T24 | 24 Haziran 2026
Sözüm, uzak geçmişe değil. 2010 sonrası ülkenin
adım adım otoriterizmin bataklığına sürüklendiği sürecin önemli aktörlerinden
CHP’nin kısa tarihine ilişkin. Öncesi, çok daha uzun bir yazının konusu.
Bir zamanlar televizyonlarda, siyasi parti
liderleri arasında tartışmaların yapılabildiği dönemdi. Onu, koltuğunun altında
dosyalarla Deniz Baykal’ın arkasında dolaşırken tanıdık. Tartışmadan tartışmaya
koşan, konulara hâkim, hesap yapmasını bilen, konuşurken taşı gediğine koymakta
becerikli biri olarak kısa sürede Baykal’ın gözdesi olmuştu.
Talih onun yüzüne, olağan şüphelisinin AKP/Gülen
Cemaati ortaklığının olduğu gizli/kirli bir kaset operasyonu sonucu, Deniz
Baykal'ın görevden istifasıyla gülecekti.
O Deniz Baykal ki, sosyal demokrasinin
bölünerek üç ayrı parti hâlinde girdiği 1994 yerel seçimlerinde İstanbul'u
%25'le Tayyip Erdoğan'a, Ankara'yı ise %27 ile Melih Gökçek'e armağan etmiş bir
lider olarak anılacak; adı, AKP'nin iktidara yürüdüğü yolun taşlarını döşeyen
tartışmalı bir figür olarak tarihin sayfalarına yazılacaktı.
Böylece CHP’de, 16 yıllık Deniz Baykal dönemi
bitmiş, 13 yıl sürecek Kemal Kılıçdaroğlu dönemi başlamıştı.
Kılıçdaroğlu’nun sonraki yıllarında,
otoriterizmin yapı taşları AKP-Cemaat ortaklığının ince işçiliğiyle döşenmeye
devam edecekti. Önce 2010 referandumu, sonra 2016 Haziran’ında
dokunulmazlıkların kaldırılması, 15 Temmuz 2016 darbe girişimi, arkasından
Yenikapı Ruhu, devamında uygulanan OHAL rejimi ve nihayet 2017 referandumuyla
geçilen Cumhurbaşkanlığı Sistemi…
Cumhuriyet kuşatılırken
Kılıçdaroğlu CHP genel başkanlığına seçildiğinde
AKP-Cemaat ortaklığında, adına Ergenekon denilen operasyonlar dalgalar halinde
sürmekteydi. Çok sayıda emekli/muvazzaf asker tutuklanıyor; akademisyenlere
karşı üniversitelerde görülmemiş bir cadı avı sürdürülüyor; yazarlar,
gazeteciler, aydınlar tutuklanıyordu.
AKP-Cemaat iktidarının pekiştiği, 12 Eylül
darbesinin yıldönümündeki 2010 referandumu tam da bu koşullarda yapıldı.
Kılıçdaroğlu, HSYK’nın ve Anayasa Mahkemesi
yapısının değiştirildiği, Cemaat kadrolarının yargıya egemen olduğu bu süreci
bol bol nutuk atıp kınayarak geçiştirdi.
Kılıçdaroğlu’nun danışmanları
Sağa karşı oldu olası bir sempatisi vardı. Bu,
en başta danışman olarak seçtiği kişilerde kendini ele veriyordu. Sağ kökenli,
dinci, Cemaatçi kişileri bulmakta çok mahirdi. Diyanet'in “na't” ve “münacaat” yarışmalarında dereceler almış;
Çiller'le, Mehmet Ağar’la, Erkan Mumcu’yla çalışmış olanlar mı dersin; Devlet
Bahçeli’ye danışmanlık yapmış olanı mı; yahut Gülen soruşturmasında yargılanan
MİT’çiyle 1100 kez telefon görüşmesi yapmış olanı mı… Hepsi, ulvi ve bulunmaz
tecrübeleriyle Kılıçdaroğlu’na yol göstermiş danışman ya da baş danışmanlardı.
İçlerinde Cemaat’ in İstanbul Üniversitesi yapılanmasından
ceza alanı da vardı, aynı yapıyla ilgili hakkında yakalama kararı olduğu için
yurt dışına kaçanı veya AKP’nin kurucu isimlerinden olup bu partiden vekillik
yapanı da…
Bunlara, Erdoğan’a danışmanlık yapmış birini,
AKP MKYK yedek üyesi başka birini, ya da eski Fazilet Partili bir başkasını
veyahut Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü üyesi bir Türkolog olup 30 yıldır
MHP'ye oy veren ülkücüyü de eklemek olası.
Ne
yurtta sulh, ne cihanda barış
İnsanın bu kadar çok AKP’li, ülkücü, milliyetçi,
Cemaatçi danışmanı olur da bunun dış politikaya etkisi olmaz mı?
Olur elbette!
2011’de küresel sistemin modern haramileri
Libya’ya çökmeye karar verdiklerinde Kılıçdaroğlu da boş durmaz. Dünyanın en
ateşli Filistin destekçisi Kaddafi’nin kellesini aldıkları NATO saldırısına,
AKP’nin Meclis’e getirdiği tezkereye onay vermek suretiyle çekincesiz ortak
olur.
AKP ile hizalanmak için, partisinin kurucu
liderine ait yurtta sulh cihanda sulh ilkesini dahi ayaklar altına alan
oydu. Genel başkanlığı döneminde, 2011–2019 arasında, Filistin’in değişmez
dostları Irak ve Suriye’yle ilgili tezkerelerin önemli bir bölümüne destek
vermekten de çekinmedi.
2019'da, Suriye'deki iç savaşa asker göndermek
konusunda "içimiz yana yana evet diyeceğiz" diyen yine oydu. Böylece,
ülkenin IŞİD artıklarının eline geçerek soykırımcı İsrail’e altın bir tepside
sunulmasının günahlarının da ortağı oldu.
“Solcu” liderden sağcı aday
Kılıçdaroğlu’nun etrafında dört dönen bunca
milliyetçi mukaddesatçı danışman, aldıkları maaşların hakkını vermek
durumundaydılar.
Verdiler de!
Seçim zamanında harıl harıl çalışarak, dâhiyane
parlak fikirleriyle Kılıçdaroğlu’nu aydınlatmaktan geri durmadılar. Bu parlak
fikirlerden biri de, 2014 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, göbekten sağcılığa
bağlı Ekmeleddin İhsanoğlu’nu aday göstermekti.
O Ekmeleddin ki, çok değil bir yıl sonraki
seçimlerde Kılıçdaroğlu’nun adaylık
teklifini reddedip MHP’den milletvekili olacaktı.
Gelecek yazı: Kılıçdaroğlu'nun günahları (2/4), Yeni rejimin vaftizi












