16 Temmuz 2026 Perşembe

İçimizdeki kahkahaya kıydılar

Yusuf Nazım
T24 | 7 Temmuz 2026

"Diktatörler mizahtan nefret eder çünkü gülünç duruma düşmek, güçlerini yok eder." – Milan Kundera

Bu ülkede yalnız düşünceler değil, kahkahalar da yargılandı. Çünkü iktidarlar bazen en çok gülen insanlardan korkar.

Sanat konuşan çocuklar

1971 yılının Eylül ayıdır. Ankara 1 Numaralı Mamak Askeri Cezaevi koğuşlarından birinde, iki genç insan zaman zaman bir araya gelip söyleşirler. Kimi zaman bir havalandırma sırasında volta atarken, kimi zaman bir ranza altı karanlığında sıcak çaylarını yudumlarken...

“Reis” der genç olanı, “biz edebiyattan geldik, edebiyattan…”

Nazım Hikmet’ten, Ahmet Arif'den bahseder; Bekir Yıldız'dan, Yaşar Kemal'den... Bilgesu Karasu'yu, Fürüzan'ı tartışır, Edip Cansever, Turgut Uyar, Cemal Süreya ve daha nicelerini...

Kendi kuşaklarının talihsizliğinden bahseder:

“Bu yeni kuşak, kültürden de nasibini alamadı. Örneğin, Beethoven'i doya doya dinleyemedi. Ayzenştayn’ın, Pudovkin'in filmlerini bile rahatça, tat alarak izleyemediler. Düşünsene, bir resim sergisini bile şöyle içlerine sindire sindire gezip görme olanağı bulamadılar. Yahu bu çocuklar, doğru dürüst âşık bile olamadılar... Büyük eksiklik bunlar... Büyük eksiklik...”

Dudaklarında sanata, edebiyata ve aşka dair naif sözcükler taşıyan bu delikanlı, bu konuşmadan 7 ay sonra, 25 yaşında devlet tarafından asılarak öldürülür.

Adı Deniz Gezmiş’tir.

Başını taşa çaptı(!)

3 Mart 1991, Ankara.

Konya-Adana yolu üzerinde, uzaktan, yekpare bir mezar taşı gibi görünen binanın bodrum katında; soğuk, nemli bir hücrede ölüm, var olmakla yok olmak arasındaki incecik çizgide bir kez daha sabırsızca dolanmaktadır…

Binadaki Emniyet Genel Müdürlüğü’nün Derin Araştırma Laboratuvarından (DAL) ürkütücü sesler gelmektedir. Boğuk, canhıraş, tüyler ürpertici seslerdir bunlar. Hücreden hücreye yankılanan, kulakları tırmalayan sesler…

Ankara Emniyeti’nin DAL hücrelerinden yükselen çığlıklar, ertesi günün gazete manşetlerinde bir ölüm haberine dönüşür.

Polis kayıtlarındaki gerekçesi, çoğu kez olduğu gibi kısa ve insafsızcadır. Gazete manşetlerinde de aynı kısa ve insafsızlıkta yer alır: “Başını taşa çarparak öldü.”

Evet, böyle der devletin kayıtları. Sorgu sırasında "yer gösterme/tatbikat" için dışarı çıkarıldığında kaçmaya çalışırken başını taşa çarparak ölmüştür genç!

Oysaki ölüm sebebinin "pankreas kanaması" olarak geçtiği Adli Tıp Kurumu raporu öyle demeyecektir. Onun, Derin Araştırma Laboratuvarının özel uygulamaları sırasında çığlıklarını duyanlar, tuvalete polislerin kollarında yürüyemeyecek halde sürüklenerek götürüldüğünü görenler, onca kötü muameleye tanık olanlar da öyle…

O bir emekçidir. Çıraklıktan yetişmedir. Emeğini, alın terini OSTİM’in atölyelerinde, Siteler’in sokaklarında emek sömürüsüne karşı; hak ve adalet için yoğurmuştur.

Bulunduğu her ortamda, çalıştığı her yerde sevilen, örgütlü, devrimci bir işçi önderidir.

O da diğerleri gibi, uzun olmayan ömründe kendisi için hiçbir şey istememiştir. Geleceğe, temiz bir ülke bırakmaktan başka hayali yoktur.

Devlet tarafından öldürüldüğünde 28 yaşındadır.

Adı İmran Aydın’dır.

Geleceğe miras kalanlar

68 ve 78 kuşağı böyleydi.

Ömürlerini, kendileri için hiçbir şey istemeden heder feda eden insanlardan oluşan bir kuşaktı. Kurdukları o büyülü düşlerden çocuklarına miras olarak bıraktıkları sadece kimi isimler oldu.

Özgür, Barış, Devrim, Umut, Deniz…

İmran Deniz Göktaş bu isimlerden biriydi.

Kendisine sorulma şansı olsaydı, devlet tarafından öldürülmüş iki insanın adını aynı bedende taşımak ister miydi, bilinmez

Ardılı olduğu kuşaklardan ona miras olarak kalan sadece isimler değildi. Ülkesine düşkünlük, insan sevgisi, dayanışma ruhu da bu mirasın parçasıydı.

Gençler tarafından düzenlenen bir yaz kampına destek için arandığında bir gösterisinin bütün gelirini, “alın sizin olsun” diyecek kadar yüce gönüllüydü.

Okuduğu İnşaat Mühendisliğini kendine uygun bulmayıp psikoloji okumuş, sinema ve televizyon alanında yüksek lisansa başlamıştı.

Kısa hayat yolculuğunun onu getirdiği yer gülmece olmuştu.

Komedyendi.

İçinden, güzel günlerle bezeli bir ülke geçiyordu.

Sözleri vardı hayata söyleyecek. Söyledikleriyse mizahtı, şakaydı, kahkahaydı.

Şaka da olsa, kelimeleri düşlerinin aynasıydı. Ve o, sahnedeki aynasını topluma tutuyordu.

Aynaya bakan herkes gülüyordu. Kendi düşkün, sefil, acınacak hallerine gülüyorlardı.

Baskının, zorun, adaletsizliğin karşısında kahkahaların gücüne güveniyordu. Alay ediyor, tiye alıyor, gülüyor, güldürüyordu. Otoriterliğin karanlığı, mizahın keskin ve aydınlık zekâsı karşısında tutunabilir miydi?

Adaletin yok olduğu; şiddetin, bastırmanın, zorbalığın zirveye çıktığı zamanlarda, kalabalıkların üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi oluyordu.

İşte böyle zamanlarda birilerinin çıkıp insanları güldürmesi gerekiyordu.

O çıktı ve bunu yaptı. Neşeye hasret kalmış insanları güldürdü; güldürürken düşündürdü.

Bazı kabuk tutmuş yaralara iğne batırdı. Yarası olan gocundu, unutanlar utandı, bilmeyenler öğrendi. Birkaç tomar kâğıtla anlatılacakları birkaç sözcüğe sığdırdı. Uzun uzun cümlelerle söylenecekleri, bir mimikle anlattı.

Kahkahanın suçu

Ülkesinin her mevsimi soğuk bir sonbaharı andırıyordu. Yeni gelen her gün hunhardı, acımasızdı.

Kimi zaman devlet o soğuk, o ürkünç, o yapışkan soluğuyla zehir zemberek bir fırtına gibi esiyordu. O ise esprilerini salonlara bırakıyordu. Kahkahalar sığmıyordu o zaman şehirlere.

Oysaki İhbarlar birer sansar gibiydi, bir telefondan bir telefona atladılar. Yarası olanlar boş durmadı, koşturdu. Hakkında bir linç kampanyası başlatıldığında yurt dışındaydı.

Acımasız bir günün şafağında kapısının kırılmasını beklemeden sevdiği ülkesine döndü.

Havalimanında yere ayak basar basmaz, devleti ona hoş geldin dedi!

Eline ters kelepçe, diline devletin mührünü vurdular.

Onu, içinde Karatepe geçen bir şehre götürdüler.

Günün 23 saati gün yüzü görmesin; sese, söze, ışığa hasret kalsın diye kuyu tipi bir cezaevinin karanlığına bıraktılar.

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/icimizdeki-kahkahaya-kiydilar,56055?_t=1783412215271



3 Temmuz 2026 Cuma

Kılıçdaroğlu'nun günahları (4/4): Weimar'dan Ankara'ya: Faşizmin uysal yolcuları

Yusuf Nazım
T24 | 2 Temmuz 2026

13 yıllık liderliği boyunca Kemal Kılıçdaroğlu’nun, muhalefetin sistem tarafından ehlileştirilmesi ve kuruluş misyonundan uzaklaşması yönünde çok önemli rolü oldu.

Başkanlığının son günlerinde ve sonrasında onu koltuğa böylesine bağlayan neydi? Bireysel bir hükmetme arzusu mu, yoksa bir grup CHP elitinde öteden beri var olan iktidar olma ve çıkar hırsı mı? Yahut başka ve derin bir CHP’nin görünmez marifeti mi?

Ne olursa olsun o, ülkenin çeyrek yüzyılını çalan otoriter bir rejimin kullanışlı bir aparatı olmayı çoktan kabullenmişe benziyor. Sonuçta, unutmamak gerekir ki o, kendi adına hareket etmeyen biriydi. Çok önemli bir tarihsel dönemde, sosyal demokrasinin Türkiye coğrafyasındaki yol haritasında belirleyici bir rol üstlendi. Günahlarının bedelini sadece partisi değil, bütün Türkiye halkı ödedi, ödüyor.

Weimar’ın çöküşü: SPD ve Nazizmin gölgeli yolu

Sosyal demokrasi bazen otoriterliği kurmaz; ancak kritik eşiklerde onu durduracak cesareti gösteremeyerek, otoriterizme giden yolun taşlarını sessizce döşer ve ona yol verir. Bu açıdan bakıldığında, Alman sosyal demokrasisinin politikaları iyi bir örnektir.

1933 yılında Almanya’da Adolf Hitler’in iktidara gelerek faşizmin kurumsallaşmasının tarihine baktığımızda, bunda Alman Sosyal Demokrasisinin önemli rolü olduğunu görürüz.

Almanya’da Sosyal Demokrat Parti (SPD) uzun yıllar Avrupa'nın en güçlü işçi partisiydi. Savaşa karşı bir parti olarak biliniyordu. Ancak Birinci Dünya Savaşı başlayınca Alman parlamentosu Reichstag'da savaş bütçesine destek verdi. Bu karar, Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht gibi isimlerin sert tepkisine yol açtı. Bu kırılma, sonraki yıllarda Alman solunun bölünmesine, Weimar Cumhuriyeti'nin zayıflamasına ve nihayetinde Hitler'in yükselişiyle sonuçlanacak bir süreci başlatacaktı.

Tarihçiler arasında SPD'nin Hitler'in yükselişinin “tek sorumlusu" olduğu konusunda bir görüş birliği yoktur. Ancak, Alman Sosyal Demokratlarının 1930’lardaki ittifak politikalarıyla Nazizmin iktidara gelmesindeki en belirleyici faktörlerden biri olduğu da yadsınamaz.

O yıllarda Alman Sosyal Demokratları, KPD (Komünistler) ile ittifak kurmayı reddetmiş, Hindenburg gibi statükocu figürleri "ehvenişer" diye desteklemişti. Bu olay, Hitler’in şansölye olarak tek adam haline gelmesinin önünü açmış ve demokratik parlamenter sistemin de sonunu getirmişti. Bu açıdan bakıldığında, Alman Sosyal Demokrat Partisinin bu tavrıyla Kılıçdaroğlu liderliğindeki CHP’nin politikaları arasında tarihsel bir paralellik kurmak olası.

Sokağı felç eden basiretsizlik 

CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun, Kürt bölgelerindeki belediyelere atanan kayyumlar konusundaki tepkisizliği, dokunulmazlıkların kaldırılmasına "Anayasaya aykırı ama evet" demesi, Yenikapı mitingine katılarak rejime meşruiyet alanı açması, liyakat yerine statükoyu koruma refleksi ve "aman provokasyona gelmeyelim" diyerek sokağı ve demokratik tepkileri (örneğin İmamoğlu tutukluluğu sonrası toplumsal reflekslere karşı tutumu gibi) felç etmesi, SPD'nin Weimar Cumhuriyeti'ni faşizme teslim eden o pasif, kurumsalcı ve reaksiyonsuz tavrıyla benzerlik göstermektedir.

Bu kıyaslama, CHP’nin bugünkü tutumunun sadece yerel bir basiretsizlik örneği değil, sosyal demokrasinin yapısal bir "düzen içi uysallık" hastalığına sahip olduğunu göstermesi açısından önemlidir.

Tarih bazen kötülüğün yalnızca saldırganlardan değil, ona yeterince direnmeyenlerden de güç aldığını gösterir. Almanya'da savaş kredilerine onay veren sosyal demokrasi nasıl kendi tarihsel misyonundan uzaklaştıysa, Türkiye'de de anayasal kırılmalar karşısında etkili direnç göstermeyen CHP yönetimi otoriterleşme sürecinin önünde önemli bir set olma görevini yerine getiremedi.

Kuşkusuz, Kılıçdaroğlu'nun günahları, yalnızca onun kişisel kusurlarıyla ilgili değildir. Asıl olarak "kaçırılan tarihsel eşikler" açısından önemlidir. Çünkü anlatılan hikâye, bir siyasetçinin hatalarından ziyade, muhalefetin kritik anlarda aldığı kararlarla, Türkiye'nin rejim dönüşümünde üstlendiği roldür.

Almanya'da savaş karşıtı bir hareketin zamanla, savaş politikalarının savunucusuna dönüşmesi nasıl tarihsel bir kırılmaysa, Türkiye'de de Cumhuriyet'i ve demokrasiyi savunma iddiasındaki bir partinin kritik anayasal eşiklerde yeterli direnci göstermemesi benzer bir siyasal dönüşüm örneğidir.

Zira insanlık trajedisi, karanlığa biat edenlerden çok, ışığı taşımaya gücü yetmeyip yarı yolda bırakanların vebalinde gizlidir. Unutmamak gerekir ki, kimi zaman tarih, kötülük karşısında sessiz duranlar kadar, yeterince direnç göstermeyenlerin omuzlarında yükselir.

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/kilicdaroglunun-gunahlari-44-weimardan-ankaraya-fasizmin-uysal-yolculari,55964?_t=1783026452519


1 Temmuz 2026 Çarşamba

Kılıçdaroğlu'nun günahları (3/4): Değişime direnmenin sefaleti

Yusuf Nazım
29 Haziran 2026


Hakkını yememek gerekir. Bir konuda oldukça istikrarlıydı. CHP lideri olduğu 13 yıl boyunca ne yapıp edip partisinin oy oranını, %22-25 bandında sabit tutmayı başarabilmişti.

Türkiye siyasetinin vazgeçilmez bir alışkanlığıydı. Liderler, bir kez koltuğa oturunca kalkmak bilmez, mezara kadar lider kalmak isterlerdi.

Yenilmek, onun için vız gelirdi. Bir değil, üç değil, beş değil; ondan fazla bile olsa vız gelirdi. İstifa sözcüğü lügatinde yoktu. Onca başarısızlığa rağmen, umut vermesini, hayal satmasını iyi becerirdi. Ne yapar eder, yumar gözünü açar ağzını; Saray iktidarına veryansın eder, diklenir, kükrer, yeniden göze girmeyi başarırdı. Öyle ki en sağından, en soluna, Kürt’ünden, Alevi’sine kadar yeniden kendisine bağlamasını becerirdi.

Hep sağa güvenmeyi esas aldı. Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimlerde de böyle olmuştu. Altılı masa ittifakıyla CHP kontenjanından 39 milletvekilini sağ partilere hediye eden oydu. CHP’li seçmenlerin oylarıyla seçilen bu vekillerden 6’sının, sonradan AKP’ye geçmesi ise seçmen hafızasında sürekli sızlayacak bir yara olarak kaldı.

75 yaşına gelmişti. 13 yıllık liderlik dönemine çok sayıda başarısızlık sığdırmış, girdiği bütün seçimlerden yenilgiyle çıkmıştı. Parlamenter sistemin yok edildiği referandum, onun en büyük eseriydi. Yargının bütünüyle ele geçirilmiş olduğu koşullarda; yapılan her türlü yolsuzluk, yağma, hile ve liyakatsizliğe karşı yaptığı yegâne şey, en yüksek perdeden kınamak oluyordu. Yaptığı, kayda değer tek şey olan Adalet Yürüyüşünde ise tek başına yürümek istemiş, kalabalıkları uzak tutmuş, başka kentlerden katılım olsun istememişti.

Tabanın artık canına tak demişti. Yeni sesler duymak; yeni insanlar, yeni politikalar görmek ve köklü bir değişim istiyordu.

O ise değişime karşı direniyordu. Sokaktan gelen sese aldırmıyor, kendinden 26 yaş daha genç birine koltuğunu kaptırmamak için debeleniyordu. Etiyle, dişiyle, tırnağıyla direniyordu! Parti tabanında büyük bir güven kaybı oluşmuştu. Teknesi artık su almaya başlamıştı. Çırpındıkça yalpalıyor, yalpaladıkça batıyordu. Dümeni rakibine bırakmaktansa, başka bir gemiden atılan can simidine uzanmayı tercih ediyor, medet umduğu yerin AKP gemisi olduğunu ise çok iyi biliyordu.

Yenilgiyle çıktığı 2023 Kurultay seçim sonuçlarını hazmedemedi. Ankara'da siyasi bir ofis açarak gölge liderlik yapmaya karar verdi.

AKP’nin gözünde etkisiz eleman olarak görüldüğünden olsa gerek, el üstünde tutulmaya başlanmıştı. Rakipleri ondan övgüyle söz ediyor, geleceğin milli muhalefeti olarak yere göğe sığdıramıyorlardı.

Korkunun dağıldığı eşik

İktidar, muhalefetin kalelerine saldırmaya başladığında Kılıçdaroğlu, Çankaya’daki gölge liderlik ofisinde, geleceğin başka bir CHP’sinin hazırlıkları içindeydi.

Mutlak Butlan dillendirilmeye başlandığında sessiz kalmayı tercih etti. Bu sessizlikte sinsi, karanlık bir siyaset kurnazlığı hissediliyordu.

İktidar, İmamoğlu’nu hapse atarak durdurmuş ancak uyuyan devi uyandırmıştı. Dünyanın 5. büyük kentinin belediye başkanına ait, 31 yıl önceki diplomayı iptal etmek de neyin nesiydi? İnfial büyük oldu. Haksızlık, CHP tarihinde görülmemiş bir taban hareketine yol açtı. Öyle ki, bir yıl içinde 99 mitingin yapıldığı “protesto ve hak arama” eksenli toplumsal hareket dünya siyaset tarihine geçti.

Her sosyal hareket, doğal olarak kendi liderini yaratırdı. Burada da böyle oldu. Ortalama CHP bürokrasisinin çok üstünde bir performans gösteren, selefinden 26 yaş daha genç Özgür Özel –tökezleyen, şaşıran, yorulan eski CHP elitlerini saymazsak- arkasında bulduğu güçlü taban desteğiyle bu hareketin lideri oldu.

Günahların hasadı: Mutlak Butlan

Yükselen taban hareketinden ürken sadece Saray rejimi değildi. Kılıçdaroğlu da sokağa mesafeli bakıyor, meydanları dolduran kalabalığı soğuk gözlerle izliyordu. Mitinglerin gereksiz olduğu yönünde, haber üstüne haber gönderiyor, bazen de açık bir şekilde karşı çıkıyordu.

Ona göre, bir haksızlık, hukuksuzluk varsa kınamak yeterliydi. Üstelik mahkemeler ne güne duruyordu? CHP’nin, - İmamoğlu’nu kastederek – “sırtındaki kamburu” atarak arınmaktan başka çaresi yoktu!

İktidarın konumuna gelince; İmamoğlu saf dışı bırakılmıştı, ancak ondan daha genç, daha dinamik, daha inatçı başka bir lider doğmuştu. Bagajı temiz, arka plansız; sırtını halka dayamaktan başka çaresi olmayan, cesur ve gözü pek bir lider.

Bu arada, devletin kurumları aldığı talimatı yerine getirmekle meşguldü. İktidar yargısı muhalefeti “silkelemeye” devam ediyordu. CHP’nin bütün kaleleri ateş altındaydı. AKP yargısı, istihbaratı, kolluk güçleri harıl harıl çalışmaktaydı. Her gün başka bir CHP’li belediyeye operasyon düzenleniyordu. Şafak baskınları, kırılan kapılar, hoyratça davranışlar, olur olmaz iddialar, servis edilen özel yaşam görüntüleri…

Fakat hiçbiri Özgür Özel’i durduramıyor, aldığı kitle desteğinin yükselmesine engel olamıyordu.

Ancak, Osmanlı da oyun ne kadar çoksa, yeni Osmanlı’da da bir o kadar fazlaydı. AKP/MHP bloku bir yıldır yedeğinde tuttuğu önemli bir kozu sahaya sürdü: Mutlak Butlan!

21 Mayıs 2026’da devreye sokulan Mutlak Butlan, Kılıçdaroğlu’nu çırpındığı bataklıktan kurtaracak ilk yardım eliydi. Ancak, Saray mı onu kurtaracak, o mu Saray’ı, tartışmalıydı.

Genel merkez binası kolluk güçleri desteğinde, kapıları kırılarak, içerisi göz yaşartıcı gaza boğularak, bindirilmiş AKP/MHP kıtaları eşliğinde ele geçirildi. Duvarlarına, aceleyle AKP yargısının kararları asıldı. Kılıçdaroğlu, seçimle kaybettiği koltuğuna, en sonunda muktedirin icazetiyle kavuşmuş oldu. Özel’e gelince, kaybettiği koltuk yerine, halkın gönlünde, çoktan tahtını kurmuştu bile…

Gerisi, Kılıçdaroğlu’nun günaha boğulmuş sefaletiydi.

İşine gelmediği her an, sıkıştığı her durumda imdadına AKP yargısının yetişeceğini biliyordu. Bir zamanlar AKP’ye karşı Adalet Yürüyüşü yapan adam, şimdi AKP’nin adaletine sığınmaktaydı. Yeri geldiğinde, eski yol arkadaşlarını, bu yargının kollarına atmakta da tereddüt etmiyordu.

Muktedirin iletişim kanalları; gazeteleri, televizyonları kapılarını ona, ardına kadar açmıştı. İktidarın söylemleri, Kılıçdaroğlu ve adamları tarafından hemen her gün bu kanallardan anlatılır oldu.

Geldiği nokta, dünyadaki sosyal demokrasinin tarihine geçecek kadar tuhaf ve ibret vericiydi. AKP’nin yargısına güveniyor, AKP’nin medyasına çıkıyor, AKP’nin diliyle konuşup AKP’nin iddialarını dile getiriyordu. Kabul etsin ya da etmesin, bindiği gemi artık AKP’nin gemisiydi.

Gelecek yazı: Kılıçdaroğlu'nun günahları (4/4), Weimar'dan Ankara'ya: Faşizmin uysal yolcuları

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/kilicdaroglunun-gunahlari-34-degisime-direnmenin-sefaleti,55927

 


26 Haziran 2026 Cuma

Kılıçdaroğlu'nun günahları (2/4): Yeni rejimin vaftizi

Yusuf Nazım
T24 | 26 Haziran 2026


İnsan bir kez günah işlemeye görsün, gerisi gelirmiş. Kılıçdaroğlu’nun durumu da buna benziyordu. Yıllar yılı süren AKP-Cemaat ortaklığı sona erip de, biri diğerine darbe yapmaya kalktığında, birinden yana taraf olmayı tercih edecekti. 15 Temmuz darbe girişiminin hemen ardından AKP’nin düzenlediği büyük Yenikapı mitingine MHP ile birlikte CHP lideri de katılacak, Saray’ın siyasi meşruiyetini güçlendirmekten geri durmayacaktı.

Yenikapı'nın hemen ardından gelen Olağanüstü Hal (OHAL) uygulamaları, KHK'lar, kitlesel ihraçlar ve işten çıkarmalar, kapatılan medya organları, acımasızca yapılan akademisyen tasfiyeleri… Kılıçdaroğlu, bütün bu günahların ortaklarından biri olacaktı. Zira yaşananlar, demokrasi ile darbe arasında bir mücadele değil, aksine eski ortakların kıran kırana iktidar mücadelesine benziyordu. Ve Kılıçdaroğlu bu politikasıyla, Cemaat-AKP çatışmasında, taraflardan birine eklemlenmekte asla beis görmüyor, partisini Erdoğan'ın liderliğinde kurulan yeni siyasal anlatının parçası haline getiriyordu.

Pişman değilim!

Sosyal demokrat olma iddiasındaki bir parti lideri, kendi ülkesinin anayasasını bile isteye çiğner mi?

Çiğner!

Üzerine yemin ettiği anayasaya aykırı davranmanın bir suç olduğunu bildiği halde o suçu alenen işler mi?

Adı Kemal Kılıçdaroğlu ise işler!

Hem de, "Anayasaya aykırı ama evet diyeceğiz." diye, kendi ağzıyla itiraf ederek.

2016 yılında, Kürt siyasal hareketinin üzerine devlet seferi düzenlenmesi kararında tam da böyle olmuştu. 25 Temmuz ve 22 Ağustos 2016 tarihlerinde Ankara’da yapılan ve HDP’nin dışlandığı güvenlik toplantılarında, AKP ve MHP liderleriyle birlikte CHP adına düğmeye basan o’ydu.

TBMM’de dokunulmazlıklarının kaldırılmasına koşa koşa destek verdi. Başta Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ olmak üzere, Kürt milletvekillerini hapse attıran parti lideri olma ünvanına böylece kavuşmuş oldu. Üstelik yanına, kendi partisinden bir milletvekilini –Enis Berberoğlu- cezaevine yollayan dünyanın tek sosyal demokrat partisi lideri unvanını da yanına ekleyerek.

On yıl sonra çıktığı canlı yayında, Demirtaş hâlâ hapisteyken, ömründen 9 yıl 7 ay 16 gün çalınmışken, üstelik kesinleşmiş AİHM kararları dahi varken; “pişman değilim” diyecek kadar da cüretkârdı.

Mühürsüz iradenin krallığı

HDP milletvekilleri bir bir cezaevine atılırken, hemen arkasından Kürt illerini kasıp kavuran kayyum fırtınasında da tutumu aynı oldu. HDP’yi destekliyor gözükmekten özenle kaçındı. İtirazları hep söylem düzeyindeydi. Partisini, aktif ve kitlesel destekten uzak tuttu.

İşlediği her günah Saray’ın değirmenine su taşıyor, kaybettiği her seçim otoriterizmin yoluna yeni bir taş daha döşüyordu.

16 Nisan 2017 Anayasa Referandumu’nda da durum aynıydı. Zaten seçimler, devlet aygıtının tümüyle, medyanın ise büyük oranda ele geçirilmiş olduğu koşullarda yapılıyor, adil ve eşit olmayan şekilde gerçekleşiyordu.

Durum böyleyken, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adı verilen tek adam rejimine geçişi sağlayan referandumda, YSK'nın 2,5 milyon mühürsüz oy pusulasını geçerli saymasıyla bardak taştı!

Olay, kalabalıkların büyük tepkisine yol açtı. CHP Parti Sözcüsü Selin Sayek Böke’nin 19 Nisan 2017 tarihli açıklamasında; referandum sonucunu tanımayacakları, referandumun yenilenmesi gerektiği, demokratik tüm hakların kullanılacağı ve gerekirse Meclis'ten çekilmenin bile gündeme gelebileceği ilan edildi.

Parti tabanı heyecanla liderden gelecek işareti beklerken, günler sonra CHP liderinin yaptığı açıklama tam bir hayal kırıklığı yaratacaktı. Kılıçdaroğlu, yapılacak mitingler sırasında sokaklarda sopalı, hatta silahlı kişilerin olacağına ilişkin çok ciddi duyumlar aldıklarını, vahim olaylar çıkabileceği endişesiyle bu gösterilerden vazgeçtiklerini söylüyordu.

Ona göre parlamenter sistem yok edilebilir, laiklik elden gidebilir, hatta Cumhuriyet’in köküne kibrit suyu bile dökülebilirdi. Ancak, birkaç çapulcunun yaratacağı provokasyona asla izin verilemezdi!

Nitekim öyle de oldu.

CHP tabanı bir kez daha sokaklardan uzak tutuldu. Anayasaya aykırı olan referandum sonuçları sineye çekildi. Kılıçdaroğlu yönetimindeki CHP’nin, süreci fiilen kabullenmesiyle de, ülke olarak, kör topal işleyen parlamenter sisteme elveda denildi.

Yıllar sonra, beyefendinin bir marifeti daha ortaya çıkacaktı. Usulsüz referandumla ilgili AİHM'e yapılacak başvuru bile, yapılan onca hazırlığa rağmen Kılıçdaroğlu'nun son anda verdiği talimatla iptal edilmişti.

Sokağa arkasını dönen siyaset

2018-2023 arası yıllar bu koşullarda yaşandı.

Artık parlamenter sistem sona ermiş, Saray rejimine geçilmişti. Muktedirin deyişiyle atı alan Üsküdar’ı geçmişti.

Bundan böyle her şey, ama her şey tek adamın iki dudağı arasındaydı. O tek adam ki, işçilere grev yaptırmamakla övünecek, acele kamulaştırmayla bir gecede köylünün tarım arazilerine el konulmasını sağlayacak, dilediği devlet şirketini kendi yönetimindeki bir fona aktarabilecek, kanun hükmünde çıkaracağı kararnamelerle istediği her şeyi yapabilecekti.

Bir ağacı kesmek bir canlıya kastetmek demekti. Bir hayvanı öldürmek de öyle. Lâkin bir ülkenin hukukunu yok etmek, her şeyini öldürmek demekti!

Öyle ya, insanların hukuktan umudunu yitirdiği koşullarda hakkı, adaleti, eşitliği arayacağı tek bir yol kalıyordu. O da sokaktı!

Ancak, CHP’li elitlerin bir kısmı sokaktan uzak duruyordu. Bunların en başında da Kılıçdaroğlu vardı.

O Kılıçdaroğlu ki sokak muhalefetini, sendikal mücadeleyi, emek hareketini hep küçümsedi. Muhalefetin toplumsal enerjisinin sokaklarda büyümesine hep karşı oldu. Demokratik bir hak olan sokak gösterilerinden, meydanlardan, kitlesel hak aramalarından, neredeyse iktidar kadar korkuyordu.

Hep mikrofonlara konuşuyor, tek başına bağırıp çağırıyor, kızıp öfkeleniyor, afili sözler söylüyordu. Hep Meclis’te siyaset yapmayı, Saray’ı bol bol kınamayı, en sert şekilde protesto etmeyi tercih ediyordu.

Karanlık pazarlığın gölgesinde

Siyasi etik, şeffaflık, ahlak ve dürüstlük konularında hep duyarlıydı, ya da bize öyle geliyordu.

Göründüğü gibi olmadığı 2023 Cumhurbaşkanlığı Seçiminde ortaya çıkacaktı. Seçimin ikinci turunda, ırkçı bir partiyle gizli pazarlıklar yapıp, bir protokol imzalamıştı. Anlaşmada, Zafer Partisi’ne üç bakanlık ile MİT Başkanlığını vermek vardı.

Bu tavrıyla ne siyasi etik dinlemiş, ne de şeffaflıktan eser bırakmıştı. Ahlak ve dürüstlük söylemdeydi. Kendi partisine şeffaf davranmadığı gibi, Altılı Masa ortaklarını aldatmış, yetmemiş ittifak yaptığı Kürtlere de unutulmaz bir kazık atmıştı.

Gelecek yazı: Kılıçdaroğlu'nun günahları (3/4), Değişime direnmenin sefaleti

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/kilicdaroglunun-gunahlari-24-yeni-rejimin-vaftizi,55866?_t=1782422217432 


24 Haziran 2026 Çarşamba

Kılıçdaroğlu'nun günahları (1/4): Kasetle gelen bahar

Yusuf Nazım
T24 | 24 Haziran 2026


Sözüm, uzak geçmişe değil. 2010 sonrası ülkenin adım adım otoriterizmin bataklığına sürüklendiği sürecin önemli aktörlerinden CHP’nin kısa tarihine ilişkin. Öncesi, çok daha uzun bir yazının konusu.

Bir zamanlar televizyonlarda, siyasi parti liderleri arasında tartışmaların yapılabildiği dönemdi. Onu, koltuğunun altında dosyalarla Deniz Baykal’ın arkasında dolaşırken tanıdık. Tartışmadan tartışmaya koşan, konulara hâkim, hesap yapmasını bilen, konuşurken taşı gediğine koymakta becerikli biri olarak kısa sürede Baykal’ın gözdesi olmuştu.

Talih onun yüzüne, olağan şüphelisinin AKP/Gülen Cemaati ortaklığının olduğu gizli/kirli bir kaset operasyonu sonucu, Deniz Baykal'ın görevden istifasıyla gülecekti.

O Deniz Baykal ki, sosyal demokrasinin bölünerek üç ayrı parti hâlinde girdiği 1994 yerel seçimlerinde İstanbul'u %25'le Tayyip Erdoğan'a, Ankara'yı ise %27 ile Melih Gökçek'e armağan etmiş bir lider olarak anılacak; adı, AKP'nin iktidara yürüdüğü yolun taşlarını döşeyen tartışmalı bir figür olarak tarihin sayfalarına yazılacaktı.

Böylece CHP’de, 16 yıllık Deniz Baykal dönemi bitmiş, 13 yıl sürecek Kemal Kılıçdaroğlu dönemi başlamıştı.

Kılıçdaroğlu’nun sonraki yıllarında, otoriterizmin yapı taşları AKP-Cemaat ortaklığının ince işçiliğiyle döşenmeye devam edecekti. Önce 2010 referandumu, sonra 2016 Haziran’ında dokunulmazlıkların kaldırılması, 15 Temmuz 2016 darbe girişimi, arkasından Yenikapı Ruhu, devamında uygulanan OHAL rejimi ve nihayet 2017 referandumuyla geçilen Cumhurbaşkanlığı Sistemi…

Cumhuriyet kuşatılırken

Kılıçdaroğlu CHP genel başkanlığına seçildiğinde AKP-Cemaat ortaklığında, adına Ergenekon denilen operasyonlar dalgalar halinde sürmekteydi. Çok sayıda emekli/muvazzaf asker tutuklanıyor; akademisyenlere karşı üniversitelerde görülmemiş bir cadı avı sürdürülüyor; yazarlar, gazeteciler, aydınlar tutuklanıyordu.

AKP-Cemaat iktidarının pekiştiği, 12 Eylül darbesinin yıldönümündeki 2010 referandumu tam da bu koşullarda yapıldı.

Kılıçdaroğlu, HSYK’nın ve Anayasa Mahkemesi yapısının değiştirildiği, Cemaat kadrolarının yargıya egemen olduğu bu süreci bol bol nutuk atıp kınayarak geçiştirdi.

Kılıçdaroğlu’nun danışmanları

Sağa karşı oldu olası bir sempatisi vardı. Bu, en başta danışman olarak seçtiği kişilerde kendini ele veriyordu. Sağ kökenli, dinci, Cemaatçi kişileri bulmakta çok mahirdi. Diyanet'in “na't”  ve “münacaat” yarışmalarında dereceler almış; Çiller'le, Mehmet Ağar’la, Erkan Mumcu’yla çalışmış olanlar mı dersin; Devlet Bahçeli’ye danışmanlık yapmış olanı mı; yahut Gülen soruşturmasında yargılanan MİT’çiyle 1100 kez telefon görüşmesi yapmış olanı mı… Hepsi, ulvi ve bulunmaz tecrübeleriyle Kılıçdaroğlu’na yol göstermiş danışman ya da baş danışmanlardı.

İçlerinde Cemaat’ in İstanbul Üniversitesi yapılanmasından ceza alanı da vardı, aynı yapıyla ilgili hakkında yakalama kararı olduğu için yurt dışına kaçanı veya AKP’nin kurucu isimlerinden olup bu partiden vekillik yapanı da…

Bunlara, Erdoğan’a danışmanlık yapmış birini, AKP MKYK yedek üyesi başka birini, ya da eski Fazilet Partili bir başkasını veyahut Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü üyesi bir Türkolog olup 30 yıldır MHP'ye oy veren ülkücüyü de eklemek olası.

Ne yurtta sulh, ne cihanda barış

İnsanın bu kadar çok AKP’li, ülkücü, milliyetçi, Cemaatçi danışmanı olur da bunun dış politikaya etkisi olmaz mı?

Olur elbette!

2011’de küresel sistemin modern haramileri Libya’ya çökmeye karar verdiklerinde Kılıçdaroğlu da boş durmaz. Dünyanın en ateşli Filistin destekçisi Kaddafi’nin kellesini aldıkları NATO saldırısına, AKP’nin Meclis’e getirdiği tezkereye onay vermek suretiyle çekincesiz ortak olur.

AKP ile hizalanmak için, partisinin kurucu liderine ait yurtta sulh cihanda sulh ilkesini dahi ayaklar altına alan oydu. Genel başkanlığı döneminde, 2011–2019 arasında, Filistin’in değişmez dostları Irak ve Suriye’yle ilgili tezkerelerin önemli bir bölümüne destek vermekten de çekinmedi.

2019'da, Suriye'deki iç savaşa asker göndermek konusunda "içimiz yana yana evet diyeceğiz" diyen yine oydu. Böylece, ülkenin IŞİD artıklarının eline geçerek soykırımcı İsrail’e altın bir tepside sunulmasının günahlarının da ortağı oldu.

“Solcu” liderden sağcı aday

Kılıçdaroğlu’nun etrafında dört dönen bunca milliyetçi mukaddesatçı danışman, aldıkları maaşların hakkını vermek durumundaydılar.

Verdiler de!

Seçim zamanında harıl harıl çalışarak, dâhiyane parlak fikirleriyle Kılıçdaroğlu’nu aydınlatmaktan geri durmadılar. Bu parlak fikirlerden biri de, 2014 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, göbekten sağcılığa bağlı Ekmeleddin İhsanoğlu’nu aday göstermekti.

O Ekmeleddin ki, çok değil bir yıl sonraki seçimlerde Kılıçdaroğlu’nun adaylık  teklifini reddedip MHP’den milletvekili olacaktı.

Gelecek yazı: Kılıçdaroğlu'nun günahları (2/4), Yeni rejimin vaftizi

 https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/kilicdaroglunun-gunahlari-14-kasetle-gelen-bahar,55827?_t=1782251758450

 

18 Mayıs 2026 Pazartesi

Eurovision’dan Gazze’ye Avrupa’nın vicdan aynası

Yusuf Nazım
T24 | 18 Mayıs 2026

Bir uygarlık, insan haklarını yalnızca düşmanına karşı savunuyorsa,
o artık ahlaki bir ilke değil, jeopolitik bir araçtır.

Dünyada son birkaç yılda yaşananlar, Avrupa ve Amerikan merkezli medeniyet algısının yeniden sorgulanmasına sebep oldu. Her iki kıtada beyaz adamın yüzyıllardır sürdürdüğü kolonyalizme dayalı karanlık geçmiş yeniden görünür hâle geldi. “Medeniyet” örtüsüyle gizlenen kanlı tarih artık daha yüksek sesle sorgulanıyor.

Rusya'nın Ukrayna'yı işgali ve İsrail'in yetmiş yıldır işgal ettiği toprakları genişleterek Gazze'de uyguladığı soykırım bir turnusol kâğıdı gibiydi.

Bir yanda Rusya’ya karşı yükselen ahlaki öfke; kültürel boykotlar, dışlanan sanatçılar, yasaklanan konserler… Öte yanda Gazze’nin yıkımı karşısında korunan bir İsrail ve susturulan protestolar…

Diğer yanda: Gazze’deki işgal ve soykırımın mimarı İsrail’e karşı gösterilen hoşgörü, kültürel etkinliklerde korunma, Eurovision’a katılım, protestocuların susturulması gibi ayrıcalıklı tavır.

Kaçınılmaz olarak şu soruları gündeme getirdi:

Sahi, “medeniyet” bunun neresinde?

Avrupa gerçekten insan haklarını mı savunuyor, yoksa yalnızca kendi politik hizasını mı koruyor?

Soykırımın aynasında medeniyetin iki yüzü

Geçmişle karşılaştırıldığında Avrupa ilk kez savaş nedeniyle bir ülkeye kültürel izolasyon uygulamıyor; ama ilk kez bunu “evrensel ahlak” diliyle pazarlıyordu.

İtalya’daki bir üniversitede Dostoyevski semineri iptal ediliyor, Ukrayna’da Leo Tolstoy müfredattan çıkarılıyor, Rus klasiklerine yönelik kültürel ambargo konuyordu.

Kültür kırımı müzik alanında da aynıydı. Pyotr Ilyich Tchaikovsky’nin Avrupa’daki bazı orkestralarda eserleri programdan çıkarılırken, orkestra şefi Valery Gergiev tüm görevlerinden uzaklaştırılıyor, Münih Filarmoni ile ilişkisi kesiliyordu. Anna Netrebko ise Opera programlarından dışlanarak siyasi açıklama yapmaya zorlanıyordu. Avrupa’nın kültür ve sanat alanındaki ırkçılığı bilim dünyasına da sıçrıyor; Rus akademisyenlerle işbirlikleri askıya alınıyor, Avrupa araştırma ağlarında dışlamalar yaşanıyor ve bazı üniversiteler Rus kurumlarıyla ilişkilerini donduruyordu.

Böylece dünya, Putin’i cezalandırırken bazen Çehov’u yasaklayan, kimi yerde Tolstoy’u linç eden, bazen de Çaykovski’yi mahkûm etmekten geri kalmayan bir “medeni Avrupa”ya tanık oluyordu.

Medeniyetin aynasının kırıldığı yer: Gazze

Sıra, İsrail’e gelince bambaşka bir Avrupa görmekteydik. Seksen yıldır Filistin topraklarının işgalini genişleterek; kanla, ölümle, katliamla, soykırımla bugüne gelen İsrail'e karşı ikiyüzlü bir sessizlik içindeki Avrupa’dan bahsediyoruz. İşte o Avrupa, aynı utanılası çifte standardı Eurovision Şarkı Yarışması'nda da göstermekten geri kalmıyordu.

“Medeni Avrupa” ayrımcılığını bir kez daha net olarak ortaya koyarken şaşırtmıyor. EBU, “ahlaki refleks” göstererek, tereddütsüz şekilde Rusya’yı yarışmadan çıkarırken, İsrail’in Eurovision’a katılımına onay veriyordu.  Rusya'ya karşı uygulanan kültürel ambargoya rağmen İsrail kurumsal olarak korunuyor, uluslararası alanda Rus sanatçılar hedef haline getirilirken İsrailli sanatçılara resmi olarak neredeyse sınırsız bir tolerans tanınıyordu.

Bu ikiyüzlü, çifte standartlı uygulamaya itiraz eden başta İspanya, Hollanda olmak üzere İrlanda, Slovenya ve İzlanda’nın ise, ahlaki ve etik açıdan oldukça anlaşılır boykot gerekçeleri vardı:

İsrail’in katılımı konusunda şeffaf davranmamak, “tarafsızlık” ilkesini ihlal etmek ve Rusya konusunda aldığı tavırla çelişmek.

EBU’nun kararına bazı sanatçılar ve delegasyonlar tarafından da itiraz ediliyor, yarışmanın izleyici kitlesi ise önemli oranda düşüyordu.

Eurovision: Bir barış masalı mı, yoksa endüstriyel propaganda mı?

1950’de kurulan ve ilk yarışmasını 1956’da düzenlenen Eurovision Şarkı Yarışması, II. Dünya Savaşı sonrası Avrupa’yı “kültürel birlik” etrafında toplama projesiydi. Avrupa Yayın Birliği (EBU) tarafından organize edilen etkinlikle, ortak Avrupa kimliği altında televizyon teknolojisinin yayılması ve savaş sonrası sözüm ona bir “medeniyet vitrini” oluşturmak amaçlanmaktaydı.

Oysaki onun tarihi, Eurovision’ın, hiçbir zaman yalnızca müzikten ibaret olmadığını, zamanla daha çok Avrupa’nın kendini dünyaya anlatma biçimine dönüştüğünü gösterecekti.

Zira üzerindeki parıltılı yaldızlar ve gösterişli cila kazındığında, altından Jeopolitik oy blokları, devasa sponsorluk ve reklam ekonomisi, LGBT temsili üzerinden sahte bir “özgürlük vitrini”, kültürel endüstri mantığı ile milyarlarca euroluk yayın ekonomisi çıkacaktı.

Bugün, EBU'nun kuruluşundaki savaş sonrası barış ideali küresel medya markasına; kültürel birlik söylemi sponsorluk ekonomisine dönüşmüş; Avrupa halklarının yakınlaşması idealinin yerini, dünya ötekilerinin acıları pahasına, kendi güvenlik ve konfor alanlarını koruma güdüsü almıştır. Keza ortak insanlık vurgusu görünmez olmuş, bunun yerini de seçici ahlak ile refleks almıştır. Avrupa’nın “medeniyet” dili ile medya-kültür endüstrisinin ekonomik çıkarları birbirine karışmış, insan hakları söylemi ise kimi zaman piyasa değeri kadar savunulur olmuştur.

Bugünden bakıldığında artık, Eurovision’un kültürel bir idealden ziyade, jeopolitik ve ekonomik bir marka alanına dönüştüğü görülür.

Bu çerçevede oluşan ekonominin büyüklüğü; yayın hakları, dijital izlenme oranları, şehir turizmi, reklam, sponsorluk ve oylama gelirleri ile birlikte yüz milyonlarca euroluk bir medya ekonomisi anlamına geliyor.

Kötücül aklın modern yüzü: Avrupa’nın “medeniyet” maskesi

Avrupa’nın medeniyet anlatısı üç temel sütuna dayanmaktaydı: İnsan hakları, demokrasi ve özgürlük.

Bu üç temel kolonun çökmesiyle Avrupa'nın medeniyet miti de tarihe karışmış oluyor. Artık bunların yerini jeopolitik çıkar, sermaye dolaşımı, güvenlik devleti ve çifte standart almış durumda.

Dikkatle bakıldığında, Avrupa’nın “evrensel ahlak” iddiasının aslında, güç merkezli bir seçicilik olduğu çok açık olarak görülmekte. Bu aslında Eurovision ya da Avrupa’nın ikiyüzlülüğü değil; modern “medeniyet” anlatısının ahlaki çöküşüdür.

Avrupa merkezli modern kötülük artık barbar görünmüyor. Takım elbise giyiyor, insan hakları bildirgesi okuyor ve sonra çocuk ölümlerini “yan etki” diye açıklıyor.

Sermaye ile iç içe geçmiş devlet aygıtları, medya, kültür endüstrisi, güvenlik bürokrasisi aynı mekanizmanın parçaları durumunda.

“Yanlış hayat doğru yaşanmaz.”

Bugün, Gazze’deki kirli, ölümcül karanlık sürerken, Avrupa’nın Eurovision sahnesinde parlayan ışıklar gözleri kör etmiş gibi.

Bir yanda notaların, ritimlerin ve melodilerin eşliğinde yükselen alkışlar, öte yanda enkaz altından kulakları tırmalayan çığlıklar.

Bir tarafta, Akdeniz’in öte ucunda çocukları yanan bir ülke, beri tarafta sahnede barış şarkıları söyleyen bir Avrupa.

İnsan sormadan edemiyor:

Avrupa’da medeniyet dedikleri şey, yalnızca iyi aydınlatılmış bir sahne dekorundan mı ibaret yoksa?

Ne demiş Adorno: “Yanlış hayat doğru yaşanmaz.”

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/eurovisiondan-gazzeye-avrupanin-vicdan-aynasi,55264?_t=1779054666379

27 Nisan 2026 Pazartesi

Bütün madencileri asın!

Yusuf Nazım
T24 | 27 Nisan 2026

“Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!” (*)

Doruk Madencilik işçilerinin alın terini sağın, göz nuruna el koyun, emeğini sömürün! Terinin son damlasına kadar tepe tepe kullanın onları.

İşçinin emeğinden kâr üretin; kömür üretin, elektrik üretin. Arkanıza yaslanın, kaloriferlerinizi yakın, ayaklarınızı uzatıp keyif çatın.

Konforunuz hiç bozulmasın, avuçlarınızı ovuşturun, beyler; ışıklarınız pırıl pırıl yansın, mermerleriniz parlasın, araçlarınız çalışsın, fabrikalarınız hiç durmasın. Sırça köşklerinizde keyfinize bakın.

Gelgelelim madencilere…

Sakın ola maaşlarını ödemeyin!

Üretsin ama tüketmesinler!

Doyursun ama aç kalsınlar!

Isıtsın ama soğuktan tir tir titresinler!

Hayat kurtarsın ama kurtulamasınlar!

Sadece kendileri değil; çocukları da aç kalsın! Okul harçlığı alamasın, defter kalem bulamasın, ele güne muhtaç olsunlar!

Bu işyerine sendika giremez, deyin. Sendika isteyeni tehdit edin! Sesini çıkaranı susturun! İtiraz edeni bastırın! Hak arayanı işten atın! Tazminat da neymiş, ödemeyin gitsin!

Doğru yoldasınız beyler, devam edin!

Çünkü bu düzen ancak böyle ayakta kalır.

Biraz daha sabır, az daha gayret, efendiler.

Tekmelediniz, yorulmadınız!

Öldürdünüz, yılmadınız!

Kader dediniz, tınmadınız!


“Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin.

Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!”


Dayak yetmezse süründürün!

Gözaltı korkutmazsa tutuklayın!

Zindanlara, hücrelere tıkın, gün yüzü görmesinler!

Cop sökmezse basın biber gazını, nefessiz kalsınlar!

Tekmeleyin yere düşeni --kadın demeden, yaşlı demeden, çoluk çocuk demeden!

Acımayın feryat figan edene, kanmayın açım diye bağırana, aldırmayın hakkımı isterim diye tutturana!

Korkmayın, vurun abalıya!

Vurun işçiye, garibana, çiftçiye!

Vurun açlara, çıplaklara, göz açtırmayın ayaktakımına –başka türlü devam etmez düzen!

Dikkat edin, zeval gelmesin muktedire.

Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü için çalışsın kanunlarınız. Zeytin ağaçlarını kökünden sökmek için acele çıksın kanun hükmünde kararnameleriniz. Milli güvenlik gerekçesiyle yasaklansın cümle grevler.

Durmayın!

Acele kanunlar çıkarın, ocağını söndürmek için çiftçinin.

Aman vermeyin hak arayana!

Hileyle, desiseyle gidin üzerine yoksulun, garibanın; kurutun hayat damarlarını köylünün.

Bakın, meşe ağaçları, zeytinlikler, kızılçamlar sizi bekliyor orada. Kepçelerinizle, greyderlerinizle, kolluk kuvvetlerinizle gelin; hepsinin kökünü kazımak üzere gelin!

Korksunlar sizden. Yorulsunlar. Aç ve bitap düşsünler. Denize dökecekmiş gibi yürüyün üzerine işçinin, çiftçinin, madencinin!

Şeriatın kestiği parmak acımaz!

Coplarınızla, kalkanlarınızla, kanunlarınızla ilerleyin.

Bakmayın yüreğindeki sızılara anaların, aldırmayın gözündeki yaşlara çocukların, kanmayın acınası sözlerine bu çıplakların!

Copu vurun, gazı sıkın, tekmeyi basın!

Kurun darağacını meclisin kapısına!

Geçirin yağlı urganları birer birer kafasına!

Bütün madencileri asın!

(*) : Han-ı Yağma şiirinden, Tevfik Fikret

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/butun-madencileri-asin,54958?_t=1777238325315