Yusuf Nazım
T24 | 26 Haziran 2026
İnsan bir kez günah
işlemeye görsün, gerisi gelirmiş. Kılıçdaroğlu’nun durumu da buna benziyordu.
Yıllar yılı süren AKP-Cemaat ortaklığı sona erip de, biri diğerine darbe
yapmaya kalktığında, birinden yana taraf olmayı tercih edecekti. 15 Temmuz
darbe girişiminin hemen ardından AKP’nin düzenlediği büyük Yenikapı mitingine
MHP ile birlikte CHP lideri de katılacak, Saray’ın siyasi meşruiyetini
güçlendirmekten geri durmayacaktı.
Yenikapı'nın hemen ardından gelen Olağanüstü Hal (OHAL) uygulamaları, KHK'lar, kitlesel ihraçlar ve işten çıkarmalar, kapatılan medya organları, acımasızca yapılan akademisyen tasfiyeleri… Kılıçdaroğlu, bütün bu günahların ortaklarından biri olacaktı. Zira yaşananlar, demokrasi ile darbe arasında bir mücadele değil, aksine eski ortakların kıran kırana iktidar mücadelesine benziyordu. Ve Kılıçdaroğlu bu politikasıyla, Cemaat-AKP çatışmasında, taraflardan birine eklemlenmekte asla beis görmüyor, partisini Erdoğan'ın liderliğinde kurulan yeni siyasal anlatının parçası haline getiriyordu.
Pişman değilim!
Sosyal demokrat olma iddiasındaki bir parti lideri, kendi ülkesinin anayasasını bile isteye çiğner mi?
Çiğner!
Üzerine yemin ettiği
anayasaya aykırı davranmanın bir suç olduğunu bildiği halde o suçu alenen işler
mi?
Adı Kemal Kılıçdaroğlu
ise işler!
Hem de,
"Anayasaya aykırı ama evet diyeceğiz." diye, kendi ağzıyla itiraf
ederek.
2016 yılında, Kürt
siyasal hareketinin üzerine devlet seferi düzenlenmesi kararında tam da böyle
olmuştu. 25 Temmuz ve 22 Ağustos 2016 tarihlerinde Ankara’da yapılan ve HDP’nin
dışlandığı güvenlik toplantılarında, AKP ve MHP liderleriyle birlikte CHP adına
düğmeye basan o’ydu.
TBMM’de
dokunulmazlıklarının kaldırılmasına koşa koşa destek verdi. Başta Selahattin
Demirtaş ve Figen Yüksekdağ olmak üzere, Kürt milletvekillerini hapse attıran
parti lideri olma ünvanına böylece kavuşmuş oldu. Üstelik yanına, kendi
partisinden bir milletvekilini –Enis Berberoğlu- cezaevine yollayan dünyanın
tek sosyal demokrat partisi lideri unvanını da yanına ekleyerek.
On yıl sonra çıktığı
canlı yayında, Demirtaş hâlâ hapisteyken, ömründen 9 yıl 7 ay 16 gün
çalınmışken, üstelik kesinleşmiş AİHM kararları dahi varken; “pişman değilim”
diyecek kadar da cüretkârdı.
Mühürsüz iradenin krallığı
HDP milletvekilleri bir bir cezaevine atılırken, hemen arkasından Kürt illerini kasıp kavuran kayyum fırtınasında da tutumu aynı oldu. HDP’yi destekliyor gözükmekten özenle kaçındı. İtirazları hep söylem düzeyindeydi. Partisini, aktif ve kitlesel destekten uzak tuttu.
İşlediği her günah Saray’ın değirmenine su taşıyor, kaybettiği her seçim otoriterizmin yoluna yeni bir taş daha döşüyordu.
16 Nisan 2017 Anayasa
Referandumu’nda da durum aynıydı. Zaten seçimler, devlet aygıtının tümüyle,
medyanın ise büyük oranda ele geçirilmiş olduğu koşullarda yapılıyor, adil ve
eşit olmayan şekilde gerçekleşiyordu.
Durum böyleyken, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adı verilen tek adam rejimine geçişi sağlayan referandumda, YSK'nın 2,5 milyon mühürsüz oy pusulasını geçerli saymasıyla bardak taştı!
Olay, kalabalıkların
büyük tepkisine yol açtı. CHP Parti Sözcüsü Selin Sayek Böke’nin 19 Nisan 2017
tarihli açıklamasında; referandum sonucunu tanımayacakları, referandumun
yenilenmesi gerektiği, demokratik tüm hakların kullanılacağı ve gerekirse
Meclis'ten çekilmenin bile gündeme gelebileceği ilan edildi.
Parti tabanı heyecanla
liderden gelecek işareti beklerken, günler sonra CHP liderinin yaptığı açıklama
tam bir hayal kırıklığı yaratacaktı. Kılıçdaroğlu, yapılacak mitingler
sırasında sokaklarda sopalı, hatta silahlı kişilerin olacağına ilişkin çok
ciddi duyumlar aldıklarını, vahim olaylar çıkabileceği endişesiyle bu
gösterilerden vazgeçtiklerini söylüyordu.
Ona göre parlamenter
sistem yok edilebilir, laiklik elden gidebilir, hatta Cumhuriyet’in köküne
kibrit suyu bile dökülebilirdi. Ancak, birkaç çapulcunun yaratacağı
provokasyona asla izin verilemezdi!
Nitekim öyle de oldu.
CHP tabanı bir kez daha
sokaklardan uzak tutuldu. Anayasaya aykırı olan referandum sonuçları sineye
çekildi. Kılıçdaroğlu yönetimindeki CHP’nin, süreci fiilen kabullenmesiyle de,
ülke olarak, kör topal işleyen parlamenter sisteme elveda denildi.
Yıllar sonra, beyefendinin bir marifeti
daha ortaya çıkacaktı. Usulsüz referandumla ilgili AİHM'e yapılacak başvuru
bile, yapılan onca hazırlığa rağmen Kılıçdaroğlu'nun son anda verdiği talimatla
iptal edilmişti.
Sokağa arkasını dönen siyaset
2018-2023 arası yıllar bu koşullarda yaşandı.
Artık parlamenter sistem sona ermiş, Saray rejimine geçilmişti. Muktedirin deyişiyle atı alan Üsküdar’ı geçmişti.
Bundan böyle her şey, ama her şey tek adamın iki dudağı arasındaydı. O tek adam ki, işçilere grev yaptırmamakla övünecek, acele kamulaştırmayla bir gecede köylünün tarım arazilerine el konulmasını sağlayacak, dilediği devlet şirketini kendi yönetimindeki bir fona aktarabilecek, kanun hükmünde çıkaracağı kararnamelerle istediği her şeyi yapabilecekti.
Bir ağacı kesmek bir canlıya kastetmek demekti. Bir hayvanı öldürmek de öyle. Lâkin bir ülkenin hukukunu yok etmek, her şeyini öldürmek demekti!
Öyle ya, insanların hukuktan umudunu yitirdiği koşullarda hakkı, adaleti, eşitliği arayacağı tek bir yol kalıyordu. O da sokaktı!
Ancak, CHP’li elitlerin bir kısmı sokaktan uzak duruyordu. Bunların en başında da Kılıçdaroğlu vardı.
O Kılıçdaroğlu ki sokak muhalefetini, sendikal mücadeleyi, emek hareketini hep küçümsedi. Muhalefetin toplumsal enerjisinin sokaklarda büyümesine hep karşı oldu. Demokratik bir hak olan sokak gösterilerinden, meydanlardan, kitlesel hak aramalarından, neredeyse iktidar kadar korkuyordu.
Hep mikrofonlara konuşuyor, tek başına bağırıp çağırıyor, kızıp öfkeleniyor, afili sözler söylüyordu. Hep Meclis’te siyaset yapmayı, Saray’ı bol bol kınamayı, en sert şekilde protesto etmeyi tercih ediyordu.
Karanlık pazarlığın gölgesinde
Siyasi etik, şeffaflık, ahlak ve dürüstlük konularında hep duyarlıydı, ya da bize öyle geliyordu.
Göründüğü gibi olmadığı 2023 Cumhurbaşkanlığı Seçiminde ortaya çıkacaktı. Seçimin ikinci turunda, ırkçı bir partiyle gizli pazarlıklar yapıp, bir protokol imzalamıştı. Anlaşmada, Zafer Partisi’ne üç bakanlık ile MİT Başkanlığını vermek vardı.
Bu tavrıyla ne siyasi etik dinlemiş, ne de şeffaflıktan eser bırakmıştı. Ahlak ve dürüstlük söylemdeydi. Kendi partisine şeffaf davranmadığı gibi, Altılı Masa ortaklarını aldatmış, yetmemiş ittifak yaptığı Kürtlere de unutulmaz bir kazık atmıştı.
Gelecek yazı: Kılıçdaroğlu'nun günahları (3/4), Değişime direnmenin sefaleti










