19 Eylül 2026 Cumartesi

Tarihin yakamadıkları (2): Pembe Listeler’den Pembe Üçgene giden yol

Yusuf Nazım
T24 | 18 Eylül 2026

Farklılığın suç sayıldığı çağlar

İnsanların, doğuştan getirdikleri farklılıkların suç sayılarak cezalandırılması tarihte hep olagelmiştir. Buna, kimi zaman bir ırk, kimi zaman bir cinsiyet, kimi zaman bedensel bir özellik gerekçe yapılmıştır. 

Toplumların eşcinsel ilişkilere karşı tutumları zaman ve yere göre değişiklik göstermiştir. Bunların, küçük bir günah olarak görmekten tutun, kolluk kuvvetleri ve yargı mekanizmaları aracılığıyla bastırmaya ve hatta ölüm cezasıyla yasaklamaya kadar uzanan hikâyeleri vardır.

Kullanılan cezalandırılma yöntemleri olarak idam, hapis, kırbaçlama, bedensel işkence, ateşte yakılma, sürgün, para cezaları, zorunlu çalışma, tecrit, kamusal teşhir ve aşağılanma, zorla psikiyatrik “tedavi”, hormon tedavisi ve kimyasal hadım gibi yöntemler uygulanıyordu.

Bunlar arasında, 13. yüzyıldan başlayarak Geç Orta Çağ'da ve 15.–17. yüzyılları kapsayan erken modern dönemde Avrupa'nın çeşitli bölgelerinde yakılarak öldürme yaygındı.

Aynı çağın iki yüzü

Doğuştan gelen cinsel farklılıkların ahlaksızlık ve suç olarak görülmesi çağdaş yüzyıllarda da devam etti.

Nazi savaş makinesinin şifrelerini çözen dahi matematikçi Alan Turing özelinde eşcinselliğin suç olarak cezalandırılması, sadece İngiliz devletine özgü değildi.

Zira, 1930’ların Almanyası’nda durum çok daha vahim bir hal almıştı. Nazi düşüncesinde toplumun temel unsurlarından biri, “ırksal olarak saf” Alman nüfusunun çoğaltılmasıydı. Eşcinsel erkekler bu nedenle yalnızca “ahlaksız” veya “sapmış” olarak değil, aynı zamanda doğum oranını düşüren ve Alman halkının geleceğini tehdit eden kişiler olarak görülüyordu.

Heinrich Himmler bu düşüncenin en önemli taşıyıcılarından biriydi. Erkek eşcinselliğinin erkekleri “zayıflattığını”, askerî gücü ve nüfusun çoğalmasını tehdit ettiğini düşünüyordu. Bu nedenle amaç yalnızca bireyleri cezalandırmak olarak görülmüyordu. Eşcinsel erkeklerin oluşturduğu sosyal çevreleri, örgütleri, yayınları ve buluşma mekânlarını da ortadan kaldırmaya yöneldiler.

Bu amaçla 1933’ten itibaren eşcinsel dernekleri kapatıldı. Bunlara ait gazete ve dergiler yasaklandı. Barlar ve buluşma mekânları basıldı veya kapısına kilit vuruldu. Polis eşcinsel erkeklerin ilişkilerini ve çevrelerini izlemeye başladı. Magnus Hirschfeld'in Berlin'deki Cinsel Bilimler Enstitüsü 1933'te yağmalandı ve daha sonra kapatıldı; enstitünün kitapları Nazi kitap yakmalarının da hedefi oldu.

Almanya'da erkekler arasındaki cinsel ilişkiyi zaten suç sayan 175. madde, Nazi döneminden önce de vardı. Fakat Naziler bunu 1935'te olağanüstü biçimde genişletip ağırlaştırdılar.

Sonuç olarak yaklaşık 100.000 erkek Nazi döneminde 175. madde kapsamında tutuklandı; yaklaşık 53.400'ü mahkûm edildi. Toplama kamplarda “eşcinsel” kategorisiyle tutulan erkeklerin sayısını tarihçiler 5.000–15.000 olarak belirliyordu.

Pembe Listelerden doğan trajedi

Nazi rejiminin mantığında eşcinsellik bir taraftan “suç”, diğer taraftan sözde “tedavi edilebilir/önlenebilir bir bozukluk” gibi görülüyordu.

1934'te Berlin Gestapo'su, eşcinsel davranışlarda bulunduğundan şüphelenilen erkekleri listelemeye başladı. Bunlara sonradan tarihçiler tarafından “pembe listeler” adı verilecekti.

Nazi toplama kamplarında mahkûmlar çeşitli renklerden etiketlerle kategorilere ayrılıyordu. “Pembe listelerle” gelenlere, üzerinde “pembe üçgen” olan etiket takılıyordu. Bu mahkûmlar kamp hiyerarşisinde en ağır koşullara maruz kalıyorlardı. En ağır işlerde çalıştırılma, fiziksel ve cinsel şiddet, aşağılanma ve bazı kamplarda tıbbi deneylere maruz bırakılma onların kaderi oldu. Kasım 1942'den itibaren kamp komutanlarına pembe üçgen taşıyan mahkûmlara zorla hadım uygulama yetkisi bile verilmişti.

Ateşin yakamadığı bedenler

İnsanların, doğal olarak bedenlerinde taşıdıkları cinsel kimliklerin, onların diğer bireyler gibi toplumsal fayda üretmelerinde hiçbir engel olmadığı açıktır. Aksine, bu açıdan tarihe mal olmuş çok sayıda devlet insanı, yazar, sanatçı ve düşünür mevcuttur.

Bunların arasında devletler ve imparatorluklar yönetenleri bile olmuştur. İngiltere Kralı II. Edward (1284 – 1327), Fransa Kralı III. Henri (1551 – 1589), Prusya Kralı Büyük Friedrich (II. Friedrich) (1712 – 1786) en bilinen şahsiyetlerdir. İçlerinde biri vardır ki, Nil nehrinde boğulan genç sevgilisi adına imparatorluğun dört bir yanında muazzam sanat eserleri yaptırmıştır. Roma İmparatoru Hadrianus (MS 76 – 138)’un imparatorluğunun en güçlü dönemlerinden birini yönettiğini ve sevgilisi Antinous'un ölümü üzerine, yasa boğularak anısına şehirler kurdurduğu ve hatta Antinous'u tanrı ilan ettiğini tarih kitapları yazmaktadır.

MÖ 7.-6. yüzyılın büyük şairi Sappho, kadınlara yönelik aşk ve arzuyu şiirinin merkezine taşıyan çok ünlü bir karakterdi. Bugünkü “lezbiyen” sözcüğünün kökeni de Sappho’nun yaşadığı Lesbos (Midilli) adasından gelmektedir.

Tüm dünyada Lise/üniversite öğrencilerinin okuduğu kitaplarda adı geçen çok sayıda sanatçıya rastlamak olası.

Edebiyat tarihinin en büyük yazarlarından Oscar Wilde, eşcinsel ilişkileri nedeniyle 1895’te yargılanıp iki yıl ağır hapis cezasına mahkûm edilmiştir. Ancak egemen hukukun verdiği bu ceza, onun eserlerinin, modern edebiyatın en çok okunanları arasına girmesine engel olamamıştır.

Peki ya 20. yüzyıl İngiliz edebiyatının devlerinden Virginia Woolf’a ne demeli? Vita Sackville-West ile ilişkisi ve kadınlara yönelik aşkı mektuplarında ve yaşamında açık biçimde belgelenmiştir.

Amerikan edebiyatının en önemli yazarlarından James Baldwin, eşcinsel kimliğini saklamadan ırkçılık, cinsellik ve özgürlük üzerine yazmıştır.

20. yüzyılın en etkili filozoflarından Michel Foucault’un, eşcinsel kimliği ve cinsellik üzerine düşünceleri, iktidar ve toplum çözümlemelerinin önemli parçalarındandı.

Modern bilgisayar biliminin kurucu isimlerinden ve II. Dünya Savaşı’nda Nazi Almanyası’nın Enigma şifrelerinin kırılmasında kritik rol oynayan matematikçi Alan Turing’in hikâyesini daha önce anlatmıştım.

John Maynard Keynes, 20. yüzyılın en etkili iktisatçılarından. Onun, erkeklerle ilişkileri ve biseksüel yaşamı belgelidir.

Lili Elbe, Danimarkalı ressam; cinsiyet geçişi konusunda tıp tarihinin en erken ve en iyi belgelenmiş örneklerinden biridir. O, bugünkü trans tarihinin en sembol isimlerindendir.

Bunların arasına “eşcinsel ilişkileri olduğu ileri sürülen/belgelenen” ve bir ihbar üzerine hapisten ve olası bir idam cezasından kıl payı kurtul Leonardo da Vinci’yi; Sistina Şapeli'nin ressamı ve Davut heykelinin heykeltıraşı Michelangelo ‘yu; Kuğu Gölü ve Fındıkkıran gibi başyapıtların arkasındaki Rus besteci Çaykovski’yi; 20. yüzyılın en büyük İspanyol şair ve oyun yazarlarından Federico García Lorca'yı; 19. yüzyıl Romantizm akımının öncülerinden, coşkulu ve asi tarzıyla tanınan İngiliz şairi Lord Byron ve Amerikan şiirinin babası sayılan, eserlerinde doğayı, demokrasiyi ve insanlığı yücelten Walt Whitman gibi isimleri de ekleyebiliriz.

Tarih geriye mi dönüyor?

Bir toplumun LGBTİ+ bireyleri “tehdit”, “ahlaki bozulma” ya da “aile düşmanı” olarak tanımlaması, tarihin kendisiyle de çelişmektedir. Çünkü insanlık tarihinin bilim, sanat, edebiyat, düşünce ve siyaset mirasının önemli parçalarını bu insanlara borçlu.

Türkiye’de iktidar İstanbul Sözleşmesi’nden çıkarak kadın politikalarındaki değişikliklerin ipuçlarını daha önce göstermişti. Şimdi ise, kadın ya da erkek bedenindeki farklılıklara yöneldiği gözüküyor.

13-14 Eylül’deki operasyonlarda İstanbul, Ankara, İzmir başta olmak üzere çok sayıda kentte LGBTİ+ örgütleri ve kişiler hedef alındı; Adalet Bakanlığı, soruşturmanın 15 ilde 162 şüpheli, 9 dernek ve 13 işletmeyi kapsadığını açıkladı.

"Ailem Güvende" adı verilen operasyonda Toplam olarak gözaltına alınan 116 kişiden 20’si İstanbul’da, 16’sı İzmir’de olmak üzere 82'si tutuklandı. Tutuklananların 20’si LGBTİ+ derneklerinden, 2’si HIV+ derneklerinden, 2’si aktivist ve 1’i de gazeteci. Avrupa Komisyonu da operasyonlar ve erişim engellerinden duyduğu kaygıyı açıkladı.

Kısaca, bir zamanlar çağımız devletlerinin işleyip utanç duydukları politikalar için bugün özür dilerken, biz tarihin tiksintiyle hatırladığı o yola girmeye kalkıyoruz. 

Tarihin yakamadıkları

Ancak unutmamak gerekir ki tarihin bir ironisi vardır: Bugün, ‘toplum için tehdit’ diye gözaltına alınanların kimilerini susturmak için devletler yüzyıllar boyunca hapishaneleri, darağaçlarını ve ateşi kullandılar. Birçoğunun bedeni yakılarak yok edilmek istendi. Ama ne Sappho’nun şiirleriyle Wilde’ın cümleleri; ne Turing’in matematiğiyle Woolf’un romanları, ne de Foucault’nun düşüncelerini ortadan kaldırabildiler.

Ve onlar sade ve en doğal özellikleriyle hep aramızdaydılar. Aradan geçen yüzyıllara rağmen tarihin yakamadığı insanlar olarak hatırlanmaya devam ettiler.

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/tarihin-yakamadiklari-2-pembe-listelerden-pembe-ucgene-giden-yol,59085?_t=1789820098125


Tarihin yakamadıkları (1): Enigma'nın şifreleri

Yusuf Nazım
T24 | 17 Eylül 2026

Alan Turing, Nazi Almanyası'nın şifrelerini çözerken İngiltere için bir kahramandı. Aynı devlet, üç yıl sonra onun erkekleri sevmesini suç sayacaktı.

Bir devletin kahramanı, kendi ülkesinin sanığı

31 Mart 1952, Knutsford, Cheshire, Kuzey Batı İngiltere.

Kırklı yaşların başında gözüken adam, gözlerini 19. yüzyıl başlarından kalma adliye binasının neoklasik çizgilerinden ayırmadan merdivenlere doğru yürüdü. Cheshire yollarında kilometrelerce koşmaya alışmış atletik bedeni, takım elbisesinin içinde biraz daha uzun ve eğreti görünüyordu. Binanın, mahkeme hiyerarşisini vurgular gibi döşenmiş özgün taş basamaklarını ağır adımlarla çıkarak salona girdi. Diğer mobilyalarla uyumlu, salonun ortasında ayrılmış sanık bölmesine geçti, sandalyeye oturdu... Başını çevirdiğinde, yan tarafta oturan yirmisindeki gençle göz göze geldi. Endişeli bakışlarında, derin bir mahcubiyetin izleri vardı. Önündeki yüksek kürsüde yargıç ve jüri üyeleri bulunuyordu. Biraz arkada ise avukat ve izleyiciler...

Hâkim J. Frazer Harrison, kararını açıklamak üzere ayağa kalktığında, dönemin özgün süslü alçı işçiliğini yansıtan mahkeme salonuna ağır bir sessizlik çöktü.

Mahkeme başkanı, önce delikanlıya dönerek;

“Dört haftalık tutukluluğunu dikkate alarak, 12 ay boyunca iyi hâlli olmak şartıyla serbestsin.” dedi.

Arkasından başını diğerine çevirdi. Hâkim, onun suçunu kabul etmiş olmasını değil, yüzünde ya da sözlerinde görmediğini düşündüğü pişmanlığı tartar gibiydi. Adama “Pişman mısın?” diye sormadı. Belki de cevabını zaten biliyordu. Ya da bildiğini sanıyordu:

“Bir yıl boyunca doktor gözetiminde hormon tedavisi görmeyi kabul ediyor musun?”

Binaya girdiğinde kırkını henüz devirmiş adam, kendini bir anda yirmi yaş birden yaşlanmış hissetti. Üzerindeki koyu renk takım elbisesi ve beyaz gömleği arasına sıkışmış kravatı onu gitgide daha çok boğuyordu. Yaşadığı 41 yıl gözlerinin önünden bir şerit gibi geçti. Ona dayatılan, hadım edilmek gibi bir şeydi. Kabul etmekten başka çaresi yoktu. Yoksa hapse girecekti.

Geriye doğru taranmış saçlarının altında, dar yüzlü çenesini aşağı düşürdü. Bakışlarında, çevresindeki dünyaya değil de sanki sürekli başka bir yerde çalışan bir zihnin dalgınlığı vardı.

“Kabul ediyorum.” dedi.

Hâkim, işini bir an önce bitirmenin telaşındaydı.

“12 aylık denetimli serbestlik veriyorum. Koşul olarak Manchester Royal Infirmary'de hormon tedavisi göreceksin.” diyerek duruşmayı sonlandırdı.

Hapse girmemek için hormon tedavisini kabul eden adama stilbestrol (stilboestrol) adı verilen sentetik bir östrojen hormonu enjekte edilmeye başlandı. Amaç cinsel isteği azaltmaktı. Uygulama bir yıl sürdü. Bugün “kimyasal hadım” olarak adlandırılan bu uygulama, adamın vücudunda ciddi değişikliklere yol açtı.

Bir zamanlar kilometrelerce koşan o uzun ve ince beden, bir yıl sonra artık aynı beden değildi. Göğüsleri büyümüş, kılları dökülmüş, cinsel gücü elinden alınarak hormonlarının dengesi değiştirilmişti. Ona “tedavi” diye verilen şey, eşcinselliğini ortadan kaldırmamış; yalnızca bedenini cezalandırmıştı.

Bütün bunları yorgunluk, depresyon, aşağılanma hissi ve zihinsel çöküş izledi. Cinsel kimliğine karşı, İngiliz devleti ve ahlak sisteminin giriştiği aşağılamaya daha fazla dayanamadı. Bir yıl sonra, 7 Haziran 1954'te Wilmslow'daki 43 Adlington Road adresindeki evinde siyanürle intihar etti.

Enigma'yı çözen dahi: Turing

İngiliz devletinin cinsel kimliği nedeniyle suçlu ilan ettiği ve ölümünden yalnızca iki yıl önce kimyasal hadım uygulamasına mahkûm ettiği kişinin adı Alan Turing'di.

O, Nazi Almanyası'nın Enigma şifrelerinin kırılmasında kritik rol oynayan, modern bilgisayar biliminin önünü açan dahi bir matematikçiydi. Yapay zekâ tartışmalarının hâlâ temel taşlarından biri olan Turing Testi'ni ortaya atan da oydu.

Savaş bittikten yalnızca birkaç yıl sonra, 1952'de bir erkekle ilişkisi olduğu ortaya çıkınca kendi ülkesi tarafından "ahlaksızlık" olarak görülür ve “düzeltilmesi” gereken bir suçlu ilan edilir. Hapisten kaçınmak için devlet eliyle kimyasal hadım edilmeye razı olan Turing için, bu ölüme giden yolun başlangıcı olur.

Turing'in hikâyesi yalnızca trajik değil; insanın bir devlete, topluma ve kendi zamanının ahlak anlayışına rağmen ne kadar büyük şeyler başarabileceğinin ve ardından aynı devlet tarafından cezalandırılabileceğinin neredeyse kusursuz bir örneğidir.

Böylece, ülkesini Nazilerden kurtarmaya yardım eden Turing; kendi ülkesi tarafından eşcinsel olduğu için ölümcül bir şekilde cezalandırılmış olur.

İngiliz devleti yıllar sonra onun mahkûmiyetini resmen “haksız ve ayrımcı” olarak niteledi ve 2013'te Turing'e kraliyet affı verildi. Hükümetin kendi açıklamasında, Turing'in savaş sırasında ülkenin kurtuluşuna yaptığı katkının yanı sıra modern bilgisayar bilimine bıraktığı mirası özellikle vurgulanmıştır.

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/tarihin-yakamadiklari-1-enigmanin-sifreleri,59076?_t=1789595599239


19 Ağustos 2026 Çarşamba

Çerçeveye sığmayan halk: Kürtler

Yusuf Nazım
T24 | 19 Ağustos 2026
 

Tarihi günlerden geçiyoruz.

Nicedir silahlar susmuş, çatışmalar sona ermiş, telefondan telefona ölüm haberleri atlamaz olmuş.

Umutlu günlerden geçiyoruz.

Bir tarafta “terör bitti” sevinci, öte tarafta kuşku ve tereddüt biriktiren, tarih tekerrür edecek diye gardını alan kesimler.

Kürtlerin ise yüzünde kırık bir neşe, yüreğinde burukluk var.

Haklılar da.

Neredeyse iki yıldır büyük umutlarla beklenen Çerçeve Yasa’da Kürt’ün adı yok!

Tarihsel bir sorunu çözmek iddiasındaki iktidar bloku, “biz Kürt sorununu çözeceğiz” demiyor/diyemiyor!

Bugün aklım, zalim soruların yurdunda:

İktidar, asıl meselenin adını koymaktan niçin özenle kaçınıyor?

Yasanın çerçevesinin, geniş bir tartışma ve kolektif irade ile değil, salt devlet aklı ve Öcalan’ın onayıyla oluşturulduğu açık. Kürt’ün adı, göstermelik dahi olsa anılmamış. Kürt siyasetçiler bunu nasıl yorumluyor?

Onları, itiraz etmekten alıkoyan ne?

Bu durum, devletin kendi resmi kayıtlarına göre 3.600 köyü boşaltılmış, yüz binlercesi toprağından göçertilmiş, on binlercesi yitirilmiş, binlercesinin mezarı bile olmayan milyonlarca Kürt için incitici değil mi?

Dedim ya, bugün aykırı sorularla hemhalim.

Örneğin, Kürt halkını temsilen sürece dâhil olan politikacılar, Kürt’ün adını, küçük bir çerçeveye dahi sığdırmaktan kaçınan devlet aklına neden karşı çıkamaz?

Bu kadar masum, böylesine hakkaniyetli, bir o kadar anlaşılır bir talepten onları alıkoyan nedir?

Üstelik, varlıklarının “kart, kırt” şeklinde aşağılanarak yok sayıldığı; salt o kimliğin inkarı temelinde dünyanın büyük insanlık suçlarına mekân olan Diyarbakır Zindanlarının yaratıldığı tarihsel gerçekliğin gölgesinde; ve yine üstelik 100 yıllık geçmişimizde isyan ve çatışmalara sebep olan başat bir kimlik sorunu ortada duruyorken…

Türk’ün acısını haklı olarak kutsayanların, Kürt’ün acısı üzerine tek kelime etmemesi nasıl açıklanır?

Birçok uluslararası endekste Türkiye, dünyanın en baskıcı, en sansürcü, en adaletsiz ülkeleri arasında yer alıyor. Böylesi otokrat bir rejimin yaratıcısı bir iktidarın eliyle gelecek demokrasi kime yar olacak? Başka bir yazımda söylediğim gibi, Türk’ün kışı sürerken Kürt’e bahar gelecek mi?

Ortada, Kürt’ün adını dahi anmaktan kaçınan bir akıl var. Sahi, sonraki aşamalarda Kürt’ün ana dili, eşit yurttaşlığı, diğer toplumsal hakları nasıl tartışılacak? Kürt siyasetçileri böyle bir iyimserliğe iten ne?

Bir yanda yıllardır varlığı inkâr edilmiş, dili yasaklanmış, ötekileştirilmiş bir halk; düğünleri basılan, statlarda yuhalanan, sokaklarda omuz vurulan, tarlalardan kovulan insanlar... Öte yanda sebebi ne olursa olsun kinle, nefretle beslenmiş, ırkçılıkla zehirlenmiş geniş toplumsal kesimler. Tam da bu koşullarda Kürt’ün adını anmadan barış mümkün olacak mı, iyileşme sağlanacak mı?

Sahi, yüzleşme olmadan bunca yara nasıl kapanacak?

Bayramlarda, özel günlerde kayıp evlatlarının, el sürecek mezarı bile olmayan anaların yüreğindeki acıyı dindirecek olan ne?

Aynı coğrafyayı kader eylemek

Türkler ve Kürtler.

Yüzyıllardır iç içe yaşamış, gün olmuş omuz omuza çarpışmış, gün olmuş aynı mezarda koyun koyuna yatmış, son yüz yıldır adeta birbiriyle kaynaşmış, aynı coğrafyayı kader eylemiş iki halk.

Başka yerlerde olduğu gibi on üç yıldır yaşadığım Ege'nin her yerinde de gördüm. Kız alıp kız vermişler, torunlar büyütmüşler.

Coğrafya böylesine kader olmuşken bize, birlikte yaşamı kedere dönüştürmek nasıl bir aklın ürünü?

Kürt’ün yüreğine zerk edilen acı dinmezse, Türk nasıl mutlu olabilir? Kürt’ün kendini özgür hissetmediği koşullarda Türk’ün hali nic’olur?

Özellikle, Türk’ün yarasına sürülen merhemi, Kürt’ün yarasından esirgemek hangi aklın eseri?

Yalınlığın dehası: William Saroyan’dan ana dil üzerine

William Saroyan, Amerikan edebiyatının ünlü bir öykücüsüdür. Öykülerinde sade, yalın bir dil kullanır. Bu yüzden dünya öykücülüğünde yalınlığın dehası olarak bilinir. Bir yazısında şöyle der:

“Anneannem, Kürtçe kalbin dilidir derdi. Türkçe ise müziktir; bir şarap deresi gibi akar...”

Bense, “ana dili insanın yurdu gibidir” demiştim bir yazımda. İnsanoğlu bu yurttan alır besinini; bu yurdun toprağına borçludur gelişmesini, en çok da buradan kazandıklarıyla zenginleşir.

Bugün Hindistan’da devlet tarafından kabul edilmiş 22 resmi dil mevcuttur. Bu sayı, ulusal çaptaki resmi dil dışında, kabul edilmiş resmi/bölgesel dil sayısı Çin’de 51, Rusya’da 34, Irak’ta 4, İran’da 8, İtalya’da 11, İngiltere’de 10, ABD’de 8 ve Bolivya’da 37'dir.

Bunların dışında Kanada, İrlanda, Pakistan, Finlandiya, Malta, Hollanda ve İsrail’de 2; Belçika, Slovenya, Lüksemburg ve Bosna Hersek'te 3; İspanya, İsviçre ve İtalya'da 4; Karadağ ve Singapur'da ise 5 farklı dil bu ülkelerin anayasalarında resmi dil olarak tanımlanmıştır. (*)

Bir zamanlar, dünyanın en ağır ırkçılık rejiminin hüküm sürdüğü Güney Afrika’da bugün, Zuluca’yla birlikte anayasalarına kaydedilen resmi dil sayısı 11’dir.

Dört ana parçaya bölünmüş Kürtlerin nüfusu, yaklaşık 35 milyon olarak tahmin edilmekte. Bunu doğru varsayarsak, dünyadaki 193 bağımsız devletin yalnızca 39’unun nüfusu Kürtlerden daha kalabalıktır.

Keza, dünyadaki ülkelerin 113'ünde, birden fazla dil, resmi dil olarak kullanılmaktadır.

Bir halk, 193 devlet

Bugün BM’de resmi olarak temsil edilen 193 devlet bulunmaktadır.

Bunların arasında 6.668.000 nüfuslu Bulgaristan, 6.638.000 nüfuslu Kongo Cumhuriyeti ve 5.169.000 nüfuslu Moritanya da bulunmakta. İçlerinde nüfusu az öyle ülkeler var ki hepsi de adıyla, sanıyla, statüsüyle anılıyorlar; 4.935.000 nüfuslu Kuveyt, 3.557.000 nüfuslu Moğolistan, 3.174.000 nüfuslu Katar da bunların arasında...

2.751.000 nüfuslu Arnavutluk dersen yine öyle, 2.603.000 nüfuslu Botsvana ile 2.389.000 nüfuslu Lesotho da...

1.676.000 nüfuslu Bahreyn ile 1.437.000 nüfuslu Doğu Timor'a ne demeli? Onları da özenle yerleştirmeliyiz bu çerçeveye. 687.000 nüfuslu Lüksemburg, 625.000 nüfuslu Karadağ, 402.000 nüfuslu İzlanda, 221.000 nüfuslu Samoa, 117.000 nüfuslu Grenada ve 34.000 nüfusa sahip San Marino’yu da...

Geride, yaklaşık 35 milyonluk nüfusuyla boynu bükük, dili kırık; yüreğinde ilelebet öteki olmanın hüznü, küçük bir çerçeveye dahi sığmayan bir halk kalıyor:

Kürtler!

(*) Resmi Dil ve Anayasalarda Düzenlenişi, Yrd. Doç. Dr. Olgun AKBULUT, 2012/3 Ankara Barosu Dergisi

 https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/cerceveye-sigmayan-halk-kurtler,56704?_t=1787087750498


14 Ağustos 2026 Cuma

Giderayak | Bir çınarın, Coşkun Özdemir'in arkasından

Yusuf Nazım
T24 | 14 Ağustos 2026

Yıl 1952, Şanlıurfa

Delikanlı, dışarının kuru sıcağını üzerinde taşıyarak içeri girdi.

Eğildi, nice öğrenciler yetiştirmiş bir Cumhuriyet kadını olan annesinin ellerinden öptü.

Annesi, oğlunun ona uzattığı diplomaya bir süre gururla baktı. Sonra kaşlarını çatarak:

“Bak oğlum,” dedi, “hastalarından para aldığını duyarsam hakkımı helâl etmem, bilesin!”

İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden çiçeği burnunda mezun bu gencin adı Coşkun Özdemir’di.

Urfa’dan başladığı hayat yolculuğu onu, önce İstanbul Üniversitesi, sonra Haseki Hastanesi, derken Dünya Sağlık Örgütü, Londra National Hospital for Nervous Diseases ve Harvard’a kadar götürecek, annesinin söylediği o sözü kulağında küpe olarak taşıyacaktı.

Bundan dolayı olsa gerek, onu tanıdığım kırk yıla yakın süre içinde ne bir özel muayenehanenin kapısını aralarken ne de bir hastasından para alırken gördüm.

Bazen özel muayene olmak için çok ısrar edenler olurdu.

“Bizim bir hasta derneğimiz var, oraya gel, göreyim,” derdi.

Hastasını dernekte görür, borcunu sorduğunda, “Borcun yok ama istersen makbuz karşılığı derneğe bağışta bulunabilirsin,” diye karşılık verirdi.

Annesinin sözleri kulağından hiç gitmedi. O sözü unutsaydı büyük servetlerin sahibi olurdu. Oysaki ömründe iki odalı, mütevazı bir evden başka mülkü olmamıştı.

Hastalarına, hastalık derecesinde düşkündü. Çıktığı bilim yolculuğunda seçimini nöromüsküler hastalıklardan yana yapacak, ömrünün tamamını kas hastalarına adayacaktı.

1978 yılında kurduğu Türkiye Kas Hastalıkları Derneği, rahmetli eşi Emine Hanım’ın sıkça şikâyet ettiği üzere onun birinci eviydi.

Bir ömürden geçenler

Hastalarla olan ilişkisinin yıllarca tanığı olmuştum. Bıkmadan usanmadan onları dinler; kiminin başını okşar, kiminin ellerini tutar, kendi evlatları gibi sarıp sarmalardı onları. Doğum gününü onlarla beraber kutlamak en büyük mutluluğuydu. Bayramlarda, pikniklerde, davetlerde hastalarıyla birlikte olur; onlarla el ele verir, dans eder, eğlenirdi. Belki de gerçek insan olmanın doruğuydu bu.

Her davranışından yeni bir şey öğrenirdim. Alçak gönüllülüğün, nezaketin, şefkatin, inceliğin erbabıydı. Hastasıyla arasında bütün duvarları kaldırmıştı. Onlara cep telefonunu verir, “Yirmi dört saat açık, ne zaman ihtiyaç duyarsanız arayın.” derdi.

97 yıllık ömürden kimler geçmemiş, o çınarın gölgesinde kimler oturmamıştı ki…

Yaşar Kemal’le, Sebahattin Eyüboğlu’yla, Melih Cevdet’le, Vedat Günyol’le, İlhan Selçuk’la dosttu. Ruhi Su’dan türküler dinlerdi, Nail Çakırhan’dan türlü türlü anılar, Can Yücel’den küfürler; hepsiyle dost sofralarında buluşurlardı. Attilâ İlhan şiirlerini okurdu ona, Aziz Nesin’se fıkralarını. Halet Çambel’in dostuyken doktoru olmuştu. Son günlerinde hastanede, tekerlekli sandalyede onu süren de oydu.

Gazi Yaşargil, Türkan Saylan, Edip Aktin ve Rana Kartal gibi yüksek entelektüel birikime sahip; kimi, alanlarında dünya çapında zirveye ulaşmış, kimi 1960’ların aktif siyasi/sol aydın kimliğine sahip olmuş hekimlerle sıkı arkadaştı.

Mücap Ofluoğlu, Mehmet Başaran, Server Tanilli, Hıfzı Topuz da sığdı o ulu çınarın gölgesine; Doğan Kuban, Orhan Bursalı, Oktay Akbal ve Uğur Mumcu gibi adını sayamadığım daha niceleri de. Azra Erhat da geçti ömründen, Hakkı Tonguç ve Jale İnan da.

İyilik ve dostluk sınır tanımazdı. Jerry Lewis’i gördü o çınar; yakından tanıdı, hayran kaldı, çalışmalarını örnek aldı. Dünyanın en prestijli nöroloji kliniğinde, dünyanın en ünlü nörologları Miller Fisher’ı da tanıdı, Raymond Adams’ı, Robert Young’ı da... Aynı klinikte onlarla birlikte çalıştı, arkadaşlık yaptı.

Gazze’de çocuklar ölürken ben niye yaşıyorum?

Her şeyden öte, o bir direnişçiydi.

12 Eylül darbesine de karşı çıktı, YÖK’e de. Bazen öğretim görevlilerinin önündeydi, bazen üniversite öğrencilerinin. Herkesi anlayışla, sevgiyle, hoşgörüyle saran, kucaklayan bir kişiliği vardı. En zor zamanlarda İstanbul Tabip Odası Başkanlığını yaptı, hak mücadelesinin içinde oldu. Darbeciler tarafından üniversitedeki kürsüsünden uzaklaştırıldığında yılmadı. Ayrıldığı her yere alkışlarla geri döndü. Yapılan ilk seçimlerde büyük çoğunlukla yeniden seçildi.

Gezi Direnişi patlak verdiğinde 83 yaşındaydı. Bir belgesel filmin galası için bulunduğumuz Diyarbakır’da, İstanbul’a dönmek için can atan yine oydu. Direnişin son günü Taksim Meydanı gaza boğulduğunda, soluk soluğa kendini Taksim Metrosu’na atan da.

Tıp öğrencilerinin idolü, kas hastalıklarının babası, umutsuzların sığınağıydı. Yeri geldi, köşklerde, saraylarda ağırlandı, yeri geldi elinde dövizlerle yürüdü, sokakta slogan attı. Onu, hastalarını korumak için kendini derneğin kapısına zincirlerken de gördük, Filistin halkına destek olmak için gittiği işgal topraklarında Yaser Arafat’la görüşürken de.

Hayatın bütün kötülüklerine karşıydı. Ne var ki kötülüğün egemen olduğu bir çağda yaşıyordu. Böyle bir çağda yaşamak, giderek yüreğinde onulmaz bir ağrıya dönüşmekteydi. Bir gün telefondaki sohbetimizde, “Gazze’de çocuklar ölürken ben niye yaşıyorum ki?” dediğinde donup kalmıştım.

Yaptığımız Düşümdeki Uçurtma belgesel filminin galası için dolaştığımız Kürt illerinde, yöre insanıyla hemhâl olmak için nasıl da çırpınıyordu. Bir çocuk gibi sağa sola koşturuyor; konuşuyor, dinliyor, öğreniyor, öğretiyordu. Kürtleri, Süryanileri, Keldanileri ilk defa bu kadar yakından tanımıştı. Döndüğümüzde gezi izlenimlerini anlattığı o uzun yazının sonu, “İki halkın (Türkler ve Kürtler) demokrasi, insan hakları, laik düzen hedefinde birleşmesi ve bu taleplerini öne çıkararak bir dayanışma içine girerek mücadele vermesi Türkiye’yi aydınlığa çıkaracaktır,” diye bitiyordu.

                                                               Bir ömürden geçenler

Giderayak...

2019 yılındaki doksanıncı yaş kutlamasının sinevizyon gösterisini bizzat hazırlamıştım. Filmin son karesinde, “Yüzüncü doğum gününde buluşmak üzere,” diye yazıyordu.

Salonun kahkahaya boğulduğu o gün bana söz vermişti. Yüzüncü doğum gününü de birlikte kutlayacak, yine ben hazırlayacaktım video gösterimini.

Son yıllarında yeni bir sözcük sızmıştı dağarcığına. Cümlelerini hep “giderayak” diye kurmaya başlamıştı. Giderayak nasihatler veriyordu bize:

“Giderayak, kulağınıza küpe olsun çocuklar…”

“Giderayak, şunu da söylemeliyim ki…”

“Giderayak, bir şiir okuyayım size… Bir anımı daha anlatayım çocuklar…”

Hayatın ömründen çaldığı onca zamana karşı, içinde delifişek bir yürek taşıyordu. Seksen yaşındayken, Sunay Akın’la yaptığımız etkinliklerin birinde, bir metre yüksekliğindeki sahneye atlayarak çıkmaya kalkışması, tüm salonun yüreğini nasıl da ağzına getirmişti.

Ne var ki zaman acımasızdı. Her geçen gün, ömründen biraz daha çalmaya devam ediyordu. Kanser oldu, direndi, onu yendi. Doksanında düştü, bacağını kırdı, dayandı. Hastalıklar geçirdi, kalçasını kırdı, yoğun bakımlara girdi, öldü öldü dirildi. Doksan beşindeydi, bir kez daha kalçasını kırdı, yine direndi; doğruldu, yeniden ayağa kalktı.

Hayatla ölüm arasındaki çizgi iyiden iyiye inceldiği zamanlarda, “Ben yolcuyum artık,” diyordu. “Olur mu Hocam, daha 100. doğum gününü kutlayacağız,” diye karşılık verirdim. “Haa, öyleydi değil mi?” diye muzipçe gülümserdi. O bir direnişçiydi, direnmeye devam ediyordu.

Anneme verdiğim söz

En son bir ay önce telefonda görüntülü görüşmüş, uzun uzun sohbet etmiştik.

10 Ağustos günü kahvaltıda, doksanındaki annem, “Coşkun Hoca’yı arasana,” demişti. “Tamam anne, akşam arayacağım,” diye karşılık vermiştim ona.

O akşam arayamadım! Ölüm, benden önce davranmıştı. Haberi aldığımda, ciğerimden kocaman bir parça koptu sandım.

Ansızın gitti!

Çok istiyordu, olmadı, Gazzeli çocuklardan sonra gitti.

Tıp camiası, müstesna bir değerini kaybetti; ülke bir çınarını, kas hastaları babasını, umutsuzlar sığınağını.

Geride hiç dolmayacak kocaman bir boşluk bıraktı. 97 yıla öyle çok şey sığdırmıştı ki, ona doyamadık. Yüzüncü doğum gününü kutlayamadan gitti.

Bir pazar tezgâhının tenhalığında içimde kalanlar

Bir zamanlar, bir belgesel film yapacaktık onun için. Adı Giderayak olacaktı, senaryosunu bile hazırlamıştım; yapamadım, içimde kaldı.

“Geciktin, atla gel, topla çocukları, buluşalım,” diyordu; gelemedim, içimde kaldı.

Nail Çakırhan’ın beldesine, Akyaka’ya gelecek, dönüşte bana uğrayacak, birlikte güzel düşler kuracaktık; o güzel düşleri bir daha kuramadık, içimde kaldı.

Anneme söz vermiştim; o akşam onu arayacaktım. Yaralı bir kuş ağırlığındaydı yüreği, durdu; arayamadım, içimde kaldı.

12 Ağustos, Çarşamba, Ürkmez

Gökyüzünde dolunay, güneşi tutmak için sabırsızlanırken, mevsim sonbahara yaklaşıyor.

Hemen ötede mandalina bahçeleri, tez elden meyveye dönmenin telaşında ağaçlar. Yüzümde serin bir poyrazın dokunuşları, burnumda tuzlu deniz kokusu, kalbimde hüzün.

Alıp başımı gitmişim. Ertesi gün açılacak pazarın hazırlıkları sürüyor.

Dudaklarımda kıpır kıpır sözcüklerin beni sürüklediği bir tuhaf diyardayım. Son sözümü de söylüyor, henüz kurulmamış bir pazar tezgâhının tenhalığında bitiriyorum yazımı.

Seni çok özleyeceğiz…

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/giderayak-bir-cinarin-coskun-ozdemirin-arkasindan,56627?_t=1786657890437


21 Temmuz 2026 Salı

Asma Yaprağı: Ardahan’ın Michelangelo’su

Yusuf Nazım
T24 | 21 Temmuz 2026

İnsanlığın ilk utancı bir meyveden değil, bir bakıştan doğmuştur. 

Yasak Meyve

Âdem ve Havva, cennette tamamen çıplak ve kusursuz bir masumiyet içinde yaşamaktadırlar. Bu dönemde ne utanç duygusunu ne de iyi ile kötünün farkını bilirler. Yılanın (veya Şeytan'ın) kandırmasıyla, kendilerine yasaklanan "İyi ve Kötüyü Bilme Ağacı"nın meyvesini yerler. Meyveyi yer yemez ikisinin de "gözleri açılır" ve o ana kadar fark etmedikleri çıplaklıklarını görüp büyük utanç duyarlar. Düştükleri bu çaresizlik ve utanç içinde, cennet bahçesindeki incir ağacının yapraklarını koparıp birbirine dikerek kendilerine ilk giysileri (önlükleri) yaparlar.

İncir yaprağı, Âdem ve Havva anlatısında insanoğlunun çıplaklığını, utancını ve günah bilincini keşfetmesini simgeler. Kutsal kitaplarda (özellikle Tevrat ve Kur'an'da) yer alan bu sembol, insanlık tarihinin en bilinen örtünme ve masumiyeti kaybetme hikâyesidir.

İncir yaprağı kimi resimlerde yerini asma yaprağına bırakır. Heykellerde, fresklerde, minyatürlerde, insan bedenini örten o küçük yeşil yaprak, zamanla yalnızca çıplaklığı değil, insanın korkularını da örtmeye başlar. Çünkü yaprak, bedeni örttüğü kadar zihni de örtebilir.

"Büyük İncir Yaprağı Kampanyası"

Micelangelo'nun orjinal Davut'u ile 1873'ten
önce Palazzo Vecchio'nun önündeki Davut
Sanat tarihinde ve kültürel anlatılarda incir yaprağı yerine asma (üzüm) yaprağı çok sık kullanılmıştır. Hristiyanlık öncesi pagan heykelleri (örneğin Antik Yunan tanrıları) daha sonra Hristiyan otoriteler tarafından sansürlenirken, o kültürün parçası olan asma yaprakları da sıklıkla kullanılmıştır.

Çizimlerde, heykellerde ve karikatürlerde cinsel organların bir yaprakla kapatılması geleneği, doğrudan Âdem ve Havva hikâyesi ile Katolik Kilisesi'nin başlattığı "Büyük İncir Yaprağı Kampanyası"na dayanır.

Rönesans dönemindeki sanat eserlerinde insan vücudu tüm çıplaklığı ve doğallığıyla sergilenmekteydi. 16. Yüzyıldaki Karşı Reformasyon döneminde Vatikan'daki çok sayıda heykel ve freskin çıplak figürleri sonradan alçı, mermer, boya ve çeşitli örtülerle sansürlenmeye başlandı. Sonraları buna incir/asma yaprakları da eklenir.

Zamanla bu görsel kalıp, tüm çıplak insan figürleri için bir "sansür ve utanç" sembolü haline gelir. Bu sansür geleneğinin tarihteki en ünlü kurbanı ise Michelangelo'nun heykelleri olmuştur.

“Kilisede bir genelev manzarası”

Rönesans’ın dâhisi Michelangelo Buonarroti, insan vücudunu Tanrı’nın en kusursuz yaratısı olarak görür ve eserlerinde çıplaklığı saflığın, gücün ve ilahi güzelliğin sembolü olarak kullanırdı.

Ancak ölümünden hemen önce ve sonra, eserleri tarihin en büyük sansür dalgasıyla karşı karşıya kalır. Sansürle birlikte Michelangelo’nun çıplak eserleri, ya pantolonlar giydirilerek, ya kumaşlarla örtülerek ya da boyanmak suretiyle sansürlenir.

Vatikan’daki devasa Kıyamet Günü Freski de bu sansürden payını alır. Michelangelo bu eserinde, cennete giden ve cehenneme atılan yüzlerce figürü tamamen çıplak olarak resmetmiştir. Kilise yetkilileri bunu "kilisede bir genelev manzarası" olarak niteler ve sanatçı henüz sağken figürlerin mahrem yerlerinin kapatılmasına karar verir.

Ardahan’ın Michelangelo’su

Ardahan.

Karın, kışın, zemherinin coğrafyası. Şairin dediği gibi, “yedi ay kıştan sonra” yaprağın bile yeşermeye fırsat bulamadığı yokluğun, yoksulluğun şehri. 

Ardahan’ın ovası, Damal’ın yaylaları, Çıldır Gölü’nün aynası bir süredir şenlikli. Rüzgârı yakalamaya çalışan yelkenler, bozkırda renk cümbüşü içinde yol alan bisikletler; rengârenk formaları ve taytlarıyla pedal çeviren gençler ve çocuklar ile bunların birbirine karışan kahkahaları…

İçlerinde bir de kamu yöneticisi var.

Şehrin valisi: Mehmet Fatih Çiçekli.

Yelken, kürek ve bisiklet sporcusu bir vali.

Vali ama içinde kıpır kıpır bir insan yaşıyor. Yelken de açıyor, kürek de çekiyor; bisiklete binip kayak da yapıyor.

Geldiğinden beri şehre renk katmış. Ardahan’da bisiklet festivali düzenliyor, Çıldır Gölü’nde su sporları yaptırıyor…

Spor ruhunda var. Çevresinde bisiklet meraklıları; bir gün Göle’ye pedallıyorlar, başka bir gün Damal’a veya Çıldır’a.

14 Mart Tıp Bayramını da kutluyor, Polis Haftasını da. Oldukça neşeli biri. Neşesini kendine saklamıyor. “Çay, simit, peynir benden” diyor, halkı galeyana değil, nehir kenarına pedal çevirmeye çağırıyor.

Devletin yalnızca yasak koyan, emir veren, hizaya sokan değil, hayatı güzelleştiren bir yüzü de olabileceği inancında. İşte o inancın eseri tüm bunlar.

Belki büyük devrimlerin değil, büyük kahkahaların yolunu döşeyecek, küçük ama neşeli işlerin yolunu açan bir inanç.

Bozkırın neşesini çalan hoyratlık

Vali Bey’i tanımam, politik fikirlerini de bilmem, bunun fazla önemi de yok.

Fakat geçenlerde üzülerek izledim.

Kaderin, yoksulluğun belini kıramadığı o şehirde, çocuklara ve gençlere bir parça mutluluğu çok görenler oldu. Karanlıkta yakılmış küçük bir mum ışığını hazmedemeyenler…

Bozkırın neşesine ket vuran kötücül ses Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünden yükseldi.

Orta çağ karanlığında Michelangelo’nun eserlerine pantolonlar giydirip, kumaşlarla boyayan ilkel zihniyetin sesiydi bu. Kral Davud Heykelinin önünü, yarım metre boyutunda, alçıdan yapılmış incir yaprağıyla kapatan el, bu sefer bir CHP milletvekilinin eliydi.

Kars milletvekili İnan Akgül Alp, karın ve zemherinin ayazına neşe katan mutluluğun “kamu yönetimini yozlaştırdığı” inancındaydı. Öyle ki “taytla gezip akşama kadar bisiklet sürdüğü” için valiyi devletine ihbar ediyordu.

İçişleri Bakanına seslenerek valinin görevden alınmasını, olmazsa önüne asma yaprağı takılmasını istiyordu. Handiyse, valinin katrana batırılıp tüylenerek meydan meydan dolaştırılmasını önerecekti…

İhbar yerini tez buldu, mızrak hedefini vurdu. Karanlık, karanlığı besledi; şimdilik de olsa bozkırdaki o cılız mum ışığı söndü.

Ardahan Valisi Mehmet Fatih Çiçekli görevden alındı.

Ardahan’ın gün görmemiş çocuklarının, gençlerinin ağızlarındaki o küçük gülümseme kurudu.

Bir şehrin neşesi sustu. Geride sanata, kahkahaya, mizaha düşman zalim bir hoyratlığın izi kaldı.

Bir valinin taytına örtülmek istenen asma yaprağı, bu kez insanlığın yeni bir utancına dönüştü.

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/asma-yapragi-ardahanin-michelangelosu,56278?_t=1784585491966

16 Temmuz 2026 Perşembe

İçimizdeki kahkahaya kıydılar

Yusuf Nazım
T24 | 7 Temmuz 2026

"Diktatörler mizahtan nefret eder çünkü gülünç duruma düşmek, güçlerini yok eder." – Milan Kundera

Bu ülkede yalnız düşünceler değil, kahkahalar da yargılandı. Çünkü iktidarlar bazen en çok gülen insanlardan korkar.

Sanat konuşan çocuklar

1971 yılının Eylül ayıdır. Ankara 1 Numaralı Mamak Askeri Cezaevi koğuşlarından birinde, iki genç insan zaman zaman bir araya gelip söyleşirler. Kimi zaman bir havalandırma sırasında volta atarken, kimi zaman bir ranza altı karanlığında sıcak çaylarını yudumlarken...

“Reis” der genç olanı, “biz edebiyattan geldik, edebiyattan…”

Nazım Hikmet’ten, Ahmet Arif'den bahseder; Bekir Yıldız'dan, Yaşar Kemal'den... Bilgesu Karasu'yu, Fürüzan'ı tartışır, Edip Cansever, Turgut Uyar, Cemal Süreya ve daha nicelerini...

Kendi kuşaklarının talihsizliğinden bahseder:

“Bu yeni kuşak, kültürden de nasibini alamadı. Örneğin, Beethoven'i doya doya dinleyemedi. Ayzenştayn’ın, Pudovkin'in filmlerini bile rahatça, tat alarak izleyemediler. Düşünsene, bir resim sergisini bile şöyle içlerine sindire sindire gezip görme olanağı bulamadılar. Yahu bu çocuklar, doğru dürüst âşık bile olamadılar... Büyük eksiklik bunlar... Büyük eksiklik...”

Dudaklarında sanata, edebiyata ve aşka dair naif sözcükler taşıyan bu delikanlı, bu konuşmadan 7 ay sonra, 25 yaşında devlet tarafından asılarak öldürülür.

Adı Deniz Gezmiş’tir.

Başını taşa çaptı(!)

3 Mart 1991, Ankara.

Konya-Adana yolu üzerinde, uzaktan, yekpare bir mezar taşı gibi görünen binanın bodrum katında; soğuk, nemli bir hücrede ölüm, var olmakla yok olmak arasındaki incecik çizgide bir kez daha sabırsızca dolanmaktadır…

Binadaki Emniyet Genel Müdürlüğü’nün Derin Araştırma Laboratuvarından (DAL) ürkütücü sesler gelmektedir. Boğuk, canhıraş, tüyler ürpertici seslerdir bunlar. Hücreden hücreye yankılanan, kulakları tırmalayan sesler…

Ankara Emniyeti’nin DAL hücrelerinden yükselen çığlıklar, ertesi günün gazete manşetlerinde bir ölüm haberine dönüşür.

Polis kayıtlarındaki gerekçesi, çoğu kez olduğu gibi kısa ve insafsızcadır. Gazete manşetlerinde de aynı kısa ve insafsızlıkta yer alır: “Başını taşa çarparak öldü.”

Evet, böyle der devletin kayıtları. Sorgu sırasında "yer gösterme/tatbikat" için dışarı çıkarıldığında kaçmaya çalışırken başını taşa çarparak ölmüştür genç!

Oysaki ölüm sebebinin "pankreas kanaması" olarak geçtiği Adli Tıp Kurumu raporu öyle demeyecektir. Onun, Derin Araştırma Laboratuvarının özel uygulamaları sırasında çığlıklarını duyanlar, tuvalete polislerin kollarında yürüyemeyecek halde sürüklenerek götürüldüğünü görenler, onca kötü muameleye tanık olanlar da öyle…

O bir emekçidir. Çıraklıktan yetişmedir. Emeğini, alın terini OSTİM’in atölyelerinde, Siteler’in sokaklarında emek sömürüsüne karşı; hak ve adalet için yoğurmuştur.

Bulunduğu her ortamda, çalıştığı her yerde sevilen, örgütlü, devrimci bir işçi önderidir.

O da diğerleri gibi, uzun olmayan ömründe kendisi için hiçbir şey istememiştir. Geleceğe, temiz bir ülke bırakmaktan başka hayali yoktur.

Devlet tarafından öldürüldüğünde 28 yaşındadır.

Adı İmran Aydın’dır.

Geleceğe miras kalanlar

68 ve 78 kuşağı böyleydi.

Ömürlerini, kendileri için hiçbir şey istemeden heder feda eden insanlardan oluşan bir kuşaktı. Kurdukları o büyülü düşlerden çocuklarına miras olarak bıraktıkları sadece kimi isimler oldu.

Özgür, Barış, Devrim, Umut, Deniz…

İmran Deniz Göktaş bu isimlerden biriydi.

Kendisine sorulma şansı olsaydı, devlet tarafından öldürülmüş iki insanın adını aynı bedende taşımak ister miydi, bilinmez

Ardılı olduğu kuşaklardan ona miras olarak kalan sadece isimler değildi. Ülkesine düşkünlük, insan sevgisi, dayanışma ruhu da bu mirasın parçasıydı.

Gençler tarafından düzenlenen bir yaz kampına destek için arandığında bir gösterisinin bütün gelirini, “alın sizin olsun” diyecek kadar yüce gönüllüydü.

Okuduğu İnşaat Mühendisliğini kendine uygun bulmayıp psikoloji okumuş, sinema ve televizyon alanında yüksek lisansa başlamıştı.

Kısa hayat yolculuğunun onu getirdiği yer gülmece olmuştu.

Komedyendi.

İçinden, güzel günlerle bezeli bir ülke geçiyordu.

Sözleri vardı hayata söyleyecek. Söyledikleriyse mizahtı, şakaydı, kahkahaydı.

Şaka da olsa, kelimeleri düşlerinin aynasıydı. Ve o, sahnedeki aynasını topluma tutuyordu.

Aynaya bakan herkes gülüyordu. Kendi düşkün, sefil, acınacak hallerine gülüyorlardı.

Baskının, zorun, adaletsizliğin karşısında kahkahaların gücüne güveniyordu. Alay ediyor, tiye alıyor, gülüyor, güldürüyordu. Otoriterliğin karanlığı, mizahın keskin ve aydınlık zekâsı karşısında tutunabilir miydi?

Adaletin yok olduğu; şiddetin, bastırmanın, zorbalığın zirveye çıktığı zamanlarda, kalabalıkların üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi oluyordu.

İşte böyle zamanlarda birilerinin çıkıp insanları güldürmesi gerekiyordu.

O çıktı ve bunu yaptı. Neşeye hasret kalmış insanları güldürdü; güldürürken düşündürdü.

Bazı kabuk tutmuş yaralara iğne batırdı. Yarası olan gocundu, unutanlar utandı, bilmeyenler öğrendi. Birkaç tomar kâğıtla anlatılacakları birkaç sözcüğe sığdırdı. Uzun uzun cümlelerle söylenecekleri, bir mimikle anlattı.

Kahkahanın suçu

Ülkesinin her mevsimi soğuk bir sonbaharı andırıyordu. Yeni gelen her gün hunhardı, acımasızdı.

Kimi zaman devlet o soğuk, o ürkünç, o yapışkan soluğuyla zehir zemberek bir fırtına gibi esiyordu. O ise esprilerini salonlara bırakıyordu. Kahkahalar sığmıyordu o zaman şehirlere.

Oysaki İhbarlar birer sansar gibiydi, bir telefondan bir telefona atladılar. Yarası olanlar boş durmadı, koşturdu. Hakkında bir linç kampanyası başlatıldığında yurt dışındaydı.

Acımasız bir günün şafağında kapısının kırılmasını beklemeden sevdiği ülkesine döndü.

Havalimanında yere ayak basar basmaz, devleti ona hoş geldin dedi!

Eline ters kelepçe, diline devletin mührünü vurdular.

Onu, içinde Karatepe geçen bir şehre götürdüler.

Günün 23 saati gün yüzü görmesin; sese, söze, ışığa hasret kalsın diye kuyu tipi bir cezaevinin karanlığına bıraktılar.

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/icimizdeki-kahkahaya-kiydilar,56055?_t=1783412215271



3 Temmuz 2026 Cuma

Kılıçdaroğlu'nun günahları (4/4): Weimar'dan Ankara'ya: Faşizmin uysal yolcuları

Yusuf Nazım
T24 | 2 Temmuz 2026

13 yıllık liderliği boyunca Kemal Kılıçdaroğlu’nun, muhalefetin sistem tarafından ehlileştirilmesi ve kuruluş misyonundan uzaklaşması yönünde çok önemli rolü oldu.

Başkanlığının son günlerinde ve sonrasında onu koltuğa böylesine bağlayan neydi? Bireysel bir hükmetme arzusu mu, yoksa bir grup CHP elitinde öteden beri var olan iktidar olma ve çıkar hırsı mı? Yahut başka ve derin bir CHP’nin görünmez marifeti mi?

Ne olursa olsun o, ülkenin çeyrek yüzyılını çalan otoriter bir rejimin kullanışlı bir aparatı olmayı çoktan kabullenmişe benziyor. Sonuçta, unutmamak gerekir ki o, kendi adına hareket etmeyen biriydi. Çok önemli bir tarihsel dönemde, sosyal demokrasinin Türkiye coğrafyasındaki yol haritasında belirleyici bir rol üstlendi. Günahlarının bedelini sadece partisi değil, bütün Türkiye halkı ödedi, ödüyor.

Weimar’ın çöküşü: SPD ve Nazizmin gölgeli yolu

Sosyal demokrasi bazen otoriterliği kurmaz; ancak kritik eşiklerde onu durduracak cesareti gösteremeyerek, otoriterizme giden yolun taşlarını sessizce döşer ve ona yol verir. Bu açıdan bakıldığında, Alman sosyal demokrasisinin politikaları iyi bir örnektir.

1933 yılında Almanya’da Adolf Hitler’in iktidara gelerek faşizmin kurumsallaşmasının tarihine baktığımızda, bunda Alman Sosyal Demokrasisinin önemli rolü olduğunu görürüz.

Almanya’da Sosyal Demokrat Parti (SPD) uzun yıllar Avrupa'nın en güçlü işçi partisiydi. Savaşa karşı bir parti olarak biliniyordu. Ancak Birinci Dünya Savaşı başlayınca Alman parlamentosu Reichstag'da savaş bütçesine destek verdi. Bu karar, Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht gibi isimlerin sert tepkisine yol açtı. Bu kırılma, sonraki yıllarda Alman solunun bölünmesine, Weimar Cumhuriyeti'nin zayıflamasına ve nihayetinde Hitler'in yükselişiyle sonuçlanacak bir süreci başlatacaktı.

Tarihçiler arasında SPD'nin Hitler'in yükselişinin “tek sorumlusu" olduğu konusunda bir görüş birliği yoktur. Ancak, Alman Sosyal Demokratlarının 1930’lardaki ittifak politikalarıyla Nazizmin iktidara gelmesindeki en belirleyici faktörlerden biri olduğu da yadsınamaz.

O yıllarda Alman Sosyal Demokratları, KPD (Komünistler) ile ittifak kurmayı reddetmiş, Hindenburg gibi statükocu figürleri "ehvenişer" diye desteklemişti. Bu olay, Hitler’in şansölye olarak tek adam haline gelmesinin önünü açmış ve demokratik parlamenter sistemin de sonunu getirmişti. Bu açıdan bakıldığında, Alman Sosyal Demokrat Partisinin bu tavrıyla Kılıçdaroğlu liderliğindeki CHP’nin politikaları arasında tarihsel bir paralellik kurmak olası.

Sokağı felç eden basiretsizlik 

CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun, Kürt bölgelerindeki belediyelere atanan kayyumlar konusundaki tepkisizliği, dokunulmazlıkların kaldırılmasına "Anayasaya aykırı ama evet" demesi, Yenikapı mitingine katılarak rejime meşruiyet alanı açması, liyakat yerine statükoyu koruma refleksi ve "aman provokasyona gelmeyelim" diyerek sokağı ve demokratik tepkileri (örneğin İmamoğlu tutukluluğu sonrası toplumsal reflekslere karşı tutumu gibi) felç etmesi, SPD'nin Weimar Cumhuriyeti'ni faşizme teslim eden o pasif, kurumsalcı ve reaksiyonsuz tavrıyla benzerlik göstermektedir.

Bu kıyaslama, CHP’nin bugünkü tutumunun sadece yerel bir basiretsizlik örneği değil, sosyal demokrasinin yapısal bir "düzen içi uysallık" hastalığına sahip olduğunu göstermesi açısından önemlidir.

Tarih bazen kötülüğün yalnızca saldırganlardan değil, ona yeterince direnmeyenlerden de güç aldığını gösterir. Almanya'da savaş kredilerine onay veren sosyal demokrasi nasıl kendi tarihsel misyonundan uzaklaştıysa, Türkiye'de de anayasal kırılmalar karşısında etkili direnç göstermeyen CHP yönetimi otoriterleşme sürecinin önünde önemli bir set olma görevini yerine getiremedi.

Kuşkusuz, Kılıçdaroğlu'nun günahları, yalnızca onun kişisel kusurlarıyla ilgili değildir. Asıl olarak "kaçırılan tarihsel eşikler" açısından önemlidir. Çünkü anlatılan hikâye, bir siyasetçinin hatalarından ziyade, muhalefetin kritik anlarda aldığı kararlarla, Türkiye'nin rejim dönüşümünde üstlendiği roldür.

Almanya'da savaş karşıtı bir hareketin zamanla, savaş politikalarının savunucusuna dönüşmesi nasıl tarihsel bir kırılmaysa, Türkiye'de de Cumhuriyet'i ve demokrasiyi savunma iddiasındaki bir partinin kritik anayasal eşiklerde yeterli direnci göstermemesi benzer bir siyasal dönüşüm örneğidir.

Zira insanlık trajedisi, karanlığa biat edenlerden çok, ışığı taşımaya gücü yetmeyip yarı yolda bırakanların vebalinde gizlidir. Unutmamak gerekir ki, kimi zaman tarih, kötülük karşısında sessiz duranlar kadar, yeterince direnç göstermeyenlerin omuzlarında yükselir.

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/kilicdaroglunun-gunahlari-44-weimardan-ankaraya-fasizmin-uysal-yolculari,55964?_t=1783026452519