Gültan Kışanak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gültan Kışanak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ocak 2024 Pazartesi

Tarih nasıl affedecek bizi?

Yusuf Nazım
T24 | 30 Aralık 2021

Kadınlar koğuşu kalabalıktı.

Demir mazgallar gürültüyle açıldı. Yanında, vahşi köpeğiyle binbaşının gölgesi beton zeminin üzerinde sivri bir hançer gibi uzadı.

İçerdekiler hep birden ayağa kalktı. Binbaşı, kalabalığın arasında sert adımlarla yürüdü, tavırları küstahtı. Hoyrat, kıyıcı bakışları kalabalığın arasında tek bir kişinin üzerinde kilitlendi.

Kadın on dokuz yaşındaydı. Ayaktaki kalabalığın arasında, oturduğu yerde kıpırdamadan durdu! Gözlerinde, aylardan beri işkence görmüş, gururu kırılmış, ruhu incinmiş olmanın öfkesi vardı. Omuzlarını düzeltti, meydan okur gibi binbaşıya dimdik baktı.

Faşizmin, ülkede yeşil bir kasırga gibi estiği yıllardı. Darbeciler tarafından üniversite sıralarından alınmış Diyarbakır zindanlarına atılmıştı.

Hani şu, insanların lağımlarında fareler gibi süründürüldüğü, dışkı yedirildiği, salt bu yüzden kimi mağdurların hapis sonrası dişlerini çektirdiği, işkencenin akla hayale gelmeyecek her türünün denediği Diyarbakır Zindanları...

 Kadının, bu davranışının bedeli ağır oldu. Binbaşı onu, vahşi köpeği Co’nun kulübesine kapattı. Nefes almanın dahi güç olduğu, pislik içindeki o kulübede tam alt ay kaldı; dayak yedi, eziyet çekti, işkence gördü…

Genç kadın eğilmedi. İki yıl yattı, çıktı. İzmir’de iletişim, halkla ilişkiler ve gazetecilik okudu. Gazetecilik, yazı işleri müdürlüğü, yayın koordinatörlüğü yaptı. Gazete çıkardı, kadın hareketi içinde yer aldı, hak savunuculuğu yaptı, belediyelerin sosyal projelerinde çalıştı.

Yıllar içinde evlendi, anne oldu. Çalışkanlığı, sabrı, güçlü iradesiyle halkının gönlünü mest etti. 2007’de Diyarbakır, 2011’de Siirt’ten bağımsız milletvekili seçildi. 2014 seçimlerinde, dünyanın en büyük Kürt nüfusunun yaşadığı Diyarbakır şehrinin halkı, %55 oyla onu, kenti yönetmesi için belediye başkanı seçti.

12 Eylül darbecilerinin, Diyarbakır Zindanlarında köpek kulübesine kapatmasından tam 36 yıl sonraydı; Türkiye ‘demokrasisi’ onu belediye başkanlığı koltuğundan aldı, bir kez daha cezaevine kapattı.

Adı Gültan Kışanak; beş yıldır cezaevinde…

 *  *  *

 Hava karanlık ve serin.

Ankara’nın Eylül akşamları bazen ruhsuz olur. 78 yaşında hayata veda eden kadın, vasiyeti üzerine evinin penceresinden seyretmeye alıştığı İncek Mezarlığı’na defnedilecektir.

Kalabalık, merhuma son görevini yerine getirme telaşındadır. Cenaze son yolculuğuna uğurlanmak üzere mezara indirilir, üzeri toprakla kapatılır. Tam bu esnada, bir saattir mezarlıkta peydahlanan serseri bir gürûh, ağızlarında kin ve nefret çığlıklarıyla yaklaşmaktadır.

Havada taşlar, sopalar uçuşmaya başlar. Gözü dönmüş kalabalık Alevilere, Kürtlere, Ermenilere karşı galiz küfürler eşliğinde saldırıya geçerler. Birçok milletvekili, siyasetçi, belediye başkanı da oradadır. Saldırgan gurup mezarlığa bir Kürt’ün, Alevi’nin ölüsünü gömdürmek istemez. Ardından mezara saldırır, söküp parçalamaya çalışırlar.

Ölen kişi bir Kürt Alevi’si olan Hatun Tuğluk’tur. Kızı, izinli olarak cezaevinden çıkıp gelmiştir. 78 yaşındaki annesinin, topraktan alelacele çıkarılarak kaçırılır gibi götürülüşüne tanık olur. Cenaze, yakınları ve sevenleri tarafından Dersim’e götürülerek orada defnedilir… 

*  *  *

 Hatun Tuğluk’un kızı, annesinin cenazesini gömmek için Dersim’e gidemedi, cezaevine döndü.

İstanbul’da hukuk okumuş, avukatlık yapmıştı. İnsan Hakları Derneği üyesi, Yurtsever Kadınlar Derneği kurucusuydu. Toplum ve Hukuk Araştırmaları Vakfı Yönetim Kurulu Üyeliğinde bulunmuş, Demokratik Toplum Partisi kurucu eş başkanlığını yapmıştı. 2007’de Diyarbakır, 2011’de Van’dan bağımsız milletvekili seçilerek HDP ’ye katılmıştı. Son olarak da Parti Meclisi'ne girmiş, Genel Başkan Yardımcılığı görevini üstlenmişti…

Adı Aysel Tuğluk; beş yıldır cezaevinde.

Annesinin ölüsüne karşı yapılan, eşi görülmemiş canavarlığın acısıyla yaşıyor. Öyle bir acı ki bu, Kürt’ün dirisinden sonra, ölüsünü bile rahat bırakmayan zalimliğin, devlet katında hoş görülmesiyle katmerlenen; derin, derin olduğu kadar dilsiz, dilsiz olduğu kadar da sahipsiz hali…

Aysel Tuğluk o gün cezaevine döndü; tüm hapishane, cümle kapılar, parmaklıklar üzerine kapandı; dünyası karardıkça karardı. Ölü bir Kürt’e iki karış toprağı dahi çok gören ırkçı nefretin acısını bir türlü kabullenemedi, dindiremedi. Yaşadığı derin acı onu, dilsizleştirdiği kadar hafızasızlaştırdı.

O bir Demans hastası artık; giderek ağır Alzheimer’a dönüşüyor. Belki de, tüm topluma sirayet eden bu ağır lekeye belleğini kapanmak, üstesinden gelemediği acıyı unutmak istiyor…    

*  *  *

Peki, sadece Gültan Kışanak, Aysel Tuğluk mu?

Çoğu Kürt olan HDP’li kadın siyasetçi de benzer durumda. Hepsi, adeta üzerlerine ateşten bir gömleği giymişler. Geride eşlerini, işlerini, çocuklarını bırakmış zindanlarda ömür tüketmekteler.

1935’te kadınların siyaset sahnesine çıkmasından sonra, 1960 darbecilerinin tutukladığı 7 DP’li kadın vekili saymazsak en çok çile çeken, bedel ödeyen; en çok gadre uğrayan Kürt kadın siyasetçileri olmuştur. Onlar ki yürüttükleri kadın siyasetiyle birlikte 2007’lere kadar %1’lerde seyreden meclisteki kadın vekil oranını %17,1’lere taşımışlardır.

İyi ama karşılığı ne oldu bunun?

Karşılığı hiç kuşku yok, daha çok acı oldu elbette; yerinden yurdundan edilmek oldu, çoluğundan çocuğundan ayrılmak oldu; sürgün oldu, dert oldu, hapis oldu. Hem de öyle beribenzer bir hapis değil. Ömürlerinin en güzel yıllarını zindanlarda tüketti bu insanlar.

1994’te TBMM kapısında tutuklanan 7 vekilden biri kadındı. Leyla Zana ’ya, kürsüde ana dilinde konuştuğunda, et-tırnak hoşgörüsünü gösteremedik. Bir tek linç edilmediği kaldı. Sonraki yıllarda da Kürt kadın siyasetçileri benzer nefretin kurbanları olmaktan kurtulamadılar. Bağımsız ya da HDP üyesi 18 kadın milletvekili tutuklandı; cezaevine girdi, çıktı; söyledikleri her sözcük, kurdukları her cümle, attıkları her adım aleyhlerine delil olarak kullanıldı. Haklarında üst üste yüzlerce davalar açıldı, açılmaya devam ediyor.

Onlarsa, yaralarına tuz basmayı yeğlediler. Mayınlarla dolu siyaset yolundan ayrılmadılar, üzerlerindeki ateşten gömleği çıkarmadılar. 

*  *  *

Hâlbuki ne insan öldürmüş, ne cana kıymışlardı.

Hiçbiri katil değildi, ellerine silah almadılar.

Uyuşturucu kullanmaktan, kokain kaçırmaktan; hırsızlıktan, rüşvetten, mala çökmekten hapis yatmadılar.

Mafya ve çek senet işlerine bulaşmadı; cezaevlerinden, kendilerine özel çıkarılan afla serbest kalmadılar.

Köylünün deresini kurutup üzerine HES yapmak mı?

İmar planlarıyla oynayıp şehirleri betona boğmak m?

Dağlara siyanür ekip ormanları tarumar etmek mi?

O taraklarda bezi yoktu hiçbirinin.

Sorarsan, sevdaları vardı, öyle diyorlardı.

Sadece insana dair miydi?

Değildi tabii!

Börtünün böceğin yaşadığı toprağa, toprakta büyüyen ağaca, ağaçta öten kuşa dairdi sevdaları.

Üzerinde yaşadıkları coğrafyada on yıllardır süren bir ateş vardı. O ateşi söndürmek için yollar aradılar. Söz kurdular, itiraz ettiler, soru sordular; yanıtlar aradılar. Onlara bu görevi halkları vermişti, yaptıkları her şey, bu görevi layıkıyla yerine getirmek içindi.

Belki kusurları da oldu, yanlışlar da yaptılar; öyle büyüktü ki acıları, heyecanlandıkları da oldu, yalpaladıkları, öfkelendikleri de…

Lâkin hiçbir zaman bir köpek kafesine kapatılmayı hak etmediler.

Ölülerinin, mezardan çıkartılarak kendi toprağından sürgün edilmesini hiç hak etmediler.

Milyonlarca seçmenin iradesinin yok sayılarak ömürlerinin, zindan zindan çürütülmesini ise hiç mi, hiç hak etmediler! 

*  *  *

İki binli yıllar…

Yeni bir yüzyıla girdiğimizde biraz umutluyduk kuşkusuz.

Dünyaca kutladığımız milenyumdaydık. Ay’ı bırakmış Mars’a, yıldızlara gidiyorduk. İçinden ışık hızıyla geçtiğimiz bu çağa isim vermekte bile zorlanıyorduk; bilgi çağı diyorduk; uzay çağı, robot çağı, sibernetik çağı…

Oysa öylesine uzağındaydık ki çağın!

Halâ diline kilit vurmakla meşguldük bir halkın. Ezgileri hep yabancı geliyordu bize; renklerini yasaklıyor, düğünlerini basıyor, partilerini kapatıyorduk... Kendi halkının şölenlerle meclise uğurladığı vekillerini, enselerinden tutup zindanlara atıyor, bununla övünüyorduk.

O bile yetmiyordu; ölülerini topraktan çıkartıp diyar diyar sürüyor, en yüksek devlet katından yetkililerle, tarihe utanç fotoğrafları bırakıyorduk.

Sahi kimdik biz?

Nereden geliyor, nereye gidiyorduk?

Son çağın lanetlileri miydik yoksa?

İnsanlığa bu kadar zulmü nasıl reva görüyorduk?

Tanrı bu kötülük fermanını ne zaman buyurmuştu bize?

Bu deli gömleğini hangi ara giymiştik üzerimize?

Bakın, tüm dünya durmuş, nasıl da utançla seyrediyor eserimizi.

Öyle bir günah çukuruna yuvarlandık ki; karanlık, dipsiz.

Bilmiyorum, tarih nasıl affedecek bizi?

        

Not: Yeni yılda Sayın Aysel Tuğluk’un, Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Kurumu’nun verdiği ‘cezaevinde kalamaz’ raporuna uygun şekilde ‘infaz ertelemesi’ yapılmak suretiyle serbest bırakılmasını umut eder, tüm okurlarıma kavgasız, savaşsız, incinmesiz, huzurlu bir yıl dilerim.

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/tarih-nasil-affedecek-bizi,33643



14 Eylül 2019 Cumartesi

Babaannemin ezgileri

Yusuf Nazım
T24 | 14 Eylül 2019


Ben Türk’üm!

İlk defa anne-babamdan duymuştum bunu.

Sorduğumda, hep öyle diyorlardı; “tabii ki biz Türk’üz oğlum!”

Dedelerimse, öz be öz Türk olduğumuzu söylüyorlardı.

Çocukken böyle öğrenmiştim.

Emindim, ben Türk’tüm!

Bu yüzdendir ki okula başladığımda, ilk söylediğim şarkı “Türk’üm, doğruyum, çalışkanım…” oluyor, okul sıralarında “Ne mutlu Türk’üm” diye övünüyordum.

Ortaokul ikinci sınıfa geldiğimde, öğretmenime, “damarlarımızdan akan asil kanı” sorduğumda, her ne kadar hafiften bir azar işittiysem de, yine de Türklüğümden zerre kadar kuşku duymuyordum.

Soğuk kış günlerinde, kuzine bir odun sobasının ısıttığı babaannemin odası sığınağımız oluyordu.

Karın, kışın, zemherinin çocuklarıydık. Ardahan’ın eksi kırk derecelere varan dondurucu soğuklarında üşüyen minik ellerimizi ısıttığımız yegâne yer, işte bu kuzine sobanın boruları olurdu.

İçinde, odunların çıtır çıtır yandığı sobanın arkasında babaannem otururdu. Orası, onun vazgeçilmez yeriydi. Oturduğu yer minderinde, babaannemin ayaklarını ovmaksa benim asli görevim.

Ben, onun pamuk gibi yumuşak ayalarını ovarken babaannem, kendini, transistörlü radyodan odaya yayılan ezgilerin büyülü sarhoşluğuna bırakır, uyuklardı.

Sonradan öğrenecektim. Erivan Radyosu’ndan yayınlanan Ermenice ve Kürtçe ezgilerdi bunlar. Babaannem, gelin gittiği Türk evinde, köklerine duyduğu özlemini, işte bu ezgilerin tınılarında gideriyordu…

Diyarbakır’ın, Mardin’in, Van’ın belediye başkanları

Beştepe’de, bir zamanlar “kaçak” yapıldığı söylenen sarayın bir salonunda, bir masanın etrafında boncuk gibi dizilmiş insanları görünce, aklıma nedense babaannem geldi.

25 ilin, büyükşehir belediye başkanları, devletin en yetkili kişisinin karşısında, 'hazırol'daydı!

Muhtemelen 25’i de Türk’tü. En azından kendilerini öyle hissediyorlardı.

Muhtemelen onların da birer babaannesi vardı. Ve yine muhtemelen onların da babaannelerinin bazıları, Kürtçe, Ermenice, Rumca ezgilerle büyümüşlerdi…

Ve hepsi, en az benim kadar Türk’tü ve sorsalar, en az benim kadar Türk olduklarını söyleyeceklerdi.

Söyleyecekler ama üç büyük Kürt ilinin; Diyarbakır’ın, Mardin’in, Van’ın belediye başkanlarının neden aralarında olmadığını düşünmeyecekler, ya da en azından sorgulamayacaklardı.  

Seçilmiş Türkler olarak huzura çıkmışlardı. Kürt olan ve muhalif bulundukları için görevden alınan belediye başkanları; Dr.Selçuk Mızraklı, Ahmet Türk ve Bedia Özgökçe’nin yerine atanmış üç kayyumla göz göze geldiklerinde, yine muhtemeldir ki vicdani bir rahatsızlık da duymayacaklar; duyanlar ise, bu atamaların en yüksek düzeydeki sorumlusu karşından itiraz etmeyeceklerdi...

Sadece insan olmak!

On dört yaşıma geldiğimde bir şeyi fark etmiştim.

Yaşadığımız dünyada, ne Türklüğün önemi vardı ne de Kürtlüğün. Alman olmakla, Arap olmak; İngiliz olmakla, Filistinli olmak aynıydı. Kürt’ün de ağası, sömürücüsü, zulmedeni, hırsızı, katili vardı, Türk’ün de…

Alevi ve Sünnilik de öyle. Kötülük bir kez bulaşmaya görsün, insanların ne dinine, mezhebine, cinsine; ne de etnik kökenine, uyruğuna, teninin rengine bakıyordu.

Alevi ve Sünnilik de öyle. Kötülük bir kez bulaşmaya görsün, ne dinine bakıyordu insanların, ne mezhebine, ne de cinsine… Etnik kökeni mi dersin, uyruğu mu, yoksa teninin rengi mi, ayırt etmiyordu. 

ABD Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombası atarak yüzbinlerce insanı katletmişti. Nazi Almanyası ikinci dünya savaşını başlatarak 70 milyon insanın ölmesine sebep olmuş, Fransa Cezayir Savaşı’nda en onulmaz suçları işlemiş, İsrail’se batılı ve Arap devletlerinin ortaklığıyla Filistin halkına zulmetmiş, zulmetmeye de devam ediyordu…

Ne var ki, tüm bu suçlar, o devletlerin sınırları içinde yaşayan tüm insanların suçu değildi. Suçlu olan, sadece o devlete sahip olan sınıf ya da egemen güçlerdi.

Bunu fark ettiğimde, ne devletin, ne milletin, ne bayrağın, ne de sınırların önemi kalmıştı gözümde.

Ve ben ne Türk’tüm, Ne Kürt’tüm, ne de başka bir şey.

Ben bir dünya vatandaşı, sade bir insandım!

Duygularıma gelince; nedense hep zayıfın, hep mağdurun, hep ezilenin yanında olmamı söylüyordu bana.  

Ve ben, kaçınılmaz öyle yapıyordum. Bulgaristan’da horlanan Türk’ün, Türkiye’de yok sayılan Kürt’ün, Filistin’de vatansız bırakılan Filistinlinin yanında buluyordum kendimi…

Bununla yetinmiyor, doymak bilmez bir iştahla gezegenimizi kemiren insanoğlunun karşısında; toprağın, ağacın, havanın, suyun yanında; ormanların, hayvanların, börtünün ve böceğin arasında hissediyordum kendimi…

Ne mutlu Kürtler yoksa!

Bu yazıya gelince…

Böyle bir yazıyı yazmak, aklımın ucundan bile geçmiyordu. Hatta son 24 saattir haber bile izlememiştim.

Ne zaman ki ajanslarda o haberi gördüm, birden bire çocukluğumdaki kuzine sobanın arkasında, babaannemin ezgilerini dinlerken buldum kendimi.

Ne zaman ki, Beştepe’nin sarayında fiyakalı bir masanın etrafında sıralanmış o insanları gördüm, birden bu satırların arasına karımış olarak buldum kendimi.

Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda, 25 büyükşehrin belediye başkanları ağırlanıyordu…

“Ne mutlu” dedim, içimden, “ne mutlu bize!”

Ne mutlu bize ki; ülkemiz sonuna kadar laikti; demokrasimizse bir o kadar şaşaalı;

Daha birkaç ay evvel, Ekrem İmamoğlu’nun mazbatasını geri almak için yapmadığımız kalmamıştı.

Ve yine daha dün, Canan Kaftancıoğlu’na 9 yıl, 8 ay ceza kesmemiş miydik? Ne mutlu değil mi bize, dünyaya örnek bağımsız yargımız var; gazeteciliğimiz dersen, 132 gazeteci hapiste, çok şükür dünya lideriyiz.

Ne mutlu bize ki; seçimler serbest, adil ve eşit; üniversitelerse özerk, hepsi birer bilim yuvası; sınavlar hilesiz, rüşvetler besmelesiz, rektörler atamasız, servetler ise sıfırlamasız; ne mutlu ki kaçak olmayan saraylarla dolu ülkemiz.

Ne mutlu bize, ne mutlu; “seni başkan yaptırmayacağız” diyen adam 3 yıla yakındır hapiste!

Ne mutlu bize, sayısını unuttuk hapse tıktığımız HDP ‘li vekillerin; unuttuk Selahattin Demirtaş’ı, Sırrı Süreyya Önder’i, Figen Yüksekdağ’ı, İdris Balukeni, Çağlar Demirel’i, Selma Irmak’ı, Gülser Yıldırım ve Burcu Çelik Özkan’ı;

Ne mutlu bize, unuttuk mesela; Ferhat Encü’yü, Abdullah Zeydan’ı, Edibe Şahin’i, Şafak Özanlı’yı; unuttuk Sebahat Tuncel’i ve Halil Aksoy’u da…

Unuttuk bir çırpıda, 2 yıldır hapiste olan CHP’li Eren Erdem’i…

Önceki gün 12 Eylül darbesinin yıldönümüydü. Darbecilerin o ünlü Diyarbakır Zindanlarını hatırladık. Cezaevi müdürü Binbaşı Esat Oktay Yıldıran’dı. Co diye bir köpeği vardı. Darbeciler 19 yaşında bir kadını, altı ay boyunca Co’nun kulübesine tıktılar. Adı Gültan Kışanak’tı. Yıllar sonra aklandı… Önce vekil seçtik, sonra Diyarbakır Büyükşehir Belediye başkanı... Ya sonra? 55 yaşında, bir kez daha attık onu zindanlara. Üç yıldır hapiste şimdi, ne mutlu bize!

Ne mutlu ki, Van’ın eski büyükşehir belediye başkanı Bekir Kaya’yı da yıllardır çürümeye terk ettik hapiste!

Çok mutluyuz, çok! Cumhuriyet Gazetesi’nin genel yayın yönetmeni Can Dündar’ı mahkeme önünde öldürmeye kalktık; çok mutluyuz ki, ülkeden kaçmak zorunda kaldı; gazetenin diğer yazarlarının ise mahkemeler düştü paylarına; hapisler, soğuk hücreler.
 
Ne mutlu demokrasimize ki, üç büyük Kürt ilinin büyükşehrinde, kayyumlar yerine yeni başkanlar seçtik. Dört ay sonra bir kez daha kayyumlar atadık yerlerine!

Ne mutlu, ne mutlu bize! Kürtler yok artık, ne mutlu bize!

25 büyük şehrin belediye başkanları olarak toplandık bir sarayda. Indian Green mermerli, cilalı salonlarda bir güzel ağırlandık. Geride bıraktık cümle gerilimlerimizi, "şükran" duyduk, nasıl da "yumuşadık."

Ne mutlu değil mi bize, ne mutlu bize!

Ne mutlu Kürtler yoksa!