Leyla'yı Beklerken etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Leyla'yı Beklerken etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ocak 2026 Salı

Öykülerin öyküsü (2) - Nurgül’e ne oldu?

Yusuf Nazım
+Eleştiri | 4.Sayı; Kasım-Aralık-Ocak

Adı Leyla'ydı. Kırklarında bir kas hastası. Çocuk yaşlarda ortaya çıkan kalıtımsal bir hastalık nedeniyle yürüme yetisini kaybetmiş, yaşamına eşlik etmek üzere kendine tekerlekli bir sandalyeyi yoldaş olarak seçmişti. Birlikte yaşadığı yaşlı annesinin kimi sağlık sorunlarını çözmek üzere hastane işlerinde ona yardım edecek bir gönüllü arayışındaydı.

Nurgül ile tanışması işte bu vesileyle olmuştu. Fiziksel engelli hastalara yardımcı olmak üzere gönüllü desteği sağlayan sivil bir dayanışma ağına başvurmuş, birkaç gün sonra telefonda Nurgül'ün, ılık bir su gibi içine akan sesiyle tanışmıştı.

Leyla’nın seksenine merdiven dayamış annesi, böbreğindeki ciddi hastalık belirtisi nedeniyle ev ile hastane arasında mekik dokumaktadır. Kuyruklarda sıra beklemek, doktor peşinde koşmak, bindiği asansörlerden yanlış katlarda inmek, labirenti andıran hastane koridorlarında kaybolmaktan perişandı. Annesinin, hastane yollarında bitap düştüğü şu günlerde ona eşlik edecek bir gönüllünün bulunması Leyla’yı dünyanın en mutlu insanı yapmıştı. 

*  *  *

2012 yılıydı. Bu olayı duyduğumda Leyla'nın öyküsünü yazmaya karar vermiştim.

Onun hikâyesinin ayrıntıları yürek burkucuydu. Doğuştan bedenine musallat olmuş illet bir hastalık; büyük kentin alkol ve kumara doymayan üçüncü sınıf mekânlarından kendini kurtaramayan bir baba; başarısız geçen evliliği; düzensiz bir yaşam, alkol, sigara, düşkün bir hayat... Her şeyin ötesinde kumara hapsolmuş ve erkenden sona eren bir ömür. Geride, hiçbir sosyal güvencesi olmadan, hayatın acımasız kollarında cascavlak kalan anne ve kızı. Biri seksenli yaşlarında şeker hastalığının yıprattığı, bel fıtığı ağrılarının eksik olmadığı hasta bir kadın, diğeri fiziksel kısıtlarıyla hayata tutunmaya çalışan engelli kızı. Annenin, son zamanlarda böbreğinden yakalamış, ne idüğü belirsiz ağrılar ise Leyla'nın eski korkularını depreştiren şey. Ömrü boyunca duyduğu, her daim yüreğinde pır pır eden yalnız kalma endişesi...

Leyla, sağlık durumu nedeniyle fiziksel olarak bağımlı bir kadındır. Sıkça birilerinden destek almak ihtiyacı duymaktadır. Ne var ki, sürekli başkalarından yardım istemek zoruna gitmektedir. Ne de olsa insanlara yük olmak, zamanlarını almak, onları işinden gücünden ettiği hissine kapılmak kötü bir duygudur. Bazıları severek yardım etse de, insanlar türlü türlüydü. Yardım istediğinde bahaneler uyduranlar, ikinci kez çağırdığında işi olduğunu söyleyenler, gelirim, diye söz verip gelmeyenler, gelip de erkenden ayrılanlar ya da birazdan döneceğini söyleyip onu orta yerde bırakanlar…

Leyla’nın Nurgül ile buluşması fazla zaman almaz. Sınıf öğretmenliği bölümünü bitirmiş, atanmayan öğretmenlerden biridir o. Burnunda hızması, yanağındaki küçük gamzesiyle, inci gibi beyaz dişleri hiç kapanmayan, dünya tatlısı bir insan. Leyla, yüzündeki gülüş yığınağıyla kalabalığın arasından bir sevinç topağı gibi gelip yanaklarında sıcacık öpücüklerini eksik etmeyen bu insana çabucak alışır. Bir sevinç yumağı gibi ışıldayan yüzü, cana yakın, çocukça halleri, sempatik tavırları adeta Leyla’yı büyüler. Kısa sürede onda, sevginin büyüklüğünü, dostluğun yüceliğini, paylaşmanın ve dayanışmanın güzelliğini görecektir. Onca yaş farkına rağmen kısa sürede iki sevgili dost, aralarından su sızmayan iki arkadaş, iki kardeş gibi olurlar.

Her seferinde güle eğlene giderler hastaneye. Bir yandan hastane işleri için koştururlar, bir yandan zaman yaratıp parklara, bahçelere, müzelere gider, keyifle vakit geçirirler. Buluştukları her günü, nasıl akşam ettiklerini anlamadan bitirirler. Hastanedeki her buluşmaları, verdikleri çay ve poğaça molalarıyla gülerek, şakalaşarak geçirdikleri bir eğlenceye dönüşür. Zaman zaman hastane randevuları dışında, başka günler de buluştukları olur. Kadın kadına dertleşir, birbirleriyle özel sırlarını, gelecek hayallerini paylaşırlar. İstanbul Boğazı’nın camgöbeği yeşil sularını, dalgalarla raks eden tekneleri, bembeyaz bulutları, taşların üstünde mayışmış yatan kedileri, ekmek kapma telaşındaki martıları seyrederler.

Yapılan tahliller, çekilen filmler, incelemeler, alınan raporlar... Hastane işleri bitmek üzeredir. Leyla, hastanede buluşmak üzere sözleştikleri o günün, nicedir içinde kıpır kıpır eden korkularının da gerçeğe dönüşeceği gün olacağını asla tahmin edemez. 

Nurgül, sözleştikleri o gün randevuya gelmez! Leyla, içindeki korkuyla uzun süre bekler. Gözleri, koridordaki kalabalığın arasından bir sevinç topağı gibi fırlayıp boynuna sarılacak Nurgül’ü arar. Oysaki beklemesi boşunadır. Sevgili arkadaşı, can dostu, son zamanlarının hayat yoldaşı buluşmaya gelmeyecektir. Telefonla onu arar, fakat açan olmaz. Sonraki aramalarında ise telefona ulaşılamaz...

Daha önce defalarca yaşadığı gibi bir kez daha terk edildiğini anlar. Yıkılmış, incinmiş, harap olmuş bir durumda eve döner. 

*  *  *

Oysaki Nurgül'ün de bir hikâyesi vardır. Onun hikâyesi iyiler ve kötüler arasında, ne zaman başladığı meçhul, nasıl sona ereceği bilinmeyen, sanki sonsuza dek sürecekmiş gibi görünen bir kavgaya dairdir. O, bu kavgada safını iyilerden yana almış; bunun için hep özveride bulunmuş, riske girmiş, tehlikelere atılmıştır. Çünkü yaşadığı coğrafyada iyi olmak, iyilikten yana durmak hep tehlikeli olmuştur. O buna aldırmamıştır. Gencecik hayatında hep dayanışmayı seçmiş; yardımlaşmayı, fedakârlığı, karşılıksız vermeyi erdem bilmiştir. Hak yemeyi ayıp, zulmetmeyi suç saymış; hayat denilen öğretmenden hep sevmeyi, naifliği, inceliği öğrenmiştir.

Nurgül’ün hikâyesi, erken gittiği randevusunda, bir hastanenin ilaç kokulu koridorunda elindeki kitapla beklerken, sivil giysiler içinde, çoğu tıraşsız, saçı sakalı birbirine karışmış silahlı adamların üzerine hoyratça abanmasıyla sonlanmıştır.

Nurgül'ün akıbeti ne olmuştur? Başına neler gelmiştir? İstanbul’un Kartal ilçesindeki

hastanede Leyla’yı beklerken, üzerine küstah bir pervasızlıkla çullanan adamlar kimlerdir? Havayı ısıran telsiz şarlamaları ve küfürler eşliğinde, sürükleyerek götürdükleri Nurgül’e ne
yapmışlardır? Öykü bunu anlatmamaktadır…
 

*  *  *

25 Kasım 2018, İstanbul.

Maltepe’deki kitap günlerindeyim. Tesadüf ya, o gün Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü. Okurlarıma, yeni öykü kitabım Leyla'yı Beklerken'i imzalıyorum. Etkinlik için karşılıklı yazar stantlarından oluşan bir kültür sokağı kurulmuş. Masanın üzerinde, Cumartesi Anneleri yararına imzalamaya karar verdiğim öykü kitaplarım duruyor. Özellikle kadın okurlarım için, kitabın ilk sayfasına o günün anlamına dair notlar düşüyorum. Böyle günlerde okurlarla buluşmak, onlarla sohbet etmek, yorumlarını alarak kitaplar üzerine söyleşmek güzel. Kitabı daha önceden alıp okumuş olanlar da var. Öykülerle ilgili sorular soranlar, tartışanlar, eleştirenler, öneride bulunanlar, fotoğraf çektirenler, yakınları ve arkadaşları için kitap imzalatanlar...

Bir ara masanın önü kalabalıklaşıyor. Bir kadın elindeki kitabı uzatıyor. Önceden almış, okumuş olmalı. İmzalayıp geri uzatıyorum.

“Bir şey soracağım” diyor, heyecanla.

Araya bir adam giriyor. İkinci bir kitabı da kızı için imzalatmak istiyor. İmzalarken bir yandan konuşuyoruz. Kadın arkada kalıyor. Önündeki başka bir kadının omzunun üstünden başını uzatarak;

“Nurgül…” diyor.

Adam hâlâ masanın önünde oyalanmakta. Kadını daha fazla bekletmemek için;

“Buyurun” diye başımı ona doğru uzatıyorum. Kadın bir adım atarak, omzu üzerinden başını uzattığı diğerinin yanına geliyor. Az önce imzaladığım, elindeki kitabı uzatarak:

“Nurgül’ü sormak istiyorum.” diyor, “Ona ne oldu?”

Hiç beklemediğim bir soru bu. Leyla’yı Beklerken adlı öykümün karakterini sorduğunu anlıyorum. Yanındaki diğer kadınla göz göze geliyorum, tebessümle gülüyor. Ben de ona gülümsüyorum.

“O bir öykü kahramanı” diye yanıtlıyorum.

Kadın hiç duraksamadan;

“Hayır!” diye itiraz ediyor. “Ben Kızak kitabınızı da okudum. Oradaki hikâyeler de gerçek! İçimde bir his var; Nurgül gerçek biri! Söyleyin, çok merak ediyorum, ona ne oldu?”

Şaşırmış, ne diyeceğimi bilemiyorum.

“O bir öykü kahramanı.” diye tekrarlayıp gözlerimi aceleyle kaçırıyorum.

Kadının hemen yanında, karşımda dikilmiş, inci gibi dişleri hiç kapanmayan Nurgül’le yeniden göz göze geliyorum. Küçücük gamzesinin üzerinde, bakışları pırıl pırıl, gülümsüyor. Birlikte gülümsüyoruz.

https://artielestiri.com/yazilar/yusuf-nazim/yusuf-nazim-oykulerin-oykusu-2-nurgule-ne-oldu/


28 Temmuz 2024 Pazar

Dersim kaç dağ içinde?

Yusuf Nazım
T24 | 1 Temmuz 2024

Genç kız elindeki kimlik kartına dikkatlice baktı.

Doğum yeri Deşt!” dedi.

Evet evet, yanılmıyordu. Kenarları eprimiş eski kimlik kartının doğum yeri hanesinde “Deşt  yazıyordu. Kimlik belgesinin bir o yüzünü, bir bu yüzünü çevirdi; bir elindeki kimlik kartına, bir de yaşlı kadının kırışıklarla dolu yüzüne baktı.

Teyzeciğim, senin doğum yerin neresi?” diye sordu.

Yaşlı kadın masaya küçük adımlarla biraz daha yaklaştı. Kaşlarını kaldırdı. Hiç sevmezdi bu soruyu.

 Deşt” dedi, “kızım Deşt!”

 *  *  *

Leyla'yı Beklerken adlı öykü kitabımdaki Babamın da Makinası Vardı öyküsünden bir metindi yukarıdaki. Belgeselci ve sözlü tarih araştırmacısı sevgili Nezahat ve Kazım Gündoğan dostlarımdı. Bu ikili, Dersim’in Kayıp Kızları/İki Tutam Saç belgeselinden sonra kayıp kızların izini sürmeye devam ediyorlardı. Kazım, şehir şehir, kasaba kasaba, köy köy dolaşır, anlatılar dinler, tanıklarla konuşur, bunların video kayıtlarını alırdı. Zor işti. Heybesinde, köklerinden kopartılmış çocukların yürek burkan öyküleriyle döner, yüreğinde birikmiş yükü boşaltmak için bana uğrardı.

Bunlardan birinde, 1938 tertelesinde ailesi ve köylüleri öldürülen küçük bir kız çocuğunun, sisler içinde kalmış bulanık belleğinden yavaş yavaş sıyrılarak yaşanan katliamı anımsayan Emoş Gülver’in hikâyesi vardı.

Kendisini evlatlık olarak alan subayı babası bilen, kimliğinde sadece Deşt yazan Emoş Gülver’in yaşamını, Kazım ve Nezahat belgesele çekmiş (Hay Way Zaman), ben de hikâyesini yazmıştım.(Leyla’yı Beklerken)

Pertek Kalesi su içinde kalmış, başı dik

Şimdi ben, aradan on bir yıl geçtikten sonra Deşt’e gidiyordum. Hakkında nice yazılar, öyküler yazdığım Düzgün Baba diyarına, yitik bir tarihin topraklarına, kayıp kızlar ülkesine gidiyordum.

Gözlerim, yüksek dağların sarp yamaçlarında dolanıyor. Kına yeşili vadinin derinlikleri, kümeler halindeki ağaçlıklara konaklık etmekte. İçimde, sanki başka bir zamandan tanıdıkmış gibi gelen bu coğrafyaya karşı tuhaf bir yakınlık duyuyorum. Bir bölümü, artık Uzunçayır Baraj Gölü’nün uzantısı haline gelmiş Munzur ve Pülümür Çayı, eski hırçınlığından çok şey kaybetmiş, sakince akmaya devam ediyor.

Gola Buyere Buzul Gölü, Pülümür, Dersim
Pertek Kalesi su içinde kalmış, başı dik. Dersim dağlar içinde. Bir yanında Karaoğlan, Sürünbaba, Bağır Paşa, bir yanında Akbaba ve Katır Tepesi, Mercan ve Sultanbaba Dağları. Eteklerinde Munzur Baba’nın gözyaşları…

Yöre halkıyla söyleşiler yapıyoruz. Bir zamanlar, pek de şefkatli olmayan bir devlet aklının dağına, taşına, diline ve kültürüne yabancı topraklarda yaptıkları üzerine anlatılanlar. Yüzler ekşi, dudaklar buruk, gözler hüzün topu. Hikâyeler sert, hikâyeler dram akıyor bu coğrafyada. Daha önceden bildiğim, öykülerime de bulaşan, zaman zaman yazılarımda da yer alan, öteki tarihten öğrendiklerim dışında canlı hikâyeler dinliyorum:

Yakılan evler, boşaltılan köyler, yasaklanan yaylalar, mezralar…

Dersim yolunda yol kesip kitap isteyen eşkıyalar:
Mehmet ile Muhammet Ali
Bir festival nedeniyle Ovacık-Tunceli yolu kapalı. Tırmandığımız dağ yolunda eşkıyalar kesiyor yolumuzu. İstedikleri şey kitap! Kitap istiyor Mehmed ile Muhammed Ali. Dersimli Mehmed’in dilinden akıyor hikâyeler.

Bir kez daha farklı kelimelerle kılıflanmış derin anlamlarla yüklü yeni sözler, eski kavramlarla birbirine karışıyor. Şark Islahat Planı, 1935 Tunceli Kanunu, Haydaran Aşireti, Dersim Harekâtı, Seyit Rıza, tedip, tenkil…

Zümrüt yeşilini sürmüş gözlerine Pülümür. Dereyi arkama alıp Deşt’e dönüyorum yüzümü. Tülük köyünün eteklerinde geçmiş zamanlardan kalma hikâyeler bana yol gösteriyor.

Deşt’in torunlarına rastlıyorum orada; Hüseyin, Ferhat, Haydar, Sabriye ve Naciye kadın. Zel dağının arkasından öyküler topluyorum. Harçik Çayı, Pax Köprüsü, 38 Kayalığı, Veraniz mezrası. Anlatırken kabuk tutmuş yaralar bir bir açılıyor, Savut köyünün eteklerinde Haydar’ın dudakları kanıyor; Abasan, Yusufan, Demenan, Haydaran ve daha niceleri…

Her birinin eline kendi tarihlerini tutuşturup ayrılıyorum.

Diyarbakır, Tülük Köyü, Veraniz mezrası:
Hüseyin, Ferhat, Haydar, Sabriye ve Naciye 

Sen kaç dağ içindesin, kaç namlunun ucundasın Dersim?

Tunceli çıkışında, Munzur Çayı ile Pülümür Deresi’nin birleştiği yerden Erzincan yönüne sapıyoruz. Kısa süre Pülümür Deresi boyunca ilerleyip sonra çaya dik bir şekilde, dereyi arkamıza alarak tepelere doğru tırmanıyoruz.

İşte sol tarafta yıkılmış eski bir karakol, işte Deşt’e giden yol, Tülük Köyü, Veraniz Mezrası. Bir kadının yaralı çocukluğunu görüyorum orada. Emoş Gülver’in sisler içinde sökün eden bölük pörçük çocuk anılarına gidiyorum. Sene 38, askeran basmış köyü, erkekler birbirine bağlı, kadınlar çocukların ellerinden tutuyor, bebeler biteviye ağlaşıyorlar. Kim bunlar, niye böyle sıralanmışlar, nereye gidiyorlar? Harçik Çayı neden böyle kan akıyor, mağaraları niçin zehir soluyor?

Kulaklarımda, anlatılan hikâyelerden kalma yaralı sözlerin izi var. Sorular birbirini yalanlıyor. Söyle bana ey şehir, senin çocuklarına idam fermanları çıkaranlar kim? Kim senin nehirlerine kelepçeler vuran, sofrandaki lokmana göz koyan? Hangi kirli asrın yüzü seni suyundan, toprağından koparan? 

Biliyorum bebelerin kayıp, kızların kayıp, tarihin kayıp senin ey şehir!

Biliyorum sen, bire bir dövüşte yenilmeyenlerdensin. Söyle bana sen kaç dağ içindesin, kaç namlunun ucundasın Dersim?

İdam sehpalarına başı dik çıkanlar senin evlatların değil mi? Peki ya, şu dağlarda özgür dolaşan Bezuvarlar, karlarında açan kardelenler...? Görüyorum, umudun bitmediği yerdesin sen hâlâ, özgürlüğe olan tutkun var, barışa dair inancın var. Hilesiz, sömürüsüz, haramisiz bir dünyaya olan özlemin var.

*  *  *

İşte dönüyorum.

Yabanıl, sert yüzüyle öfkesini bağrına basmış dağlar. Derin vadilerin kına yeşili eteklerinden geçiyorum. Yola saldırır gibi duran kızılağaçlar, dişbudaklar, çalılar ve türlü türlü ağaçlar, uzansan dokunacak kadar yakınlar.

Deşt’ten dönüyorum!

Düzgün Baba diyarından; Ana Fatma’dan, Gola Çetu’dan, Sultan Baba’dan; kayıp kızlar ülkesinden dönüyorum.

Bir süredir özgür akmıyor dereleri Dersim’in. Her gün yeni barajlar, yeni setler kuruyorlar. Bu güzelim vadiler; badem ağaçları, ardıçlar, meşeler, çan çiçekleri; buraları yurt edinmiş tilkiler, ayılar, vaşaklar ve bezuvarlar, yavaş yavaş sular altında kalıyor, tarih bir kez daha ağır ağır yaralanıyor.

Tarihin belleği en karanlık yerinden kanıyor

Doruklarda yalçın kayalıklara bakıyorum. Sarp ve hırçın dağlara, tepelere…

Araç hızla ilerliyor, anılar birbirini kovalıyor aklımın dehlizlerinde.

Tarih, tarih olalı bu coğrafyada susmuş, susmuş, hep susmuş. Ardımda, kendi belleğini kazmaktan yorgun bir şehir. Tarihin kir tutmuş perdesi yavaş yavaş aralanıyor, kazdıkça tarihin belleği en karanlık yerinden kanıyor. İsimleri bir bir sıralanıyor; Halvoriye, Zımeq, Kırnige, Serkemer ve Deşt…

Tunceli tabelası arkamızda kalıyor.

Önümde Pülümür Çayı, bilekleri kelepçeli, yas içinde. Arkamda Fırat Nehri, şimdilerde kâr akıyor sularında. Derin vadiler, sarp yamaçlar, bir süredir geçit verir olmuş dağlar…

Vadinin derinliklerinden kıvrıla kıvrıla akan Munzur Çayı. Yamaçlarında badem ağaçları, fundalıklar, sazlıklar… Her renkten yeşilini kendi zerreciklerine katarak, yer yer yorulmuş gibi yavaşlayıp bazen de hızlanarak akıyor.

Yüreğimin duvarlarında, hırçın bir rüzgârın kanatları. İşte karşıda derin bir vadi daha, işte ortasında döne dolana Munzur Çayı. Yamaçlarında badem ağaçları, fundalıklar, kızılağaçlardan oluşmuş yeşil bir perde. İçinde, Dersim’in kayıp çocuklarından Emoş Gülver’in sureti, bana gülümsüyor. Yüreğim pare pare, gözlerim ıslak, ruhum darmadağın. Dönüp arkama bakıyorum, Dersim’in bütün kayıp kızları bana el sallıyor.

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/dersim-kac-dag-icinde,45440



21 Kasım 2023 Salı

Turan Horzum - Yusuf Nazım
15 Temmuz 2023


1992 yılından itibaren gazete ve dergilerde öyküler denemeler makaleler yazıyorsunuz. İlk öykü kitabınız ‘KIZAK’ 2012 yılında okuyucusuyla buluştu. İçeriğinden bolca söz edeceğimiz ‘LEYLA’YI BEKLERKEN öykü kitabınız ise 2017 yılında İnkılap yayınevinden çıktı. Arada kurmaca metin konusunda uzun aralıklar olduğunu görüyorum. Yazma serüveninizden biraz söz eder misiniz?

Önce şairler girdi kanıma. Çocuktum. On üç yaşındaydım, şiirle başladı yolculuğum. Ancak bunu mutlaka öncesi olmalıydı. Düşündükçe henüz okusun zamanlarıma kadar gidiyorum.

Benim babam terziydi. Çukurova’nın topraklarında ışık olmuş Düziçi Köy Enstitüsü’nden dönüşme Öğretmen okulunun terzisi. İlkokul mezunu olan babamın her akşam eve, koltuğun altında bir Cumhuriyet ya da Vatan gazetesi ile geldiğini görmek unutamadığım bir şeydi. Yıllar sonra babamın dönemin ilk ve büyük sendikası olan Türkiye Öğretmenler Sendikası’nın (TÖS) üyesi olduğunu ve onun küçük not defterinde şaşmaz bir şekilde sendika aidatlarını ödediğini keşfetmek benim için şaşırtıcı olmuştu. Çocuktum. İlkokula dahi gitmiyordum. Belki de ilkokulun ilk yıllarındaydım. Ailecek misafirliğe gittiğimiz evlerin sehpalarında eksik olmayan dergiler, masal kitapları; dolu dolu raflardan odaya yayılan mürekkep ve kitap kokuları, çay ve kahve sohbetlerinde geçen sözcükler, kulaklarımı okşayan yorga giden atlar gibi uyaklı dizeler… Bütün bunların babamın da terzisi olduğu Düziçi Öğretmen Okulu’nun edebiyat, tarih, kültür ve sanat öğretmenleri olduğunu çok sonraları öğrenecektim. Ne ilginçtir ki ilkokul mezunu babam, kimi şair, kimi öykü yazarı, kimi tiyatro aşığı olan bu seçkin aydın topluluğunun değişmez bir üyesiymiş. Hep beraber katıldığımız bu aile toplantılarında babam, kitap ve mürekkep kokuları arasında sözlerin, anlamların ve kelimelerin sihirli dünyasıyla bizleri buluşturduğunun muhtemelen farkında bile değildi. Kim bilir, edebiyata olan yatkınlığımın kökleri o yıllara gidiyordur. Ona, Çukurova’nın bereketli topraklarından ayrılarak döndüğümüz memleketim Ardahan’da; karın, ayazın ve zemherinin keskin soğuğunda bilinen düşlerimin de etkisi olsa gerek. Bir de bunu, Amerikan ve Rus edebiyatı klasikleri ile olan erken tanışmam; çocukluğunu erken büyütmüş birisi olarak kendim içinde bulunduğum sosyal ve siyasal çalkantılar arasında sosyal ve Siyasal birimleri olan ilgim; iktisat araştırmaları, evrim okumaları…

Şu olayı hiç unutmuyorum: yazın babaannemin odasındaki masada oturmuşum. Kapı açılıyor mahalle arkadaşım içeri giriyor, derin bir of çekiyor; canının çok sıkıldığını söyleyerek bana, senin niye canın sıkılmıyor diye soruyor. Şaşkın gözlerle arkadaşıma bakıyorum. Önümde, üst üste dizilmiş, birçoğu Nazım Hikmet’e ait ondan fazla şiir kitabı. 15 yaşında bir bacaksız olarak büyük şairin şiirini araştırmaya koyulmuşum…

Her yazar kendisine uygun bir anlatı dünyası seçer. Belki mizacına, belki yaptığı okumalara, yetişme biçimine göre… Siz kendi anlatı dünyanızı nasıl açıklarsınız?

Benim anlatı dünyamın temel motivasyonu duygulardan oluşuyor. İçinde duygu olmayan hikâye benim için hikâye olmaktan çıkıyor. Keza şiirler, gazete yazıları, denemeler de öyle. İllaki bana bir duygu geçişinin olması gerekiyor. O duygu geçişi olmuşsa eğer, yazmadan edemiyorum. Bu benim yazma serüvenimin olmazsa olmazı. Ben asla ve asla hadi bugün oturup da şunu yazayım; ya da bugün bir hikâye kurgulayayım veyahut iki şiir yazayım demiyorum, diyemiyorum. Duygu bir yerden bulaşıyor bana; bir çiçeğin açışından, bir yağmur damlasını düşüşünden, sahilde tek başına oturan bir kadının gözlerindeki hüzünden, tanık olduğum ve etlerimi lime lime eden herhangi bir ötekileştirmemin yüzünden.

Diyebiliriz ki, insan ilişkileri hikâyelerinizin ana omurgasını oluşturuyor. Bu ilişkiler üzerinden günümüz toplumunun geldiği noktayı eleştiren bir bakışınız var. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Hani önceki soruda duygular dedim ya; duygular olmadan benim için yazın faaliyeti de olmuyor. Bu duygular en çok, insandan başka nereden geçebilir ki? Yaşadığımız gezegenin en çok etkileyen; değiştiren, iyileştiren, harap eden ve aciz erk eden yegâne canlı insan. Dolayısıyla duygularımıza sirayet eden de kaçınılmaz olarak insan ilişkilerinde yatan hikâyeler oluyor. Bu hikâyelerin yatağı ise içinde büyüyüp geliştiği toplumdan başkası değil kuşkusuz. Toplumun tamamına hâkim olan sistematik ilişkiler ve kurumsallaşma bu hikâyelere yol açıyor, kışkırtıyor ya da seyrini belirliyor. Yani insan olan çoğu hikâyenin eninde sonunda gelip toslayacağı yer genellikle toplumsal örgütlenmenin kendisi oluyor. Tabii, benim de son yıllarda üzerine iyice düşündüğüm gibi bu örgütlenmelerin mucidi de yine insanın kendisi. Bu konunun ucunu burada açık bırakarak bitireyim…

Tam burada Leyla’yı Beklerken öykü kitabınıza girmek istiyorum. Bu kitabı iki kez okudum. Her ikisinde de ağladım, üzüldüm, içimi yedim, sesimi çıkarmadan bağırdım tüm insanlık duysun diye. Hikâyelerde gerçek ve kurgu öyle harmanlanmış ki samimiyet hiç elden bırakılmıyor.

Hikâye temalarının yaşanmışlıklar olması mı bu samimiyeti ortaya çıkarıyor?

Dediğiniz gibi öyküleri okuduğunuzda bu duygulara kapılıyorsanız bir parça başarılı olmuşum demektir. Yoksa okur kitabı bitirdikten sonra kaldırıp sıradan hareketlerle rafa koyuyorsa öyküler olmamış demektir. Ve ben başaramamışımdır. Ben, bana geçen duyguyu olabildiğince öyküye aktarmaya çalışıyorum. Bir olaya tanık olduğumda ya da yazamaya koyulduğumda, ne yaşıyorsam, ne hissediyorsam, nasıl duygulanıyorsam okuru da buna ortak ettiğim ölçüde başarıya ulaştığımı düşünüyorum. Benim ağladığım kadar okur ağlamalı, acı çektiğim kadar o acıyı hissetmeli, haykırabildiğim ölçüde oda haykırmalı diye düşünüyorum. Sunay Akın’ın Leyla’yı Beklerken öykü kitabımın önsözünde aktardığı Victor Hugo’nun sözündeki gibi “ey şair bana yağmurdan söz etme, yağdır!” İşte tam da bu! Yağmuru öyle anlatmalıyım ki okur sırılsıklam olmalı; onu öyle bir ayazla baş başa bırakmalıyım ki iliklerine kadar üşümeli; ona bir ananın sokakta yalnız yatan ölü bedenini öyle bir anlatmalıyım ki okur, kendi annesinin öldüğüne inanmalı… Böyle olunca, öykülerimin bir ucunun gerçeğin ta kendisine dokunması doğal oluyor. Bu benim için böyle tabii. Bir başkası çıkar, pekâlâ aynı olayı bir kurgu olarak da tasarlayabilir. Başarılı da olur. Ancak benim için hayat, içinden sayısız hikâyeler çıkarmaya yetecek kadar zengin. Burada asıl olan hikâyenin özü. Bu öz bazen duyduğum bir sesten, otobüste işittiğim bir cümleden, ormanda dinlediğim bir ezgiden ya da tanık olduğum kısacık bir an’dan ibaret. İşte o kısacık an, duyduğum o ses, kulağıma çalınan ezgi ya da otobüsteki cümle öykünün kendisidir. O anda öz ortaya çıkıyor. Sonrasında bana, onu kelimelerle sarıp sarmalamak, imgelerle beslemek ve hayal dünyamda zenginleştirerek hayata sunmak düşüyor.

İkinci öykünüz için Bir Dersim hikâyesi diyebilir miyiz?

Kesinlikle öyle. Yine, hayatın apansız karşıma çıkardığı gerçek bir hikâye bu. Belgeselci dostlarım Nezahat ve Kazım Gündoğan çifti yıllardır Dersim'in kayıp kızlarının izlerini sürüyorlar. Elinde kamera ve ses kaydıyla şehir şehir, kasaba kasaba, köy köy dolaşan sevgili kazım yaptığı sözlü tarih araştırmasının hikâyelerini eve döndüğünde bana anlatırdı. Tabi her seferinde duygu yüklü, dolmuş taşmış olarak gelirdi kazım. Anlatarak, paylaşarak sanırım bir parça rahatlardı muhtar boşalırdı. Ben de bu hüzünlü hikâyeleri büyük bir dikkatle dinlerdim. Geçmişini hatırlamakta güçlük çeken Dersimli bir kadının izlerini süren Kazım, bir gün onun sisler içinde kalmış çocukluğunu anımsayıp; saklandığı çalılıklar arasında, elinde silahıyla askeri görüşünü “babamın da makinası vardı” diye anlatması, benim için hikâyenin başladığı ve bittiği andı. O anda bütün hikâye zihin dünyamda sökün etmişti. İşte o an, tüylerim diken diken olmuş olarak Kazım’a bunu yazmalıyım, demiştim. O da yaz diye desteklemişti beni. Sonradan Kazım ve Nezahat bu olayın Dersim’in Kayıp Kızları isimli belgeselini çektiler, ben de Babamın da makinesi vardı adlı hikâyesini yazdım.

Kitaptaki ‘Aşk Bir Aldatma’ hikâyesi diğer hikâyelerden tema olarak çok farklı. Diğer öykülerde; sürgün, köy boşaltmaları, darbe günleri, ucuz işgücü, gurbet, paylaşma gibi konular işlenirken bu öykü de ince bir ironi ve mizah harmanlamasıyla yine toplumsal bir konudan söz ediyorsunuz. Yazma biçiminizle ilgili bu öyküden yola çıkarak neler söyleyebilirsiniz?

Mizah, öykülerimde pek az yer verdiğim bir olgudur. Bu bir eksiklik olarak görülebilir. Katılıyorum da. Zira en dramatik bir olayın içinde bile ince bir mizah olabilir. Bu da hayatın bir gerçeği. İşkenceye giderken ya da çıktıktan sonra espri yapan insanlar bilirim. Ya da işkence sırasında… Hayatın içinde var olan bu naif yönleri öykülerden esirgemek doğru olmaz. Bunları da öykünün bir unsuru olarak kullanmak, okuru hayatın kendisine biraz daha yaklaştırmak, güldürmek, sevindirmek ve rahatlatmak önemli. Kaldı ki bunu yapmakla öykünün eksenini kaydırmış olmuyorsunuz. Sadece beslemiş, zenginleştirmiş oluyorsunuz. Bu öyküde de kurgunun yanı sıra olayın diğer ucunda yaşanan çıplak bir gerçeklik var. Yine yaşayan bir karakter geziniyor öyküde. Mektuplar yazılıyor karşılıklı, hediyeler gönderiliyor; naif, mütevazı, incelikli. Bu arada söylemeliyim ki, bir ucu gerçeklikle başlayan öykülerin, kitapta yayınlandıktan sonra da hikâyesi sürebiliyor. Çünkü karakterler canlı, onlar yaşıyorlar, bazen okurla, bazen yazarla karşılaştıkları oluyor. Üstelik yeni öyküler yaratarak. Hatta yaşayan bir karakterin, hiç beklenmedik bir anda, bir kitabı okurken, o kitabın içinde kendi kendisi ile karşılaştığı bile oluyor.

Anlatıda en belirgin yanlardan biri, ayrıntılara verdiğiniz önem. Adeta dantel işler gibi ince ince örüyor yaşanan bir çevreyi odak alırken, o eksendeki insan ilişkilerine yöneltiyorsunuz bakışınızı. Gözlemci bir bakışınız var. Bireyin ve toplumun iç dünyasına, ruhsal yapısına yoğunlaşmanıza nasıl yöneldiniz?

On yıl yaşadığım Karadeniz Ereğlisi’nde çalışma odamdaki masamın üzerinden eksilmeyen çerçeveli, siyah beyaz bir fotoğraf vardı. Yüzündeki sayısız kırışıklıklarda derin hikâyelerin izlerini sakladığı belli olan yaşlı kadın, sırtında yüzü gözü kir içinde sevimli bir çocukla objektife bakmış gülümsüyordu. Fotoğrafı gören hep sorardı; kim bu diye… Annem derdim. Şaşarlardı. Çünkü annem olmadığını bilirlerdi. Evet, sırtında taşıdığı o küçük çocukla gözlerindeki parıltısı yüreğime işleyen o kadın annem değildi. Ama gerçekte annemdi o; hepimizin annesiydi! Yüzündeki çizgilerin sakladığı acılara, gözlerindeki ışıltıya baktığımda annemi görüyordum onda; herhangi bir anneyi, hepimizin annesini görüyordum. O kadına baktığımda onun iç dünyasına giriyor; kaçınılmaz olarak derin bir empati yapıyor, ruhu ruhuma işliyor, onunla bir aidiyet kuruyordum. Dolayısıyla, öyküleri kaleme alırken beni, bireyin ve içinde yaşadığı toplumun ruh ve anlam dünyasına yönlendiren en çok da bu derin empati duygusu oluyordu.

Hikâyelerinizi okuyup bitirdikten sonra, Yusuf NAZIM bir hikâye anlatıcısı diye düşündüm. Katılıyor musun? Ayrıca hikâyelerini yazmadan önce kafanda kurgulayıp birilerine anlattığın olur mu?

Her yazanın bir anlatı tarzı vardır. Belki de benimkisi sözcükleri fırça gibi kullanarak duyguları bir tuvale işlemekten ibaret. Hiçbir zaman bir öyküyü baştan kurguladığım olmuyor. Hayat inanılmaz öykülerle dolu ve onlar bana geliyorlar, ben sadece onları ayıklıyorum. Bazen bir ses, bir cümle; bazen bir ezgi, bir resim olarak geliyorlar. Öykünün hedefi, nereye varacağı baştan belli oluyor. Ben hızla o hedefe doğru yol alıyorum. İlk anda kafamda öykü oluştuğunda paylaştığım insanlar elbette ki oluyor. Anlatıyor ve al sana bir öykü diyorum. Hatta buradan bir roman, bir film çıkar diyorum. Hemen notlarımı alıyor, sıraya koyuyorum. Genellikle yazmaya sıra gelmiyor. Beş öykü taslak olarak not almışsam, belki birini yazıyorum. Ancak bu arada yeni beş taslak öykü daha not alınmış oluyor. Dolayısı ile yazılmayı bekleyen öykülerin sayısı çoğaldıkça çoğalıyor. Ve onlar bekliyorlar; sabırsızca yazılmayı bekliyorlar; beni bekliyorlar…

https://www.izgazete.net/hayat-inanilmaz-oykulerle-dolu-onlar-bana-geliyorlar


6 Şubat 2019 Çarşamba

AYAZMA FISILTILARI XLII

Yusuf Nazım Öykülerinde Fenomenal Olgular:
“Sessiz Çığlık”, Eylem ve Vicdan

Şaban Akbaba (*) | ÇiniKitap | Şubat 2019, Sayı:10


I.
Teşekkürler Kars’ın[1] bereketli, onurlu, gururlu toprağı. Acılar, ağrılar, kuraklıklar, kıtlıklar kadar vicdanlı, adaletli yazın(edebiyat) ve sanat insanları, yazın ve sanat yapıtları; kutsal sözler, rengârenk, zengin mi zengin kültürel değerlerürettiğin; ülkemin bilgisine, estetiğine, kültürüne, demokrasisine, direncine  katkı yaptığın için.
Söze Yusuf Nazım adlı öykücünün Kızak ve Leyla’yı Beklerken[2] adlı öykü kitaplarıyla devam edeceğim ama oraya gelmeden, o öyküleri de doğuran kültürel altyapıya kısa da olsa değinmem gerekiyor.
Yöredebilinen en eski yazın ürünü dokuzuncu yüzyılda yaşamış, dilden dile anlatılarak, bugüne ulaşmış Dede Korkut[3] hikâyeleridir.
Toplumsal anlamda ikinci ve çok daha önemli kültür unsuru âşıklık geleneğidir. Dil, anlatım özellikleri, şiirleri, âşık denen sazlı şairlerin “usta malı” şiirleri ya da kendi şiirlerini besteleyip çeşitli makamlarla saz eşliğinde söylemesi, düğünlerin âşıklarla yapılması; düğün gecelerinde halk hikâyelerinin anlatılması, lebdeğmez, muamma, atışma gibi özgün formlarla halka sunulması oldukça etkileyicidir. Özellikle düğünler, yörede büyüyen çocukların kültür dağarcığına büyüleyici katkılar yapar. Her biri kültür hazinesi olan âşıkları dinleyen çocuklar, gençler o anki bilgilenmelerinden başka ve daha sonra kendi aralarında; dudaklarının arasına toplu iğne koyarak lebdeğmez (dudakdeğmez) tekniğiyle şiirler üretmeye, birinin verdiği ayakla (temel dize) atışma yapmaya, saklanan herhangi bir nesneyi yine şiirle betimlemeyerek bulmaya çalışırlar ya da saz çalmayı, saz eşliğinde şiirler söylemeyi denerler.
Aile ve birey bağlamına gelince… Bebekleranlamlı ninnilerle, tekerlemelerle, çocuklar hem kendi annelerinin hem de “masal anaları”nın anlattığı masallarla büyür, gençliklerini de halk hikâyelerinin büyüleyici aşk, tarih ve toplumsal durum öyküleriyle, acılı ağıtların dramatik büyüsüyle donatırlar. Böylece oldukça özgün bir farkındalık sahibi olurlar.
Zamanla bunların arasından saz şairleri (âşıklar) çıktığı gibi şairler, yazarlar da  çıkabiliyor.
Bu kültür varlıklarının çok daha eskileri “cönk”adı verilen deri kapaklı defterlere kaydedilerek saklanmış ve bugünümüze ulaştırılmıştır. Cönklerde adı geçen ve klasikleşmiş şiirleriyle bilinen onyedinci yüzyıl âşığı Derûni’den, Dede Kasım’dan Âşık Şenlik’e, Kağızmanlı Hıfzı’dan Murat Çobanoğlu’ya, Şeref Taşlıova’ya; Maksut Feryadi’den Günay Yıldız’a birçok bilge aşık, geçmişten günümüze, bu kültüre katkı vermişler, veriyorlar.
Ayrıca yörede Azeri, Kürt, Çerkez, Ermeni, Terekeme, Alevi, Şii, Yerli vb. çok çeşitli kültürlerden insanların yaşaması da kültür dağarcığına zengin bir içerik katmıştır.
Altyapısı, kaynağı bu denli sağlam, dolu, renkli olan ve çeşitlilik gösterenKuzeydoğu Anadolu kültürüdoğal olarak çağdaş yazın alanında da verimli sonuçlar doğuracaktı. Öyle de oldu. Yöreden yetişen Dursun Akçam, Ataol Behramoğlu, Ümit Kaftancıoğlu, Nihat Behram, Alper Akçam, Halide Yıldırım, Tuğrul Keskin, Fatma Aras, Nursel Aras, Hasan Özkılıç, Metin Turan, Yücel Balku, Şaban Akbaba, Murat Tuncel, Hasan Hüseyin Yalvaç, Faruk Duman gibi şair ve yazarlar günümüz yazınına önemli katkılar yaptılar, yapmaya devam ediyorlar.
II.
Bu zincirin günümüzdeki önemli halkalarından biri de ses (çığlık, eylem), vicdan ve samimiyet kavramlarının içeriğiyle karakterize öykülerin yazarı Yusuf Nazım’dır.
Sanatın vicdan ve samimiyet  adlı en önemli iki kavramının içeriğini ilke edinen yazar, Leylayı Beklerken ve Kızak adlı kitaplarında topladığı öykülerini, emek sömürüsü ve halkların düşmanlaştırılmaması gibi iki tema üzerine kurgulamış. İlkeler ve kurmaca temaları bunlar olunca, toplumsal bilince yansıyan ayrıntıları da işkenceler, aşağılamalar, sürgünler, köy yakmalar /boşaltmalar, emek/emekçi sorunları gibi  (olağanüstü şaşırtıcı, ve görüngüsel) olaylar ve olgular oluyor. Bir de yoksulluğun, baskının biçimlendirdiği, ağrılı sevda hikâyeleri elbet.
İlk kitabı Kızak’ta kitaba adını veren öykü tam bir kar, kış ve çocuk travması; adının anlamını dört kez yaşamak zorunda (Bir, kar kış (acımasız doğa) ve yoksulluk; iki, diğer çocuklar ve kızakları; üç, pantolonu yırtılınca annesiyle amcası; dört, tercih yapmak zorunda kaldığında pantolonla kızak arasında) kalan Araf’ın öyküsüdür.
İki şeyi beklemiştir yıllarca; bir kızak ve bir pantolon. Sonunda ikisine de kavuşur. İkisinin sevinciyle kızağa biner, rüzgâr olup uçar ama sonunda düşer. Sonuç olarak annesinin diktirdiği pantolonu yırtılınca, amcasının yaptırdığı kızaktan da kızak binmekten sonsuza kadar vazgeçer. “Bütün bir yaşamımız çocukluğumuzdan ibarettir” diyen düşünürün kulakları çınlasın. Bu koşullarda büyüttüğümüz ülke çocuklarından “çocuklarımız geleceğimizdir” diyerek geleceğimiz adına ümitvar olmak gibi trajikomik bir hayal içindeyiz. Ne bunun farkındadır egemenler ve onların hükümetleri, devletleri ne de bu çocukların.
Kızak’ın diğer sekiz öyküsünün teması ortaktır. Hepsi de ülkemizin yaşadığı ağır travmatik sorunları, yaraları, ağrıları, sancıları içeren sosyopolitik ve psikolojik içeriğe sahiptir. Sanatın, özellikle de öykü sanatının etkili teknikleriyle, incelikleriyle sunulan bu öykülerin (Kızak da dahil) okuru umuda, dirence, direnişe gönderen toplumsal iletisi öykülerin dokusundan, doğasından gür, duru bir su gibi fışkırıyor. Beni sevindiren kurmaca gerçeği budur en çok.
Koko’da psikolojik sorunlu Koko, kendiliğinden devrimci gençlik hareketinin içinde bulur kendini; ne yapacağını bilemez; polis tarafından yakalanınca, dövülen, vurulan arkadaşlarını gördüğü; onlara acıdığı, onlar için fazlasıyla üzüldüğü için asla politik içeriği olmayan inatlaşması yüzünden, hak etmediği biçimde polis tarafından vurularak öldürülür. Adaletsiz ve haksız bir muamele karşısında kalarak vicdanının kurbanı olur.Spikerin ağzından alelade bir haberi okur gibi döküldü kelimeler: “…güvenlik güçlerine ateş eden bir terörist, silahıyla birlikte ölü ele geçirildi”… Kötü bir şakaydı sonrası. Gölgeleri sustu birer birer sararmış duvarların, derin iç çekti masalar, kesif bir duman bulutunu soludu sandalyeler. Suskuları bir matem havasını andırıyordu, sessiz bir çığlık gibi koptu derinden. Bir fısıltı gibi büyüdü kentin üstünde; büyüdü, büyüdü, büyüdü…(s.50) Bu ülkede böyle bir garabet var ve en kötüsü de yapanın yanına kalıyor. Son yıların en somut örneği Gezi direnişi süreci! On iki genç keyfi olarak öldürüldü! Onlarca insan sıkılan kör, sakat bırakıldı.
Sevginin, saygının böylesi dedirtecek denli trajik bir öykü Düğme. Sorguya alınan vatandaşın duymadığı küfür, görmediği işkence kalmaz. İşkence sırasında, eşinin evlilik yıldönümünde aldığı gömleğin bir düğmesi kopunca Vatandaş, kaybolmasın diye onu alıp avcunda sıkar. Polisler, elinde gizli bir şey sakladığını düşünerek parmaklarını açmaya çalışırlar; ayaklarıyla çiğneyerek, elini kan revan içinde bırakarak açarlar; bir de ne görsünler, Vatandaş’ın elindeki bir düğme değil miymiş! Hapishanedeki ilk görüşüne eşinin geldiğini duyunca düğmeyi gömlekteki yerine dikmeye çalışır. Gecikince çok kaygılanır eşi:“Korktum!” dedi. “Bir düğme için miydi bu kadar gecikmen?!”(s.60)
Torba; karakolların  formaliteler ve olanaksızlıklar içinde bocalamasına karşın yine de işkence yapmaktan geri kalmadığının trajikomik öyküsü.
 Bu İşyerinde Grev Var;işçi emeklisinin; işyeri önünden geçerken üstüne bu sözün yazıldığı pankartı görünce nasıl heyecanlandığını, grevli günlerin nedenli onurlu, gurur verici olduğunun duygularını işleyen bir öykü.
Sessiz çığlık, bazı koşullarda derin anlam yüküyle özgün bir eylemlilik hali olarak yer alıyor öykülerde. Sessizdi Oranın Çığlıkları adlı öykü ise tepeden tırnağa bir sessiz çığlık haykırışı. Acının göklere yükseldiği, evrenleri yaktığı anlarda çaresizliğin yakan, kavuran, çıldırtan, uyaran sesi. Ülkemizde yaşanan vahşet günlerinde köyler boşaltılıyor ya da yakılıyor; insanlar böcek bile sayılmıyor. O kadar ki boşaltılan/yakılan köyde kalan tek yaşlı kadın bile bu vahşetten nasibini alıyor; mezradan uzaktaki çeşmeden su almaya gittiği bir an evi askerler tarafından yakılıyor. Döndüğünde evini o halde görüyor, gidip yangından kurtarmak istiyor ama askerler izin vermiyor. Yakalamak için üzerine gelen askerleri yerden aldığı bir taşla durduruyor. Ne var ki askerler kararlıdır, ille de kadını eve sokmayacak, ateşten uzak tutacaklar. Dünyada yaşanabilecek en büyük çaresizliğine çare üreten yaşlı kadın, onlarca namlu karşısında gerçekleştirebileceği en büyük kınama eylemini yapıyor ve  taşı kendi kafasına indiriyor. “Gerilmiş gövdesi yavaşça gevşedi, bembeyaz saçlarının arasından sızan kan, boynunun iki yanından dolaşarak, yumuşacık göğsüne akıverdi. Gözlerine büyük ve olanaksız bir zafer kazanmış birinin mağrur ve dik bakışları gelip yerleşti. Sendeleyerek birkaç adım attı, askerlerin faltaşı gibi açılan gözlerinin önünde, öylece yığıldı kaldı…”(s.99)
Sessizdi Oranın Çığlıkları ile Pirinç, Kürt vatandaşlarımızla ilgili öykülerdir; birincisi direniş, ikincisi ihanet izlekleriyle toplumsal gerçeklikleri ele almış.
Kitabın son öyküsü Çıplak; tümüyle psikolojik çözümleme tekniğiyle kotarılmış, köy yakma/boşaltama süreçlerinin tanığı/mağduru, delirircesine korkan/korkutulmuş çocukların ve girdiği her evde bu çocuklarla karşılaşarak deliren askerin, tüyler ürperten  öyküsüdür. Çocuklar o kadar çok işkence, ölme, öldürülme biçimlerine, öylesine acımasızca, vahşice yapılan  yangın, yıkım, kan, kıyım sahnelerine tanık olmuşlar ki artık üniformalı birini görünce dayanamaz hale gelerek, dünyayı sarsan çığlıklarla kendilerini savunmaya çalışıyorlar. Bir, üç, beş derken sonunda asker de çıldırıyor ve “Korkuyorlar! Soyunun! Soyunun! diye arkadaşlarını, üniformalarını çıkarmaları için uyarıyor, bağırarak kaçmaya başlıyor. Vardığı yer akıl hastanesi ve deli doktorudur.
Bu ülke insanının yaşadığı vehametleri bütün çıplaklığıyla algılayabilmek için, bütün çıplaklığıyla anlatan tek bu öyküyü okumak bile yeterli olur, diye düşünüyorum.
III.
Leyla’yı Beklerken adlı kitabına gelince… Her biri nesnel karşılığı olan, toplumsal varoluşun sorunlu yanlarına parmak basan tematik öykülerden oluşan bir kitap.
Toplumumuzun ve kültürümüzün temel taşı unsurlarından “Kürt” ve “Alevi” kültürüne dair toplumsal önyargılar ve bu kültürlerden insanlarımızın  karşı karşıya kaldığı sorunlar estetiğin süzgecinden geçirilerek öyküleştirilmiş.
Beklemek Ritüeli olarak tanımlamıştım Hasan Özkılıç öykülerindeki en önemli izleklerden birini. Leyla’yı Beklerken’de  de önüme çıktı. Gerçekleşmesi en kolay olanın bile halkımız söz konusu olduğunda bir türlü gerçekleşememesi, beklenilenin bir türlü çıkıp gelmemesi, gönderilmemesi, geri/verilmemesi  kitaba ad olan bu öyküde cisimleşiyor. Hastanelerin, polisin, jandarmanın, mahkemelerin, iş verenlerin, üniversitelerin ama en çok da gözaltıların, cezaevlerinin ve demokrasinin önünde beklemek yok mu; bir türlü sonu gelmez zamanın.
Kitabın novella tarzındaki en uzun öyküsü Nein, emperyalist sömürü olgusunun ülkemize nasıl yerleştiğine, “dağdan gelip bağdakini kovan” kurnazlığın nasıl işlediğine dair simgesel bir öykü. 
12 Eylül’ün zindanlarında işkencede öldürülen devrimci yazar İlhan Erdost’un kardeşi İlhan Erdost’u anlatan Sigarası, Kol Saati, Kalemi Bizde Kaldı başlıklı öykü de başka bir yakıcı gerçekliğin dili olmuş. “Gözlerimin önünde yüreğimi aldılar” diyor  İlhan’ın yazar, yayıncı ağabeyi Muzaffer Erdost. Ne hazin! 
Öyküleri birbirinden ayıran ara sayfalara koyduğu metinlerle, yer yer gereğinden fazla söz yazdığı bölümler (50.son paragraf,77.son p.,110.3.p.), bazı yakın tekrarlar ve bazı öykülerin baş kısmında önsöze benzeyen betim öbekleri (Kızak, s.15.,16.,17.,37.; Leyla’yı Beklerken; s. 14., 15.,16., 125. kadı kızının kusurları cinsinden. Bu anlamda ikinci kitabı Leylay’yı Beklerken’in öykü dokusu, doğal olarak daha usta işi ve  daha sıkı. 
Yusuf Nazım öykülerinin karakterleri/tipleri egemen ideolojinin, yerel/feodal erklerin ezerek sömürdüğü, bin bir türden haksızlığa uğrattığı, toplumsal tarihinin karanlık yanına itmeye çalıştığı sıradan insanlar, varoş yoksulları,  atölye, fabrika, tarla emekçileri, çocukları, gençleridir. Onların yaşantılarına, çalışma, eğitim koşullarına tutuyor ışıklı vicdan fenerini; görünür kılmaya çalışıyor. Yaşantıları, olayları, verisel/çevresel koşulları derinliğine inceliyor; sanatın/öykünün tekniklerini ustalıkla kullanarak toplumsal/bireysel bilince çıkarıyor; hakkınızı hukukunuzu arayın diyor ezilenlere, sömürülenlere.
Öykülerde, sürekli olarak insanla kesişen geniş ve ayrıntılı atmosfer, doğa, mekân ve olaylar okuyanın yaşayabileceği kadar başarılı görsel/görünür örgütlemeyle sunulmuş, somutlaştırılmış. Sinematografik diyebileceğimiz özellik, öykülerin filmleştirilmesi için iyi bir  olanak sunuyor diye düşünüyorum.
Doğa-insan diyalektiğinin, psikolojik çözümlemelerin, felsefi sorgulamaların bilgisinden geçirerek ürettiği; tematik, toplumcu, ayrıntıcı, duyarlı ve özellikle farkındalık yaratan öyküleriyle Yusuf Nazım okunması gereken bir yazar.


[1]Darılmaca olmasın; benim Kars kavramım hâlâ Iğdır ve Ardahan’ı da barındırıyor içinde. Bu çalışmamda ayrım yapamayacağım, böyle davranmaya izinli, sayacağım kendimi Ardahan ve Iğdır halkının, toprağının yüce gönüllülüğünden yüz bularak.
[1] Kızak: Evrensel Yayınları,2013,128 sayfa.
Leyla’yı Beklerken:İnkilâp Yayınları,2017, 200  sayfa.
 [1]Dede Korkut Hikâyeleri’nin iki orijinal kopyasındanbiri Vatikan’da, diğeri Dresden Kütüphanesi’ndedir.

(*) Şaban Akbaba (1954 - Kars, Arpaçay):
Çinikitap Dergisi Yayın Kurulu Üyesi, Pen Türkiye Merkezi Üyesi, Türkiye Yazarlar Sendikası Üyesi, Edebiyatçılar Derneği Üyesi, Bursa Yazın ve Sanat Derneği (BUYAZ) Kurucu Başkanı ve Yönetim Kurulu Üyesi olarak görevine devam etmektedir.

Yazarın, çocuklar ve gençler için yayımlanmış 34 kitabı bulunmaktadır.

25 Mart 2018 Pazar

Söyleşi : Benim için yazmak, bıçağı kabzasından tutup çıkarmak

Mehmet Utku
Evrensel | 25 Mart 2018


Yusuf Nazım ile ikinci öykü kitabı 'Leyla’yı Beklerken'i ve gerçek hayattan ilham alan hikayelerini konuştuk.


Küçük yaşlarda şiirle çıktığı edebiyat yolculuğuna 1992 yılından itibaren öykü ve denemelerle devam eden Yusuf Nazım’ın yeni kitabı yayımlandı. “Kızak” öykü kitabı 2012’de okuyucuyla buluşan Yusuf Nazım. Nazım’ın ikinci öykü kitabı; “Leyla’yı Beklerken” İnkılâp Kitabevi etiketiyle okurlarıyla buluştu. T24 haber sitesinde de köşe yazıları yazan Yusuf Nazım (Yakup Sayın) ile yeni kitabı “Leyla’yı Beklerken” ve gerçek hayattan ilham alan hikayelerini konuştuk.



Son kitabınız “Leyla’yı Beklerken” den bahseder misin? 



Kızak öykü kitabımı okuduklarında okurlar, hep kendilerinde, ya da içinden geçtikleri yaşamdan kimi hakikatlerle karşılaştılar. Bazı öykülerin, bu ülkenin tarihine, olaylarına, kişilerine dokunduğunu gördüler. Bir öykü hariç Kızak’taki tüm öyküler böyleydi. Bir süre sonra okur bunu fark etti.

Böyle olunca, Leyla’yı Beklerken çıktığında, yine aynı beklentiyle kitabı okumaya başladı okurlar. Ve her öyküde bir gerçeklik arayışına girdi. Bir TV söyleşisinde de söylemiştim, şu kadarını söyleyeyim; her öyküde bir ya da birden çok yaşayan bir kahraman var… Ve kahramanlar tümüyle ve olduğu gibi olmasa da yaşayan olayların içinden gelerek öykülere giriyorlar.


Öykülerin içindeki kahramanlarla gerçek hayatta karşılaştın mı hiç?



Şöyle bir anekdot aktarayım, bu sorunun yanıtı orada var. Bir imza etkinliği sırasında elinde getirdiği kitabı imzalatan bir okur, bir öyküdeki kahramanın adını söyleyerek, ona ne oldu dedi, yaşıyor mu? Bazen, ne kadar ilginç tesadüfler oluyor hayatta. Bu kadar mı olur yani; sorduğu öykü kahramanı, o esnada okurumun tam yanındaydı. Soruyu duydu, göz göze geldik, karşılıklı gülümsedik. Okurum, kendisine gülümsediğimi, olumlu bir yanıt verdiğimi sanıyordu.

Kurguyla gerçekleri nasıl birleştiriyorsun? Öykülerin ne kadarı gerçek, ne kadarı kurgu?


Her seferinden beni tetikleyen bir şey oluyor. Bir olay, rastladığım bir kişi, birinden dinlediğim gerçek bir olayın anlatımı. Aslında bunu duyduğum anda, anında öykü şekilleniyor. Yani tek bir satır, bir cümle, bir söz, bir olay… Öykünün omurgası oluyor işte bu. Sadece omurga değil, öykünün varacağı hedef de ortaya çıkmış oluyor. Hemen not alıyorum. Unutmayayım yeter… Bir gün, bazen o bir gün yıllar sonra gelebiliyor, oturup yazmaya kalktığımda nasıl olsa omurga belli, hedef belli. Bundan sonra, belli olan omurgayı ete kemiğe büründürerek esas öykünün yüzünü ortaya çıkarmak kalıyor. Yan karakterler, biçim, karakterlere eşlik edecek doğa, betimlemeler… Bazen bir karakter gerçek oluyor, bazen de bir olay, bazen de olayın bir bölümü.

Leyla’yı Beklerken’ le ilgili nasıl yorumlar alıyorsun, tepkiler nasıl? 


Kitapla ilgili okuyucu yorumları güzel. Kitaptaki uzun öykülerin varlığı beni tedirgin ediyordu. Özellikle novella türü bir öykü olan “Nein” öyküsü 65 sayfalık bir öykü. Ancak okurların bu öyküyü bile sıkılmadan okuduklarını gördüm. Tabii bana yansıyanlar bunlar. Olumlu yorumları değil de, daha çok ciddi eleştiriler bekliyorum. Özellikle dikkatli ve sıkı okurlardan, edebiyat çevrelerinden. Şöyle bir eleştiri vardı, benim de katıldığım. Bazı öykülerin, özellikle birbiriyle ilişkili iki öykünün kitabın en sonunda ve ardışık olarak yer alması önemliydi. Bunu atlamış olduk.

Daha çok öykü karakterli yazılar


Aynı zamanda köşe yazarlığı da yapıyorsun. Gazetelerdeki yazıların genelde bir köşe yazısı gibi değil, biraz farklılar; çoğunda bir öykü dili var, genellikle lirik. Bu yazılar nasıl  ortaya çıkıyor?

Evet, gazete yazılarım düz köşe yazıları gibi değil. Bir analiz, bir politik değerlendirme içermiyorlar. Daha çok öykü karakterli yazılar; yine hayattan, ondan aldıklarım, hayatın bana verdikleri. Ve o kadar çoklar ki onlar… Çoğunda derin bir yara var, kanıyor; çoğunda bir çığlık, kulaklarınızın zarını deliyor; bir ağrı, yüreğinize saplanıyor. Yani duyuyorsunuz, görüyorsunuz, yaşıyorsunuz; tanık olduğunuz o şeyler, bir bıçak olup bir yerlerinize saplanıyor. Yazmasam, o bıçak orada kalacak ve kanamaya devam edecek. Benim için yazmak, o bıçağı kabzasından tutup çıkarmak gibi bir şey. O zaman rahatlıyorum.

Bazen de kimi tarihsel olayları, bir öykü diliyle anlattığım oluyor. Aslında, bu tarihsel olaylar da gerçek. Ben sadece, ayrıntılara iniyor, bilinmeyen, gözden kaçan yanlarına iniyor, bunları birleştirip öykü diliyle aktarıyorum.

Daha çok öykü karakterli yazılar


Leyla’yı Beklerken kitabındaki iki öykü arasında ilginç bir bağ var. Kitabın finalinde, son öykünün son paragrafında, belki de son sözcüklerinden ilginç bir metaforla karşılaşıyoruz. Biraz bundan bahseder misin?


Evet, kitabın önemli sürprizlerinden biri bu. Aynı zamanda, belki de kitaptaki tüm öyküler toplamından verilen bir mesaj. Diğer tüm öykülerde bu toprakların kokusu var; acılı, hazin, dramatik. Her öyküde kendimizden, bu coğrafyadan bir şeyler yaşıyoruz. Belki kitabın sonuna kadar bir karamsarlık da kaplıyor okuru. Fakat o son öyküdeki beklenmedik final önemli bir mesaj olarak öne çıkıyor ve okuru kendine getiriyor. Finalde duvardaki silah patlıyor. Finalde bir parmak kalkıyor adeta. O parmak bir sınıfın başka bir sınıfa işaret etmesi gibi. Başkalarının ödediği çok ağır bedeller üzerinden sahip oldukları ve sessiz, ağır, sakin bir senfoni gibi süregiden huzurlarının ilelebet sürmeyeceğini işaret eden bir parmak o.

https://www.evrensel.net/haber/348544/yusuf-nazim-benim-icin-yazmak-bicagi-kabzasindan-tutup-cikarmak



7 Kasım 2017 Salı

Yusuf Nazım'ın yeni kitabı 'Leyla'yı Beklerken' raflarda


İnkılap Kitabevi / Sayfa Sayısı: 200 / Ebat: 13,5 x 19,5/  İlk Baskı Yılı: 2017

Sunay Akın: Öykü sanatının güçlü bir yağmuru altına girecek ve sonunda sırılsıklam olacaksınız


Yusuf Nazım'ın "Leyla'yı Beklerken" adlı kitabı, raflardaki yerini aldı. Yedi öyküden oluşan kitabın önsözünü Sunay Akın kaleme aldı. Akın, "Bileti al, içeri gir ve Yusuf Nazım'ın birbirinden güzel öyküleriyle kaleminin ustalığının tadını çıkar"  ifadesini kullandı.

T24'te de köşe yazıları kaleme alan Yusuf Nazım'ın kitabı, İnkılap Kitabevi tarafından yayımlandı. 

Şair Sunay Akın, Nazım'ın kitabıyla ilgili olarak şu görüşleri dile getirdi:

"Sinemaların girişinde camekânlar içinde sergilenen fotoğraflar vardır. Bunlar, o gün salonda gösterilen filmin sahnelerini içeren fotoğraflardır. "Gelecek Program" ve "Pek Yakında" köşelerinde de, ilerleyen haftalarda gösterime girecek filmlerin tanıtımı yapılır.

Yusuf Nazım'ın öykülerini okurken gözümün önüne hep o fotoğraflar geldi. Ne kadar iyi bir tanıtım yazısı yazmak istersem isteyeyim, bir sinema filminin akıcılığından uzak, çerçeveye tutsak kareler sergilemekten öteye gidemeyeceğimi biliyorum.

Siz, fotoğraflara bakıp bilgi sahibi olmak isterken, o esnada birileri sinema salonunda filmin heyecanını yaşıyordur. 
Okuduğunuz bu önsöz yazısı da böyle bir zaman kaybıdır. Bileti al, içeri gir ve Yusuf Nazım'ın birbirinden güzel öyküleriyle kaleminin ustalığının tadını çıkar.

Ceketteki kestane renkli saçın gizemi, Harçik Çayı'nın hatıra defteri, 413 numaralı kapı, Kanada'da on beş yaşındaki bir kızın doğum günü ve daha nice serüven bekliyor sizi.
Victor Hugo'nun şu sözünün doğruluğuna bir kez daha inandım, Yusuf Nazım'ı okurken; "Ey şair; bana yağmurdan bahsetme, yağdır!"

Öykü sanatının güçlü bir yağmuru altına girecek ve sonunda da sırılsıklam olacaksınız.

Bir daha da, Yusuf Nazım'ın yeni bir kitabı çıktığında, fotopraf karelerine bakmak için zaman kaybetmeyecek, önsöz yazısının yanından geçerek, öykülerin akıcılığına bırakacaksınız kendinizi. 


Kitaptan tadımlık: 

- "Saçı başı dağılmış, montunun yakası yana kaymış, yaka paça sürüklenerek götürülürken can havliyle başını koridora çevirip 'Leeylaaa!' diye gücünün yettiğince bağırdı."

- "Sanki Leyla, her an koridorun sonundan tekerlekli sandalyesiyle görünüverecekti. Sanki Tanrı armağanıymış gibi güzel gözleriyle kalbinde biriktirdiği sevgisini hastane koridorunun kalabalığına armağan edecekti."

- "Uzaktan bakıyor olsak da, bizzat yaşıyor olsak da bu ülkede kişi başına düşen acı oranı, muhakkak ki boyumuzu aşıyor. Her bölgenin ayrı bir hikâyesi, derdi, kederi var."



http://t24.com.tr/haber/bileti-al-iceri-gir-tadini-cikar-yusuf-nazimin-yeni-kitabi-leylayi-beklerken-raflarda,481970