Reichstag Yangını etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Reichstag Yangını etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Mart 2019 Perşembe

Tarihi kanatan yalanlar-1 : Reichtag’tan Irak’a


Yusuf NazımT24 | 14 Mart 2019


Acılar kalbimizi, ihanetler ruhumuzu, yalanlar ise tarihimizi kanatır.


27 Şubat 1933. Berlin, Almanya.

Gökyüzü turuncudur. Yükselen alevler karanlığı yer yer kırmızıya boyamaktadır. Berlin semalarını aydınlatan yangın, Alman Parlamento binası Reichstag’tan yükselmektedir.

İddia odur ki, yangını komünistler çıkarmıştır. Aynı gece, komünist olduğunu söyleyen 24 yaşında Hollandalı bir genç yakalanır. Adı Marinus van de Lubbe’dir. Marinus, yangını suçunu itiraf eder…

Adolf Hitler başta olmak üzere, Joseph Goebbels, Hermann Goring gibi ünlü Nazi liderleri parlamento binasının önüne gelmiştir bile. Orayı miting alanına çevirirler. Hitler konuşurken köpürmektedir. Uluslararası komünizmin bir kokteyl örgütü tarafından bu eylemin, Almanya’ya karşı yapıldığını ileri sürer. Devamla, “bundan böyle acımak yok, önümüze geçenin kafasını keseceğiz!” der.

Naziler, parlamento yangınından komünistleri ve sosyal demokratları sorumlu tutar.

Ertesi gün ünlü “Reichstag Yangını Kararnamesi” çıkarılır. Anayasa askıya alınır, polise gerekçesiz gözaltına alma yetkisi verilir, sanıkların avukat desteği bile sınırlanır. Siyasi toplantı ve mitingler yasaklanır, ifade hakkı son derece kısıtlı hale gelir, basına sansür uygulanır, muhalif basın tümden yasaklanır. Büyük bir cadı avı başlatılmıştır. Alman Komünist Partisi’nin 81 milletvekili tutuklanır. Sonraki günlerde 100 bin dolayında komünist ve sosyal demokrat parti üyesi aynı tutuklamalardan nasibini alır. Komünist Parti adeta seçim çalışması yapamaz hale gelir.

Sonuç; Reichstag Yangını Hitler’e tek başına iktidar olmanın yolunu açacaktır. Bu olay ona, ölene kadar sınırsız bir güç verir. Çok geçmeden bütün radyolar ve yazılı basın Nazilerin yayın organı haline gelir. Sonrası, ırkçılıkla beslenmiş; hırsla, kibirle büyümüş bir tek adam rejiminin Almanya’yı getirdiği yerdir. Bu yer, milyonlarca insanın öldüğü, çok daha fazlasının yaralanıp sakat kaldığı, tarifsiz acılarla kan gölüne dönüşmüş bir dünyadan başka bir şey değildir...

1980 yılında, Marinus’un kardeşinin yaptığı başvuru üzerine Recihstag Yangını yeniden soruşturulur. Yapılan yargılamada yangının, binanın birçok yerinde aynı anda başladığı ortaya çıkar. Yangında, kundaklamayı başlattığına dair Marinus’un ilk alınan ifadesinin dışında hiçbir kanıt bulunamaz. İlk yargılamada, akli dengesinin yerinde olduğuna dair rapor da kaybolmuştur. Marinus beraat eder. Komünist Partisi’nin kurduğu bir komisyon ise onun, partili hiç kimseyle ilişkisinin olmadığını ortaya çıkaracaktır…

Cesetlerin kamyonlarla taşındığı kent: Temaşvar

1990’lara yaklaşırken Sovyetler Birliği’nde Gorbaçov eliyle yapılan “reformlarla”  mevcut sistemi terk etme çabaları hızla sürmektedir. Doğu Bloku ülkelerinde istikrarsızlıklar hüküm sürmektedir.

20 Aralık 1989 günü Yugoslav Tanjug Ajansı tarafından dünyaya ilginç bir haber geçilir. Haber, sosyalist ve kapitalist blok arasına sıkışmış, bir süredir yönünü Batı’ya doğu çevirmekte olan Romanya ile ilgilidir.

Ajans, Romanya’nın Temaşvar kentinde, 17 Aralık 1989’daki olaylarda “2000 dolayında” kişinin öldüğünü, sokakların kan gölüne döndüğünü, yağan şiddetli yağmurun bütün kanı alıp götürdüğünü” bildirmektedir. Avusturya TV’si “kamyonların metreküplerce ceset taşıdığını” görüntülerle verir. Doğu Alman Haber Ajansı ADN ise, “Temeşvar’da içinde 4630 ceset bulunan bir toplu mezar ortaya çıkarıldığı” haberini bütün dünya telekslerine geçer…

Ertesi gün “Çavuşesku’nun Temeşvar Katliamı” 72 dilde manşetten yayınlanır. Beraberinde, ortaya çıkarılan cesetler, üzerinde işkence izleri olan ölüler, devam eden mezar kazma çalışmaları, 1200 cesetten söz eden Romen doktorun tanıklığı… Bütün bunları, Romen gizli polisinin şehir suyunu zehirlendiği haberleri takip eder… Dünya kamuoyu ve Romanya halkı şoktadır…
Sonuç, dehşete kapılan bir halk, panik halinde parçalanan ordu, provokasyonla devam eden bir iç savaş… Ve nihayet, olayların başlamasından henüz 6 gün sonra Başbakan Nikolay Çavuşesku ile eşi Elena’ nın kurşuna dizilmesiyle kaderi değişen bir ülke…

Oysaki gerçekler, ortaya çıkmak yönünde daima ısrarcıdır. Bunun için sadece biraz zaman gereklidir.

Ortaya çıkacaktır ki Temeşvar’da söylendiği gibi bir katliam olmamıştır! 4 askerin linç edilmesiyle başlayan olaylarda ölenlerin sayısı olağanüstü abartılmıştır! Toplu mezarlara ait diye gösterilen 18 ceset, açılan morg mezarlığındaki kadavralara aittir. Bu durumu bizzat yerinde gözleyen gazeteci Walter Ellis, İngiltere’nin ünlü gazetesi The Sunday Times’ta bunu yazacaktır.

Gerçekler kimi zaman dehşet vericidir. 4 Şubat 1990 tarihli The Independent on Sunday’ın sayısında ise, başka bir gerçek gün yüzüne çıkacaktır. 17 Aralık’tan yılbaşına kadar tüm Romanya’da ölenlerin toplam sayısı sadece 71’den ibarettir! Bunların da önemli bir kısmının, mevcut rejimi savunan asker ve siviller olduğu tahmin edilmektedir...

Irak’ın kimyasal silahları

2 Ağustos 1990. Irak Ordusu Kuveyt’i işgal etmiştir.

Dünya medyasında peş peşe Irak askerlerinin Kuveyt’teki mezalimini anlatan görüntüler yayınlanmaktadır.

Yaklaşık iki ay sonra, 10 Ekim tarihli ABD Kongresi İnsan Hakları Komisyonu önünde 15 yaşında bir kız çocuğu ağlayarak konuşma yapmaktadır. Adı Nayır El-Sabah’ tır. Gözyaşları içinde hıçkırıklara boğulan çocuk, “Irak askerlerini gördüğünü, hastaneye geldiklerini, kuvözlerdeki bebekleri çıkararak betona bıraktıklarını, kuvözleri ise alıp gittiklerini” anlatmaktadır.

Haber dünya medyasında canlı olarak yayınlanır ve şok etkisi yapar. Olay, Kuveyt’teki Al-Adnan Hastanesi’nde geçmektedir. Hastanedeki kuvözlerin sökülerek Irak’a götürüldüğü, içlerindeki 312 çocuğun ise Iraklı askerler tarafından yerlere atılarak ölüme terk edildiği haberleri paylaşılmaktadır.
Irak Ordusu’nun marifetlerini anlatan başka haberler de vardır. Bunlardan bir tanesi de, petrol kuyularının ateşe verilmesiyle ilgilidir. Ajanslar, büyük bir çevre felaketinin yaşandığını, petrole bulanmış, can çekişen bir karabatak eşliğinde vermektedir. Haber, dünya kamuoyunda büyük bir acıyla izlenir...

Üç yıl sonra dünya medyasında, bu sefer Irak’ın sahip olduğu kitle imha silahlarının dünyayı tehdit ettiği haberleri yayılacaktır. ABD ve İngiliz medyası, kimyasal silah depolarının yerlerini gösteren uydu görüntülerini bile yayınlar.

Sonuç; İlkinde 37, ikincisinde ise buna yakın ülkenin katıldığı koalisyonla Irak’a karşı yürütülen kanlı bir savaştır. Savaşta 1 Milyon insan ölür, 4 milyon 700 bin sivil yerinden olur. Irak devleti büyük ölçüde çözülür. Ardından doğacak boşlukta IŞİD ve benzeri cihadist örgütler serpilip gelişecektir... Tanrılar, cehennemin kapısını artık aralamıştır. Ortadoğu ve dünyanın kanla, ateşle, acıyla kavrulmaya başladığı bir dönemdir bu…

Oysaki gerçeklerin, ortaya çıkmak gibi huyları vardır. Yıllar sonra BM raporları Irak’ta hiçbir kimyasal silah bulunmadığını ortaya çıkaracaktır. Uluslararası basına servis edilen uydu görüntülerinin tamamının sahte ve kurgudan ibaret olduğu anlaşılır. Dünya medyasında, hüzünlü bir müzik eşliğinde, dramatize edilerek verilen petrole bulanmış karabatak görüntüsünün Irak’taki petrol kuyularıyla uzaktan yakından ilişkisi yoktur. Zavallı karabatak, petrol sızdıran bir tankerin Kuzey Denizi’nde yol açtığı deniz kirlenmesinin ürünüdür. Görüntü, Fransa sahillerinde can çekişirken kaydedilmiştir.

15 yaşındaki Nayirah El-Sabah’a gelince. Çocuk, hiçbir zaman adı geçen hastanede bulunmamıştır. Ortaya çıkacaktır ki O, Kuveyt’in ABD’deki büyükelçisi Saud Nasser El Sabah’ın kızıdır. ABD Kongresi’nde yaptığı konuşma planlanmış bir senaryodur ve kuvöz hikâyesi CNN tarafından uydurulmuş koca bir yalandan ibarettir…

Büyük güçler, dünyayı istedikleri gibi yönetebilmek için büyük yalanlara ihtiyaç duyarlar. Bunun için de büyük medya imparatorluklarına sahip olmak isterler.
ABD’deki Kamu Dürüstlüğü Merkezi’nin yayınladığı rapora göre 2003’teki ikinci körfez savaşında Bush yönetimi 935 yalan haber kullanmıştır.

Yarın, “Tarihi kanatan yalanlar-2, Selanik’ten ezana

 https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/tarihi-kanatan-yalanlar-1-reichtag-tan-irak-a,21936

21 Aralık 2018 Cuma

Ötekinin duyulmayan sesi

Yusuf Nazım
T24 | 18 Aralık 2018



‘‘Radyo olmasaydı biz iktidara gelemezdik!”

1933 yılındaki bir konuşmasında Alman ulusuna böyle seslenir. Joseph Goebbels. Hitler’in yakın arkadaşı, sağ kolu ve ölene kadar en sadık komutanıdır. 1923 yılında tanıştığı Nazi Partisi’ne 1925 yılında üye olmuş, o zamana kadar solun kalesi olarak bilinen Berlin’in, partinin bölge liderliğine atanarak emrindeki Nazi SA larıyla birlikte sosyalist ve komünist partilere karşı kıyasıya bir mücadeleye girişmiştir. Berlin’deki başarılarının ardından partide hızla yükselerek 1928’de parlamentoya giren Goebbels, Reich Propaganda Sorumlusu, iktidara geldikleri 1933 ‘te de Propaganda Bakanı olmuştur.

Onun, radyo konuşmasındaki sözünü en iyi doğrulayacak olan ise Nazi ordularının Silahlanma Bakanı Albert Speer’den başkası değildir. Nuremberg Mahkemesi’nde yargılanan bakan, ‘‘Radyo sayesinde 80 milyon kişinin özgürce düşünebilme imkânı elinden alındı.’’ diye konuşacaktı.

‘‘Yalan ne kadar büyükse, inananı o kadar çok olur!’




İntiharından bir gün önce, Goebbels zehirlenmesini emrettiği 6 çocuğuyla birlikte
Goebbels’in Propaganda Bakanlığı döneminde, Reich Kültür Dairesi kurulur. Bu kurum eliyle, tüm gazetelere, radyo programlarına, sinemalara sansür uygulanmaya başlar; tiyatro, eğlence ve kültür programları, sanat ve müzik dünyası bütünüyle denetim altına alınır; aydınlar, bilim insanları, akademisyenler ve sanatçılar; akademik yayınlar bu kurul aracılığıyla kontrol edilir. Bilim, kültür ve sanat insanları arasında korku ve kaygı dolu bir süreç başlar.

Reich Kültür Dairesi’ne üye olmayan sanatçılar hiçbir kültür sanat ürünüyle ilgili çalışma yapamaz, sergi açamazlar. Buna karşılık Nazizm’e sadık müzisyenlere, sanatçılara ise özel bir değer verilir, bu sanatçılar devlet tarafından maaşa bağlanır.

Nazizm’in mizaha tahammülü yoktur. Karikatürler, şaka ve espri içeren yazı ve fıkralar ile bunların yazarları, çizerleri hakkında soruşturmalar açılır. Yazarlar “istenmeyen Alman’ olarak ya sınır dışı edilir, ya da vatandaşlıktan çıkarılırlar.
Modern sanat hareketleri zırvalık, ahlaksızlık, baştan çıkarıcılık olarak görülür.
Tüm dernek ve sendikalar Nazi yanlısı organizasyonlar altında bir araya getirilir.

Goebbels, kitleleri etkilemek için her türlü yöntemi, en uygun araçlarla, en görkemli bir şekilde uygulamayı seçmiştir. ‘‘Yalan ne kadar büyükse, inananı o kadar çok olur!” sözü ona aittir.

“Biz de varız, biz de buradayız…”

15 Aralık 2018.

TBMM ‘de bütçe tartışmaları yapılmaktadır. Oturumlar hararetli geçmekte, vekiller birbirine kırıcı sözler söylemekte, sataşmalar ve yumruklaşmalar yaşanmaktadır. AKP ‘li bir vekil CHP ‘li başka bir vekili, Adolf Hitler’in propaganda bakanı Goebbels’e benzetmekten geri durmaz.

Gergin ortamı AKP’li bir vekilin yaptığı konuşma yumuşatır. Meclisteki AKP’li vekillerden politikaya en uzak, en hoşgörülü, en birleştirici olanının konuşmasıdır bu. Kendisi spor kökenli olan, AKP Sakarya milletvekili Kenan Sofuoğlu, kendi partisine de batırır iğneyi, muhalefete de. Bir anda gerginlik sona erer, ortam yumuşar.

Türk sporuna hizmet etmekten bahseder vekil; demokrasiden, elbirliğinden, partilerin birlikte çalışmasından…

Ve ardından tek tek sayar adlarını partilerin; AKP der, MHP der, CHP der, İYİ Parti der; başka bir şey demez!


Holocost kurbanları, Almanya'daki ötekiler


Oysaki TBMM ’deki AKP vekillerinin en hoşgörülünü olanıdır o. En naif, en yumuşak, en birleştirici konuşmayı yapmıştır... Yapmış ve demokrasinin birleştirici gücü altındaki vekil kalabalığı bir anda huzura kavuşmuştur.

Meclisin 3.büyük partisi HDP mi?

Meclisteki en hoşgörülü, en birleştirici konuşmayı yapan AKP’li vekilin dilinden HDP’nin adı çıkmaz! Ona göre 6 Milyon seçmen yoktur; çoluk çocuğuyla birlikte 8 milyon insan bir anda görünmez olur!

Tam o anda kalabalığın içinden bir kadın sesi duyulur:

“Biz de varız, biz de buradayız!…”

HDP’li vekil Fatma Kurtulan’ın sesidir bu. Van milletvekilinin cılız sesi, şuhu içindeki vekil kalabalığının huzur bulmuş mutluluğunda eriyip gider. Kulak veren olmaz, kimseler duymaz.

Adeta ötekinin sesi gibidir Fatma Kurtulan’ın sesi. Yok sayılır, görülmez, duyulmaz… Onunla birlikte sekiz milyon insan da yok sayılır. Kürt’ün adıyla cisimleşmiş Ermeni’de, Çerkez’de, Rum’da… Fatma Kurtulan’ın sesi duyulmayınca, LGBT ’li bireyin, alevinin, solcunun, aydının da sesi duyulmaz. Hiçbirinin sesine kulak veren olmaz. Bu ülkenin başkaları, yalnızları, görünmeyenleridir onlar. Spor gibi, siyasetin asgari müştereklerde ortaklaşacağı bir alanda bile ötekidir onlar. 

*  *  *

Hücre karanlıktır. Mahkûm giysileri içindeki adam elindeki kâğıdı açar. Kapı mazgalından sızan ışığın aydınlattığı buruşmuş kâğıdın içindeki kapsülü parmakları arasında çevirir. Döner, birkaç adım yürür, köşedeki ranzaya uzanır. Elini yavaşça ağzına götürür, kapsülü dilinin altına yerleştirir, gözlerini kapar... Bir anda soluğu kesilir gibi olur. Hızla nefes alıp vermeye çalışır, başaramaz! İstediği temiz hava, bir türlü nefes borusundan içeri girmez, boğulurcasına hıçkırmaya başlar. Bunu istemsiz hareketlerle, çırpınmalar takip eder. Birkaç kuvvetli sarsılmadan sonra bedeni önce kaskatı kesilir, ardından hareketsiz öylece kalır...

Göring’in eseri: Barış yanlılarını vatansever olmamakla suçlamak

Tarih 23 Nisan 1945. 

Kaldığı hücrede, elindeki potasyum siyanür kapsülüyle intihar eden, Hermann Göring’ten başkası değildir. O, dünyayı cehenneme çeviren Alman faşizminin elit kadroları arasında, en önde gelen bir kaç kişiden biridir. Nürnberg Mahkemeleri’nde yargılanan en yüksek rütbeli Alman savaş suçlusu olarak idama mahkûm edilmiş, infazından bir gün önce, hücresinde zehir içerek intihar etmiştir.

Göring, 2.Dünya Savaşı'nda Nazi Almanyası'nın Hava Kuvvetleri komutanı; polis ve ekonomi bakanı, aynı zamanda Alman gizli polis teşkilatı Gestapo'nun kurucusu ve yöneticisiydi.

Hitler’e toplama kampları fikrini vererek Yahudilerin, Çingenelerin, komünistlerin ve savaş esirlerinin bu kamplarda imha edilmesini sağlayan yine Göring'ti. 

Ünlü Reichstag Yangını’nı bizzat planlayıp yönetmek, sonra da suçu komünistlerin üzerine atmak, bizzat onun eseridir. 

Nazi ideolojisine göre Yahudiler, Çingeneler, komünistler ve savaş esirleri toplumun ötekileriydi. Hiçbir değerleri yoktu. Hitler’e toplama kampları fikrini vererek, Alman toplumun ötekilerden ayırmak suretiyle bu kamplarda imha edilmesini sağlayan yine Göring'ten başkası değildi. 

Herman Göring, Leningrad ve Stalingrad cephelerindeki yenilgilerin ardından savaşın Almanların aleyhine dönmesi üzerine 20 Nisan 1945 tarihinde Berlin'de yapılan Hitler'in son doğum günü kutlamasına katılmış, ardından uzun bir araç konvoyuyla Berlin'den ayrılmıştır. Kaçtığı Avusturya'daki kalede, elindeki sanat hazinelerini saklamakla meşguldür.

Savaş bittiğinde bir Amerikan karargâhına teslim olur. Göring’in, Nurnberg Mahkemeleri’nde yargılanırken söylediği sözler çok manidardır:

"İnsanlar tabii ki savaş istemez. Fakir bir çiftçi, savaştan elde edeceği tek kazancın, köyüne sağlam bir şekilde dönmek olduğunu bildiği halde, niye hayatını savaşta riske atsın? İster Amerika’da olsun, ister Rusya'da, isterse de İngiltere ya da Almanya'da, hiçbir fakir çiftçi bunu istemez. Fakat ülkelerde liderler karar verici durumdadırlar. Ve her zaman insanları istedikleri gibi yönlendirmek isterler. İster demokrasilerde olsun, ister diktatörlüklerde, isterse de parlamenter rejimlerde bu hiç de zor değildir. Toplum, kolaylıkla liderlerine inanabilir ve onların isteklerini kabul etmeleri sağlanabilir. Tek yapacağınız şey, sürekli olarak ülkenin tehlike altında olduğunu söylemek, barış yanlılarını vatansever olmamakla suçlamak ve dış tehditle karşı karşıya bulunulduğunu göstermektir. Bu yöntem her zaman, her ülkede işler."

Hermann Göring Nuremberg Mahkemeleri'nde yargılanırken, 1946



İçimizdeki ötekiler!

1933’te Almanya’da, Nazi diktatörlüğüne giden yolda, meclisin yetkilerini hükümete devrini sağlayacak oylama öncesi, 81 komünist vekilden bir kısmının vekilliği düşürülmüş, bir kısmı ise tutuklanmıştı. 

Naziler, iktidarları süresince medyayı bütünüyle kontrol altına almışlardı. Özellikle radyolar aracılığıyla 80 milyon Alman'ı adeta büyülemiş, etki altına aldıkları geniş kitlelerin desteğiyle dünyayı bir cehenneme çevirmişlerdi.

Etkileyemedikleri 6 milyon insana gelince… Onlar kendilerinden olmayan, toplumun ötekileriydi; Yahudiler, komünistler, çingeneler, eşcinseller, sakatlar... Bunlardan kurtulmanın yolu ise, Hermann Göring'in eseri olan toplama kamplarından geçiyordu...

Bugünün Türkiye'sinde, medyanın %95'i iktidar gücü tarafından ele geçirilmiş durumda. 365 günün her saatinde, tek yönlü olarak çalışan acımasız bir propaganda çarkının dişlileri arasında tek tipleştirilmeye zorlanan toplum, çoğu zaman kinle, nefretle, yalanla beslenerek adeta zehirlenmektedir. Muhalefetin temel dinamiklerinden biri olan HDP ’ye karşı bir süredir cadı avı başlatılmıştır. Belediyelerine kayyım atanmış, parti lideri, milletvekilleri ve yerel yöneticileri tutuklanmıştır. Durum böyleyken, yapılan son seçimlerin ardından, nihayet, adına başkanlık sistemi denilen rejime geçilmiştir.

İşte tüm bu koşullarda bile, yapılan bunca baskıya, korkutma ve yıldırma çabalarına, %95 ‘lik medya gücünün sağladığı baş döndürücü propagandaya rağmen, 6 milyon seçmen ısrarla HDP 'ye oy vermeye devam etmektedir.

2.Dünya Savaşı'nda Alman toplumu, içindeki ötekilerden, Yahudileri, komünistleri, çingeneleri, eşcinselleri ve sakatları toplama kamplarında imha ederek kurtulabilmişti.

Peki ya Türkiye toplumu? Fatma Kurtulan'ın meclisteki çığlığını duymayan bu halk, kendi içindeki ötekilerden nasıl kurtulacak?

Bilen var mı?


http://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/otekinin-duyulmayan-sesi,21108