Cumartesi

Sinemanın Büyüsünde Bir Çığlık

Yusuf Nazım
İnsancıl Kültür Sanat Dergisi

Ocak 2014


Bir kez daha ve yeniden acıyla tanıştı eylül… Bir kez daha acıyı öğrendik eylülden… Çaresizliğimiz ki, yaralı bir yıldız gibiydi, bir kez daha kanadı üşüyen yanımıza…

Tuncel Kurtiz’i kaybettik. Türkiye sinemasının yeri doldurulamaz bir devi daha sahnelerden ayrıldı. Yılmaz Güney’in ülkemize ve dünyaya kazandırdığı sinema ustası, onun yakın dostu, arkadaşı, yoldaşı; Tuncel Kurtiz yok artık!.. Dünya sinemasının önemli figürlerinden, ülkemiz sinema ve tiyatro sanatının büyük oyuncusu, yönetmeni, yapımcı ve senaristi; benzersiz bir rol ustası, gök gürler gibi sesiyle bir şiir serüvencisi Tuncel Kurtiz’i kaybettik…

1936 doğumlu olan Tuncel Kurtiz, orta halli bir kentli ailesinden gelmiş, sanatın, kültürün, kitapların dünyasında büyümüştür. Kendine güven duyan erken olgunlaşmış bir kişiliği vardır. Babası, "Ben bütün aileyi her akşam bu yemek masasında görmek istiyorum" dediğinde kendini, eski bir kamyonetin arkasında, bavul dolusu kitap ve eski bir somya ile evi terk ederken bulur. Camda, arkasından yaşlı gözlerle ona bakan anasını, geçmişinin unutamadığı derin anılarından biri olarak saklayacaktır.


Tiyatro, opera ve konserlerle tanışması liseli yıllarına rastlar. İşsiz kaldığı bir dönem, arkadaşlarıyla kurdukları bir tiyatro ile o şehir senin, bu şehir benim turnelere çıkarlar. Boş salonlara tiyatro oynar, ucuz salonlarda sahne alır, iflas eder, batar, çıkarlar. Ama Kurtiz asla pes etmez. 1964 yılında, "Şeytanın Uşakları" ile sinemaya girer. Aslında o mu sinemaya girmiştir, sinema mı onun kanına girmiştir, bilinmez.

Bebek’te, bir bodrum katının ufacık odasında tanıdığı “asi görünümlü bir çocuğun” hayatında derin izler bırakacağını asla kestiremeyecektir. Bir tek masa ve daktilosuyla sığındığı bu ufacık odada tanıdığı kişi Yılmaz Güney’den başkası değildir. Yılmaz bir köylü çocuğu, kendisi ise, babası Selanik göçmeni, annesi Boşnak orta halli bir ailenin bireyidir. Yılmaz Güney’in ısrarlarıyla devam eden sinema serüveninde 77 yıllık yaşamına 96 sinema ve TV filmi sığdırmış, ayrıca onlarca tiyatroda rol almış, çok sayıda ödülün sahibi olmuştur. Birçok ulusal ve uluslararası ödülünün yanı sıra, Ekim 2011′de 48. Altın Portakal Film Festivali’nde Yaşam Boyu Onur Ödülü alsa da, bir ömür boyu süren başarılı ve onurlu yaşamıyla gerçek ödülünü hayattan almış bir sanatçıdır.

Tuncel Kurtiz, kısa bir süre hukuk fakültesinde, daha sonra filoloji, felsefe, psikoloji ve sanat tarihi bölümlerde okur. Okuduğu okulların hiçbirinden mezun olmaz. Elinde kitap dolu bir bavulla dolaşır, çoğu zaman okula bile gitmez. Okulda yalnızca sevdiği bir hocanın derslerine girer, daha çok kantinde oturur. Bavulunda ise James Joyce, Faulkner, Sait Faik, Cahit Sıtkı, Orhan Veli, James Hilton, Rabindranath Tagore’un kitapları eksik olmaz. Haldun Dormen Tiyatrosu’ndan Metin Serezli, Necdet Ayberk, Nisa Serezli ve Doğan Avşar’la birlikte Haldun Taner’in üniversitedeki kurslarına, katılır. Orada gerek epik tiyatro üzerine, gerek Amerikan ve dünya tiyatrosu üzerine konuşmalara yapılmaktadır. Tuncel Kurtiz bu konuşmaları büyük bir zevkle dinler.

Sinemada Yılmaz Güney’le yollarının kesişmesi, Güney’in hapisten ve sürgünden döndükten sonrasına rastlar; “Gel usta, beraber olalım  der Yılmaz Güney. Birlikte “Konyakçı Kabadayılar Kralı  filmini yaparlar. Tuncel Kurtiz, yaptıkları filmleri beğenmediğinde “ne yapıyoruz ağabey” der Yılmaz’a… Yılmaz’sa, “Ağabey, böyle yapacağız şimdilik.. Başlangıçta böyle yapacağız, çirkin kral olacağız ki istediklerimizi yapalım” der. Tuncel, tam kafası yatmadığı zamanlarda, “Hadi, sen yap ağabey, ben de ara sıra gelirim,” der… Öyle de yapar. Gider ama ara sıra gelir... Aslında ara sıra değil, Yılmaz her çağırdıkça gelir. Çünkü bilir, Yılmaz çağırıyorsa, gerek duyduğu için, ona ihtiyacı olduğu için çağırıyordur. Dostudur Yılmaz, onu kırmaz, kıramaz; çağırıyorsa bir bildiği vardır, iyi şeyler yapmak için çağırıyordur, onu çevirmek olmaz…

Aralarında çok özel bir bağ vardır. “Ben Yılmaz’ın yanında hep ikinci adam oldum, böyle olmaktan da zevk aldım” der. Yılmaz yaşasaydı eğer, onun böyle konuşmasına asla izin vermez, “olur mu ağabey, sen her zaman benim dostum, yoldaşım, başımdın” derdi, “sen olmasan, benim filmlerim film olmaz” derdi. Nitekim Yılmaz onu, Duvar filmi için çağırdığında, “Gel ihtiyar, yanımda dur yeter,” demiştir ona. “Yanımda dur. Her gün al konyağını iç, şarabını iç. Yanımda dur, yeter.” Tuncel, o sırada İsveç-Macaristan ortaklığı bir filmde oynamaktadır, gider, mukavelesini iptal eder, Yılmaz’ın yanında durur… Yılmaz’ın ona başka bir değer verdiğini, onu hep başka bir yere oturttuğunu bilir. “Hani, fotoğrafım bile olsa yanında hoşuna giderdi” diye bahseder Yılmaz’dan.

Benzeri az görünen bir bağdır aralarındaki. Sürü filminde, hapisteki Yılmaz’a Hamo’yu kim oynayacak diye sorduklarında, filmin yönetmeni Şerif Gören’e “İhtiyarı bulun” demiştir. İhtiyarın kim olduğunu bilmez Gören. Oysaki Tuncel Kurtiz’den başkası değildir ihtiyar. Zeki Ökten soruşturur, ihtiyarın izini uzaklarda bulur. Almanya’da bir film çevirmektedir o. Sinemanın çirkin kralına, bu işin olamayacağını söylediğinde Yılmaz Güney, “Şu Hürriyet gazetesine bir ilan verin, o gelir” der…

Yılmaz’la birlikte sinemada çılgın bir nehir gibi akarlar. Film üstüne film yaparlar. Filmlerin bir çoğunda Senaryo falan hak getire, baştan yazılı hiçbir şey yoktur. Çoğu zaman Yılmaz sette yazar senaryoyu, Tuncel oynar... Bazen öyle oynar ki, senaryo bile yetişemez ona. “Tıpkı bir tsunami gibi, ne kaçılabilen, ne de kontrol altına alınabilen oyunculuğu” vardır. Umut filmi, sinema serüveninde bir dönüm noktası olur. Hastalık derecesinde bağlanmıştır artık sinemaya. Bu filmde oynamak için, deli raporu alıp Bakırköy Akıl Hastanesi’nde bir ay yatmayı göze alabilecek kadar üstelik.

Umut ve Sürü filminden sonra Avrupa sinemasının kapıları sonuna kadar açılır Kurtiz’e. İsviçre, Almanya, İsveç, Norveç, Danimarka ve Hollanda’da oyuncu ve yönetmen olarak işler yapar. Yanı sıra ABD’den de davetler alır, gider çalışır. Bu iki filmin kendisine adeta “iki kanat” olduğunu söyleyecektir o. Sinema ve tiyatroda giderek büyümesi, adının ünlenmesine rağmen olabildiğince alçakgönüllüdür. Öyle ki, yaşlı olduğu gerekçesiyle Türkiye’de en iyi erkek oyuncu ödülü verilmeyen sanatçı, İsrail’den en iyi yabacı ödülünü aldığında, Richard Burton, John Hurt gibi devler varken ödülü kendisinin aldığına utandığını söyler.

Çoğu zaman parası yoktur. Ama dostları, arkadaşları vardır. Hani Can Yücel’in dediği gibi “Onların uşakları, bizim dostlarımız var” der. Parası olmadığı zaman hep bunu tekrarlar. Parası olduğu zaman da cüzdanı yoktur; ne bankada bir hesabı ne de başka bir şey. Kazandığı parayı ya mutfakta bir kavanoza, ya da arabasının bagajında bir kese kağıdına koyar, bütün para işlerini hep başkalarına bırakır. 

12 Eylül darbesinden sonra Kenan Evren’in başa gelmesiyle Türkiye’ye dönmemeye karar verir. Sonraki yıllarda Yılmaz Güney hapisten kaçar, Tuncel’in de ülkeye girişi yasaklanır.

Bir zulüm tiyatrosu : Mahabharata

Dünya çapında pek çok farklı ülkeden güçlü tiyatro oyuncularının yer aldığı 12 saatlik Mahabharata adlı Hint destanının tiyatrosunda oynaması ise unutamazlar arasındadır. Bu olağanüstü oyunda, Berlin’de En İyi Oyuncu Ödülü’nü alan Senegalli oyuncu Sotigui Kouyaté, Mamadou Dioumé, İtalya’dan Vittorio Mezzogiorno, Polonya’dan Grotowski’nin prensi Ryszard Cieslak, ayrıca Andrzej Wajda’nın yönettiği Vaatler Ülkesi filminden Andrzej Seweryn, Norman Beaton; Babam İş Gezisinde filminden Sırp aktör Miki Manojlovic’le birlikte oynar. Peter Brook’la katıldığı bu ilk çalışmasında sanatta disiplinin ve iradenin ne olduğuna öğrenir. Kendi deyişiyle, “bir zulüm tiyatrosunun içinde” ama “sahnede özgür olarak” oynamanın unutulmaz tadını yaşarBir daireye yerleştirilen Mahmud Tebrizi ile Kudsi Ergüner’in nasıl “konuştuklarına”, Mahmud Tebrizi’nin elindeki yaylı kemençeyle, Kudsi’nin çaldığı neyin sevişmesine tanık olur. Avrupalı yönetmenle çalışırken, sinema sanatının derinliklerine indiğinde heyecanı bin kat daha artar.

Sinemayı büyük bir sanat olarak görür; romandan da, şiirden de, resimden de üstün tutar. Çünkü O, sinemanın hepsini içinde barındırdığını düşünür. Sinemanın büyüsünün hepsini kapsadığına inanır, Kubrick’i seyrederken, niye kendisine böyle roller vermezler diye asabı bozulurdu!

Son yıllarını, Şeyh Bedrettin’i çekmek aşkıyla yanıp tutuşarak geçirir. İnanılmaz sevdiği, önem verdiği, geceleri rüyalarına giren bir projedir bu. Ne var ki ömrü yetmez daha fazlasını üretmeye. Hayat, bir serüven gibi yürüdüğü yolundan onu erken durdurur.

Politik sinemaya inanır ama başka türlü inanır. Can Yücel’in dediği gibi “basit bir ajit-prop filmi yapmak için değil.” Politik sinema yapacaksak “Tanrıların bile yalancı olduğunu söyleyebilecek cesarette yapmalıyız” der.

Girmediği kılık, üstlenmediği rol olmaz neredeyse. Fakat gönlünden geçen, değer verdiği roller başkadır tabii. Gittiği her yerde inanılmaz bir ilgi görür. Onunla birlikte yolda yürürken, sokakta iki adım atmak güçleşir, görenler soru yağmuruna tutar, polis arabaları, diğer bütün arabalar durur. Onu hep sıra filmleri, dizilerle anımsayanlara, tıpkı Cemal Ağa gibi kızar. Böyle zamanlarda, şaşılacak derecede aksi bir adam olup çıkar. Onun, gerçekten değer verdiği Sürü, Umut, Duvar gibi filmlerle hatırlandığında ise, o aksi Cemal Ağa gider, onun yerine Sürü’nün müşfik kalpli Hamo’su veya Umut filmindeki Cabbar’ın arkadaşı Hasan gelir, bir anda o bildik şefkatli, sevecen haline geri döner.

Oynadığı filmlerin unutulmaz karakteri olarak belleklerde hep önemli bir yer tutar. Güz Sancısı filminin Kamil Efendisi; Sürü’nün Hamo Ağası; Duvar filminde, 12 Eylül’ün baskıcı koşullarına hassas yüreğiyle isyan ederek işten kovulan, sübyan koğuşlarındaki çocukların sevgili Tonton Ali’sidir o; Bir Aşk Uğruna’nın Antalya Altın Portakal Film Festivali En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülünü alan Enver’i; Akrebin Yolculuğu’nda Ankara Uluslararası Film Festivali En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülünün sahibi Agâh’ı; Sadri Alışık Ödülleri En İyi Erkek Oyuncu Ödülüne layık Şelale filminin Kel Selim’i; birçok film festivalinde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülünü kazanan Yaşamın Kıyısı’nda Ali Aksu; filmlerden filmlere koşan usanmaz bir yolcu, Gezi Parkı’nda bir çapulcudur o… Haziran 2013’de, Gezi Parkı’nın çocuklarını “Diren Gezi Parkı, diren… Çok güzelsiniz çocuklar” diye selamlamaktan da geri kalmaz.

Yüz hatlarında, görmüş geçirmiş bir çınarın ağırbaşlı çizgileri, bakışlarında insan olmanın haklı gururu, sesinde kükreyen bir aslanın mağrurluğu vardır. Oyunu, yalanı, hileyi sevmez; provayı da… Sahnede de, çoğu kez günlük hayatta yaşıyormuşçasına, olduğu gibi oynar.

Hayata olan gülüşüyle, çıktığı serüvenleriyle, eksilmeyen umuduyla bizden biridir o… Düz bakmayan; yeri geldiğinde susmaktan, sırası olduğunda konuşmaktan korkmayan. Gururlu, vakur sesiyle, hiç tükenmeyen nefesiyle korkusuz bir eşkıyadır. İçimizden biridir yani… Yılmaz Güney’in bulduğu bir cevher; onun öğrencisi, yolcusu, yoldaşı, yatağını paylaştığı arkadaşıdır; yaşasaydı eğer, onun öğrencisi, ustası belki…

Sonunda gitti… Sırtında tertemiz gömleğiyle gitti.., Yüreğinde, kirlenmiş bir dünyaya ait ağır bir yük taşıyordu. Yüzünün çizgilerinde, ak saçlı, pala bıyıklı, pir gözlü bir adam taşıyordu. Sınır tanımayan düşleri vardı. Her daim haktan, eşitlikten yanaydı; emekten, özgürlükten yana. Tıpkı diğer sevdalılar gibi o da, komünist olduğunu asla gizlemedi, her seferinde bundan gurur duyduğunu söyledi. Göğsünde deli kanlı bir yürek, içinde ışıl ışıl bir cevahir taşıyordu. Sanatını icra ederken bile safı hep ötekilerden, dışarıdakilerden, yoksuldan ve yoksundan yanaydı; bu cennet yeryüzünün nimetlerini, bu cennet yüzlü insanlarla paylaşmaktan yanaydı

Genç yaşta kanına giren, büyüsünden kurtulamadığı sinemada dev adımlarla yürüdü. 2011 yılında Grup Yorum’un konserinde, aynı dev adımlarla çıktığı sahnede, sol eli havadaydı. Hınca hınç dolu stadyumu selamlarken yüreğindeki umudu bu kez şiiriyle üflüyordu kalabalığa. “Derine,” diyordu, ”derine, hep derine kazıyoruz! Nerede çağımızın altın kalbi, çağımızın altın kalbini arıyoruz…” O günden geriye, destansı bir ağıt bıraktı bizlere. Hayata dair bir ağıt yaktı… Sinemanın yorulmaz emekçisi, kazmasını usanmadan, bıkmadan salladı; hep derine, derine kazdı, çağımızın altın kalbini hiç yorulmadan aradı durdu.

Bazı ölümler vardır, inanması güçtür. İşte böyle bir ölümdü onunkisi. Son nefesine kadar oynadı oyununu; dimdik, ayakta… Onun için dünya bir tiyatroydu sanki, hayatı bir sinema gibi yaşadı; çıktı, rolünü oynadı ve gitti… Son sözünü soramadılar ona, soramadık! Son sözünü söyleyemeden gitti. İçimizdeki her güzel insan gibi, güzel atlarına binerek giden o güzel insanlar gibi gitti…

Tuncel Kurtiz… Sahne dünyasının gözelerinden berrak, duru bir pınar gibi doğdu, gürleyeK aktı, doruklara yükseldi, çağladı… Yalansız bir rol ustasıydı; gök gürültüsünü andıran sesiyle sahnelerin babacan delikanlısı, rolünü gerçekle karıştıran sahne oyuncusu; sinemanın büyüsüne kapılmış bir çığlıktı. Gitti… Giderken Eylül’ün acısını ekti içimize. Eylül, sonbahar demekti, sonbahardan daha büyük bir hüzün bıraktı bize.

Meraklısına bkz : Mithat Alam Film Merkezi Söyleşi, Panel ve Sunum Yıllığı 2009.