Mahir Çayan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mahir Çayan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ağustos 2024 Cuma

Aklın ayak izleri’nde yolculuklar (2) | Eşkıyalar kesti yolumuzu

Yusuf Nazım
T24 | 23 Ağustos 2024

Aklın Ayak İzleri’nde yolculuğumuz devam ediyor.

Sonraki durağımız Dersim. Ancak Ovacik-Dersim yolu bir motor festivali sebebiyle kapalı. Bizi Hozat üzerinden yönlendiriyorlar. Çaresiz yola çıkıyoruz. Yol boyunca yüksek dağlar, derin vadiler, meşeliklerle dolu ormanlardan geçiyoruz. Nasıl da göz alıcı vadiler, zümrüt yeşiline boyanmış dağlar, hayran olunası bir coğrafya…

Yolu yarıladığımızda ihtiyaç molası için ana yoldan ayrılıp ıssız, toprak bir yola sapıyoruz. İn cin top koşturuyor etrafta. Derken o da nesi? Eşkıyalar kesiyor yolumuzu! Bilmezdik, Dersim’in dağlarında eşkıyalar olurmuş kol geziyor hâlâ.

Kimsiniz, ne arıyorsunuz, nereden gelip nereye gidiyorsunuz…

Şaşkınız. Ovacık’tır, etkinliktir, Dersim’dir, söyleşidir, kitaptır, diye sıralanıyor sözcükler dilimizde...

Kitap isteriz diye tutturuyorlar! Kitap istiyorlar bizden... Evet, evet kitap istiyorlar...

Dersim’de bir dağın başındayız. Güneşin sofrasındayız. Kuş uçmaz, kervan geçmez bir ıssızlıktayız. Böylece aralanıyor bir sohbetin kapısı. Başlıyor akmaya hikâyeler.

Dağ başında bir yazar bulmuşum, kitabını almadan bırakmam

Buralarda yazar kolay bulunmaz diyor Diyarbakırlı Muhammed Ali. Dağ başında bir yazar bulmuşum, kitabını almadan bırakmam!

Gülümsüyorum. Ne de güzel diyor Muhammed. İçimden bir ses mırıldanıyor; ‘sana kurban olam Muhammed. 

Diğeri Dersimli Mehmet. Deşt’i soruyorum ona. Dersim’in kayıp kızlarından Emoş Gülver’in kimliğinde yazılı yer. Başlıyor anlatmaya Mehmet. Sene 1938, Pülümür Deresi, Pax Köprüsü, 38 kayalığı... Toplanan köylüler, Harçik çayı, mağaralar… Elini şöyle bir kaldırıp işaret ediyor. 236 köylü gitti bizden, diyor. Hepsi şu kayalıkların arkasından aşağıya…

Karşımızda, yakınlarda bir evin çatısını aktaran iki köylü, iki emekçi. Sohbet uzadıkça uzuyor. Bakın diyor, Mehmet; ben Kürdüm, ben aynı zamanda Aleviyim. Sonra ekliyor Mehmet, ben sosyalistim. Sadece ilkokulu okudum, ancak bir yazarın kitabını alarak ona destek olmak isterim diyor. Başka bir şey demiyor Mehmet.

Sahi Dersim kaç dağ içindeydi, kaç namlunun ucundaydı, dağlarında kaç mevsimin adı yazılıydı. Duyardık, buraların dağlarında eşkıyalar dolaşırmış. Şimdi anlıyorum, Dersim’in eşkıyaları başka olurmuş...

Asfalt yol, bir yılan gibi kıvrılıp akarken önümüzden, düşünüyorum. Bir dağın yamaçlarında, yol kesip kitap isteyen Dersimli Mehmet'in bilgeliğinden öğreniyorum hayatı.

Uzaktan Tunceli tabelası gözüküyor. Burada da aynı motor festivali sebebiyle valilik bütün konaklama yerlerini kapatmış. Arkadaşım Aysel’in bize tahsis ettiği evde kalıyoruz.

Söyleşi ve imza etkinliği ertesi gün Yel Çay Bahçesi'nde. Aklımda, benim bir öyküme ve belgeselci bir dostumun filmine konu olmuş bir hikâye. Sabah erkenden kalkıp yönümüzü dağlara veriyoruz. İçimde beni dürtmekten vaz geçmeyen o hikâyenin izini süreceğiz. Dersim'in kayıp kızlarından Emoş Gülver'in hikâyesi bu. Çocuk yaşlarda bir subaya evlatlık verilen kızın kimliğinde yazan Deşt bölgesine gideceğiz. Kayıp kızlardan birinin ruhu, orada beni bekliyor olacak.

Tülük köyüne varmadan bize yol gösterecek 1938’den kalma yıkık bir karakol olmalı. Köyün muhtarından karakolun üç yıl önce İl Özel İdaresi tarafından satıldığını, yeni sahibinin burayı yıkarak yerine ev yaptığını öğreniyoruz.

Bir süre aradıktan sonra görüyoruz onu. Bir yanımızda, yüksekçe bir yamaçtaki düzlüğe yapılan bir ev. Asfalttan ayrılıp soldaki toprak yola giriyoruz. Etrafta kimsecikler yok. Araç sarsılarak bir süre ilerliyor. Nihayet, bahçesine tel çit çekmekte olan birini görüyor, yaklaşıp soruyoruz. Önce soğuk davranıyor bize.

Deşt, diyoruz, 38 katliamı, kayıp kızlar, Emoş Gülver...

İşini bırakıyor Ferhat. Ceviz büyüklüğünde, avuç dolusu kirazlarla geliyor yanımıza. Hele bir yiyin, diyor, tümüyle organiktir. Düşün peşime diye ekliyor.

Ferhat önde, biz arkada araçlarımız bir dağın eteğinde döne dolana ilerliyor. Duruyoruz. Bir taş ev. Bir tarafta, topraktan yüksekçe bir seki, meşe ağacı, altında bir masa. Oturuyoruz. Şimdi anlatın, diyor Ferhat.

Geçmişinden koparılmış yaşlı bir kadının çocukluğuna götürüyor sözler bizi. Sözcükler yaralı, sözcükler kayıp, puslar içinde sözcükler. Birazdan, Haydar da katılıyor aramıza. Emoş Gülver’in belgeseli çekilirken oradaymış. Burası Veraniz mezrası, Deşt ise Emoş Gülver’in beş yaşında mezraya gelmeden önce yaşadığı yerin adı. Aha, şurada diyor Haydar, biraz ileride, yamaçtaki yıkıntıları işaret ederek. Kırmızı Dağın eteklerinde yürüyen yaralı gölgeleri dinliyoruz ondan; Halvori yolu, 38 kayaları, Pax Köprüsü, Harçik Çayı... Emoş Gülver’in ruhu dolaşıyor aramızda. Ah Dersim, ah Deşt, ah Veraniz, ah benim de büyümüş de yaralanmış ömrüm...

Kazım ve Nezahat Gündoğan, yıllar önce aynı yerde, Dersim'in kayıp kızlarından Emoş Gülver'in hikâyesini çekerken (Hay Way Zaman belgeseli,2013 ) Haydar Gül ile karşılaşmışlar. Onlara rehberlik etmiş, yol göstermiş, yörenin yaşlılarından hikâyeler dinletmiş Haydar. Şimdiyse bize anlatıyor. Ölenler vaktiyle ölmüş zaten, sağ kalanlar da birer birer aramızdan diye ekliyor.

Sohbet giderek koyulaşıyor. Bizi oyaladıklarının farkında değiliz. Biraz sonra arkadan, kahvaltı hazır diyor bir ses.

Taş evin bahçesine geçiyoruz. Tam teşekküllü bir sofra, mahcup oluyoruz. Emekli öğretmen Hüseyin Uçar'la tanışıyoruz. Veraniz’in yenilerinden o. Şimdiki adıyla Suvat Mezrası. Kadınlar görüyoruz, bir eli “ekinde, tütünde, odunda ve pazarda” kadınlar. Sabriye ve Naciye kadının emekçi ellerinin eseri onca şey. Sohbet kahvaltı eşliğinde hararetle sürüyor. Hikâyeler birbiri ardı sıra sökün ediyor. 1938, tedip, tenkil, inkar...

Üstümüzden aç bir şahin uçuyor, ağaçta kuşlar şakıyor, Veraniz mezrasından zaman nasıl da çabuk geçiyor. Etkinlik saati ise giderek yaklaşmada.

Veraniz mezrasında beş güzel insan

Veraniz mezrasında beş güzel insan, beş öykücü, ömürlerinden yaralı beş özge can. Her birine, içinde Emoş Gülver’in de hikâyesinin olduğu Leyla'yı Beklerken kitabımı imzalayıp veriyorum. Ayrılıyoruz. Arkamı dönüp bakıyorum, meşe ağacının altında ellerinde kitap, Sabriye ve Naciye kadın el sallıyor bize. Gidiyorum, lâkin çocukluğumdan yaralanmış ruhum kalıyor geride.

Tunceli şehir merkezine iniyoruz. Yel Çay Bahçesi’nde dostlar bekliyor bizi. Ergin Tekin, Orhan Kurul, İbrahim Yıldız, Yüksel Doğan ve diğerleri...

Akşam serinliğinde başlıyor söyleşi. Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, Cihan Alptekin... Aklın Ayak İzleri’yle nasıl bir ilişkisi var bunların? Bağımsız evrim bilimci Oktay Kaynak’la Mahir dolayısıyla kesişen yolumuz. 1968 isyan yılları, Maltepe Cezaevi firarı, kayıp giden yıllar, insan evrimine uzanan bir hikâye; 35 milyon yıl önce yarılmaya başlayan kıta, Afrika’da Büyük Rift Vadisi, kuzeyden güneye yedi bin km süren yarık; büyük tektonik hareketler, binlerce volkan, irili ufaklı yüzlerce göl, giderek zayıflayan tropikal ormanlar...

Haziran’ın sonu. Dersim’de bir çay bahçesi. İnsandan, evrimden, zekâdan yana sözler uçuşuyor havada; bir kitabın sayfaları gibi aralanıyor yeni sorular. Söyleşi bitiyor. Ezber bozan bir anlatı; şaşırmış, meraklı bir kalabalık. Kitapları imzalarken sürüyor sohbet, çepeçevre meraklı dostlar, alınıp verilen telefonlar... 

Vedalaşıp ayrılıyoruz. Elveda Dersim, elveda dostlar, elveda Dersim’in güzel çocukları.

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/aklin-ayak-izleri-nde-yolculuklar-2,46084 

30 Mart 2019 Cumartesi

Dışarda kar vardı, içerde ölü çocuklar

Yusuf Nazım
T24 | 30 Mart 2019


Özgürlüğe kanat çırpan kelebekler gibiydiler. Nasıl bir yangına uçtuklarını bilmediler.

Sene 1971, Maltepe Cezaevi.

Bir gazeteci, cezaevindeki İlhan Selçuk’u ziyarete gider. Kısa süren hoş sohbetin ardından çıkarken, İlhan Selçuk’a ve tesadüfen yanında bulunan delikanlıya “bir ihtiyacınız var mı?” diye sorar. Selçuk’un yanındaki genç “abi üşüyoruz, bana bir kazak ya da battaniye getirir misin” der.

Gazeteci, “sana battaniye yollarım ama şu kazağı al” der, üzerindeki mavi
kazağı çıkarır, delikanlıya verir.

Kazağı veren kişi, yıllar sonra onun için “çok sağlam bir çocuktu” diyecek olan ve gazetecilik yaşamında “hiç kimseyi satmamış” olan Engin Konuksever’den başkası değildir. 

Delikanlıya gelince. O gün, Konuksever’in uzattığı mavi kazağı alır, hemen üstüne giyinir, “sağ ol abi” der.

Adı Mahir Çayan’dır.

Dünyada 68’in geri çekildiği yıllar, Türkiye’de yükselmeye devam eden bir dalga gibidir. Gençlik daha özgür, daha bağımsız, daha güzel bir yaşam istemektedir. Bunun için DEV-GENÇ örgütlülüğünde gösteriler, boykotlar, grevler yapılır; işgaller ve tarım mitingleri gerçekleştirilir. Devrimci gençler, ülkenin her yanından kendilerine gelen sorunları çözmek için canla, başla çalışırlar. O yıllarda Hakkâri’de Zap Nehri’ne köprü yapmak bile onlara düşer.

Bu sıralarda, üniversiteli gençliğin içinden zeki, gözü pek, civanmert çocuklar çıkmaktadır. Birer gençlik önderi olarak sivrilirler. Bunlardan birisi de, entelektüel zekâsı ve ustaca kullandığı kalemiyle kendisine “kalem efendisi” denilen Mahir Çayan’dır.

Mahir Çayan arkadaşlarıyla piknikte
Ve gökyüzü görünür birden!

Etraf zifiri karanlıktır.

Aylardan beri aynı şeyi yapmaktadır. Genç adam, elindeki çekici kaldırır, indirir, kaldırır indirir… Aniden hiç ummadığı bir şey olur; üzerine boşalan bölük pörçük, toz, toprak parçalarının arkasından gökyüzü görünür birden!

İçini tarifsiz bir heyecan kaplar. Bir yıldız ona göz kırpmaktadır. Büyülenmiş gibi bakar yıldıza. Açılan daracık delikten uzun uzun seyreder yıldızı. İşte tam bu noktada durur, kazmayı bırakır, koğuşa döner. Arkadaşlarına haber verir. Şimdi bekleme zamanıdır.

Beklenen kimdir, niye bekleyeceklerdir?

Tabii ki Mahir’i bekleyeceklerdir. THKP-C liderlerinden biri olarak bir an önce özgürlüğe kavuşmak, darbecilerin mahkemelerinde yargılanan Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını idamdan kurtarmak için can atan Mahir Çayan’ı…

Peki ama Mahir nerededir?

*  *  *

Birkaç ay öncesi…

1 Kasım 1971. Selimiye Kışlası’nda, bir duruşma solonu.

Mahkeme kapısı aralandığında içeri, gözleri çukurlarından fırlamış, bembeyaz suratlı, saçı sakalı birbirine karışmış, zayıf, bitkin bir adam girer. İçerdekiler onu, önce tanıyamaz. Güçlükle ayakta durmaktadır. Askerler kollarına girmek istemiş, o ise buna izin vermemiştir.

Sallanarak gelir, arkadaşlarının yanına oturur, mahkeme heyetine dönerek;

“8 gündür ölüm orucundayım. Avukatlarımla görüştürmüyorsunuz! Kitap kalem yasak! Belli ki bizi idam etmek istiyorsunuz. Bilin ki, savunma hakkımı almazsam, benim bu hücreden ölüm çıkacaktır” diye bağırır.
                 
Keçi gibi inatçıdır. Oldukça kararlı gözükmektedir. Verdiği karardan asla esnemeyen bir yanı vardır.

Mahkeme onun, Selimiye’den Kartal Maltepe Askeri Ceza ve Tutukevi’ne sevkine karar verecektir. Artık, ortak savunma yapacakları D koğuşundaki yoldaşları Ziya Yılmaz, Ulaş Bardakçı ve Necmi Demir’le birliktedir. Onun gelişini koğuştakiler, Atilla Sarp’ın yaptığı boğma rakı ile kutlayacaklardır.

İlk işi, THKO koğuşuna giderek kazılan tüneli görmek olan bu genç Mahir Çayan’dan başkası değildir.

“Temizliğe titiz çocuklar”

Hikâye bir halayla başlamıştır aslında.

Koğuş, eski bir çay ocağından bozmadır. İçindekilerse “temizliğe düşkün” çocuklardır. Ya da cezaevi yöneticileri öyle sanmaktadır. Temizlik için istenen tuz ruhuyla erittikleri betonun, sonunda, içinden yıldızları seyredecekleri bir tünele açılacağını kimseler tahmin edemeyecektir. 

O sabah, teybin sesi sonuna kadar açıktır. Ömer Ayna’nın başı çektiği dört kişi halaya durmuştur. Delikanlı, halay ve türküler eşliğinde oluşan gürültü arasında, elindeki çekiçle, bir gece önce dökülen tuz ruhunun erittiği betona ilk vuruşu yapmıştır…

Koğuştakilerin akıllarında tek şey vardır. O da Denizlere ulaşmaktır!

Evet, Deniz Gezmiş ve yoldaşlarına ulaşmak!

İlk çekiç darbelerini çürümüş betona indiren delikanlıya gelince… Cezaevinde, döllenmiş tavuk yumurtalarıyla deneyler yapan; embriyolojik türlerin farklı ortamlarda gelişimi inceleyerek antropolojiye olan ilgisini, cezaevinden çıktıktan sonra tutkuya dönüştürüp 40 ın üzerinde ulusal ya da uluslararası konferans ve makaleler verecek olan Oktay Kaynak’tır. O Oktay ki, geleceğin antropoloji dünyasında tanınacak, insan evrimine ilişkin süreç ve mekanizmaların gizemini çözen, bağımsız araştırmacı bilim insanı olarak adlandırılacaktır.

Onları, Maltepe Cezaevi’nin nemli hücrelerinden özgürlüğe kavuşturacak tünelde, beton zemin çabucak geçilmiş, hava kararmadan önce alttaki toprağa ulaşılmıştır bile.

Cümlesi, iyiyle kötüyü fark etmiş, güzelle çirkini ayırt etmiş gençlerdir. Bir yanlarıyla erken büyümüş, bir yanlarıyla hala çocukturlar. Oktay Kaynak, hayatlarında ellerine çekiç almamış Cihan ile Ömer’le, “amatör kazıcılar” diye dalga geçmekten geri kalmaz. Cezaevindeki dostlukları için, yıllar sonra Oktay, “anlatılması mümkün olmayan, tekrarını da bir daha yaşamadığı bir bağ” olarak tanımlayacaktır.

Soldan sağa Kamil Dede, Ulaş Bardakçı, Mahir Çayan THKP-C davasında.
Gözleri Mahir’de, akılları Deniz’de

Evet, bir tünelin sonundadırlar artık. Gökyüzünde bir yıldız, içerdekilere göz kırpmaktadır. İçerdekilerse, ona karşılık vermek için sabırsızlıkla Mahir’i beklemektedirler. Koğuştakilerin gözleri Mahir’de, akılları ise Deniz’dedir.

Mahir’in Selimiye’deyken aylarca zincire vurulmuş bedeni, başladığı ölüm orucundan sonra iyiden iyiye zayıflamış, takatten düşmüştür. Bu yüzden arkadaşları onu adeta besiye almışlardır. Diğer koğuşlardan günlerce etler, tavuklar, sütler, türlü yiyecekler taşınmaya başlar.

Kendine gelmesi, güçlenmesi için biraz daha zamana ihtiyaç vardır. Bu yüzdendir ki, mahkemede gün boyu süren ifadeler verilir. 12 Mart darbecileri tarafından zaten rafa kaldırılan 27 Mayıs Anayasası’na muhalefetten yargılanmaktadırlar. Savunmalarını, “Gazi Mustafa Kemal’in başlattığı Anadolu ihtilalini” sürdürmek ve 6. Filo’nun bir daha gelemeyeceği, anti-emperyalist bir perspektif üzerine kurarlar.

Cezaevinin futbol sahasında kıran kırana oynanan maçlar vardır… Bu maçlarda iyi futbolculuğuyla bilinen Mahir’de sahaya sürülür. Üstelik bütün paslar ona verilmektedir.

Mahir’i güçlendirmeyi amaçlayan bu maçların bir yararı daha olacaktır. Aylardır kazılan tünelin toprağıyla dolup taşan tuvalet, rögar, yastık ve yataklardaki toprağın yakalanması an meselesidir. Bu toprağın bir kısmı, futbolcuların cepleri, çorapları ve diğer giysileri aracılığıyla futbol sahasına boşaltılır. Her maç yoğun bir toz bulutu içinde, kıran kırana geçer, ortalık toz toprak içinde kalır.

Mahir iyice güçlenmiş, kendine gelmiştir artık. Gökyüzündeki yıldıza göz kırpmaya hazırlardır. Yaşları 20 ila 25 arasında olan bu çocuklar, çıkacakları tünelin ardından, kendilerini geri dönüşü olmayan nasıl bir labirentin beklediğinden ise habersizlerdir. 

Çıkış için çok sert bir toprak paçası kalmıştır artık geride. TKP komünündekilerin, limon sandıklarından bir kütüphane yapmak üzere cezaevi yönetiminden temin ettikleri çekiç, o gece son görevini tamamlamaya hazırdır.

O halde akşama şenlik vardır.

Her biri, kozasından çıkmaya hazırlanan kelebekler gibidirler. Yaşar Kemal ve Dündar Kılıç’ın yolladığı üzümlerden, Mustafa Lütfi Kıyıcı eliyle damıtılmış şarap içilmiş, o gece yıldızlara açılacak yolun başarısı, şimdiden kutlanmıştır bile.

Keyiflerine diyecek yoktur.

Artık özgürlüğe kavuşma vaktidir. Soğuktan, rutubetten, nemden harap olmuş ciğerlerine, tünelin ağzındaki temiz havayı armağan etmekte gecikmezler.

Bu 5 gözü pek insan, 5 yağız genç; Cihan Alptekin, Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı, Ömer Ayna ve Ziya Yılmaz, Oktay Kaynak’ın göz ucuyla yıldızları seyrettikleri tünelden kelebekler gibi süzülürler. Artık, gökyüzünde parıldayan bütün yıldızlar onlara göz kırpmaktadır.

Ölümün sıcak koynunda

Oysaki içine kanat çırptıkları özgürlük, onlara kötü sürprizler yapmaya hazır gibidir.

Mahirler, 10 Ocak’ta alırlar ilk kötü haberi. Denizlerin idamları yıldırım hızıyla onaylanmıştır. Kısa süre sonra ise Ulaş Bardakçı’nın öldüğü, Ziya Yılmaz’ın yaralı yakalandığı haberi anons edilir radyolardan. Grup İstanbul’dan Ankara’ya geçer, hemen sonrasında Koray Doğan da öldürülecektir. Bir tünelden çıkar çıkmaz içine düştükleri labirent onları kuşatmaya başlamıştır bile. Mahir’i ülke dışına çıkarmayı önerirler, şiddetle reddeder. Denizler içerdeyken, kendisinin dışarda olamayacağını söyler. Bölge halkı tarafından çok sevildikleri Karadeniz’e geçmekten başka çareleri kalmamıştır.

Amaçları, THKP-C ve THKO kadroları olarak Denizleri kurtarmak amacıyla Ankara ve İstanbul’da yapamadıkları “büyük eylemi” Karadeniz’de yapmaktır. Bir makarna kamyonuyla geldikleri Ünye’den Fatsa’ya geçerler. “Büyük eylem” için bulabildikleri, Ünye’deki NATO’ya ait Radar Üssü’nde görevli, ikisi Kanadalı, biri İngiliz üç teknisyeni kaçırmak olmuştur. Aynı evde kalan diğer İngilizlere ise dokunmazlar. Tarih onları, Tokat’ın Niksar ilçesinin bir Alevi köyünde; adı sonradan Alaköy olarak değiştirilecek olan Kızıldere’de konuk edecektir.

Labirentin, darala darala gelip dayandığı son yerdir burası.

Mahir, gruptaki Ziya Yılmaz ile Ertan Saruhan’ı araçlarıyla Kızıldere’den ayrılıp, izlerini kaybettirmek suretiyle Ankara ve İstanbul’a gitmelerini, bu tarihsel eylemi bütün dünyaya anlatmalarını söyler. Ziya ve Ertan gruptan ayılırlar. Aracı, uzaklarda, kolay bulunamayacak bir yere bırakırlar. Tarihin ne garip cilvesidir ki, yüreklerinin sesi bu ikisini, Ankara ya da İstanbul’a değil, yoldaşlarının kaderinin çizileceği Kızıldere’deki o eve geri getirecektir. Ertan ve Ziya, adım adım sokuldukları ölümün o sıcak koynunda yoldaşlarını yalnız bırakmak istememişlerdir.

Sağken alnından vurularak öldürülen Havacı Teğmen Saffet Alp
Önce Mahir düşer

Takvim yaprakları o gün, 30 Mart 1972’yi gösteriyordu.

Dışarda kar vardı, içerde ise yiğit çocuklar.

Olayın tanığı, evin sahibi yaşlı kadın, yıllar sonra böyle diyecektir; “dışarda kar vardı.

Ve darbeciler emir komuta zinciri içerisinde çıka gelirlerdi...

Gelenler, haki üniformaları içerisindedirler. Işığı kıra kıra, umudu vura vura, sevinci yara yara gelirler. Arkalarında karanlık bir toz bulutu bırakarak, bir “tavada 80 mermi” yarası açarak gelirler.

Mütemadiyen gelmeye de devam ederler.

Gelenler tepeden tırnağa silahlıdırlar, çünkü darbecidirler! Ne sanattan haberleri vardır, ne müzikten, şiirden ve estetikten. Suçlarını bilerek, korkularını giyinerek gelirler; dalga dalga, akın akın, yağmur gibi gelirler…

Havada ölüm kokusu vardır artık, dağlarda kar.

Önce Mahir düşer.

Çünkü darbecilerin gözünde lider odur.

Gelenler, içerden birisiyle görüşmek istemiştir. Çatı aralığına çıkan Mahir’dir, arkasında Ertuğrul Kürkçü, sonra bir kaçı daha.

Dama çıktıklarında, önce üç el silah sesi duyulmuştur.

Ölüm pusudadır çünkü Kızıldere’de. Darbecilerle konuşmak üzere çatıya çıkan Mahir, açılan kiremitler arasından keskin nişancılar tarafından vurulmuştur.

Ardından yağmur gibi gelmiştir mermiler; ardından ateş, barut ve kan! Merdivenden boşluğunda aşağı yuvarlanan Ertuğrul, yüzünce bir ılıklık hissetmiş, başını yukarı kaldırdığında, çatıya uzanan merdiven boşluğunda, Mahir’in sallanan kolunu görmüştür…

Kan kokulu bir bahar

Sonra susmuştur silahlar.

Kızıldere’nin semalarında gökyüzü kararmaya yüz tutmuştur. Niksar’da analar beklemektedir, yüzleri çocuk, yürekli büyük gençlerin anaları. Bilmezler o gün, kaç ömür daha gençliğinden kurumuştur.

En iyi üniversitelerin en iyi bölümlerinde okuyan, derslerinden tam not alan; ellerinden kitapları eksik olmayan; kimi şair, sporcu, müzisyen; ülkenin idealist gençleri Kızıldere’nin yamaçlarında kırılmıştır.

Bahar kan kokuludur şimdi Kızıldere’de.

Dışarda kar vardır, içerde yiğit çocuklar. Mahir’dir adları, Ömer’dir, Cihan’dır.

Vakitsiz, cenneti fethetmeye kalkışmışlardır; Ahmet’tir, Nihat’tır, Hüdai’dir adları. İçerde yanık kokusu, kan, kesif bir duman.

Önce, yaralı ele geçmiştir Saffet; sonra alnında bir gül, bir yanı akça pak, bir yanı pare pare mermi yarası. Adları Ertan’dır, Sabahattin’dir, Sinan’dır; cümlesi, kolları sıcak düşlü, kadife kanatlı bir uykunun kollarındalar.

Çocuk yüzlerinde masum gülüşleri, birinin üzerinde kanlı, mavi bir kazak.

Dışarda kar vardır, hava keskin, ayaz, içerde ölü çocuklar.

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/disarda-kar-vardi-icerde-olu-cocuklar,22102


26 Nisan 2012 Perşembe

Aşkı da yaşadılar doyasıya, ölümü de!

Sinan Cemgil (1944-1971)
 Soner Yalçın, Odatv.com, 11 Aralık 2010

Arkadaşım dert yandı:
“Oğluma yatarken hikaye yerine bazı biyografiler anlatıyorum. Picasso, Maradona, Beethoven, Che, John Lennon, Marilyn Monroe gibi.
Geçen hafta nereden duydu ise Fransız İhtilali’ni anlatmamı istedi?
Anlattım. Ama anlatırken korktum! Aklıma Adnan Cemgil ve oğlu Sinan geldi. Korktum.”


Adnan- Nazife Cemgil çifti öğretmendi. 1940’lar başında DTCF’deki üniversite mücadelesinin önde gelen aydınlarıydılar.
Adnan Cemgil işsiz kaldı; hapis yattı, sürgüne yollandı.
Oğulları Sinan Cemgil o zorlu yıllarda 1944’te doğdu.
Sinan Cemgil meraklıydı; babasına-annesine hep sorular sordu. Onlar da oğullarının anlayacağı bir dille anlattılar.

Nitelikli bir kültür ortamında yetişen Sinan çok başarılı öğrenci oldu. İngilizce, Fransızca, İspanyolca, İtalyanca öğrendi. Arkadaşlarına Dante’den İtalyanca dizeler okurdu.

Ünlü Amerikalı artist Clark Gable’nin taklidini yapıp herkesi güldürecek kadar espriliydi.
ODTÜ Mimarlık’ta öğrenci iken devrimci mücadeleye katıldı. Teorik derinliğiyle öğrenci liderlerinden oldu.
ODTÜ’de “Hoca” deme adetini Sinan Cemgil başlattı. “Hoca” derlerdi arkadaşları bilgisinden ötürü

Öldüğünde sırt çantasından 4 kitap, bir de kuru soğan çıktı

Köylüleri, toprak ağalarına karşı ayaklandırmak amacıyla gittiği Nurhak Dağları’nda Jandarma tarafından öldürüldü.. Sırt çantasından 4 kitap, bir de kuru soğan çıktı.. Yirmi yedi yaşındaydı. 
Bir yaşındaki oğluna, 21 yaşında öldürülen arkadaşı Taylan Özgür’ün adını vermişti.
Oğlunun cesedini almaya giden anne Nazife Cemgil, tabut başındaki meraklı köylülere seslendi: "Bu oğlum Sinan. Bunlar da onun arkadaşları (Kadir Manga ve Alpaslan Özdoğan), kardeşleri. Onlar da oğullarım. Bu çocuklar, bu oğullar; bu ülkeyi, halkı, sizleri sevdiler. Başka bir istekleri yoktu. Her biri birer dehaydı. Her biri üstün zekalı güzel çocuklardı. Dileselerdi, düzenin adamları olsalardı, şimdi burada cansız yatmazlardı. Birer milyoner olurlardı. Ama onlar, halkı, sizleri sevdiler. Sizin sorunlarınızı omuzladılar."
Arkadaşım yakın tarihin bu acı olaylarını bilen biri. Üniversite öğrencilerine son yapılanlar arkadaşımı da korkutmuştu; nedeni biricik oğluydu. Oğlunun Sinan Cemgil’le aynı kaderi paylaşmasından korktu ve tarihsel gerçekleri anlatıp anlatmama kararsızlığına düştü.
Ona Edip Cansever’in şirini okudum:
“Utancı bilerek yaşamak korkunç/ Daha korkuncu da var: utancı bilerekten yaşatmak…”

Şairdiler

Mahir Çayan (1945-1972)
Size 68’lileri anlatmalıyım:
Mahir Çayan’ın şair olduğunu bilir misiniz; “Güneşi batmayan bir ada/Ben ne şuralıyım, ne buralıyım/Adalıyım… Adalıyım.”
Eşi Gülten Çayan atletti; 400 metrede milli takım seviyesinde bir koşucuydu. Yakın arkadaşı erkekler 400 metre koşan atlet ise bugünün tanınmış gazetecisi Osman Saffet Arolat’tı.
Hüseyin Cevahir edebiyat eleştirmenliğine Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde başladı. Şiir de yazdı. Tunceli Alevi Dedesi torunu Hüseyin Cevahir, Rolling Stones dinlemeyi de çok severdi. SBF’nin en çalışkan öğrencisiydi; “devrimci başarılı olmalıdır” diyordu hep arkadaşlarına. Dürbünlü silahla hedef alınarak öldürüldüğünde 26 yaşındaydı.
 

İbrahim Kaypakkaya (1947-1973)
SBF’nin efsanevi hocalarından Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya, derslerinden hep tam not alan Cihan Alptekin’i yakından tanımak için evine davet etti. “Laz uşağı” Cihan yaşasaydı belki önemli anayasa profesörlerinden biri olacaktı. Öldürüldüğünde 25 yaşındaydı.
Tunceli’de yakalanıp işkenceyle öldürülen İbrahim Kaypakkaya’nın elinden; Varlık, Papirüs, Soyut, Türk Dili gibi edebiyat dergileri düşmezdi. Türk dilinin yapısını, sözcük hazinesini, şiirdeki gücünü ve müzikalitesini araştıran şair Kaypakkaya öldürüldüğünde sadece 24 yaşındaydı.





Mavi- kırmızı renkli donlardan rütbeler

Cihan Alptekin (1947-1972)
1971 darbesinde Sansaryan Han’daki işkenceler sırasında polisler önemli bir delil buldu; devrimcilerin hemen çoğunda aynı tip mavi ya da kırmızı külot vardı.
Sordular; “bu donların anlamı ne; mavi ile kırmızının farkı ne; bunlar THKO’nun rütbeleri mi?”
İşkencedeki sporcu gençler gülmemek için kendini zor tuttu, “bunlar” dediler; “ODTÜ Spor Kulübü’nün donları!”
Futbolu severlerdi kuşkusuz…
Devrimci Öğrenciler Birliği’nin tümü Beşiktaşlı’ydı. Çarşı’nın devrimciliği nereden geliyor sanıyorsunuz?
68’lilerden futbol takımı kurulsa Deniz Gezmiş ilk 11’e mutlaka alınırdı.
Deniz’in ayrılmaz parçası Cihan Alptekin de…
Mahir Çayan ise kesin teknik direktör; çok sevdiği futboldan iki bacağına takılan platin çubukları nedeniyle erkenden koptu.

Beyaz at üstünde ODTÜ yurdunda kız arkadaşına serenat yapan devrimci

Deniz Gezmiş (1947-1972)
Deniz Gezmiş sahada kesin hakemi kandırmaya çalışırdı. Onun mizahçı yönü bilenmeden Deniz Gezmiş portresi yazılabilir mi? Beyaz at üstünde ODTÜ yurdunda kız arkadaşına serenat yapan bir romantikti o. İdam edildiğinde henüz 25 yaşındaydı.
Aşkı da yaşadılar doyasıya…
Sevgilisini son bir kez daha görmek için saklandığı evden çıkan ODTÜ’lü Koray Doğan, sırtından yediği polis kurşunuyla sevgilisinin evinin önünde can verdi.
O da 25 yaşındaydı.
O kuşak 1 kişiyi bile öldürmedi; ama tam 43 can verdiler.
Oysa…
Okul koridorlarında gazoz kapağıyla futbol oynayan bir kuşaktı onlar.
Sanmayın ki fasulyesine poker ya da blöflü pişti oynamadılar?
Sanmayın ki kolalı votka içmediler? Ya da rakı?
Emel Sayın konserine gitmediklerini mi düşünüyorsunuz?
Muhammed Ali, Joe Frazier’e yenildiğinde üzülmediklerini mi sanıyorsunuz?
Ya da hiç küfür etmediklerini mi? En güzelini de bir ağız dolusuyla Deniz Gezmiş ederdi. Ve yine Deniz Gezmiş her fırsatta en sevdiği türküyü söylemez miydi: “Ne ağlarsın benim zülfü siyahım/ Bu da gelir bu da geçer ağlama/ Göklere erişti feryadım ahım/Bu da gelir bu da geçer ağlama…”

Dillerindeki şarkı; ımagıne

Ulaş Bardakçı (1947-1972)
Delikanlıydılar. İdealisttiler. Devrimciydiler.
Bozulmamış saf bir kuşaktı onlar.
Kızıldere’de katledilen Kazım Özüdoğru gibi, “halka inmeyi” ayakkabı boyacılığı yapmak sanıyorlardı.
İşten atılan Çorumlu belediye işçileri için yürüdüler.
Kürtler için de yürüdüler; Kürtçe slogan atıp, Kürtçe şiirler okudular. Varto Depremi nedeniyle kan bağışı kampanyası düzenlediler. Azgın Zap Suyu’na köprü inşa ettiler.
Pancar, tütün, fındık, haşhaş mitingleri yaptılar. Tam bağımsızlık için “Mustafa Kemal Yürüyüşü” düzenleyip Samsun’dan Ankara’ya yürüdüler. Atatürk heykelleri tahrip edilmesin diye geceler boyu nöbet tuttular.
68’li kızlar da vardı bu eylemlerde; hem de mini etekleriyle.
Hippiler yok muydu? “Özel okullara hayır” yürüyüşünde, uzun saçlı genç üniversiteli, sarışın kız arkadaşıyla hem sarmaş dolaş yürüyor hem de slogan atıyordu. O hippi; Kızıldere katliamından tek sağ kurtulan Ertuğrul Kürkçü’ydü.
Hayalleri vardı; dillerinde ise John Lennon’un “Imagine” şarkısı...

Sbf’nin dans partileri

Yusuf Aslan (1947-1972)
Mahkemedeki savunmaları sırasında, Mevlana resmi çizip altına “Ben İnsanım” yazık hakime gönderecek kadar bu ülke değerlerine inanan bir kuşaktı.
Resimden, edebiyattan gelmişlerdi.
Ellerinden kitap düşmedi hiç. Nice yazarlar çıkarmaları boşuna değil. ODTÜ İnşaat’tan “Balık Memet” yani yazar Mehmet Eroğlu’nu okumayanınız var mı?
Dans da ettiler: SBF yatılı öğrencilerinin Salı ve Cuma akşamları 18.45-20.00 arası dans partileri vardı.
Carmina Burana’nın Türkiye’deki ilk bale gösteriminde harikalar yaratan balet Aydın Erol unutulabilir mi? Ya da; onca işkenceye rağmen cezaevinin soğuk koğuşunda bale yapan 20 yaşındaki balerin kız Ayşe Emel Mestçi?
Anadolu türkülerini, Dadaloğlu’ndan Aşık Veysel’e şehre getiren 68’liler değil mi?
Tiyatro da yaptılar; Uluslararası Üniversite Tiyatroları Festivali’nde üçüncü oldular.
FKF ilk başkanı İzzet Polat Ararat’ın DTCF tiyatro bölümü öğrencisi olması tesadüf mü?
ODTÜ Sosyalist Kültür Kulübü üyeleri Ali Artun ve Yılmaz Aysan’ın bugünün tanınmış sanat galerisi Nev’in sahipleri olması, o dönem birikiminin ürünü değil mi?
Dağcılık kulüplerini üniversitelerde ilk kimler kurdu sanıyorsunuz? Türkiye’de bu sporun gelişiminde 68’li Fikret Gürbüz, Tuncer Gürdil, Uçmaz Sungur, Sönmez Targan ve nicelerinin katkıları unutulabilir mi?
Ardı ardına şampiyon olan efsanevi İTÜ basketbol takımının temelini TMTF İkinci Başkanı Cavit Savcı atmadı mı?
Maratoncu Mehmet Yurdadön ülkeye madalyalar kazandırmadı mı?
ODTÜ’lü Ömer Gürcan cezaevine sokulmasaydı, idam edilen babası Fethi Gürcan gibi ülkemizi binicilikte birincilik kürsüsüne çıkarır mıydı?
SBF’nin tanınmış milli güreşçileri Necati Sağır, Mustafa Aynur aynı zamanda THKP-C’li değil miydi?
Bugün judo ve karate de madalya alanlar, bu sporun gelişmesinde büyük emeği olan Murat Özdabak’ı anımsar mı? Peki ya boksörler milli sporcu Taşkın Konuralp’in adını duymuş mudur?
ODTÜ Motor Kulübü’nün kurucularından Tayfur Cinemre motosikletiyle kimleri taşımadı ki; Ulaş Bardakçı, Yusuf Aslan, Cihan Alptekin…
Fenerbahçe takımında yelken yapan Taner Türkantöz Mahir Çayan’ın en yakın yoldaşıydı.
Hangisini yazayım?
68 kuşağı bu özellikleriyle neden anlatılmaz?
Oysa…
Toplumsal bir gelecek hayali kuranlar bu mirası her yönüyle bilmelidir.

Zap Suyu’ndan Anadolu Antik Tiyatroları’na bir devrimci

İstanbul Teknik Üniversitesi inşaat bölümü öğrencisiydi.
İTÜ Öğrenci Birliği başkanlığını Harun Karadeniz’den sonra devraldı.
Hakkari’ye “Zap Suyu üzerine Devrimci Gençlik Köprüsü” yapmaya giden 84 devrimciden biriydi. Deniz Gezmiş’in yakın yoldaşıydı.
Devletin ceberut baskısından her 68’li gibi o da nasibini aldı:
1971 darbesinde Ziverbey Köşkü ve Harbiye’de ağır işkencelerden geçti. Yaşadıkları; 2,5 yıl cezaevi arkadaşlığı yaptığı Yılmaz Güney tarafından yazılan “Sanık” adlı öyküye konu oldu. Mahkemedeki savunmasını ise “Söz Sanığın” adlı kitabında kendi yazdı.
Maltepe ve Selimiye cezaevlerinde 5,5 yıl yattı.
Hapisten sonra hep “sakıncalı” oldu; ekmeğini taştan çıkardı.
Sonra bir gün karar verdi; mühendisliği bıraktı; “ülkeme hizmet etmeliyim” diye düşündü.
Anadolu topraklarını 2,5 yıl karış karış dolaştı.
Unutulmaya yüz tutmuş, sahipsiz bırakılmış, 115 antik kentteki 119 antik tiyatroyu inceledi. “Anadolu Antik Tiyatroları” adıyla kitaplaştırdı.
Bu çalışma Kültür Bakanlığı’nı heyecanlandırmadı.
Fakat Avusturya Kültür Bakanlığı, Yaşar Yılmaz’ı Salzburg’taki Mozart Üniversitesi “Antik Çağda Akustik ve Ses Dağılımı” konusunda konuşma yapmaya çağırdı.
Çünkü bugüne kadar bilinmeyen 2 önemli bulgu keşfetmişti.
İlki sesin iletilmesiydi: Sahnedeki oyuncu, şarkıcı, konuşmacı ya da müzik aletinden çıkan sesin 20-25 bin kişilik açık hava tiyatrosunun en uzak basamaktaki izleyiciye kadar gidebilmesini, o dönemin mühendisleri orta yola “sırtlı koltuklar” yerleştirerek sağlamışlardı. Ses, koltuğun sırtlığına çarpıp yukarı basamağa kadar çıkabiliyordu.
İkinci buluş ise bugüne kadar düşünüldüğü gibi ilk tiyatro Antik Yunan uygarlığı döneminde değil, Erken Dönem medeniyetleri döneminde yapılmıştı ve ilk açık hava tiyatroları taş değil ahşaptı.

Yağmalanan tarihin peşinde bir 68’li

68’li devrimci Yaşar Yılmaz antik tiyatrolar çalışmasını bitirdikten sonra köşesine mi çekildi. Hayır.
5 yıl önce, Anadolu’dan yağmalanan tarihi eserlerin ve kültürel varlıkların peşine düştü. ABD, İngiltere, Avusturya, Almanya, Danimarka, Rusya, ve Yunanistan’a gitti. Yüzlerce müze gezdi.
Türkiye’den kaçırılan 40 bin eseri buldu ve fotoğraflarını çekerek belgeledi.
Neler bulmadı ki:
Paris Louvre Müzesi: Mağnesia'daki ünlü mermer tapınak kabartmaları, Asos'dan sökülen tapınak parçaları ve yüzlerce dev boyutlu mermer, bronz heykeller. Hitit, Urartu, Bizans, Selçuklu, Osmanlı eserleri.
Londra British Museum: Ksantos'dan (Eşen-Antalya) Nereitler anıtı, Knidos'tan (Datça) 600 civarında büyük boy heykel, Mozeleum (Bodrum'daki ünlü, dünyanın 7. harikasının mermer süslemeleri ve heykelleri).
New York Metropolitan Müzesi: Sardes'ten (Salihli) sütun ve diğer eserler, Bergama'dan büyük bronz heykel, Priyene, Milet ve Efes'ten heykeller, mermer lahitler, Kültepe'den (Kayseri) Sümer-Asur dönemi eserleri.
Boston Müzesi: Asos eserleri
Washngton Dumborton Oaks Müzesi: Antakya mozaikleri ve Bizans eserleri.
Baltimore Müzesi: Antakya mozaik koleksiyonu.
Chicago Sanat Müzesi: Selçuklu- Osmanlı eserleri.
Chicago Üniversitesi Şark Eserleri Enstitüsü Müzesi: Alişar eserleri.
Los Angeles Getty Villa : Burdur- Antalya yöresinden Kremna mermer kadın heykelleri.Viyana Ephesus Müzesi : 50 m'ye yakın mermer duvar frizleri Efes'ten giden binlerce eser.
Berlin Alte Müzesi : Priyene, Milet'ten mermer heykeller.
Berlin Pergamon (Bergama) Müzesi : Büyüktapınak, Milet ve Priyene'den tapınaklar, Zincirli'den Hitit tapınağı, Hattuşaş'dan heykeller, 33 metreye 14 metrelik dev boyutlu Milet pazaryeri giriş duvarı ve Selçuklu dönemi camilerine ait eserler.
Tübingen Üniversite Müzesi: Antakya'dan heykel ve Troya eserleri.
Danimarka Ulusal Müzesi: Troya eserleri.
Kopenhag David Müzesi: Selçuklu eserleri, Konya'dan türbe sandukası, Cizre Camii'nin ünlü tokmağı başta olmak üzere 14 ve 16. yüzyıl çini koleksiyonu.
Daha sırada 60 bin eser var.
Yaşar Yılmaz çalışmalarını sürdürüyor.
Evet, 68 kuşağı yazmakla bitmeyecek bir destandır.