18 Mayıs 2026 Pazartesi

Eurovision’dan Gazze’ye Avrupa’nın vicdan aynası

Yusuf Nazım
T24 | 18 Mayıs 2026

Bir uygarlık, insan haklarını yalnızca düşmanına karşı savunuyorsa,
o artık ahlaki bir ilke değil, jeopolitik bir araçtır.

Dünyada son birkaç yılda yaşananlar, Avrupa ve Amerikan merkezli medeniyet algısının yeniden sorgulanmasına sebep oldu. Her iki kıtada beyaz adamın yüzyıllardır sürdürdüğü kolonyalizme dayalı karanlık geçmiş yeniden görünür hâle geldi. “Medeniyet” örtüsüyle gizlenen kanlı tarih artık daha yüksek sesle sorgulanıyor.

Rusya'nın Ukrayna'yı işgali ve İsrail'in yetmiş yıldır işgal ettiği toprakları genişleterek Gazze'de uyguladığı soykırım bir turnusol kâğıdı gibiydi.

Bir yanda Rusya’ya karşı yükselen ahlaki öfke; kültürel boykotlar, dışlanan sanatçılar, yasaklanan konserler… Öte yanda Gazze’nin yıkımı karşısında korunan bir İsrail ve susturulan protestolar…

Diğer yanda: Gazze’deki işgal ve soykırımın mimarı İsrail’e karşı gösterilen hoşgörü, kültürel etkinliklerde korunma, Eurovision’a katılım, protestocuların susturulması gibi ayrıcalıklı tavır.

Kaçınılmaz olarak şu soruları gündeme getirdi:

Sahi, “medeniyet” bunun neresinde?

Avrupa gerçekten insan haklarını mı savunuyor, yoksa yalnızca kendi politik hizasını mı koruyor?

Soykırımın aynasında medeniyetin iki yüzü

Geçmişle karşılaştırıldığında Avrupa ilk kez savaş nedeniyle bir ülkeye kültürel izolasyon uygulamıyor; ama ilk kez bunu “evrensel ahlak” diliyle pazarlıyordu.

İtalya’daki bir üniversitede Dostoyevski semineri iptal ediliyor, Ukrayna’da Leo Tolstoy müfredattan çıkarılıyor, Rus klasiklerine yönelik kültürel ambargo konuyordu.

Kültür kırımı müzik alanında da aynıydı. Pyotr Ilyich Tchaikovsky’nin Avrupa’daki bazı orkestralarda eserleri programdan çıkarılırken, orkestra şefi Valery Gergiev tüm görevlerinden uzaklaştırılıyor, Münih Filarmoni ile ilişkisi kesiliyordu. Anna Netrebko ise Opera programlarından dışlanarak siyasi açıklama yapmaya zorlanıyordu. Avrupa’nın kültür ve sanat alanındaki ırkçılığı bilim dünyasına da sıçrıyor; Rus akademisyenlerle işbirlikleri askıya alınıyor, Avrupa araştırma ağlarında dışlamalar yaşanıyor ve bazı üniversiteler Rus kurumlarıyla ilişkilerini donduruyordu.

Böylece dünya, Putin’i cezalandırırken bazen Çehov’u yasaklayan, kimi yerde Tolstoy’u linç eden, bazen de Çaykovski’yi mahkûm etmekten geri kalmayan bir “medeni Avrupa”ya tanık oluyordu.

Medeniyetin aynasının kırıldığı yer: Gazze

Sıra, İsrail’e gelince bambaşka bir Avrupa görmekteydik. Seksen yıldır Filistin topraklarının işgalini genişleterek; kanla, ölümle, katliamla, soykırımla bugüne gelen İsrail'e karşı ikiyüzlü bir sessizlik içindeki Avrupa’dan bahsediyoruz. İşte o Avrupa, aynı utanılası çifte standardı Eurovision Şarkı Yarışması'nda da göstermekten geri kalmıyordu.

“Medeni Avrupa” ayrımcılığını bir kez daha net olarak ortaya koyarken şaşırtmıyor. EBU, “ahlaki refleks” göstererek, tereddütsüz şekilde Rusya’yı yarışmadan çıkarırken, İsrail’in Eurovision’a katılımına onay veriyordu.  Rusya'ya karşı uygulanan kültürel ambargoya rağmen İsrail kurumsal olarak korunuyor, uluslararası alanda Rus sanatçılar hedef haline getirilirken İsrailli sanatçılara resmi olarak neredeyse sınırsız bir tolerans tanınıyordu.

Bu ikiyüzlü, çifte standartlı uygulamaya itiraz eden başta İspanya, Hollanda olmak üzere İrlanda, Slovenya ve İzlanda’nın ise, ahlaki ve etik açıdan oldukça anlaşılır boykot gerekçeleri vardı:

İsrail’in katılımı konusunda şeffaf davranmamak, “tarafsızlık” ilkesini ihlal etmek ve Rusya konusunda aldığı tavırla çelişmek.

EBU’nun kararına bazı sanatçılar ve delegasyonlar tarafından da itiraz ediliyor, yarışmanın izleyici kitlesi ise önemli oranda düşüyordu.

Eurovision: Bir barış masalı mı, yoksa endüstriyel propaganda mı?

1950’de kurulan ve ilk yarışmasını 1956’da düzenlenen Eurovision Şarkı Yarışması, II. Dünya Savaşı sonrası Avrupa’yı “kültürel birlik” etrafında toplama projesiydi. Avrupa Yayın Birliği (EBU) tarafından organize edilen etkinlikle, ortak Avrupa kimliği altında televizyon teknolojisinin yayılması ve savaş sonrası sözüm ona bir “medeniyet vitrini” oluşturmak amaçlanmaktaydı.

Oysaki onun tarihi, Eurovision’ın, hiçbir zaman yalnızca müzikten ibaret olmadığını, zamanla daha çok Avrupa’nın kendini dünyaya anlatma biçimine dönüştüğünü gösterecekti.

Zira üzerindeki parıltılı yaldızlar ve gösterişli cila kazındığında, altından Jeopolitik oy blokları, devasa sponsorluk ve reklam ekonomisi, LGBT temsili üzerinden sahte bir “özgürlük vitrini”, kültürel endüstri mantığı ile milyarlarca euroluk yayın ekonomisi çıkacaktı.

Bugün, EBU'nun kuruluşundaki savaş sonrası barış ideali küresel medya markasına; kültürel birlik söylemi sponsorluk ekonomisine dönüşmüş; Avrupa halklarının yakınlaşması idealinin yerini, dünya ötekilerinin acıları pahasına, kendi güvenlik ve konfor alanlarını koruma güdüsü almıştır. Keza ortak insanlık vurgusu görünmez olmuş, bunun yerini de seçici ahlak ile refleks almıştır. Avrupa’nın “medeniyet” dili ile medya-kültür endüstrisinin ekonomik çıkarları birbirine karışmış, insan hakları söylemi ise kimi zaman piyasa değeri kadar savunulur olmuştur.

Bugünden bakıldığında artık, Eurovision’un kültürel bir idealden ziyade, jeopolitik ve ekonomik bir marka alanına dönüştüğü görülür.

Bu çerçevede oluşan ekonominin büyüklüğü; yayın hakları, dijital izlenme oranları, şehir turizmi, reklam, sponsorluk ve oylama gelirleri ile birlikte yüz milyonlarca euroluk bir medya ekonomisi anlamına geliyor.

Kötücül aklın modern yüzü: Avrupa’nın “medeniyet” maskesi

Avrupa’nın medeniyet anlatısı üç temel sütuna dayanmaktaydı: İnsan hakları, demokrasi ve özgürlük.

Bu üç temel kolonun çökmesiyle Avrupa'nın medeniyet miti de tarihe karışmış oluyor. Artık bunların yerini jeopolitik çıkar, sermaye dolaşımı, güvenlik devleti ve çifte standart almış durumda.

Dikkatle bakıldığında, Avrupa’nın “evrensel ahlak” iddiasının aslında, güç merkezli bir seçicilik olduğu çok açık olarak görülmekte. Bu aslında Eurovision ya da Avrupa’nın ikiyüzlülüğü değil; modern “medeniyet” anlatısının ahlaki çöküşüdür.

Avrupa merkezli modern kötülük artık barbar görünmüyor. Takım elbise giyiyor, insan hakları bildirgesi okuyor ve sonra çocuk ölümlerini “yan etki” diye açıklıyor.

Sermaye ile iç içe geçmiş devlet aygıtları, medya, kültür endüstrisi, güvenlik bürokrasisi aynı mekanizmanın parçaları durumunda.

“Yanlış hayat doğru yaşanmaz.”

Bugün, Gazze’deki kirli, ölümcül karanlık sürerken, Avrupa’nın Eurovision sahnesinde parlayan ışıklar gözleri kör etmiş gibi.

Bir yanda notaların, ritimlerin ve melodilerin eşliğinde yükselen alkışlar, öte yanda enkaz altından kulakları tırmalayan çığlıklar.

Bir tarafta, Akdeniz’in öte ucunda çocukları yanan bir ülke, beri tarafta sahnede barış şarkıları söyleyen bir Avrupa.

İnsan sormadan edemiyor:

Avrupa’da medeniyet dedikleri şey, yalnızca iyi aydınlatılmış bir sahne dekorundan mı ibaret yoksa?

Ne demiş Adorno: “Yanlış hayat doğru yaşanmaz.”

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/eurovisiondan-gazzeye-avrupanin-vicdan-aynasi,55264?_t=1779054666379

27 Nisan 2026 Pazartesi

Bütün madencileri asın!

Yusuf Nazım
T24 | 27 Nisan 2026

“Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!” (*)

Doruk Madencilik işçilerinin alın terini sağın, göz nuruna el koyun, emeğini sömürün! Terinin son damlasına kadar tepe tepe kullanın onları.

İşçinin emeğinden kâr üretin; kömür üretin, elektrik üretin. Arkanıza yaslanın, kaloriferlerinizi yakın, ayaklarınızı uzatıp keyif çatın.

Konforunuz hiç bozulmasın, avuçlarınızı ovuşturun, beyler; ışıklarınız pırıl pırıl yansın, mermerleriniz parlasın, araçlarınız çalışsın, fabrikalarınız hiç durmasın. Sırça köşklerinizde keyfinize bakın.

Gelgelelim madencilere…

Sakın ola maaşlarını ödemeyin!

Üretsin ama tüketmesinler!

Doyursun ama aç kalsınlar!

Isıtsın ama soğuktan tir tir titresinler!

Hayat kurtarsın ama kurtulamasınlar!

Sadece kendileri değil; çocukları da aç kalsın! Okul harçlığı alamasın, defter kalem bulamasın, ele güne muhtaç olsunlar!

Bu işyerine sendika giremez, deyin. Sendika isteyeni tehdit edin! Sesini çıkaranı susturun! İtiraz edeni bastırın! Hak arayanı işten atın! Tazminat da neymiş, ödemeyin gitsin!

Doğru yoldasınız beyler, devam edin!

Çünkü bu düzen ancak böyle ayakta kalır.

Biraz daha sabır, az daha gayret, efendiler.

Tekmelediniz, yorulmadınız!

Öldürdünüz, yılmadınız!

Kader dediniz, tınmadınız!


“Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin.

Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!”


Dayak yetmezse süründürün!

Gözaltı korkutmazsa tutuklayın!

Zindanlara, hücrelere tıkın, gün yüzü görmesinler!

Cop sökmezse basın biber gazını, nefessiz kalsınlar!

Tekmeleyin yere düşeni --kadın demeden, yaşlı demeden, çoluk çocuk demeden!

Acımayın feryat figan edene, kanmayın açım diye bağırana, aldırmayın hakkımı isterim diye tutturana!

Korkmayın, vurun abalıya!

Vurun işçiye, garibana, çiftçiye!

Vurun açlara, çıplaklara, göz açtırmayın ayaktakımına –başka türlü devam etmez düzen!

Dikkat edin, zeval gelmesin muktedire.

Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü için çalışsın kanunlarınız. Zeytin ağaçlarını kökünden sökmek için acele çıksın kanun hükmünde kararnameleriniz. Milli güvenlik gerekçesiyle yasaklansın cümle grevler.

Durmayın!

Acele kanunlar çıkarın, ocağını söndürmek için çiftçinin.

Aman vermeyin hak arayana!

Hileyle, desiseyle gidin üzerine yoksulun, garibanın; kurutun hayat damarlarını köylünün.

Bakın, meşe ağaçları, zeytinlikler, kızılçamlar sizi bekliyor orada. Kepçelerinizle, greyderlerinizle, kolluk kuvvetlerinizle gelin; hepsinin kökünü kazımak üzere gelin!

Korksunlar sizden. Yorulsunlar. Aç ve bitap düşsünler. Denize dökecekmiş gibi yürüyün üzerine işçinin, çiftçinin, madencinin!

Şeriatın kestiği parmak acımaz!

Coplarınızla, kalkanlarınızla, kanunlarınızla ilerleyin.

Bakmayın yüreğindeki sızılara anaların, aldırmayın gözündeki yaşlara çocukların, kanmayın acınası sözlerine bu çıplakların!

Copu vurun, gazı sıkın, tekmeyi basın!

Kurun darağacını meclisin kapısına!

Geçirin yağlı urganları birer birer kafasına!

Bütün madencileri asın!

(*) : Han-ı Yağma şiirinden, Tevfik Fikret

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/butun-madencileri-asin,54958?_t=1777238325315
 

 

1 Nisan 2026 Çarşamba

Türk'ün Kışı, Kürt'ün Baharı

Yusuf Nazım
31 Mart 2026

Bir notun açtığı kapı

Kitabın ilk sayfasını açtığımda, arasından küçük bir kâğıt parçası düştü önüme. Üzerinde, tek cümle yazıyordu:

“Kitap eline geçtiğinde kardeşim Sultan’ı ara.”

Notta yazılı telefonu aradım. Sultan’dan dinledim onun hikâyesini.

Haydar, çeyrek yüzyıl önce, hayallerindeki güzel bir dünya düşünü duvarlara resmetmek isterken baskına uğramış, yaralı olarak yakalanmıştı. Ömrünün 27 yılını cezaevinde geçirmiş, müebbete mahkûm biriydi o… Yazarı olduğu öykü kitaplarını göndermişti bana.

İnkârın uzun tarihi

Kürtler...

Devlet nezdinde hep “kırt” muamelesi gördüler. Kürt olduklarını hatırladıklarında ya şaki denildi adlarına ya da terörist.

Ülkenin pastasından paylarına düşen hep azdı. Ne buldularsa ondan çıkarmaya çalıştılar kısmetlerini. Bu yüzden, çoğu kez haine, kaçakçıya çıktı adları. Gün oldu, fındık topladıkları şehirlerden kovuldular, gün oldu bilinmeyen bir dilden konuştukları için hor görüldüler, gün oldu sınır boylarında uçaklarla bombalandılar, öldürüldüler. İktidar aklının yaptığı belgesel filmlerde böyle kaydedildi ahvalleri: köyleri yakıldı, yıkıldı, yerinden yurdundan edildiler.

Hep Türk gibi olmaları istendi onlardan; Türk gibi düşünmeleri, Türk gibi konuşmaları, Türk gibi hissetmeleri…

Yok saymanın resmî dili

Söz uçar yazı kalır.

Az değil, bir yılı aşkın zaman oldu. İktidarla Kürtler arasında “terörü bitirmek” üzere yürütülen görüşmeler sona erdi. Geçen sürede umutlar pompalandı, sözler verildi, hayaller kuruldu.

Sonunda söz uçtu, geride altına imzalar atılmış 51 sayfalık bir komisyon raporu kaldı:

Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu Raporu.

“Terör” sözcüğünün 35 kez geçtiği raporda “Kürt sorunu”nun adı bile anılmamış! Ne “eşitlik” den eser var, ne de “eşit yurttaşlık”tan bir kelam. Kürt’ün “anadili” yoklara karışmış, “yüzleşme” dersen hak getire, “faili meçhuller” de öyle. Ne kayyumların adı var, ne belediye başkanlarına yapılan zulmün, ne de yıllardır hapislerde ömrü çürüyen siyasi tutsakların.

Bu arada öğrendik ki, yüz yıldır ülkenin anasını ağlatan sorun Kürt sorunu değil, sadece terör sorunuymuş meğer! Bunu Kürt tarafı da böyle kabul ediyor. Üstelik altına imzasını da atarak.

Eee, durum böyle olunca, doğal ki devletin de gözüne giriyorsun.

Sorsan, niye böyle? Aman, yazılı belgelerde Kürt sorunu demeyelim; toplumun hassasiyetleri var. Öyle ya, Kürt toplumunun hiç hassasiyeti yok! 

Cevapsız soruların gölgesinde

Bütün savaşlar kötüdür. Üretilen her silah bir cinayet makinesidir. Kimi, cana kastetmek için sarılır silaha, kimi kendini korumak için. Kimileri boyun eğdirmek amacıyla başvurur şiddete, kimi hayatta kalabilmek üzere.

Lâkin cümle savaşlar silahla başlar, sözle biter.  

Savaş ve çatışmalarda söz susar, silahlar konuşur; tuzaklar kurulur, ihanetler yapılır, suçlar işlenir; insanlar ölür, öldürülür…

Çatışma sonrası barış süreçlerinde yüzleşme şarttır. Çatışan taraflar işledikleri o büyük suçları görür, yanlışlarını kabul eder, bunlarla yüzleşirler. İyileşme buradan başlar, yaralar sarılır, acılar hafifler.

Ana dil, insanın yurdu gibidir. Birey, o topraktan alır besinini, bilişsel dünyası onunla gelişir, zenginleşir. Süreç toplantılarında, bırakalım ana dilde eğitimi konuşmayı, bir anneye Kürtçe iki kelamı bile çok gördüler.

“Terörsüz Türkiye Süreci” bir yılını aştı.

Yaşanan bunca acıdan sonra Kürtlerin önüne düşen, küçük de olsa bir kırıntı arıyorum:

Yüzleşmeye hazır mıyız?

Nasıl kapanacak bunca yara? Az da olsa bir ilerleme, umut ışığı var mı?

Kürt’ün adı hâlâ konulmamış!

Demokrasi dersen, zerresinin esamesi okunmuyor.

Aksine, gemi azıya almış bir faşizm tırmandıkça tırmanıyor.

Süreç falan derken Rojava’nın da defterini dürdüler!

Dönüp arkaya bakıldığında, alınan bir arpa boyu yol var mı?

O halde, geçen bir yıldan Kürt’ün payına düşen ne?

Türk gibi düşünmek, Türkçe konuşmak, Türk gibi hissetmek mi?

Öyleyse, iktidarın en büyük başarısı bu olsa gerek: Boyun eğip uslu duran Kürt yaratmak! 

Dışarıdaki hapishane

Beş yıl önce.

Tarih 22 Nisan 2021.

Telefonum çaldı. Arayan Fercan'dı. Sesi, başka ve uzak bir dünyadan geliyor gibiydi:

“Tahliye oldum.” diye fısıldadı.

Yüreğimin yelkenlerini serin bir rüzgâr doldurdu.

“Dışarıdaki büyük hapishaneye hoş geldin.” diye karşılık verdim.

Çocukluk arkadaşımdı. Ne bir haram yemiş, ne cana kıymıştı. Tek suçu, içinde yaşadığı bu köhne, bu kokuşmuş, bu hoyrat düzenin yerine daha güzel bir dünya düşü kurmaktı. O düşü kurmanın bedelini devlet ona, 36 yıllık cezaevi yaşamıyla ödetmişti…

Nicesinin anasını ağlatmıştı bu toplum. Hayatlarında, kendileri için hiçbir şey istemeyen serüvencilerin ayak izleri hâlâ silinmemiş. Özgür, bağımsız, onurlu bir yaşam için nice Haydarların, Fercanların ömrü çalındı. Niceleriyse hâlâ cezaevinde. Devletin, onlar için icat ettiği L Tipi, F Tipi, Kuyu Tipi cezaevlerinin ıssız ve karanlık kuytuluklarında ömür tüketmekteler.

“Terörü” bitirmeye ahdedenler, bu amaçlarında başarılı olabilirler mi, bilmem. Ancak, her şey bir yana, ömürleri demir parmaklıklar ardında heder olan bu insanlar artık özgür olmalı. 

Bitmeyen kış

Uğursuz, yapışkan, isli bir karanlık içindeyiz.

Nicedir, bitmek bilmiyor bu mevsim.

Kış, görülmemiş şekilde ağır geçiyor. Hava zemheri, ayaz. Saçakları buz tutmuş ülkenin, kan dondurucu bir soğuk, iliklere işliyor.

12 Eylül darbesinin grev yasakları hâlâ iki dudak arasında, sürüyor.

Açlıkla sınanıp, dualarla besleniyor çocuklar.

Emekli dersen, ölüm çukuruna terk edilmiş, asgari ücretli ise sefalete.

Kayyum fırtınası hız kesmiyor.

Keyfi tutuklamalarsa gırla devam etmekte.

Muhalif siyasetçiler, Demokles’in kılıcı altında yaşıyorlar.

Adaletin mezarı çoktan kazılmış, hukuk yerle yeksan.

Her gün yeni bir gazetecinin gözaltı, tutukluluk haberi geliyor.

Cumartesi Annelerine kayıplarını aramak hâlâ yasak; gazetecilere gözaltı, gençlere ev hapsi, tivit atana tutuklama rutine dönmüş durumda.

Laikliği savunuyor diye sorguya çekiliyor aydınlar. Eğitim dersen, siyasal İslam’ın kuşatmasında, ilahiler yükseliyor okullardan…

Ne zaman sona erecek bu soğuk kış?

Bu uğursuz, bu yapışkan, bu isli karanlık sürerken gerçek bir baharı olur mu ülkenin?

Türk’ün kışı böylesine sert geçerken Kürt’e bahar gelir mi dersiniz?

 https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/turkun-kisi-kurtun-bahari,54505

10 Mart 2026 Salı

Sessizliğin perdesini yırtan sesler

Yusuf Nazım
T24 | 10 Mart 2026

Sessizlik hiçbir zaman nötr değildir. O, çoğu zaman zalimin yanında, mağdurun karşısında duran görünmez bir tercihtir.

İşte bu yüzden sesler önemlidir. Şakıyarak öten kuş, çağlayarak akan su, hışırdayarak savrulan yaprak… Her bir ses, bir var oluş, sessizliğe karşı bir direniştir, yokluğu delip geçen bir varoluş çığlığıdır. İnce, naif, kalın, hoş, gürültülü; coşkulu, gülen, eğlenceli, ağlayan, yalvaran; öten, şakıyan, hışırdayan… Her ses, insanın dünyaya açtığı bir pencere, ruhun kendini göstermesi, korkuya karşı durmasıdır.

Doğadaki devinimin en güçlü işareti: tüm seslerin yok olduğu bir sessizlik düşünelim. Bireyi, toplumu kuşatan; benliği esir alan. Bütün seslerin parçalandığı, mutlak, yalın, ölümcül bir sessizlik...

Sessizliğin perdesi kalındır. Kolay yırtılmaz. İnsan bazen sesini yutar, içine kapanır, sessizleşir; insan olmaktan uzaklaşır. Ya bedel ödemek istemediği için, ya korkudan, ya çaresizlikten…

Susmak insana dairdir; ama kötüdür. Dilini koparmak, ruhunu kanatmak, korkuya teslim olmak demektir. Bir toplumun susması ise en kötüsüdür.

İnsanın en yaşamsal refleksini yitirmesi kalbinin yavaşlaması, derin bir hiçliğe savrulması demektir.

İşte o anlarda kimi sesler direnir. Sessizliğe meydan okuyan bir çığlık, yaşayanın, direnenin, unutmayanın işareti olur.

Jean-Paul Sartre: Vicdanın ödülü reddeden sesi

Jean-Paul Sartre
Ünlü Fransız filozof, 1964’te kendisine verilen Nobel Edebiyat Ödülü’nü reddeder. Gerekçesi yalnızca kişisel bir tercih değildir; entelektüelin iktidar ve kurumlar karşısında bağımsız kalması gerektiğini savunur.

Ayrıca Cezayir Savaşı sırasında Fransa’nın sömürgeci politikalarına açıkça karşı çıkar, bildiriler yayımlar, yargılanmayı göze alır. Sartre’ın tutumu, “entelektüel konforu” değil, tarihsel sorumluluğu seçmenin sembolü olarak sessizliğin perdesini yırtar.

Émile Zola: Devletin zırhına çarpan bir söz

Émile Zola
Dünya edebiyatının en ünlü yazarlarından Zola,1898’de yayımladığı “J’Accuse…!” (Suçluyorum!) başlıklı açık mektupla, Dreyfus Davası’ndaki devlet destekli antisemitizmi teşhir eder.

Bu metin yalnızca bir yazı değil, devletin resmi anlatısına karşı kamusal bir meydan okumadır. Zola yargılanır ve sürgüne gönderilir. Ama o yazının büyüttüğü ses, Fransa’da kalın bir zırha bürünmüş adalet tartışmasının seyrini değiştirir ve o zırhın çatlamasına sebep olur.

Pablo Neruda: Şiirin sürgündeki sesi

Şilili şair, ülkesindeki baskı dönemlerinde açık siyasi tutum alır, senatörlüğü sırasında hükümeti eleştirdiği için hakkında yakalama kararı çıkarılır ve ülkesini terk etmek zorunda kalır.

Pablo Neruda
Şiirini yalnızca estetik bir alan olarak değil, tanıklık ve direniş mevzisi olarak görür. “Şiir, suskun kalanın sesi olmalıdır” çizgisini hayatıyla somutlar ve suskunluğun perdesini şiiriyle yırtar.

Yaşar Kemal: Hakikati yazıya dönüştüren cesaret

1995’te Alman dergisi Der Spiegel’de yayımlanan “Yalanlar Seferi” başlıklı yazısında Türkiye’de Kürt sorununa ilişkin inkâr siyasetini açıkça eleştirir. Devletin resmi anlatısının dışında konuşur.

Bu yazı nedeniyle hakkında dava açılır ve yargılanır. Yani bir romancı olarak, yalnızca edebiyatıyla değil, kamusal söz alışıyla da bedel öder. Yaşar Kemal bu çıkışıyla sessizliğin perdesini yırtar ve ülkesinin acısını dile getirmenin “ihanet” değil, vicdani bir sorumluluk olduğunu dosta, düşmana gösterir.

Nazım Hikmet: Zindandan yükselen umut

Yaşar Kemal
Dünya şairimiz Nazım Hikmet, komünist bir şair olarak ömrünü daha güzel bir dünya için mücadeleyle geçirir. Bu uğurda defalarca yargılanır, toplamda yaklaşık 13 yıl hapis yatar. Kırk dile çevrilen şiirleri kendi ülkesinde yasaklanır. Vatandaşlıktan çıkarılır.

Ama şiirini geri çekmez, sessizliğin perdesine karşı güçlü bir ses olur. “En güzel günlerimiz henüz yaşamadıklarımız” diyebilecek kadar geleceğe seslenir. Onun cesareti, yalnızca politik bir duruş değil; umudu kamusal alanda tutma ısrarına dönüşür.

Nazım Hikmet
Tarihte, zaten hep böyle olagelmiştir: Sessizlik kalınlaştığında, edebiyat ve sanat o perdeyi yırtmaya çalışır.

Rosa Parks: Sivil itirazın sessiz kararlılığı

Rosa Parks, Amerikalı zenci bir terzidir. 1955’te ırkçılığın hüküm sürdüğü Amerika’nın Alabama, Montgomery’de otobüste yerini beyaz bir yolcuya vermeyi reddeder. O tek “hayır”, ABD tarihinin en uzun süreli toplu taşıma boykotlarından biri olan Montgomery Otobüs Boykotu’nu başlatır.

Rosa Parks
381 gün süren bu eylem yalnızca bir ulaşım meselesi değil; kurumsal ırkçılığın sessiz kabulüne karşı kamusal bir itirazdır. Parks bağırmaz. Slogan atmaz. Ama oturduğu yerde kalması, sessizliğin perdesini yırtan bir sese dönüşür ve o ses dalga dalga ülkenin bütün şehirlerine yayılır.

1968 Yaz Olimpiyatları: Podyumdaki Siyah Eldiven

Bazen en büyük ses, sakin ama kararlı bir “hayır”dan çıkar. 1968 yaz olimpiyatlarından yükselen tam da böyle bir sestir.

ABD’de siyah ırkın ikinci sınıftan sayıldığı yıllardır. 1968 Meksika Olimpiyatları’nda 200 metre madalya töreninde ABD’li atletler Tommie Smith ve John Carlos kürsüde başlarını öne eğip siyah eldivenli yumruklarını havaya kaldırdıklarında tüm olimpiyat stadı şok olur.

Peter, Tommie ve Carlosun, Olimpiyatlar, 1968
Yanlarında duran Avustralyalı atlet Peter Norman da İnsan Hakları rozeti takarak onlara destek vermiştir.

Bu üç cesur insanın ırkçılığa karşı yaptıkları bu eylemden dolayı hayatları kararır. Yaptıkları protesto nedeniyle Smith ve Carlos olimpiyat köyünden çıkarılır; Norman ülkesinde dışlanır. Ama o fotoğraf tarihe geçer Kürsü bir spor anı olmaktan çıkıp politik bir sahneye dönüşür. O gün olimpiyat stadından yükselen o ses, dünyayı kuşatan ırkçılığın kalın perdesinin yırtılmasına sebep olur.

Emin Alper
Emin Alper: Kültürün uluslararası sahnesinde bir vicdan konuşması

Geçenlerde sessizliğin kalın perdesini yırtan başka bir ses Berlin’den yükseldi. Potsdamer Platz semtinin ikonik yapısı Berlinale Palast salonunun her köşesinde kristal gibi yankılandı. Kötücül bir aklın çürüttüğü dünyanın suskunluğuna seslenir gibiydi.

Elinde, 76. Berlin Film Festivali’nde kazandığı Gümüş Ayı Jüri Büyük Ödülüyle, dünyaya çığlığını bırakan, Kurtuluş (Salvation) filminin yönetmeni Emin Alper’di.

Kılıcını çekmiş, sessizliğin perdesine doğru sallıyor, şöyle diyordu:

"En korkunç yalnızlık türü, acı çekerken yaşadığınız yalnızlıktır. Haklarınızı gün be gün kaybederken, kendi vergilerinizle alınmış mermilerle vurulurken, sizi insan bile görmeyenler tarafından bombalanırken, o anlarda tamamen yalnızsınızdır.

Ama kimsenin sizi umursamadığını ve sizi düşünmediğini gördüğünüzde, dünyadaki en yalnız insan olursunuz. O yüzden burada yapabileceğimiz şey, sessizliği bozmak ve onlara gerçekten yalnız olmadıklarını hatırlatmaktır. Gazze’de en korkunç koşullar altında yaşayan ve ölen Filistinliler, yalnız değilsiniz.

Zulmün altında acı çeken İran halkı, yalnız değilsiniz. Rojava’da ve Orta Doğu’da neredeyse bir asırdır hakları için mücadele eden Kürtler, yalnız değilsiniz. Son olarak, benim halkım, yalnız değilsiniz.

Dört yıldır cezaevinde olan sevgili arkadaşım Çiğdem, yalnız değilsin. Tayfun, Can ve Mine, siz de yalnız değilsiniz. Sekiz yıldır hapiste olan Osman Kavala, dokuz yıldır Selahattin Demirtaş ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ve şu anda hapiste olan diğer tüm belediye başkanları. Yalnız değilsiniz.”

*  *  *

Emin Alper ve diğerleri... Bu insanların hiçbiri “güçlü” oldukları için konuşmadı; konuşarak güçlendiler. Onların çıkışları “tekil bir cesaret anı” olmaktan çıkıp, tarihsel bir sürekliliğin parçası haline geldiler. Tarih, bu sürekliliğe ses olup katılan nice isimli/isimsiz kahramanlarla doludur.

Hayat bize şunu öğretir: Sessizlik hiçbir zaman nötr değildir. O, çoğu zaman zalimin yanında, mağdurun karşısında duran görünmez bir tercihtir. Bu yüzden bazı insanlar kısa bir sözle, küçük bir imzayla; ya bir madalyayı reddederek ya da yalnızca ayağa kalkarak o kalın perdeyi yırtarlar. Çünkü zulüm en çok, etrafını kuşatan o derin ve konforlu sessizlikte büyür. Tarih ise yolunu, o sessizliği yırtan küçük ama cesur seslerin açtığı yarıklardan sızan ışıkla bulur.

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/sessizligin-perdesini-yirtan-sesler,54184

22 Şubat 2026 Pazar

Ana dilden doğan devlet: Bangladeş

Yusuf Nazım
T24 | 22 Şubat 2026


21 Şubat, dünyanın dört bir yanında kutlanan Uluslararası Ana Dil Günü’dür. UNESCO’nun 1999’da ilan ettiği bu gün, dil çeşitliliğini, kültürel çoğulculuğu ve her insanın kendi ana diliyle var olma hakkını hatırlatır. Bu tarih yalnızca sembolik bir gün değil, insanlığın ortak hafızasında yer etmiş bir direnişin ve bir halkın kendi diliyle ayakta kalma kararlılığının ifadesidir.

Dil, insanın dünyayla kurduğu ilk bağdır. İnsan düşünmeyi, sevinmeyi, itiraz etmeyi, sevmeyi ana diliyle öğrenir.  Keza, ürettiği kültürel, sanatsal ve estetik değerlerin; masalların, şiirlerin, şarkıların, öykülerin köklerini, insanın ana diliyle kurduğu ilişkiden aldığı açıktır.

Bu nedenle ana dil yalnızca bir iletişim aracı değildir; kimliğin, belleğin ve kültürün taşıyıcısıdır. UNESCO verilerine göre bugün dünyada 7.000’den fazla dil konuşulmakta. Ancak bu dillerin yaklaşık yarısı yok olma tehlikesi altında. Buna karşılık dünya üzerinde yaklaşık 200 devlet bulunuyor. Bu basit istatistik, siyasal sınırlarla kültürel gerçekliğin örtüşmediğini gösteriyor.

Bengal’in uzun yürüyüşü

1947’de Britanya Hindistanı’nın bölünmesiyle kurulan Pakistan iki ayrı coğrafyadan oluşmaktaydı: Batı Pakistan ve Doğu Pakistan. Nüfusun çoğunluğu Doğu’da yaşıyor ve Bengalce konuşuyordu.

Durum böyleyken 1948’de Urduca tek resmi dil ilan edilir. Bu karar, nüfusun çoğunluğunun dilini dışlayan siyasal bir tercihti. Oysaki Bengal halkı için mesele yalnızca dil değildi; eşit yurttaşlık meselesiydi. Bu asimilasyona tepki olarak 1948’de “Bengal Dil Hareketi” kurulur ve “tek tipçi” politikalara karşı başta eyalet başkenti Dakka olmak üzere, Doğu Pakistan’ın belli başlı büyük şehirlerinde binlerin, on binlerin katıldığı kitlesel gösteriler başlar.

1952 yılına gelindiğinde üniversite öğrencileri ve aydınlar “Bengalce resmi dil olsun” talebiyle örgütlenir. 21 Şubat 1952’de Dakka Üniversitesi önünde yapılan gösterilere polis ateş açar; gençler hayatını kaybeder. Bu olay Bengal toplumunun hafızasında bir kırılma noktası olacaktır.

Bu olaydan sonra Ana Dil Hareketi yıllarca sürer. Sonunda, 1956 Anayasası’nda Bengalce, Urduca ile birlikte resmi dil olarak tanınır. Ancak askeri darbeler ve merkeziyetçi politikalar Doğu Pakistan’daki eşitsizlikleri daha da derinleştirir. Dil hareketi giderek ekonomik ve siyasal hak talepleriyle birleşir. 1960’lar boyunca Bengal kimliği daha örgütlü bir siyasal bilince dönüşür. Nihayet 1971’de yaşanan savaşın ardından Bangladeş bağımsızlığını ilan eder.

Tarihte bir dil hareketinin bir devletin doğuşuna bu ölçüde doğrudan zemin hazırladığı örnek pek azdır. Bu açından Bangladeş, bir bakıma ana dil mücadelesinin siyasal sonucu olarak görülebilir.

Çok dillilik ve devlet gerçeği

Bugün birçok ülke çok dilli yapısını anayasal güvence altına almış durumda. Hindistan’da anayasa tarafından kabul edilmiş 22 resmi dil mevcuttur. Bu sayı Çin’de 51, Rusya’da 34, Irak’ta 4, İran’da 8, İtalya’da 11, İngiltere’de 10, ABD’de 8 ve Bolivya’da 37'dir.

Bir zamanlar Güney Afrika’daki Apertheid beyaz azınlık rejimi tarafından yasaklanan çoğunluk dili Zuluca, bugün anayasanın kabul ettiği 11 resmi dilden biridir. İsviçre 4 resmi dille yönetilirken Kanada 2 resmi dili eşit statüde korumaktadır.

Bunların dışında İsviçre'de 4, Kanada'da 2, İrlanda'da 2, Pakistan'da 2, Finlandiya'da 2, Belçika'da 3, İspanya 4, Slovenya'da 3, Singapur'da 5, Lüxemburg'da 3, Malta'da 2, Hollanda'da 2, İtalya'da 4, İsrail'de 2, Bosna Hersek'te 3 dil, bu ülkelerin anayasalarında resmi dil olarak tanımlanmıştır. (*)

Çok dillilik, devletin zayıflığı değil, çoğulcu meşruiyetinin göstergesidir. Dil çeşitliliğini inkâr eden modeller, çoğu zaman siyasal gerilim üretmiştir. Çünkü dil, bir halkın kendini tanıma ve tanıtma biçimidir.

Kürtçe’nin yasaklı tarihi

Kürtçe de bu çerçevede düşünülmelidir. Dünya genelinde 30 milyonu aşkın insanın konuştuğu Kürtçe, Türkiye’de de milyonlarca yurttaşın ana dilidir. Buna rağmen Cumhuriyet tarihi boyunca uzun dönemler yasak ve sınırlamalarla karşılaşmıştır.

1925 Şark Islahat Planı sonrasında Kürt kimliği ve dilinin sistematik biçimde bastırıldığı görülür.  Kürtçe yayınlar yasaklanmış, yer isimleri değiştirilmiştir. Kamusal alanda Kürtçe kullanım fiilen engellenirken, dönemin uygulamalarında sokakta konuşulan Kürtçe sözcükler nedeniyle para cezaları kesildiğine dair güçlü tarihsel tanıklıklar bulunmaktadır.

1980 askeri darbesi yılları da bu baskıyı sertleştiği bir dönem olmuştur. Cezaevlerinde ve kamusal alanda Kürtçe konuşmak yasaklanmıştır. 1990’lardan itibaren bazı yasal engeller kaldırılmış olsa da Kürtçe hâlâ Türkiye’de resmi dil değildir ve ana dilde eğitim anayasal güvence altına alınmamıştır.

Oysa pedagojik çalışmalar, çocukların en iyi kendi ana dillerinde öğrendiğini ortaya koymakta. Ana dilde eğitim kültürel bir ayrıcalık değil, bilimsel bir gerekliliktir.

Dil ve gelecek

Bangladeş’in hikâyesi bize şunu öğretir: Dil bastırıldığında yalnızca kelimeler değil, eşitlik duygusu da zedelenir. Ana dil talebi ayrılık değil, doğal bir tanınma talebidir. Tanınma ise birlikte yaşamanın temelidir.

21 Şubat’ın bugün bir “kutlama günü” olarak anılması boşuna değildir. Bu gün, insanlığın dil çeşitliliğine duyduğu saygının sembolüdür. Çünkü bir dil kaybolduğunda bir halkın sesi kısılır; bir dil yaşadığında ise insanlık çoğalır.

Ana dil insanın evidir. İnsan, evinde kendini güvende hisseder, evinde düşünür, evinde büyür. Diller özgür olduğunda toplumlar da özgürleşir. Ve belki de barış, en önce insanların kendi dillerinde konuşabildiği yerde başlar.

(*) Resmi Dil ve Anayasalarda Düzenlenişi, Yrd. Doç. Dr. Olgun AKBULUT, 2012/3 Ankara Barosu Dergisi

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/ana-dilden-dogan-devlet-banglades,53926

26 Ocak 2026 Pazartesi

Filistinliler ve Kürtler: Kırk katır mı kırk satır mı?

Yusuf Nazım
26 Ocak 2026

Tarihin büyük çöküşüne tanık olduğumuz günlerden geçiyoruz; dünyanın ötekilerinin, dışlanmışlarının, en alttakilerinin üzerine yıkıldığı bir çağın içindeyiz.

Duygusal aklın —sanatı, estetiği, felsefeyi geliştiren; sevgiyi, empatiyi, paylaşmayı yücelten o insanî zekânın— modern çağdaki ilk kolektif toplum denemesi; Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra dünya tek bir kutbun; barbarlığın hâkimiyetine girdi.

Egemen, üstün aklın zehri gemi azıya almış bir biçimde gezegenin güçsüzleri üzerine zerk edilmekte.

Tanrıların insafsız çağında bundan en çok payını alanlar Filistinliler ve Kürtler.

Birinin var olan ülkesi ellerinden çalınmış, diğeri dört parçaya bölünerek topraksız, yurtsuz, devletsiz bırakılmış.

Filistin: Haritalardan silinmiş ülke ve medeniyetlerin sessizliği

Gazze soykırımı, Said Elatab
Filistinliler.

Dünyanın görmezden geldiği ötekileri.

Ülkeleri, onlarca yıldır işgal altında. Talan edile edile ufalmış; halkı ise Gazze ve Batı Şeria'daki iki avuç toprak parçasına sıkışıp kalmış.

Ancak Tanrıların gözü daha fazlasında!

Onlar Gazze'yi istiyorlar!

Burada yaşayan iki milyon Filistinliye gelince. Umurlarında mı? Hayır! Çöllere mi düşecekler? Sina'ya mı? Dünyanın gözden ırak ıssız bir bölgesine mi gidecekler? Kalanlar, Gazze'de kurulacak Riviera'nın sessiz köleleri mi olacak?

Gitmeseler?

Geriye kalanlara ölüm, katliam, soykırım kader olacak.

Nitekim öyle oluyor. Medeni dünyanın gözü önünde bağıra bağıra geliyor yıkım. Ulu orta sürüyor katliam, göstere göstere yapılıyor soykırım. Modern çağın efendilerinin tanıklığında işleniyor cinayet.

Sonuç, on binlerce ölü. Yüz binlerce yaralı. Bir o kadar sakat. Milyonlarca evsiz, barksız; hayatları çalınmış insan.

Dünyanın efendileri, Gazze'nin harabelerinde bir tiyatro sahnesi kuruyorlar. Oyunun adını Barış Kurulu. İşgal yok!  Soykırım yok! Çalınmış topraklar yok! İşlenen insanlık suçları hiç yok! İçini dolarla, petrolle, inşaatla dolduruyorlar.

Gazze'nin viranelerinde can çekişiyor yüz binler. Onlara itiraz etmek yasak! İşgale karşı durmak terörizm, direnmek ise suç!

Medeni çağın üzerine çöktüğü dünyanın ötekileri onlar.

Filistinlilere en yüksek perdeden kükrüyor Tanrılar: 

Kırk katır mı, kırk satır mı?

Dört parça, tek yazgı

2017, Zehra Doğan
Kürtler...

Dünyanın öteki yalnızları; Tanrıların unuttuğu bir kavim onlar.

Ne ülkeleri olmuş, ne devletleri.

Yeryüzünün efendileri onları dört parçaya ayırmışlar.  

Onlarsa boyunlarını bükmüş, dillerini kökünden koparmış, susmuşlar. Zamanla, yaşadıkları ülkeleri yurt eylemişler. Ne var ki, az başını kaldırınca, bir parça itiraz edince, reva görülenden fazlasını isteyince hep hor görülmüş, terörist olmuşlar. Tanrılar, anında kükremiş, öfkeyle yürümüş üzerlerine. Ne yana gitseler ateş; ne yana kaçsalar barut; nereye sığınsalar Enfal. Gittikleri her yer, vardıkları her coğrafya yangın.

Büyük kahramanlıklar da yaratmışlar, büyük ihanetler görmüş, ihanetler de çıkmış içlerinden.

Tanrıların, kendi elleriyle besleyip Orta Doğu coğrafyasına saldıkları Irak Şam İslam Devleti'ni (IŞİD) 2014'te yenmişler!

Öyle ki, yaklaşık 100 bin kilometre kareye kadar genişlemiş; kadınları köle yapmış, onlar için köle pazarları kurmuş, şeriat adı altında zulmü devletleştirmiş bir örgüt; Hristiyanları, bir kısım Müslümanları, Yahudileri, Alevileri, Ermenileri, kendinden olmayanı, kendi gibi olmayanı kese kese, öldüre öldüre, yok ede ede ilerlemiş; camileri, kiliseleri, sinagogları bombalayarak büyümüş, gelip Kobani ve Türkiye’nin kapılarına dayanmış bir devlet…

Kılık değiştiren Tanrılar

Kürtlerse direnmiş!

Kendileri adına, kadınlar adına, inançlar adına, insanlık adına direnmişler. Bombalanan camiler, tahrip edilen kiliseler, parçalanan tarihi mekânlar için direnmişler.

Arkalarında, kılık değiştirmiş tanrıların desteği; Alevi’yi, Hristiyan’ı, Ermeni’yi ölümden, kadını köle pazarından kurtarmış, IŞİD’i yenmişler…

Şimdi, aradan çokça zaman geçti.

Egemen üstün aklın efendileri, bir ke daha Orta Doğu’da türlü hesaplar peşindeler. Suriye’nin kırsalında, habis bir ur gibi kollayıp besledikleri El Kaide ve IŞİD zihniyetli gruplara yol verdiler.

Irak Şam İslam Devleti, Irak’ta yenilmişti. Bu sefer onları, Suriye’nin kırsalından hareketle Şam merkezli bir İslam Devletini kurmaları için buyur ettiler.

Tanrılar, böylece muradına ermiş oldu. Batının en uygarları, yeni İslam Devletini meşrulaştırmak için sıraya diziliyor, boy boy resimler veriyorlar. Bir zamanlar, kendi ülkelerinde bile vahşet saçan, katliamlar yapan; kadını köleleştiren, farklı dinlere ve inançlara tahammülsüz; sanata, karikatüre, notalara düşman bu zihniyetin önünde selam durdular.

Tarihin büyük çöküşüne tanık oluyoruz.

Modern çağın kurduğu değerler sistemi çatırdıyor.

İnsanlık tarihinin medeniyet adına inşa ettiği bütün kurumlar çözülüyor. Yeryüzüne egemen olma hırsındaki üstün aklın kötülüğü insanlığı çürütüyor.

Suriye ülkesi, adına medeni denilen bir dünyanın gözleri önünde, adım adım zifiri bir karanlığa doğru ilerliyor.

Tek renk, tek ses, tek tür olsun istiyorlar.

Farklı olanın sesini kesmek, itiraz edeni kılıçtan geçirmek, daha dün kölelikten kurtulan kadını erkeğe teslim etmek istiyorlar.

Ortalık puslu bir karanlık içinde, isterik çığlıklar arasında, toz duman.

Kinini kılıcıyla bilemiş, nefreti inancıyla muhkem kalabalık bir gürûh; peşlerinde katırlar, ellerinde satırlar…

Tanrılar bu kez Kürtler için gürlüyor.

Kırk katır mı, kırk satır mı?

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/filistinliler-ve-kurtler-kirk-katir-mi-kirk-satir-mi,53512

20 Ocak 2026 Salı

Nobel Barış Ödülü: Kötülükten Doğan Servetin Aklanması

Yusuf Nazım
20 Ocak 2026

Alfred Nobel, 19. yüzyılın en yıkıcı teknolojik sıçramalarından birine imza atan isimdi. Dinamit başta olmak üzere, patlayıcı maddeler üzerine yaptığı buluşlar; madencilikten ulaşıma kadar birçok alanda “ilerleme” olarak sunuldu. Ancak aynı buluşlar, çok kısa sürede modern savaşların, kitlesel imhanın, soykırımların ve endüstriyel ölümün vazgeçilmez araçlarına dönüştü. Nobel, servetini insan ve diğer canlı bedenini parçalayan, şehirleri yerle bir eden bu teknolojiler üzerinden inşa etti.

Kandan doğan servet, barışla aklanabilir mi?

1896’da ölümünden sonra yayımlanan vasiyeti ise dünyaya büyük bir ahlaki çelişkiyi miras bıraktı: Silah ve patlayıcılardan elde edilen bu devasa servetin, insanlığa “en büyük faydayı” sağlayanlara ödül olarak dağıtılması… Bilime, edebiyata ve özellikle “uluslar arasında kardeşliği güçlendirenlere” verilmek üzere tasarlanan Nobel Barış Ödülü, daha en başında bu çelişkinin gölgesinde doğdu. Kötülükten doğan bir sermayenin, barış simgesiyle aklanıp aklanamayacağı sorusu da böylece tarihin önüne bırakıldı.

Nobel’in vasiyeti, kanlı bir savaş makinesinin servetini barışın ödüllendirilmesine dönüştürme fikriyle, tarihin en sert ahlaki çelişkilerinden birini yaratıyordu. Bir silah üreticisinin serveti, insanlığı barışa teşvik edebilecek bir ödül aracına dönüştürülebilir miydi?

Zaman, Nobel Barış Ödülü’nün bu ahlaki vaadini yerine getirmediğini açıkça göstermiştir. Ödül, barışı tesis edenlere değil; çoğu zaman, şiddetin mimarlarına “geçici ahlaki af” sağlayan bir enstrümana dönüşmüştür. Ödülün verildiği tartışmalı kişiliklere göz attığımızda bu çarpıcı gerçeklik hemen dikkati çekecektir.

Bir Madalyanın Utancı: Nobel Barış Ödülü ve Ahlaki Meşruiyet

Henry Kissinger (1973)

Amerika’nın kendi kıtasından 19 bin km uzakta yürüttüğü Vietnam Savaşı sırasında ABD Dışişleri Bakanıydı. Aynı zamanda Kamboçya ve Laos’un gizli bombardımanlarının mimarlarından biri. Vietnam savaşında geride bırakılan milyonlarca ölü, atılan 5 milyon ton bomba, yakılıp yıkılan bir coğrafyanın üstünü örtmek istercesine ödül, Vietnam’da barış gerekçesiyle Kissinger’e verildi. Tepkiler o denli büyüktü ki Nobel Komitesi’nden iki üye istifa etti. Kissinger, ödül törenine katılmadı.

Menachem Begin (1978)

33 yıldır Filistin topraklarını işgal eden, BM kararlarına rağmen bunu sürdüren işgalci İsrail devletinin Başbakanı’ydı. Daha önce ise Irgun adlı Siyonist paramiliter örgütün lideri. Filistinlilere yönelik saldırılar ve işgal politikaları mimarlarından olması bir şeyi değiştirmedi. Enver Sedat ile birlikte Camp David Anlaşması gerekçe gösterilerek, işgalci bir devletin başbakanı olarak ödüllendirildi.

Yitzhak Rabin & Shimon Peres (1994)

49 yıllık Filistin topraklarının işgalci devleti İsrail’in başbakan ve cumhurbaşkanları. Oslo Anlaşmaları gerekçe gösterilerek ödüle lâyık görüldüler. Rabin, daha önce Filistin ayaklanmalarının sert biçimde bastırılmasının sorumlularındandı. Oslo süreci çöktü; işgal ve şiddet devam etti. Nobel Barış Ödülü, Filistin topraklarının geri kalanını da işgal edip Gazze soykırımına giden yolda İsrail devletini daha da cesaretlendirdi.

Barack Obama (2009)

Amerika Birleşik Devletleri’nin 44. başkanıydı. Onun döneminde süren Afganistan ve Irak savaşlarında 1 milyondan fazla insan öldü. Ortadoğu IŞİD ve El Kaide bataklığına dönüştü, Libya fiilen yıkıldı. Nobel komitesi, onun bu “başarılarını” görmezden gelemezdi. Göreve geldikten yalnızca 9 ay sonra Barış Ödülü’nü, “umut ve diplomasi”nin yaratıcısı olarak ona verdi.

Avrupa Birliği (2012)

Nobel komitesi, ödül verecek kimse bulamadığı zamanlar, kurumlara dönerdi yüzünü. 2012 yılında Avrupa Birliğini’ “barışa ve uzlaşmaya katkısı” için lâyık görülmüştü. Oysaki aynı dönemde: Göçmen ölümleri Akdeniz’de rekor kırıyor, silah ihracatı artıyordu. AB, NATO politikalarıyla iç içe geçmişti. Nitekim sonraki yıllarda, aldığı ödülün hakkını verecek, Gazze’de İsrail tarafından yapılan işgal ve katliamlara açıktan destek olarak soykırımın sürmesine katkı sağlamaktan geri durmayacaktı.

Aung San Suu Kyi (1991)

Myanmar’ın demokrasi sembolü olarak ödüllendirildi. Ancak iktidara geldikten sonra Rohingya Müslümanlarına yönelik soykırıma sessiz kaldı. Başbakanlık döneminde, Myanmar ordusunun, Rakhine Eyaleti’nde yaşayan Rohingya Müslümanlarına karşı yaptığı köy yakmalar, toplu katliamlar, tecavüzler sonucu 700.000’den fazla Rohingya, Bangladeş’e kaçtı. BM ve insan hakları örgütleri tarafından “Etnik temizlik” ve "soykırım” olarak tanımlanan sürecin sorumlusuydu. “Zulüm karşısında susan barış figürü” ve “Ahlaki çöküşün simgesi” olarak anıldı. Tarihe, Nobel’in en büyük ahlaki çöküş örneklerinden biri olarak geçti.

Kolombiya Devlet Başkanı Juan Manuel Santos (2016)

FARC ile barış süreci gerekçesiyle ödül aldı. Oysa anlaşma, halk referandumunda reddedilmişti. Ülkede paramiliter şiddet devam etti.

Barış adına kirletilen dünya

Nobel Barış Ödülü, zamanla barışı temsil eden bir değer olmaktan çıkıp, ahlaki ve politik manipülasyonun aracı hâline geldi. 2025 yılında Norveç Nobel Komitesi hızını alamayacak, Barış Ödülünü bir soykırım destekçisine; Venezuela’nın muhalefet lideri María Corina Machado’ya sunmaktan beis duymayacaktı. Karar, tüm dünyada yankı bulurken, ödülün politik algısı üzerine küresel tartışmalar da yeniden alevlenecekti. Machado’nın, 21. yüzyılın en büyük soykırımcı devleti İsrail ve onun koşulsuz destekçisi ABD hayranı olduğunu saklamaması, ödülün “tarafsız barışçılık” kriterinin bir kez daha sorgulanmasına sebep olacaktı.

Ahlaki çöküş bir kez başlayınca, durdurması güçtür. Ödülün serüveni bu kadarla sınırlı kalmaz, Barış ödülü, ahlaki anlamını başka bir iktidar figürüne bağlama girişimine sahne olur. Machado aldığı barış madalyasını, kendi ülkesine savaş açan, petrolüne göz koyan, insanlarını öldüren, devlet başkanını ve eşini kaçıran haydut bir devletin başkanına, Donald Trump’a devretmek ister.

Nobel Komitesi Barış Ödülünün devredilmesine itiraz etse de; anlamının kirletilmesine engel olamaz. Barış için verildiği söylenen ödül, Beyaz Saray’ın, ülkelere tehdit, şantaj, işgal planlarının yapıldığı bir salonunda, güç siyasetiyle özdeşleşmiş bir figüre, üstelik “minnettarlık” ve “liderlik” diliyle sunulur.

Böylece, Norveç Nobel Komitesi eliyle, “Barış adına verilen bir madalya, gücün elinde sessiz bir silaha dönüşmüş.” olur.

“Vietnam’da Barış Yoktur!”

Nobel Barış Ödülü’nü bilinçli ve açık biçimde reddeden yalnızca tek bir isim vardır: Vietnamlı devrimci müzakereci Le Duc Tho. 1973’te, ülkesini yerle bir eden savaşın mimarlarından Henry Kissinger ile birlikte ödüle layık görüldüğünde verdiği yanıt nettir.

Tho, Nobel Komitesi'nin saldırganları ve saldırganı, savaş açanları ve barış yaratanları eşitlediği gerekçesiyle ödülü kabul etmeyi reddeder, verdiği yanıt ise tarihe geçmiştir:

Vietnam’da barış yoktur!

Bu cümle, yalnızca bir reddiye değil, Barış Ödülü’nün tarihine düşülmüş bir ahlak dipnotudur. Çünkü henüz kan akarken verilen bir barış ödülü, barışın kendisine değil, suçun aklanmasına hizmet eder. Thọ’nun reddi, Nobel tarihindeki tek bilinçli reddiye olarak kalmıştır; çünkü çoğu zaman ödül, barışı inşa edenlere değil, onu retorikle temsile indirgeyenlere verilir. Bu yüzden Nobel Barış Ödülü’nü tartışmalı kılan, reddedenlerin azlığı değil; kabul eden vicdanın sessizliğidir.

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/nobel-baris-odulu-kotulukten-dogan-servetin-aklanmasi,53405