14 Ağustos 2026 Cuma

Giderayak | Bir çınarın, Coşkun Özdemir'in arkasından

Yusuf Nazım
T24 | 14 Ağustos 2026

Yıl 1952, Şanlıurfa

Delikanlı, dışarının kuru sıcağını üzerinde taşıyarak içeri girdi.

Eğildi, nice öğrenciler yetiştirmiş bir Cumhuriyet kadını olan annesinin ellerinden öptü.

Annesi, oğlunun ona uzattığı diplomaya bir süre gururla baktı. Sonra kaşlarını çatarak:

“Bak oğlum,” dedi, “hastalarından para aldığını duyarsam hakkımı helâl etmem, bilesin!”

İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden çiçeği burnunda mezun bu gencin adı Coşkun Özdemir’di.

Urfa’dan başladığı hayat yolculuğu onu, önce İstanbul Üniversitesi, sonra Haseki Hastanesi, derken Dünya Sağlık Örgütü, Londra National Hospital for Nervous Diseases ve Harvard’a kadar götürecek, annesinin söylediği o sözü kulağında küpe olarak taşıyacaktı.

Bundan dolayı olsa gerek, onu tanıdığım kırk yıla yakın süre içinde ne bir özel muayenehanenin kapısını aralarken ne de bir hastasından para alırken gördüm.

Bazen özel muayene olmak için çok ısrar edenler olurdu.

“Bizim bir hasta derneğimiz var, oraya gel, göreyim,” derdi.

Hastasını dernekte görür, borcunu sorduğunda, “Borcun yok ama istersen makbuz karşılığı derneğe bağışta bulunabilirsin,” diye karşılık verirdi.

Annesinin sözleri kulağından hiç gitmedi. O sözü unutsaydı büyük servetlerin sahibi olurdu. Oysaki ömründe iki odalı, mütevazı bir evden başka mülkü olmamıştı.

Hastalarına, hastalık derecesinde düşkündü. Çıktığı bilim yolculuğunda seçimini nöromüsküler hastalıklardan yana yapacak, ömrünün tamamını kas hastalarına adayacaktı.

1978 yılında kurduğu Türkiye Kas Hastalıkları Derneği, rahmetli eşi Emine Hanım’ın sıkça şikâyet ettiği üzere onun birinci eviydi.

Bir ömürden geçenler

Hastalarla olan ilişkisinin yıllarca tanığı olmuştum. Bıkmadan usanmadan onları dinler; kiminin başını okşar, kiminin ellerini tutar, kendi evlatları gibi sarıp sarmalardı onları. Doğum gününü onlarla beraber kutlamak en büyük mutluluğuydu. Bayramlarda, pikniklerde, davetlerde hastalarıyla birlikte olur; onlarla el ele verir, dans eder, eğlenirdi. Belki de gerçek insan olmanın doruğuydu bu.

Her davranışından yeni bir şey öğrenirdim. Alçak gönüllülüğün, nezaketin, şefkatin, inceliğin erbabıydı. Hastasıyla arasında bütün duvarları kaldırmıştı. Onlara cep telefonunu verir, “Yirmi dört saat açık, ne zaman ihtiyaç duyarsanız arayın.” derdi.

97 yıllık ömürden kimler geçmemiş, o çınarın gölgesinde kimler oturmamıştı ki…

Yaşar Kemal’le, Sebahattin Eyüboğlu’yla, Melih Cevdet’le, Vedat Günyol’le, İlhan Selçuk’la dosttu. Ruhi Su’dan türküler dinlerdi, Nail Çakırhan’dan türlü türlü anılar, Can Yücel’den küfürler; hepsiyle dost sofralarında buluşurlardı. Attilâ İlhan şiirlerini okurdu ona, Aziz Nesin’se fıkralarını. Halet Çambel’in dostuyken doktoru olmuştu. Son günlerinde hastanede, tekerlekli sandalyede onu süren de oydu.

Gazi Yaşargil, Türkan Saylan, Edip Aktin ve Rana Kartal gibi yüksek entelektüel birikime sahip; kimi, alanlarında dünya çapında zirveye ulaşmış, kimi 1960’ların aktif siyasi/sol aydın kimliğine sahip olmuş hekimlerle sıkı arkadaştı.

Mücap Ofluoğlu, Mehmet Başaran, Server Tanilli, Hıfzı Topuz da sığdı o ulu çınarın gölgesine; Doğan Kuban, Orhan Bursalı, Oktay Akbal ve Uğur Mumcu gibi adını sayamadığım daha niceleri de. Azra Erhat da geçti ömründen, Hakkı Tonguç ve Jale İnan da.

İyilik ve dostluk sınır tanımazdı. Jerry Lewis’i gördü o çınar; yakından tanıdı, hayran kaldı, çalışmalarını örnek aldı. Dünyanın en prestijli nöroloji kliniğinde, dünyanın en ünlü nörologları Miller Fisher’ı da tanıdı, Raymond Adams’ı, Robert Young’ı da... Aynı klinikte onlarla birlikte çalıştı, arkadaşlık yaptı.

Gazze’de çocuklar ölürken ben niye yaşıyorum?

Her şeyden öte, o bir direnişçiydi.

12 Eylül darbesine de karşı çıktı, YÖK’e de. Bazen öğretim görevlilerinin önündeydi, bazen üniversite öğrencilerinin. Herkesi anlayışla, sevgiyle, hoşgörüyle saran, kucaklayan bir kişiliği vardı. En zor zamanlarda İstanbul Tabip Odası Başkanlığını yaptı, hak mücadelesinin içinde oldu. Darbeciler tarafından üniversitedeki kürsüsünden uzaklaştırıldığında yılmadı. Ayrıldığı her yere alkışlarla geri döndü. Yapılan ilk seçimlerde büyük çoğunlukla yeniden seçildi.

Gezi Direnişi patlak verdiğinde 83 yaşındaydı. Bir belgesel filmin galası için bulunduğumuz Diyarbakır’da, İstanbul’a dönmek için can atan yine oydu. Direnişin son günü Taksim Meydanı gaza boğulduğunda, soluk soluğa kendini Taksim Metrosu’na atan da.

Tıp öğrencilerinin idolü, kas hastalıklarının babası, umutsuzların sığınağıydı. Yeri geldi, köşklerde, saraylarda ağırlandı, yeri geldi elinde dövizlerle yürüdü, sokakta slogan attı. Onu, hastalarını korumak için kendini derneğin kapısına zincirlerken de gördük, Filistin halkına destek olmak için gittiği işgal topraklarında Yaser Arafat’la görüşürken de.

Hayatın bütün kötülüklerine karşıydı. Ne var ki kötülüğün egemen olduğu bir çağda yaşıyordu. Böyle bir çağda yaşamak, giderek yüreğinde onulmaz bir ağrıya dönüşmekteydi. Bir gün telefondaki sohbetimizde, “Gazze’de çocuklar ölürken ben niye yaşıyorum ki?” dediğinde donup kalmıştım.

Yaptığımız Düşümdeki Uçurtma belgesel filminin galası için dolaştığımız Kürt illerinde, yöre insanıyla hemhâl olmak için nasıl da çırpınıyordu. Bir çocuk gibi sağa sola koşturuyor; konuşuyor, dinliyor, öğreniyor, öğretiyordu. Kürtleri, Süryanileri, Keldanileri ilk defa bu kadar yakından tanımıştı. Döndüğümüzde gezi izlenimlerini anlattığı o uzun yazının sonu, “İki halkın (Türkler ve Kürtler) demokrasi, insan hakları, laik düzen hedefinde birleşmesi ve bu taleplerini öne çıkararak bir dayanışma içine girerek mücadele vermesi Türkiye’yi aydınlığa çıkaracaktır,” diye bitiyordu.

                                                               Bir ömürden geçenler

Giderayak...

2019 yılındaki doksanıncı yaş kutlamasının sinevizyon gösterisini bizzat hazırlamıştım. Filmin son karesinde, “Yüzüncü doğum gününde buluşmak üzere,” diye yazıyordu.

Salonun kahkahaya boğulduğu o gün bana söz vermişti. Yüzüncü doğum gününü de birlikte kutlayacak, yine ben hazırlayacaktım video gösterimini.

Son yıllarında yeni bir sözcük sızmıştı dağarcığına. Cümlelerini hep “giderayak” diye kurmaya başlamıştı. Giderayak nasihatler veriyordu bize:

“Giderayak, kulağınıza küpe olsun çocuklar…”

“Giderayak, şunu da söylemeliyim ki…”

“Giderayak, bir şiir okuyayım size… Bir anımı daha anlatayım çocuklar…”

Hayatın ömründen çaldığı onca zamana karşı, içinde delifişek bir yürek taşıyordu. Seksen yaşındayken, Sunay Akın’la yaptığımız etkinliklerin birinde, bir metre yüksekliğindeki sahneye atlayarak çıkmaya kalkışması, tüm salonun yüreğini nasıl da ağzına getirmişti.

Ne var ki zaman acımasızdı. Her geçen gün, ömründen biraz daha çalmaya devam ediyordu. Kanser oldu, direndi, onu yendi. Doksanında düştü, bacağını kırdı, dayandı. Hastalıklar geçirdi, kalçasını kırdı, yoğun bakımlara girdi, öldü öldü dirildi. Doksan beşindeydi, bir kez daha kalçasını kırdı, yine direndi; doğruldu, yeniden ayağa kalktı.

Hayatla ölüm arasındaki çizgi iyiden iyiye inceldiği zamanlarda, “Ben yolcuyum artık,” diyordu. “Olur mu Hocam, daha 100. doğum gününü kutlayacağız,” diye karşılık verirdim. “Haa, öyleydi değil mi?” diye muzipçe gülümserdi. O bir direnişçiydi, direnmeye devam ediyordu.

Anneme verdiğim söz

En son bir ay önce telefonda görüntülü görüşmüş, uzun uzun sohbet etmiştik.

10 Ağustos günü kahvaltıda, doksanındaki annem, “Coşkun Hoca’yı arasana,” demişti. “Tamam anne, akşam arayacağım,” diye karşılık vermiştim ona.

O akşam arayamadım! Ölüm, benden önce davranmıştı. Haberi aldığımda, ciğerimden kocaman bir parça koptu sandım.

Ansızın gitti!

Çok istiyordu, olmadı, Gazzeli çocuklardan sonra gitti.

Tıp camiası, müstesna bir değerini kaybetti; ülke bir çınarını, kas hastaları babasını, umutsuzlar sığınağını.

Geride hiç dolmayacak kocaman bir boşluk bıraktı. 97 yıla öyle çok şey sığdırmıştı ki, ona doyamadık. Yüzüncü doğum gününü kutlayamadan gitti.

Bir pazar tezgâhının tenhalığında içimde kalanlar

Bir zamanlar, bir belgesel film yapacaktık onun için. Adı Giderayak olacaktı, senaryosunu bile hazırlamıştım; yapamadım, içimde kaldı.

“Geciktin, atla gel, topla çocukları, buluşalım,” diyordu; gelemedim, içimde kaldı.

Nail Çakırhan’ın beldesine, Akyaka’ya gelecek, dönüşte bana uğrayacak, birlikte güzel düşler kuracaktık; o güzel düşleri bir daha kuramadık, içimde kaldı.

Anneme söz vermiştim; o akşam onu arayacaktım. Yaralı bir kuş ağırlığındaydı yüreği, durdu; arayamadım, içimde kaldı.

12 Ağustos, Çarşamba, Ürkmez

Gökyüzünde dolunay, güneşi tutmak için sabırsızlanırken, mevsim sonbahara yaklaşıyor.

Hemen ötede mandalina bahçeleri, tez elden meyveye dönmenin telaşında ağaçlar. Yüzümde serin bir poyrazın dokunuşları, burnumda tuzlu deniz kokusu, kalbimde hüzün.

Alıp başımı gitmişim. Ertesi gün açılacak pazarın hazırlıkları sürüyor.

Dudaklarımda kıpır kıpır sözcüklerin beni sürüklediği bir tuhaf diyardayım. Son sözümü de söylüyor, henüz kurulmamış bir pazar tezgâhının tenhalığında bitiriyorum yazımı.

Seni çok özleyeceğiz…

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/giderayak-bir-cinarin-coskun-ozdemirin-arkasindan,56627?_t=1786657890437


21 Temmuz 2026 Salı

Asma Yaprağı: Ardahan’ın Michelangelo’su

Yusuf Nazım
T24 | 21 Temmuz 2026

İnsanlığın ilk utancı bir meyveden değil, bir bakıştan doğmuştur. 

Yasak Meyve

Âdem ve Havva, cennette tamamen çıplak ve kusursuz bir masumiyet içinde yaşamaktadırlar. Bu dönemde ne utanç duygusunu ne de iyi ile kötünün farkını bilirler. Yılanın (veya Şeytan'ın) kandırmasıyla, kendilerine yasaklanan "İyi ve Kötüyü Bilme Ağacı"nın meyvesini yerler. Meyveyi yer yemez ikisinin de "gözleri açılır" ve o ana kadar fark etmedikleri çıplaklıklarını görüp büyük utanç duyarlar. Düştükleri bu çaresizlik ve utanç içinde, cennet bahçesindeki incir ağacının yapraklarını koparıp birbirine dikerek kendilerine ilk giysileri (önlükleri) yaparlar.

İncir yaprağı, Âdem ve Havva anlatısında insanoğlunun çıplaklığını, utancını ve günah bilincini keşfetmesini simgeler. Kutsal kitaplarda (özellikle Tevrat ve Kur'an'da) yer alan bu sembol, insanlık tarihinin en bilinen örtünme ve masumiyeti kaybetme hikâyesidir.

İncir yaprağı kimi resimlerde yerini asma yaprağına bırakır. Heykellerde, fresklerde, minyatürlerde, insan bedenini örten o küçük yeşil yaprak, zamanla yalnızca çıplaklığı değil, insanın korkularını da örtmeye başlar. Çünkü yaprak, bedeni örttüğü kadar zihni de örtebilir.

"Büyük İncir Yaprağı Kampanyası"

Micelangelo'nun orjinal Davut'u ile 1873'ten
önce Palazzo Vecchio'nun önündeki Davut
Sanat tarihinde ve kültürel anlatılarda incir yaprağı yerine asma (üzüm) yaprağı çok sık kullanılmıştır. Hristiyanlık öncesi pagan heykelleri (örneğin Antik Yunan tanrıları) daha sonra Hristiyan otoriteler tarafından sansürlenirken, o kültürün parçası olan asma yaprakları da sıklıkla kullanılmıştır.

Çizimlerde, heykellerde ve karikatürlerde cinsel organların bir yaprakla kapatılması geleneği, doğrudan Âdem ve Havva hikâyesi ile Katolik Kilisesi'nin başlattığı "Büyük İncir Yaprağı Kampanyası"na dayanır.

Rönesans dönemindeki sanat eserlerinde insan vücudu tüm çıplaklığı ve doğallığıyla sergilenmekteydi. 16. Yüzyıldaki Karşı Reformasyon döneminde Vatikan'daki çok sayıda heykel ve freskin çıplak figürleri sonradan alçı, mermer, boya ve çeşitli örtülerle sansürlenmeye başlandı. Sonraları buna incir/asma yaprakları da eklenir.

Zamanla bu görsel kalıp, tüm çıplak insan figürleri için bir "sansür ve utanç" sembolü haline gelir. Bu sansür geleneğinin tarihteki en ünlü kurbanı ise Michelangelo'nun heykelleri olmuştur.

“Kilisede bir genelev manzarası”

Rönesans’ın dâhisi Michelangelo Buonarroti, insan vücudunu Tanrı’nın en kusursuz yaratısı olarak görür ve eserlerinde çıplaklığı saflığın, gücün ve ilahi güzelliğin sembolü olarak kullanırdı.

Ancak ölümünden hemen önce ve sonra, eserleri tarihin en büyük sansür dalgasıyla karşı karşıya kalır. Sansürle birlikte Michelangelo’nun çıplak eserleri, ya pantolonlar giydirilerek, ya kumaşlarla örtülerek ya da boyanmak suretiyle sansürlenir.

Vatikan’daki devasa Kıyamet Günü Freski de bu sansürden payını alır. Michelangelo bu eserinde, cennete giden ve cehenneme atılan yüzlerce figürü tamamen çıplak olarak resmetmiştir. Kilise yetkilileri bunu "kilisede bir genelev manzarası" olarak niteler ve sanatçı henüz sağken figürlerin mahrem yerlerinin kapatılmasına karar verir.

Ardahan’ın Michelangelo’su

Ardahan.

Karın, kışın, zemherinin coğrafyası. Şairin dediği gibi, “yedi ay kıştan sonra” yaprağın bile yeşermeye fırsat bulamadığı yokluğun, yoksulluğun şehri. 

Ardahan’ın ovası, Damal’ın yaylaları, Çıldır Gölü’nün aynası bir süredir şenlikli. Rüzgârı yakalamaya çalışan yelkenler, bozkırda renk cümbüşü içinde yol alan bisikletler; rengârenk formaları ve taytlarıyla pedal çeviren gençler ve çocuklar ile bunların birbirine karışan kahkahaları…

İçlerinde bir de kamu yöneticisi var.

Şehrin valisi: Mehmet Fatih Çiçekli.

Yelken, kürek ve bisiklet sporcusu bir vali.

Vali ama içinde kıpır kıpır bir insan yaşıyor. Yelken de açıyor, kürek de çekiyor; bisiklete binip kayak da yapıyor.

Geldiğinden beri şehre renk katmış. Ardahan’da bisiklet festivali düzenliyor, Çıldır Gölü’nde su sporları yaptırıyor…

Spor ruhunda var. Çevresinde bisiklet meraklıları; bir gün Göle’ye pedallıyorlar, başka bir gün Damal’a veya Çıldır’a.

14 Mart Tıp Bayramını da kutluyor, Polis Haftasını da. Oldukça neşeli biri. Neşesini kendine saklamıyor. “Çay, simit, peynir benden” diyor, halkı galeyana değil, nehir kenarına pedal çevirmeye çağırıyor.

Devletin yalnızca yasak koyan, emir veren, hizaya sokan değil, hayatı güzelleştiren bir yüzü de olabileceği inancında. İşte o inancın eseri tüm bunlar.

Belki büyük devrimlerin değil, büyük kahkahaların yolunu döşeyecek, küçük ama neşeli işlerin yolunu açan bir inanç.

Bozkırın neşesini çalan hoyratlık

Vali Bey’i tanımam, politik fikirlerini de bilmem, bunun fazla önemi de yok.

Fakat geçenlerde üzülerek izledim.

Kaderin, yoksulluğun belini kıramadığı o şehirde, çocuklara ve gençlere bir parça mutluluğu çok görenler oldu. Karanlıkta yakılmış küçük bir mum ışığını hazmedemeyenler…

Bozkırın neşesine ket vuran kötücül ses Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünden yükseldi.

Orta çağ karanlığında Michelangelo’nun eserlerine pantolonlar giydirip, kumaşlarla boyayan ilkel zihniyetin sesiydi bu. Kral Davud Heykelinin önünü, yarım metre boyutunda, alçıdan yapılmış incir yaprağıyla kapatan el, bu sefer bir CHP milletvekilinin eliydi.

Kars milletvekili İnan Akgül Alp, karın ve zemherinin ayazına neşe katan mutluluğun “kamu yönetimini yozlaştırdığı” inancındaydı. Öyle ki “taytla gezip akşama kadar bisiklet sürdüğü” için valiyi devletine ihbar ediyordu.

İçişleri Bakanına seslenerek valinin görevden alınmasını, olmazsa önüne asma yaprağı takılmasını istiyordu. Handiyse, valinin katrana batırılıp tüylenerek meydan meydan dolaştırılmasını önerecekti…

İhbar yerini tez buldu, mızrak hedefini vurdu. Karanlık, karanlığı besledi; şimdilik de olsa bozkırdaki o cılız mum ışığı söndü.

Ardahan Valisi Mehmet Fatih Çiçekli görevden alındı.

Ardahan’ın gün görmemiş çocuklarının, gençlerinin ağızlarındaki o küçük gülümseme kurudu.

Bir şehrin neşesi sustu. Geride sanata, kahkahaya, mizaha düşman zalim bir hoyratlığın izi kaldı.

Bir valinin taytına örtülmek istenen asma yaprağı, bu kez insanlığın yeni bir utancına dönüştü.

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/asma-yapragi-ardahanin-michelangelosu,56278?_t=1784585491966

16 Temmuz 2026 Perşembe

İçimizdeki kahkahaya kıydılar

Yusuf Nazım
T24 | 7 Temmuz 2026

"Diktatörler mizahtan nefret eder çünkü gülünç duruma düşmek, güçlerini yok eder." – Milan Kundera

Bu ülkede yalnız düşünceler değil, kahkahalar da yargılandı. Çünkü iktidarlar bazen en çok gülen insanlardan korkar.

Sanat konuşan çocuklar

1971 yılının Eylül ayıdır. Ankara 1 Numaralı Mamak Askeri Cezaevi koğuşlarından birinde, iki genç insan zaman zaman bir araya gelip söyleşirler. Kimi zaman bir havalandırma sırasında volta atarken, kimi zaman bir ranza altı karanlığında sıcak çaylarını yudumlarken...

“Reis” der genç olanı, “biz edebiyattan geldik, edebiyattan…”

Nazım Hikmet’ten, Ahmet Arif'den bahseder; Bekir Yıldız'dan, Yaşar Kemal'den... Bilgesu Karasu'yu, Fürüzan'ı tartışır, Edip Cansever, Turgut Uyar, Cemal Süreya ve daha nicelerini...

Kendi kuşaklarının talihsizliğinden bahseder:

“Bu yeni kuşak, kültürden de nasibini alamadı. Örneğin, Beethoven'i doya doya dinleyemedi. Ayzenştayn’ın, Pudovkin'in filmlerini bile rahatça, tat alarak izleyemediler. Düşünsene, bir resim sergisini bile şöyle içlerine sindire sindire gezip görme olanağı bulamadılar. Yahu bu çocuklar, doğru dürüst âşık bile olamadılar... Büyük eksiklik bunlar... Büyük eksiklik...”

Dudaklarında sanata, edebiyata ve aşka dair naif sözcükler taşıyan bu delikanlı, bu konuşmadan 7 ay sonra, 25 yaşında devlet tarafından asılarak öldürülür.

Adı Deniz Gezmiş’tir.

Başını taşa çaptı(!)

3 Mart 1991, Ankara.

Konya-Adana yolu üzerinde, uzaktan, yekpare bir mezar taşı gibi görünen binanın bodrum katında; soğuk, nemli bir hücrede ölüm, var olmakla yok olmak arasındaki incecik çizgide bir kez daha sabırsızca dolanmaktadır…

Binadaki Emniyet Genel Müdürlüğü’nün Derin Araştırma Laboratuvarından (DAL) ürkütücü sesler gelmektedir. Boğuk, canhıraş, tüyler ürpertici seslerdir bunlar. Hücreden hücreye yankılanan, kulakları tırmalayan sesler…

Ankara Emniyeti’nin DAL hücrelerinden yükselen çığlıklar, ertesi günün gazete manşetlerinde bir ölüm haberine dönüşür.

Polis kayıtlarındaki gerekçesi, çoğu kez olduğu gibi kısa ve insafsızcadır. Gazete manşetlerinde de aynı kısa ve insafsızlıkta yer alır: “Başını taşa çarparak öldü.”

Evet, böyle der devletin kayıtları. Sorgu sırasında "yer gösterme/tatbikat" için dışarı çıkarıldığında kaçmaya çalışırken başını taşa çarparak ölmüştür genç!

Oysaki ölüm sebebinin "pankreas kanaması" olarak geçtiği Adli Tıp Kurumu raporu öyle demeyecektir. Onun, Derin Araştırma Laboratuvarının özel uygulamaları sırasında çığlıklarını duyanlar, tuvalete polislerin kollarında yürüyemeyecek halde sürüklenerek götürüldüğünü görenler, onca kötü muameleye tanık olanlar da öyle…

O bir emekçidir. Çıraklıktan yetişmedir. Emeğini, alın terini OSTİM’in atölyelerinde, Siteler’in sokaklarında emek sömürüsüne karşı; hak ve adalet için yoğurmuştur.

Bulunduğu her ortamda, çalıştığı her yerde sevilen, örgütlü, devrimci bir işçi önderidir.

O da diğerleri gibi, uzun olmayan ömründe kendisi için hiçbir şey istememiştir. Geleceğe, temiz bir ülke bırakmaktan başka hayali yoktur.

Devlet tarafından öldürüldüğünde 28 yaşındadır.

Adı İmran Aydın’dır.

Geleceğe miras kalanlar

68 ve 78 kuşağı böyleydi.

Ömürlerini, kendileri için hiçbir şey istemeden heder feda eden insanlardan oluşan bir kuşaktı. Kurdukları o büyülü düşlerden çocuklarına miras olarak bıraktıkları sadece kimi isimler oldu.

Özgür, Barış, Devrim, Umut, Deniz…

İmran Deniz Göktaş bu isimlerden biriydi.

Kendisine sorulma şansı olsaydı, devlet tarafından öldürülmüş iki insanın adını aynı bedende taşımak ister miydi, bilinmez

Ardılı olduğu kuşaklardan ona miras olarak kalan sadece isimler değildi. Ülkesine düşkünlük, insan sevgisi, dayanışma ruhu da bu mirasın parçasıydı.

Gençler tarafından düzenlenen bir yaz kampına destek için arandığında bir gösterisinin bütün gelirini, “alın sizin olsun” diyecek kadar yüce gönüllüydü.

Okuduğu İnşaat Mühendisliğini kendine uygun bulmayıp psikoloji okumuş, sinema ve televizyon alanında yüksek lisansa başlamıştı.

Kısa hayat yolculuğunun onu getirdiği yer gülmece olmuştu.

Komedyendi.

İçinden, güzel günlerle bezeli bir ülke geçiyordu.

Sözleri vardı hayata söyleyecek. Söyledikleriyse mizahtı, şakaydı, kahkahaydı.

Şaka da olsa, kelimeleri düşlerinin aynasıydı. Ve o, sahnedeki aynasını topluma tutuyordu.

Aynaya bakan herkes gülüyordu. Kendi düşkün, sefil, acınacak hallerine gülüyorlardı.

Baskının, zorun, adaletsizliğin karşısında kahkahaların gücüne güveniyordu. Alay ediyor, tiye alıyor, gülüyor, güldürüyordu. Otoriterliğin karanlığı, mizahın keskin ve aydınlık zekâsı karşısında tutunabilir miydi?

Adaletin yok olduğu; şiddetin, bastırmanın, zorbalığın zirveye çıktığı zamanlarda, kalabalıkların üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi oluyordu.

İşte böyle zamanlarda birilerinin çıkıp insanları güldürmesi gerekiyordu.

O çıktı ve bunu yaptı. Neşeye hasret kalmış insanları güldürdü; güldürürken düşündürdü.

Bazı kabuk tutmuş yaralara iğne batırdı. Yarası olan gocundu, unutanlar utandı, bilmeyenler öğrendi. Birkaç tomar kâğıtla anlatılacakları birkaç sözcüğe sığdırdı. Uzun uzun cümlelerle söylenecekleri, bir mimikle anlattı.

Kahkahanın suçu

Ülkesinin her mevsimi soğuk bir sonbaharı andırıyordu. Yeni gelen her gün hunhardı, acımasızdı.

Kimi zaman devlet o soğuk, o ürkünç, o yapışkan soluğuyla zehir zemberek bir fırtına gibi esiyordu. O ise esprilerini salonlara bırakıyordu. Kahkahalar sığmıyordu o zaman şehirlere.

Oysaki İhbarlar birer sansar gibiydi, bir telefondan bir telefona atladılar. Yarası olanlar boş durmadı, koşturdu. Hakkında bir linç kampanyası başlatıldığında yurt dışındaydı.

Acımasız bir günün şafağında kapısının kırılmasını beklemeden sevdiği ülkesine döndü.

Havalimanında yere ayak basar basmaz, devleti ona hoş geldin dedi!

Eline ters kelepçe, diline devletin mührünü vurdular.

Onu, içinde Karatepe geçen bir şehre götürdüler.

Günün 23 saati gün yüzü görmesin; sese, söze, ışığa hasret kalsın diye kuyu tipi bir cezaevinin karanlığına bıraktılar.

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/icimizdeki-kahkahaya-kiydilar,56055?_t=1783412215271



3 Temmuz 2026 Cuma

Kılıçdaroğlu'nun günahları (4/4): Weimar'dan Ankara'ya: Faşizmin uysal yolcuları

Yusuf Nazım
T24 | 2 Temmuz 2026

13 yıllık liderliği boyunca Kemal Kılıçdaroğlu’nun, muhalefetin sistem tarafından ehlileştirilmesi ve kuruluş misyonundan uzaklaşması yönünde çok önemli rolü oldu.

Başkanlığının son günlerinde ve sonrasında onu koltuğa böylesine bağlayan neydi? Bireysel bir hükmetme arzusu mu, yoksa bir grup CHP elitinde öteden beri var olan iktidar olma ve çıkar hırsı mı? Yahut başka ve derin bir CHP’nin görünmez marifeti mi?

Ne olursa olsun o, ülkenin çeyrek yüzyılını çalan otoriter bir rejimin kullanışlı bir aparatı olmayı çoktan kabullenmişe benziyor. Sonuçta, unutmamak gerekir ki o, kendi adına hareket etmeyen biriydi. Çok önemli bir tarihsel dönemde, sosyal demokrasinin Türkiye coğrafyasındaki yol haritasında belirleyici bir rol üstlendi. Günahlarının bedelini sadece partisi değil, bütün Türkiye halkı ödedi, ödüyor.

Weimar’ın çöküşü: SPD ve Nazizmin gölgeli yolu

Sosyal demokrasi bazen otoriterliği kurmaz; ancak kritik eşiklerde onu durduracak cesareti gösteremeyerek, otoriterizme giden yolun taşlarını sessizce döşer ve ona yol verir. Bu açıdan bakıldığında, Alman sosyal demokrasisinin politikaları iyi bir örnektir.

1933 yılında Almanya’da Adolf Hitler’in iktidara gelerek faşizmin kurumsallaşmasının tarihine baktığımızda, bunda Alman Sosyal Demokrasisinin önemli rolü olduğunu görürüz.

Almanya’da Sosyal Demokrat Parti (SPD) uzun yıllar Avrupa'nın en güçlü işçi partisiydi. Savaşa karşı bir parti olarak biliniyordu. Ancak Birinci Dünya Savaşı başlayınca Alman parlamentosu Reichstag'da savaş bütçesine destek verdi. Bu karar, Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht gibi isimlerin sert tepkisine yol açtı. Bu kırılma, sonraki yıllarda Alman solunun bölünmesine, Weimar Cumhuriyeti'nin zayıflamasına ve nihayetinde Hitler'in yükselişiyle sonuçlanacak bir süreci başlatacaktı.

Tarihçiler arasında SPD'nin Hitler'in yükselişinin “tek sorumlusu" olduğu konusunda bir görüş birliği yoktur. Ancak, Alman Sosyal Demokratlarının 1930’lardaki ittifak politikalarıyla Nazizmin iktidara gelmesindeki en belirleyici faktörlerden biri olduğu da yadsınamaz.

O yıllarda Alman Sosyal Demokratları, KPD (Komünistler) ile ittifak kurmayı reddetmiş, Hindenburg gibi statükocu figürleri "ehvenişer" diye desteklemişti. Bu olay, Hitler’in şansölye olarak tek adam haline gelmesinin önünü açmış ve demokratik parlamenter sistemin de sonunu getirmişti. Bu açıdan bakıldığında, Alman Sosyal Demokrat Partisinin bu tavrıyla Kılıçdaroğlu liderliğindeki CHP’nin politikaları arasında tarihsel bir paralellik kurmak olası.

Sokağı felç eden basiretsizlik 

CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun, Kürt bölgelerindeki belediyelere atanan kayyumlar konusundaki tepkisizliği, dokunulmazlıkların kaldırılmasına "Anayasaya aykırı ama evet" demesi, Yenikapı mitingine katılarak rejime meşruiyet alanı açması, liyakat yerine statükoyu koruma refleksi ve "aman provokasyona gelmeyelim" diyerek sokağı ve demokratik tepkileri (örneğin İmamoğlu tutukluluğu sonrası toplumsal reflekslere karşı tutumu gibi) felç etmesi, SPD'nin Weimar Cumhuriyeti'ni faşizme teslim eden o pasif, kurumsalcı ve reaksiyonsuz tavrıyla benzerlik göstermektedir.

Bu kıyaslama, CHP’nin bugünkü tutumunun sadece yerel bir basiretsizlik örneği değil, sosyal demokrasinin yapısal bir "düzen içi uysallık" hastalığına sahip olduğunu göstermesi açısından önemlidir.

Tarih bazen kötülüğün yalnızca saldırganlardan değil, ona yeterince direnmeyenlerden de güç aldığını gösterir. Almanya'da savaş kredilerine onay veren sosyal demokrasi nasıl kendi tarihsel misyonundan uzaklaştıysa, Türkiye'de de anayasal kırılmalar karşısında etkili direnç göstermeyen CHP yönetimi otoriterleşme sürecinin önünde önemli bir set olma görevini yerine getiremedi.

Kuşkusuz, Kılıçdaroğlu'nun günahları, yalnızca onun kişisel kusurlarıyla ilgili değildir. Asıl olarak "kaçırılan tarihsel eşikler" açısından önemlidir. Çünkü anlatılan hikâye, bir siyasetçinin hatalarından ziyade, muhalefetin kritik anlarda aldığı kararlarla, Türkiye'nin rejim dönüşümünde üstlendiği roldür.

Almanya'da savaş karşıtı bir hareketin zamanla, savaş politikalarının savunucusuna dönüşmesi nasıl tarihsel bir kırılmaysa, Türkiye'de de Cumhuriyet'i ve demokrasiyi savunma iddiasındaki bir partinin kritik anayasal eşiklerde yeterli direnci göstermemesi benzer bir siyasal dönüşüm örneğidir.

Zira insanlık trajedisi, karanlığa biat edenlerden çok, ışığı taşımaya gücü yetmeyip yarı yolda bırakanların vebalinde gizlidir. Unutmamak gerekir ki, kimi zaman tarih, kötülük karşısında sessiz duranlar kadar, yeterince direnç göstermeyenlerin omuzlarında yükselir.

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/kilicdaroglunun-gunahlari-44-weimardan-ankaraya-fasizmin-uysal-yolculari,55964?_t=1783026452519


1 Temmuz 2026 Çarşamba

Kılıçdaroğlu'nun günahları (3/4): Değişime direnmenin sefaleti

Yusuf Nazım
29 Haziran 2026


Hakkını yememek gerekir. Bir konuda oldukça istikrarlıydı. CHP lideri olduğu 13 yıl boyunca ne yapıp edip partisinin oy oranını, %22-25 bandında sabit tutmayı başarabilmişti.

Türkiye siyasetinin vazgeçilmez bir alışkanlığıydı. Liderler, bir kez koltuğa oturunca kalkmak bilmez, mezara kadar lider kalmak isterlerdi.

Yenilmek, onun için vız gelirdi. Bir değil, üç değil, beş değil; ondan fazla bile olsa vız gelirdi. İstifa sözcüğü lügatinde yoktu. Onca başarısızlığa rağmen, umut vermesini, hayal satmasını iyi becerirdi. Ne yapar eder, yumar gözünü açar ağzını; Saray iktidarına veryansın eder, diklenir, kükrer, yeniden göze girmeyi başarırdı. Öyle ki en sağından, en soluna, Kürt’ünden, Alevi’sine kadar yeniden kendisine bağlamasını becerirdi.

Hep sağa güvenmeyi esas aldı. Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimlerde de böyle olmuştu. Altılı masa ittifakıyla CHP kontenjanından 39 milletvekilini sağ partilere hediye eden oydu. CHP’li seçmenlerin oylarıyla seçilen bu vekillerden 6’sının, sonradan AKP’ye geçmesi ise seçmen hafızasında sürekli sızlayacak bir yara olarak kaldı.

75 yaşına gelmişti. 13 yıllık liderlik dönemine çok sayıda başarısızlık sığdırmış, girdiği bütün seçimlerden yenilgiyle çıkmıştı. Parlamenter sistemin yok edildiği referandum, onun en büyük eseriydi. Yargının bütünüyle ele geçirilmiş olduğu koşullarda; yapılan her türlü yolsuzluk, yağma, hile ve liyakatsizliğe karşı yaptığı yegâne şey, en yüksek perdeden kınamak oluyordu. Yaptığı, kayda değer tek şey olan Adalet Yürüyüşünde ise tek başına yürümek istemiş, kalabalıkları uzak tutmuş, başka kentlerden katılım olsun istememişti.

Tabanın artık canına tak demişti. Yeni sesler duymak; yeni insanlar, yeni politikalar görmek ve köklü bir değişim istiyordu.

O ise değişime karşı direniyordu. Sokaktan gelen sese aldırmıyor, kendinden 26 yaş daha genç birine koltuğunu kaptırmamak için debeleniyordu. Etiyle, dişiyle, tırnağıyla direniyordu! Parti tabanında büyük bir güven kaybı oluşmuştu. Teknesi artık su almaya başlamıştı. Çırpındıkça yalpalıyor, yalpaladıkça batıyordu. Dümeni rakibine bırakmaktansa, başka bir gemiden atılan can simidine uzanmayı tercih ediyor, medet umduğu yerin AKP gemisi olduğunu ise çok iyi biliyordu.

Yenilgiyle çıktığı 2023 Kurultay seçim sonuçlarını hazmedemedi. Ankara'da siyasi bir ofis açarak gölge liderlik yapmaya karar verdi.

AKP’nin gözünde etkisiz eleman olarak görüldüğünden olsa gerek, el üstünde tutulmaya başlanmıştı. Rakipleri ondan övgüyle söz ediyor, geleceğin milli muhalefeti olarak yere göğe sığdıramıyorlardı.

Korkunun dağıldığı eşik

İktidar, muhalefetin kalelerine saldırmaya başladığında Kılıçdaroğlu, Çankaya’daki gölge liderlik ofisinde, geleceğin başka bir CHP’sinin hazırlıkları içindeydi.

Mutlak Butlan dillendirilmeye başlandığında sessiz kalmayı tercih etti. Bu sessizlikte sinsi, karanlık bir siyaset kurnazlığı hissediliyordu.

İktidar, İmamoğlu’nu hapse atarak durdurmuş ancak uyuyan devi uyandırmıştı. Dünyanın 5. büyük kentinin belediye başkanına ait, 31 yıl önceki diplomayı iptal etmek de neyin nesiydi? İnfial büyük oldu. Haksızlık, CHP tarihinde görülmemiş bir taban hareketine yol açtı. Öyle ki, bir yıl içinde 99 mitingin yapıldığı “protesto ve hak arama” eksenli toplumsal hareket dünya siyaset tarihine geçti.

Her sosyal hareket, doğal olarak kendi liderini yaratırdı. Burada da böyle oldu. Ortalama CHP bürokrasisinin çok üstünde bir performans gösteren, selefinden 26 yaş daha genç Özgür Özel –tökezleyen, şaşıran, yorulan eski CHP elitlerini saymazsak- arkasında bulduğu güçlü taban desteğiyle bu hareketin lideri oldu.

Günahların hasadı: Mutlak Butlan

Yükselen taban hareketinden ürken sadece Saray rejimi değildi. Kılıçdaroğlu da sokağa mesafeli bakıyor, meydanları dolduran kalabalığı soğuk gözlerle izliyordu. Mitinglerin gereksiz olduğu yönünde, haber üstüne haber gönderiyor, bazen de açık bir şekilde karşı çıkıyordu.

Ona göre, bir haksızlık, hukuksuzluk varsa kınamak yeterliydi. Üstelik mahkemeler ne güne duruyordu? CHP’nin, - İmamoğlu’nu kastederek – “sırtındaki kamburu” atarak arınmaktan başka çaresi yoktu!

İktidarın konumuna gelince; İmamoğlu saf dışı bırakılmıştı, ancak ondan daha genç, daha dinamik, daha inatçı başka bir lider doğmuştu. Bagajı temiz, arka plansız; sırtını halka dayamaktan başka çaresi olmayan, cesur ve gözü pek bir lider.

Bu arada, devletin kurumları aldığı talimatı yerine getirmekle meşguldü. İktidar yargısı muhalefeti “silkelemeye” devam ediyordu. CHP’nin bütün kaleleri ateş altındaydı. AKP yargısı, istihbaratı, kolluk güçleri harıl harıl çalışmaktaydı. Her gün başka bir CHP’li belediyeye operasyon düzenleniyordu. Şafak baskınları, kırılan kapılar, hoyratça davranışlar, olur olmaz iddialar, servis edilen özel yaşam görüntüleri…

Fakat hiçbiri Özgür Özel’i durduramıyor, aldığı kitle desteğinin yükselmesine engel olamıyordu.

Ancak, Osmanlı da oyun ne kadar çoksa, yeni Osmanlı’da da bir o kadar fazlaydı. AKP/MHP bloku bir yıldır yedeğinde tuttuğu önemli bir kozu sahaya sürdü: Mutlak Butlan!

21 Mayıs 2026’da devreye sokulan Mutlak Butlan, Kılıçdaroğlu’nu çırpındığı bataklıktan kurtaracak ilk yardım eliydi. Ancak, Saray mı onu kurtaracak, o mu Saray’ı, tartışmalıydı.

Genel merkez binası kolluk güçleri desteğinde, kapıları kırılarak, içerisi göz yaşartıcı gaza boğularak, bindirilmiş AKP/MHP kıtaları eşliğinde ele geçirildi. Duvarlarına, aceleyle AKP yargısının kararları asıldı. Kılıçdaroğlu, seçimle kaybettiği koltuğuna, en sonunda muktedirin icazetiyle kavuşmuş oldu. Özel’e gelince, kaybettiği koltuk yerine, halkın gönlünde, çoktan tahtını kurmuştu bile…

Gerisi, Kılıçdaroğlu’nun günaha boğulmuş sefaletiydi.

İşine gelmediği her an, sıkıştığı her durumda imdadına AKP yargısının yetişeceğini biliyordu. Bir zamanlar AKP’ye karşı Adalet Yürüyüşü yapan adam, şimdi AKP’nin adaletine sığınmaktaydı. Yeri geldiğinde, eski yol arkadaşlarını, bu yargının kollarına atmakta da tereddüt etmiyordu.

Muktedirin iletişim kanalları; gazeteleri, televizyonları kapılarını ona, ardına kadar açmıştı. İktidarın söylemleri, Kılıçdaroğlu ve adamları tarafından hemen her gün bu kanallardan anlatılır oldu.

Geldiği nokta, dünyadaki sosyal demokrasinin tarihine geçecek kadar tuhaf ve ibret vericiydi. AKP’nin yargısına güveniyor, AKP’nin medyasına çıkıyor, AKP’nin diliyle konuşup AKP’nin iddialarını dile getiriyordu. Kabul etsin ya da etmesin, bindiği gemi artık AKP’nin gemisiydi.

Gelecek yazı: Kılıçdaroğlu'nun günahları (4/4), Weimar'dan Ankara'ya: Faşizmin uysal yolcuları

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/kilicdaroglunun-gunahlari-34-degisime-direnmenin-sefaleti,55927

 


26 Haziran 2026 Cuma

Kılıçdaroğlu'nun günahları (2/4): Yeni rejimin vaftizi

Yusuf Nazım
T24 | 26 Haziran 2026


İnsan bir kez günah işlemeye görsün, gerisi gelirmiş. Kılıçdaroğlu’nun durumu da buna benziyordu. Yıllar yılı süren AKP-Cemaat ortaklığı sona erip de, biri diğerine darbe yapmaya kalktığında, birinden yana taraf olmayı tercih edecekti. 15 Temmuz darbe girişiminin hemen ardından AKP’nin düzenlediği büyük Yenikapı mitingine MHP ile birlikte CHP lideri de katılacak, Saray’ın siyasi meşruiyetini güçlendirmekten geri durmayacaktı.

Yenikapı'nın hemen ardından gelen Olağanüstü Hal (OHAL) uygulamaları, KHK'lar, kitlesel ihraçlar ve işten çıkarmalar, kapatılan medya organları, acımasızca yapılan akademisyen tasfiyeleri… Kılıçdaroğlu, bütün bu günahların ortaklarından biri olacaktı. Zira yaşananlar, demokrasi ile darbe arasında bir mücadele değil, aksine eski ortakların kıran kırana iktidar mücadelesine benziyordu. Ve Kılıçdaroğlu bu politikasıyla, Cemaat-AKP çatışmasında, taraflardan birine eklemlenmekte asla beis görmüyor, partisini Erdoğan'ın liderliğinde kurulan yeni siyasal anlatının parçası haline getiriyordu.

Pişman değilim!

Sosyal demokrat olma iddiasındaki bir parti lideri, kendi ülkesinin anayasasını bile isteye çiğner mi?

Çiğner!

Üzerine yemin ettiği anayasaya aykırı davranmanın bir suç olduğunu bildiği halde o suçu alenen işler mi?

Adı Kemal Kılıçdaroğlu ise işler!

Hem de, "Anayasaya aykırı ama evet diyeceğiz." diye, kendi ağzıyla itiraf ederek.

2016 yılında, Kürt siyasal hareketinin üzerine devlet seferi düzenlenmesi kararında tam da böyle olmuştu. 25 Temmuz ve 22 Ağustos 2016 tarihlerinde Ankara’da yapılan ve HDP’nin dışlandığı güvenlik toplantılarında, AKP ve MHP liderleriyle birlikte CHP adına düğmeye basan o’ydu.

TBMM’de dokunulmazlıklarının kaldırılmasına koşa koşa destek verdi. Başta Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ olmak üzere, Kürt milletvekillerini hapse attıran parti lideri olma ünvanına böylece kavuşmuş oldu. Üstelik yanına, kendi partisinden bir milletvekilini –Enis Berberoğlu- cezaevine yollayan dünyanın tek sosyal demokrat partisi lideri unvanını da yanına ekleyerek.

On yıl sonra çıktığı canlı yayında, Demirtaş hâlâ hapisteyken, ömründen 9 yıl 7 ay 16 gün çalınmışken, üstelik kesinleşmiş AİHM kararları dahi varken; “pişman değilim” diyecek kadar da cüretkârdı.

Mühürsüz iradenin krallığı

HDP milletvekilleri bir bir cezaevine atılırken, hemen arkasından Kürt illerini kasıp kavuran kayyum fırtınasında da tutumu aynı oldu. HDP’yi destekliyor gözükmekten özenle kaçındı. İtirazları hep söylem düzeyindeydi. Partisini, aktif ve kitlesel destekten uzak tuttu.

İşlediği her günah Saray’ın değirmenine su taşıyor, kaybettiği her seçim otoriterizmin yoluna yeni bir taş daha döşüyordu.

16 Nisan 2017 Anayasa Referandumu’nda da durum aynıydı. Zaten seçimler, devlet aygıtının tümüyle, medyanın ise büyük oranda ele geçirilmiş olduğu koşullarda yapılıyor, adil ve eşit olmayan şekilde gerçekleşiyordu.

Durum böyleyken, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adı verilen tek adam rejimine geçişi sağlayan referandumda, YSK'nın 2,5 milyon mühürsüz oy pusulasını geçerli saymasıyla bardak taştı!

Olay, kalabalıkların büyük tepkisine yol açtı. CHP Parti Sözcüsü Selin Sayek Böke’nin 19 Nisan 2017 tarihli açıklamasında; referandum sonucunu tanımayacakları, referandumun yenilenmesi gerektiği, demokratik tüm hakların kullanılacağı ve gerekirse Meclis'ten çekilmenin bile gündeme gelebileceği ilan edildi.

Parti tabanı heyecanla liderden gelecek işareti beklerken, günler sonra CHP liderinin yaptığı açıklama tam bir hayal kırıklığı yaratacaktı. Kılıçdaroğlu, yapılacak mitingler sırasında sokaklarda sopalı, hatta silahlı kişilerin olacağına ilişkin çok ciddi duyumlar aldıklarını, vahim olaylar çıkabileceği endişesiyle bu gösterilerden vazgeçtiklerini söylüyordu.

Ona göre parlamenter sistem yok edilebilir, laiklik elden gidebilir, hatta Cumhuriyet’in köküne kibrit suyu bile dökülebilirdi. Ancak, birkaç çapulcunun yaratacağı provokasyona asla izin verilemezdi!

Nitekim öyle de oldu.

CHP tabanı bir kez daha sokaklardan uzak tutuldu. Anayasaya aykırı olan referandum sonuçları sineye çekildi. Kılıçdaroğlu yönetimindeki CHP’nin, süreci fiilen kabullenmesiyle de, ülke olarak, kör topal işleyen parlamenter sisteme elveda denildi.

Yıllar sonra, beyefendinin bir marifeti daha ortaya çıkacaktı. Usulsüz referandumla ilgili AİHM'e yapılacak başvuru bile, yapılan onca hazırlığa rağmen Kılıçdaroğlu'nun son anda verdiği talimatla iptal edilmişti.

Sokağa arkasını dönen siyaset

2018-2023 arası yıllar bu koşullarda yaşandı.

Artık parlamenter sistem sona ermiş, Saray rejimine geçilmişti. Muktedirin deyişiyle atı alan Üsküdar’ı geçmişti.

Bundan böyle her şey, ama her şey tek adamın iki dudağı arasındaydı. O tek adam ki, işçilere grev yaptırmamakla övünecek, acele kamulaştırmayla bir gecede köylünün tarım arazilerine el konulmasını sağlayacak, dilediği devlet şirketini kendi yönetimindeki bir fona aktarabilecek, kanun hükmünde çıkaracağı kararnamelerle istediği her şeyi yapabilecekti.

Bir ağacı kesmek bir canlıya kastetmek demekti. Bir hayvanı öldürmek de öyle. Lâkin bir ülkenin hukukunu yok etmek, her şeyini öldürmek demekti!

Öyle ya, insanların hukuktan umudunu yitirdiği koşullarda hakkı, adaleti, eşitliği arayacağı tek bir yol kalıyordu. O da sokaktı!

Ancak, CHP’li elitlerin bir kısmı sokaktan uzak duruyordu. Bunların en başında da Kılıçdaroğlu vardı.

O Kılıçdaroğlu ki sokak muhalefetini, sendikal mücadeleyi, emek hareketini hep küçümsedi. Muhalefetin toplumsal enerjisinin sokaklarda büyümesine hep karşı oldu. Demokratik bir hak olan sokak gösterilerinden, meydanlardan, kitlesel hak aramalarından, neredeyse iktidar kadar korkuyordu.

Hep mikrofonlara konuşuyor, tek başına bağırıp çağırıyor, kızıp öfkeleniyor, afili sözler söylüyordu. Hep Meclis’te siyaset yapmayı, Saray’ı bol bol kınamayı, en sert şekilde protesto etmeyi tercih ediyordu.

Karanlık pazarlığın gölgesinde

Siyasi etik, şeffaflık, ahlak ve dürüstlük konularında hep duyarlıydı, ya da bize öyle geliyordu.

Göründüğü gibi olmadığı 2023 Cumhurbaşkanlığı Seçiminde ortaya çıkacaktı. Seçimin ikinci turunda, ırkçı bir partiyle gizli pazarlıklar yapıp, bir protokol imzalamıştı. Anlaşmada, Zafer Partisi’ne üç bakanlık ile MİT Başkanlığını vermek vardı.

Bu tavrıyla ne siyasi etik dinlemiş, ne de şeffaflıktan eser bırakmıştı. Ahlak ve dürüstlük söylemdeydi. Kendi partisine şeffaf davranmadığı gibi, Altılı Masa ortaklarını aldatmış, yetmemiş ittifak yaptığı Kürtlere de unutulmaz bir kazık atmıştı.

Gelecek yazı: Kılıçdaroğlu'nun günahları (3/4), Değişime direnmenin sefaleti

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/kilicdaroglunun-gunahlari-24-yeni-rejimin-vaftizi,55866?_t=1782422217432 


24 Haziran 2026 Çarşamba

Kılıçdaroğlu'nun günahları (1/4): Kasetle gelen bahar

Yusuf Nazım
T24 | 24 Haziran 2026


Sözüm, uzak geçmişe değil. 2010 sonrası ülkenin adım adım otoriterizmin bataklığına sürüklendiği sürecin önemli aktörlerinden CHP’nin kısa tarihine ilişkin. Öncesi, çok daha uzun bir yazının konusu.

Bir zamanlar televizyonlarda, siyasi parti liderleri arasında tartışmaların yapılabildiği dönemdi. Onu, koltuğunun altında dosyalarla Deniz Baykal’ın arkasında dolaşırken tanıdık. Tartışmadan tartışmaya koşan, konulara hâkim, hesap yapmasını bilen, konuşurken taşı gediğine koymakta becerikli biri olarak kısa sürede Baykal’ın gözdesi olmuştu.

Talih onun yüzüne, olağan şüphelisinin AKP/Gülen Cemaati ortaklığının olduğu gizli/kirli bir kaset operasyonu sonucu, Deniz Baykal'ın görevden istifasıyla gülecekti.

O Deniz Baykal ki, sosyal demokrasinin bölünerek üç ayrı parti hâlinde girdiği 1994 yerel seçimlerinde İstanbul'u %25'le Tayyip Erdoğan'a, Ankara'yı ise %27 ile Melih Gökçek'e armağan etmiş bir lider olarak anılacak; adı, AKP'nin iktidara yürüdüğü yolun taşlarını döşeyen tartışmalı bir figür olarak tarihin sayfalarına yazılacaktı.

Böylece CHP’de, 16 yıllık Deniz Baykal dönemi bitmiş, 13 yıl sürecek Kemal Kılıçdaroğlu dönemi başlamıştı.

Kılıçdaroğlu’nun sonraki yıllarında, otoriterizmin yapı taşları AKP-Cemaat ortaklığının ince işçiliğiyle döşenmeye devam edecekti. Önce 2010 referandumu, sonra 2016 Haziran’ında dokunulmazlıkların kaldırılması, 15 Temmuz 2016 darbe girişimi, arkasından Yenikapı Ruhu, devamında uygulanan OHAL rejimi ve nihayet 2017 referandumuyla geçilen Cumhurbaşkanlığı Sistemi…

Cumhuriyet kuşatılırken

Kılıçdaroğlu CHP genel başkanlığına seçildiğinde AKP-Cemaat ortaklığında, adına Ergenekon denilen operasyonlar dalgalar halinde sürmekteydi. Çok sayıda emekli/muvazzaf asker tutuklanıyor; akademisyenlere karşı üniversitelerde görülmemiş bir cadı avı sürdürülüyor; yazarlar, gazeteciler, aydınlar tutuklanıyordu.

AKP-Cemaat iktidarının pekiştiği, 12 Eylül darbesinin yıldönümündeki 2010 referandumu tam da bu koşullarda yapıldı.

Kılıçdaroğlu, HSYK’nın ve Anayasa Mahkemesi yapısının değiştirildiği, Cemaat kadrolarının yargıya egemen olduğu bu süreci bol bol nutuk atıp kınayarak geçiştirdi.

Kılıçdaroğlu’nun danışmanları

Sağa karşı oldu olası bir sempatisi vardı. Bu, en başta danışman olarak seçtiği kişilerde kendini ele veriyordu. Sağ kökenli, dinci, Cemaatçi kişileri bulmakta çok mahirdi. Diyanet'in “na't”  ve “münacaat” yarışmalarında dereceler almış; Çiller'le, Mehmet Ağar’la, Erkan Mumcu’yla çalışmış olanlar mı dersin; Devlet Bahçeli’ye danışmanlık yapmış olanı mı; yahut Gülen soruşturmasında yargılanan MİT’çiyle 1100 kez telefon görüşmesi yapmış olanı mı… Hepsi, ulvi ve bulunmaz tecrübeleriyle Kılıçdaroğlu’na yol göstermiş danışman ya da baş danışmanlardı.

İçlerinde Cemaat’ in İstanbul Üniversitesi yapılanmasından ceza alanı da vardı, aynı yapıyla ilgili hakkında yakalama kararı olduğu için yurt dışına kaçanı veya AKP’nin kurucu isimlerinden olup bu partiden vekillik yapanı da…

Bunlara, Erdoğan’a danışmanlık yapmış birini, AKP MKYK yedek üyesi başka birini, ya da eski Fazilet Partili bir başkasını veyahut Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü üyesi bir Türkolog olup 30 yıldır MHP'ye oy veren ülkücüyü de eklemek olası.

Ne yurtta sulh, ne cihanda barış

İnsanın bu kadar çok AKP’li, ülkücü, milliyetçi, Cemaatçi danışmanı olur da bunun dış politikaya etkisi olmaz mı?

Olur elbette!

2011’de küresel sistemin modern haramileri Libya’ya çökmeye karar verdiklerinde Kılıçdaroğlu da boş durmaz. Dünyanın en ateşli Filistin destekçisi Kaddafi’nin kellesini aldıkları NATO saldırısına, AKP’nin Meclis’e getirdiği tezkereye onay vermek suretiyle çekincesiz ortak olur.

AKP ile hizalanmak için, partisinin kurucu liderine ait yurtta sulh cihanda sulh ilkesini dahi ayaklar altına alan oydu. Genel başkanlığı döneminde, 2011–2019 arasında, Filistin’in değişmez dostları Irak ve Suriye’yle ilgili tezkerelerin önemli bir bölümüne destek vermekten de çekinmedi.

2019'da, Suriye'deki iç savaşa asker göndermek konusunda "içimiz yana yana evet diyeceğiz" diyen yine oydu. Böylece, ülkenin IŞİD artıklarının eline geçerek soykırımcı İsrail’e altın bir tepside sunulmasının günahlarının da ortağı oldu.

“Solcu” liderden sağcı aday

Kılıçdaroğlu’nun etrafında dört dönen bunca milliyetçi mukaddesatçı danışman, aldıkları maaşların hakkını vermek durumundaydılar.

Verdiler de!

Seçim zamanında harıl harıl çalışarak, dâhiyane parlak fikirleriyle Kılıçdaroğlu’nu aydınlatmaktan geri durmadılar. Bu parlak fikirlerden biri de, 2014 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, göbekten sağcılığa bağlı Ekmeleddin İhsanoğlu’nu aday göstermekti.

O Ekmeleddin ki, çok değil bir yıl sonraki seçimlerde Kılıçdaroğlu’nun adaylık  teklifini reddedip MHP’den milletvekili olacaktı.

Gelecek yazı: Kılıçdaroğlu'nun günahları (2/4), Yeni rejimin vaftizi

 https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/kilicdaroglunun-gunahlari-14-kasetle-gelen-bahar,55827?_t=1782251758450