Mahir Kılıç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mahir Kılıç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Nisan 2018 Perşembe

Sahi, niye korkuyorsunuz?


Yusuf Nazım
T24 | 24 Nisan 2018

Ege’de kitap mevsimi.

Geçen hafta İzmir Kitap Fuarı’ndaydım. Okurlarla buluşmak için güzel bir fırsat. Keza, Türkiye’nin her tarafından yazar dostlarla görüşmek, ayrı bir keyif. Kitap kokuları, dost sohbetlerine karışıyor.

Bugün, bir kez daha yollara düştüm, fuara gidiyorum. Nisan’ın tazeliğini taşıyorum içimde.

Bu yazıyı ise otobüste, gözlerimle yazıyorum.

Dağlarda askerler var

Dağlarda askerler var.

Kimi bir kayanın ardında siper almış, kimi bir ağacın arkasında. Bazen bir jandarmanın başı gözüküyor, bazen özel tim elemanının iri gövdesi; bazen de arazi giysileri içerisinde bir askerin silueti…

Hepsi de tam donanımlı, silahlı.

Yol kenarındaki yüksek yamaçlara uzun aralıklarla dizilmişler. Ellerinde silahları, kimi uzun namlulu, tüfekli, dürbünlü; hepsi de özel kıyafetli, kasklı, robokoplu.

Orman denizinin içerisinde, uzaklarda, kirli bir leke gibi bir taş ocağı.

Yamaçlarda, yanmış bir ormandan geri kalan siyah ağaç gövdeleri, kararmış toprak ve kömür artıkları. Kilometrelerce uzanıyor.

Fidan dikmek için gelmiştik ama...

Aracımız Gümüldür-Menderes arasındaki tepelerin arasından hızla ilerliyor.

Belediye otobüsü bir durakta duruyor. Yolun hemen yamacında, yanmaktan kurtulmuş, nefti yeşil bir orman parçası.

Hiç olmadık şekilde, kalabalık bir kadın grubu doluşuyor otobüse. Beraberinde, ormanın tazeliğini, baharın kokusunu taşıyorlar içeri…  Hepsi de genç, bakımlı, güzel giysileriyle şehirli kadınlar.

Tuhaf şey! Şaşırıyorum… Buraların durakları sakindir, tek tük yolcuları olur. Oysaki şimdi, bir dağın başında, bir ormanın ıssızlığında bunca kadın yolcu…

Otobüse binenlerden ikisi ayakta, hemen önümdeler. Üzerlerindeki yükü atmış, hafiflemişler gibi. Derin bir iç çekiyorlar.

Birden iri bir yaban arısı peydahlanıyor, kadınlar ürküyorlar.

Baharın tazeliğiyle birlikte, bir de arı getirdiniz, diyorum onlara.

Gülüyorlar…

Arı, yolcularla ilgilenmekten vazgeçiyor, otobüs camının üst köşesinde kendine sakin bir yer buluyor, pinekliyor.

Otobüs yoluna devam ediyor.

Dışarıya bakıyorum, çevrede öbek öbek insanlar, sivil ve resmi araçlar, otobüsler, şaşkın, gri bir kalabalık.

Hayrola, diye soruyorum önümdeki iki kadına.

Fidan dikiyorduk, diyor.

Güya” diye ekliyor öbürü.

Güya?” diye soruyorum ben de...

Biraz buruk, gülümsüyorlar...

Fidan dikmek için gelmiştik ama...

Gerisi gelmiyor...

Otobüs hızla ilerliyor.

Yanmış ormandan yolu ayıran tepelerin, dağların yamaçlarına kayıyor yeniden gözlerim.

Hala oradalar!

Dağların kuytu köşelerinde, tepelerin yamaçlarında…

Otobüs kıvrıla kıvrıla alıyor dönemeçleri. Başımı mütemadiyen yukarıya kaldırıyorum. Her dönemecin arkasından çıkıyorlar; her tepenin ardındalar, hep yüksekteler; kayaların duldasında, ağaçların arasında; kasklı, özel donanımlı, uzun namlulu, silahlı…

Dayanamıyor, kendi kendimle konuşur gibi soruyorum.

Bu nedir?” diyorum, “bunca asker, tepelerde ne işi var?

Önümdeki kadınlardan biri sabırsız, yanıtlıyor:

Başbakan gelecekmiş” diyor, ekliyor; “fidan dikmeye…”

Bir dağın ıssızlığında

Fidan dikmeye…”

Siz de fidan dikmeye gelmiştiniz ama,” diyorum…

Gerisini çekincesiz anlatıyor kadınlardan biri.

Menderes ilçesinde, bir lisedeler; biri edebiyat öğretmeni, diğeri matematik. Okul yönetimi ve ilçe milli eğitim müdürlüğü tarafından emir komuta zinciri içerisinde, öğrencileriyle birlikte yönlendirilmişler.

Yalnızca onlar mı?

Değil tabii. İlçedeki birçok kamu kurumu, okul, sivil toplum örgütü; öğrenciler, memurlar, hizmetliler, taşeron işçiler; asgari ücretliler, işsizler, temizlik emekçileri…

Geçen sene, Deliömerli mevkiinde başlayan yangında bir bölümü yanan Menderes Ormanları için fidan dikilecek!

Kamu araçları seferber edilmiş, erkenden düşülmüş yollara; kalabalık, sıcak, kapatılan yollar, trafik, saatler süren bekleyiş…

Sonra, ansızın yayılmış haber; fidan dikme törenine başbakan da gelecekmiş meğer!

Fidan dikim alanına geldiklerinde öğreniyorlar bunu.

Onca kalabalık, önceden haber verilmeyen, başkaları tarafından planlanmış, bilmedikleri bir gösterinin malzemesi olmak üzereler. Durumu öğrenenlerin bir kısmı, ilk buldukları araçlarla geri dönme telaşındalar.

Bir dağın ıssızlığında, ücra bir durakta otobüse doluşan kadın kalabalığını şimdi daha iyi anlıyorum. Bu iki genç öğretmen de onlardan.

Yeni doğmuş bebesiyle hapse girdi Ayşe öğretmen

Sabah evimize gelen konuğumun söyledikleri geliyor aklıma.

“Gaziemir yolunu tümden kapatmışlar, İzmir’in çoğu yerinde bir trafik karmaşası var, Ahmetbeyli’den gelmek zorunda kaldım, başbakan gelecekmiş diyorlar”

Hızla ilerliyoruz. Her iki yanda, göz alabildiğine uzanan yanmış bir orman.

Otobüsteyim.

Ege’de kitap kokuları getiriyor rüzgâr.

Bir yazar dostumla buluşmaya gidiyorum.

İşinden çıkarılmış Mahir Kılıç Konak’ta 162 gündür aç, Düzce’de KHK mağduru mimar Alev Şahin ise 277 gündür…

Bir TV programında, “Çocuklar ölmesin, analar ağlamasın,” demişti; geçen gün yeni doğmuş bebesiyle hapse girdi Ayşe öğretmen.

Zaman hızla akıp geçiyor yanı başımdan. Baktığım her şeyde tanıdık bir iz, her izde bir yaralı bir sözcük. Aklım eski zaman hikâyelerine gidiyor durmadan. Tahtalı Barajı’nı da geçtik, Menderes düzlüğüne doğru iniyoruz.

Otobüsteyim, bu yazıyı gözlerimle yazıyorum.

Başbakan gelecekmiş diyorlar

Önümde iki öğretmen, güneşi arıyor gözleri, arı ise yer değiştirmiş.

Sohbet devam ediyor aramızda. Kitap kokuları üflüyorum biraz da üzerlerine, nasıl da hafifliyorlar.

Başımı camdan yukarı kaldırıyorum.

Tepelerde hala silahlı adamlar var; kimi kasklı, maskeli, uzun namlulu, dürbünlü.
Her tepenin yamacındalar; kayaların arkasında, ağaçların arasında…

En az 17 şirket, 25 gemi, 2 süper yatın sahibiymiş…

Başbakan gelecekmiş diyorlar.

Peki, ama niye korkuyorlar?

Bunca kalabalık, asker, polis, silah, sevkiyat; kesilen yollar, kilitlenen trafik, bunaltıcı sıcak; taşeron işçi, öğretmen, işsiz…

Neden?

Sahi, niye korkuyorsunuz?

http://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/sahi-niye-korkuyorsunuz,19554

16 Mart 2018 Cuma

14 mart ve doğmamış bir çocuğa mektup

Yusuf Nazım
T24 | 16 Mart 2018


Mart’ı yarıladık. Buralara bahar geliyor artık. Seferihsar’ın mimozaları erkenden patlattı bile çiçeklerini. Sapsarı kesilen dallarıyla nasıl da coşkunlar.

Günlerden 14 Mart, Tıp Bayramı. Hekimler bu önemli günlerini hafta boyunca kutlama telaşındalar.

Kendi bayramlarında Sağlık Bakanlığı önünde limon satarken görüyorum işsiz hekimleri. Eğlenceli bir etkinlik bu. Lâkin mizaha bile tahammülü olmazmış faşizmin. “Sağlıkta şiddet yasası çıksın, fiili hizmet süresi zammı yasalaşsın, çalışırken ve emeklilikte insanca ücretimiz olsun, güvenlik soruşturmaları kaldırılsın, hekimler görevlerine başlatılsın” diyorlar…

Daha geçenlerde “savaş bir halk sağlığı sorunudur” dedikleri için Türk Tabipleri Birliği’nin tüm merkez konsey üyeleri gözaltına alınmıştı.
Tarihlerinde bir ilkti bu; kapılarından çiçekleri kalmış, söylemlerinin arkasında onurla durmuştular.

türkülerdeki hekimlik

Göz hekimi bir dostumun daveti üzerine gittiğim Ege Üniversitesi Atatürk Kültür Merkezi’ndeyim. Kendisi aynı zamanda bir türkü dostu, bağlama ustası.

14 Mart Tıp Bayramı’nda “Türkülerde hekimlik” isimli etkinliğe bağlamasıyla katılıyor; türküleriyle, türkülerin hikâyeleriyle renk katıyor etkinliğe; derdine derman arayanların, çaresizlerin, acı çekenlerin, muzdariplerin türkülere sinmiş ahvalini anlatıyor. Âşık Veysel diyarının çocuğu o; biraz sesinden almış, biraz kültüründen, biraz ezgilerinden… Bir şölen havasında geçiyor etkinlik.

Çıkışta “Türkülerdeki Hekimlik” adlı kitabını armağan ediyor bana, ayrılıyorum.

Dışarda bahar var. Derin derin çekiyorum baharın gelişini içime.

Şimdi, Kordon Boyu’nda, kafelerin birinde, Körfez’in mavi sularını karşı kahvemi yudumlamak var. Bir kaç dostla buluşarak laflayıp hasret gidermek de…

Hayır, hayır; bir an önce eve dönmek; mimozaların, begonvillerin, zakkumların süslediği sokaklardan denize doğru salınmak, bir palmiye ağacının altında Samos Adası’nı seyretmek var…

açlık çekiyor beni

Hiçbiri olmuyor bunların! Açlık çekiyor beni. Yanlış duymadınız; açlık! Açlığa doğru yürüyorum ben! Bedenim, yüreğimin peşine takılmış, yuvarlanır gibi sürükleniyorum. “Yüreğimin götürdüğü yere” doğru gidiyorum ben.

Şimdi Konak Meydanı’ndayım. Kahverengi, bal damlası gözlerinin içine bakıyorum onun. Açlığı arıyorum gözlerinde.

Adı Mahir Kılıç, 123 gündür aç!

İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı şirketindeki işinden çıkartılmış. Kadro mücadelesi verdiği için! İnsanca yaşamak istediği için!

Tüm işçilerin ittifakıyla seçilen bir işçi temsilcisi o. İşini aksatmayan, haksızlığa karşı duran, doğrudan yana tavır alan biri. Bakışlarındaki kararlılık onu doğruluyor gibi…

12 Eylül darbe hukukunun kölelik kalıntısı, “taşeronluk sisteminin” İzmir Belediye şirketlerinden İzenerji’deki kurbanı. İşçiler, kadro mücadelesini hukuk yoluyla kazanmaya başlayınca işten çıkarılan iki yüzden fazla işçiden sadece biri.

Açlık grevine başlamış Mahir. Evli, eşi beş buçuk aylık hamile! Duyunca bir tuhaf oluyorum. Doğmamış bir çocuğa dair düğümleniyor kelimer dilimde. Açlık grevinden hemen önce düşmüş anne rahmine. Şimdi, açlıkla birlikte büyüyor o.

doğmamış bir çocukta kalıyor aklım

Bir süredir bir gariplik var bende. Bir takıntıdır gidiyor. Olduk olmadık yerde, aykırı seslere çoğalıyor kalbim. Takılıp gidiyorum peşi sıra.

Henüz doğmamış bir çocuğa veriyorum kalbimi. Doğunca adı Baran olacak belki, belki de Hüseyin. Açlık greviyle büyüyor o, gelişiyor...

Babasına gelince… Mahir işsiz, Mahir açlık grevinde, Mahir kadro istiyor; Mahir iki yüzden fazla arkadaşıyla birlikte işine geri dönmek, Mahir insanca yaşamak istiyor!

Sahi, Mahirler çok mu şey istiyor?

Mahir, doğacak çocuğunu işsiz değil, işçi gibi sevmek istiyor! Ev kirasını dostları denkleştiriyor Mahir’in; mutfağının, çocuğunun okul masraflarının da...

Neden açlık grevi diye sorduğumda, tereddütsüz konuşuyor. “Beni tazminatsız işten çıkararak zaten aç bıraktılar; karım süt içiyor mu, meyve yiyor mu, bilen var mı?” diyor. Eliyle arkadaşını gösteriyor; “dün gündelikçi olarak çalıştı, yevmiyesinin yarısını bana getirdi, bizi zaten aç bıraktılar” diyor.

Benimse doğmamış bir çocukta kalıyor aklım; annesi Ayça’nın karnında, her şeyden habersiz uyuyor o…

Mahir Kılıç’ın gözlerine bakıyorum. Etleri etlerini yiyor Mahir’in, kemikleri kemiklerini… Eriyor… Yavaş yavaş eriyor. Bir kıvılcım çakıyor kahverengi gözlerinde, görüyorum; inatçı bir kıvılcım bu…

Doğmamış çocuğa dair kurmak istiyorum sözlerimi. Adı henüz belli değil onun.
Barış koyacaklar belki adını, belki de Zafer. Mahir bir delikanlı gibi bakıyor gözlerime babası; öylesine kararlı, öylesine direngen; umutla vuruyor kelimeleri dişleri arasından…

Doğarsa; bu eğreti, bu kirli, bu kölelik dünyasına; açarsa gözlerini bu zalim yeryüzüne eğer…

Bana kalırsa, adını Çayan koymak istiyorum onun.

sahi, babalar yemek yemezse ölür mü, çocuklar?

Farkındayım, bir tuhaflık var bende. Belki bir psikoloğa danışmalıyım. Yüreğimde, hep ötekine dair esen dinmek bilmez bir fırtına. Belki kurtulmalıyım bundan. Aklımdan, giderek azalmakta olana dair tutkuya dönüşmüş saplantıları söküp atmalıyım!

Niye Filistin’de ölen bir kadın için teyakkuzda aklım? Her gün tonlarca bomba boşaltıyoruz komşunun üzerine, bir savaşın acımasızlığına yanıyor kalbim. Sur’da bir çocuğun kalbi kırılıyor her gün. Açlığının 254.gününde, işini geri istiyor Düzce’de mimar Alev Şahin

Baharın güzelliği bu; bahçemdeki kasımpatılar, nar ağacı, begomviller… Beni çağırıyorlar... Oysaki Konak’ta açlığa doğru yürüyor ruhum. Hiçbir şey engel olamıyor buna, açlığa doğru götürüyor ruhum beni.

Dedim ya, bir tuhaflık olmalı bende. Mahir’e bakıyorum durmadan. Arkadaşı Elif alıyor sözü; 25 yıldır kadrosuz çalışıyor. Tüp bebek tedavisi görürken kadro davası açtığının ertesi günü, çalıştığı İzelman’dan işten çıkarılıyor! Güneşi görüyorum gözlerinde onun. Yanında 25 yıllık kadrosuz işçi Seval, o da işten çıkarılmış; bir diğeri ise Barış; o da öyle; üstelik 9 yıldır engelli kadrosunda çalışıyorken…

Bir de Salih var aralarında. “Davadan vazgeçersen işe dönersin”, sözü vermişler ona. Davadan vazgeçmiş Salih, lakin yine de işine dönememiş...

Dediklerine göre, CHP vekilleri Erdal Aksünger ve Tüncay Özkan namus sözü vermişler, sorunu çözmek için. Sendikaları Genel-İş’ten ise şimdiye kadar umut yok, velhasıl sonuç da yok!

Mahir’le Ayça’nın dokuz yaşındaki kızları. Okulda, arkadaşlarına, “benim babam yemek yemiyor, ölür mü” diye soruyormuş!

Sahi, babalar yemek yemezse ölür mü, çocuklar?

mimozaları unutmalıyım

İzmir. Çağdaş bir şehir. Öyle diyorlar…

Çağdaş bir asırda, çağdaş bir şehrin suretiyle yüzleşiyorum. Bir insanın sesi, çaresizliğin duvarına çarpıyor, sesini açlığına salıyor adam; açlığıyla ses olmaya çalışıyor.

Bense dayanamıyorum; bir kez daha yüzümü açlığa dönüyorum. Anlıyorum ki hastayım ben. Belki de psikolojik destek almalıyım.

Sinemde, benden habersizce çoğalıyor bu çığlıklar, niye? Neden hep ötekine dair yükseliyor içimdeki o ses? Hâlbuki sokağımda mimozalar kucak açmış bana, bekliyorlar. Neden, sözüm geçmez kelimelere? Durduk yerde, neden açlığa doğru sürüklüyor kalbim beni?

Dedim ya, belki de bir takıntı bu bendeki; kim bilir, post travmatik bilmem ne bozukluğu…

Bahar geldi bile bizim oralara. Sokaklar coşkuya kuşanmaya başladı baharın cümle renklerini. Görseniz, nasıl da pıtrak pıtrak ağaçların dalları.

Sabırsızlanıyorum. Bir an önce denize varmalıyım; beni bekleyen o palmiye ağacının altında oturmalı, martıların denize dokunuşuna hayran kalmalıyım…
Babam yemek yemeyince ölür mü?” diye soruyormuş okulda, dokuz yaşındaki bir çocuk. Üstelik kadroya geçmek istiyormuş, doğmamış çocuğun babası Mahir!

Hayır hayır, iyisi mi bugün vazgeçmeli denizden.

Efil efil esecek rüzgârları, martıları, palmiyeleri; mimozaları unutmalıyım!

Yaşamak bir savaşa benziyor bugünlerde, oturup doğmamış bir çocuğa mektup yazmalıyım.