Diyarbakır etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Diyarbakır etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Nisan 2023 Cuma

Sopa Kürt’e kalkınca…

Yusuf Nazım
T24 | 28 Nisan 2023


Yazmayayım diyorum ama yazmadan da edemiyorum.

Nasıl yazmayayım ki?

Sopa Kürt’e kalkınca herkes sus pus!

Moda bir deyim var ya; demokrasi arenası!

Hayat, kimi zaman bir turnusol kâğıdı gibidir, eylemlilikle sınanır.

Demokratlık da işte böyle.

Sağına soluna bakarsın, o arenada kimse kalmamış…

Hâlbuki konuşmaya gelince mangalda kül bırakan yoktur.

Demokrasi deyince, özgürlükler deyince, eşitlik deyince ağzından bal damlıyor herkesin.

Ancak Kürt’e sopa kalkınca durum birden değişiyor!

Cümle muhalefet rap rap.

Partiler ise suspus!

 

*  *  *

 

İki gün bekledim.

Şunun şurasında kaç gün kaldı ki seçimlere?

Söylemeye gerek yok, hemen yarın, hatta yarından da yakın!

Gözümüzü yeni bir cadı avıyla açtık geçen gün.

Her zamanki gibi yine hoyratça dayandı kapılara kolluk.

Diyarbakır merkezli 21 ilde avukatlar, gazeteciler, sanatçılar, siyasetçiler, milletvekili adayları gözaltına alındı.

Avukatlara görüşme yasağı, dosyalara gizlilik kararı getirildi.

Besbelli seçimlerle ilgili bir gözdağı.

Halkın özgür iradesine yönelmiş planlı bir tehdit.

 

Millet ittifakını oluşturan partilerin twitter hesaplarına tek tek baktım.

Hiçbirinden tek bir kınama yok!

Yanılıyorsam bağışlasınlar beni, şimdiden özür dilerim.

Bireysel duyarlılık gösteren kimi nadir çıkışlar hariç.

Ancak gözün gördüğü de ortada!

Ne bir koşu gidip “kardeş şehir” Diyarbakır’la kurumsal dayanışma gösteren oldu, ne basın açıklaması yapan muhalefet partisi, ne de yüksek sesle kınayan bir lider...

 

Hani aynı ceberut rejimden muztariptik?

Hani bu karanlıktan birlikte çıkacaktık?

Hani bu seçimler köprüden önceki son çıkıştı?

Hani tek adam rejiminden kurtulacaktık?

Üstelik demokrasiden, basın özgürlüğünden, insan haklarından yanaydık...

Hani baskıya, siyaset yasağına, özgürlüklerin kısıtlanmasına karşıydık?

Savunma hakkına dokunulmayacak, gazeteciler cezaevine tıkılmayacak, sanatçılara zulmedilmeyecekti?

 

*  *  *

 

Altılı masanın ortak mutabakat metni yayınlandığında yazmıştım.

240 sayfalık metinde Kürt’ün adı yoktu!

Boşuna değilmiş demek.

Herkes için her şey vardı o metinde; demokrasi vardı, özgürlükler vardı; hak, hukuk ve adalet vardı.

Yok yoktu metinde.

Küçük ve orta boy işletmeler, esnaf ve sanatkârlar, turizm ve kültür, iklim değişikliği, doğa ve hayvan hakları, yeşil dönüşüm, çevre ve ekosistem; kirlenen sular, bozulan kentler, azalan ormanlar…

Hepsi vardı.

Yalnızca Kürt’ün adı yoktu.

Gel de şimdi düşünme.

Demek her şey bunun içinmiş!

Kürt’ün adı yoksa ona sopa serbestmiş...

 

*  *  *

 

Bazı okurlarım diyorlar ki, Kürtleri niye çok yazıyorsun?

Belki de hayata kalbin gözüyle bakıyorum, ondandır.

Bu bir refleks; belki bireysel, belki bir insanlık hali.

Yok sayılana dair bir savunma güdüsü.

Ötekine dair bir sahiplenme, farkında olma çabası.

Bunun için ne adının “Kürt”, ne de coğrafasının Diyarbakır olması gerekmiyor.

Türkiye’de Kürt, Bulgaristan’da Türk de olabilir.

Ya da Almanya’da Yahudi, İsrail’de Filistinli de…

Milliyetçilik…

Hemen her toplulukta az ya da çok var olan ideolojik bir olgu.

Kimine göre kutsal, kimineyse ilkellik.

İnsana, zamana, coğrafyaya ve sosyolojiye göre değişiyor.

Kürt’ün de, Türk’ün de, Alman’ın da milliyetçisi; daha ötesi ırkçısı vardır.

Bana göre milliyetçilik tatlı bir zehre benzer.

Bünyeye girdiğinde damarlarında şarap ılıklığında dolaşır, gururunu okşar, ruhunu sarhoş eder insanın.

Ne var ki kolayca kaşınır, azdırılır.

Ve egemenin elinde her an ırkçılığa dönüşmeye hazırdır.

Bu yüzden tehlikelidir de.

Çünkü “zamanı geldiğinde” ötekine karşı kolayca nefrete dönüşebilir.

 

*  *  *

 

Türkiye’de alıştığımız, alıştıkça kanıksadığımız şey.

Ateş Batıya düştüğünde büyük felaket.

Hoyratlık kapıyı Ankara’da çalsa yekvücut oluyoruz.

İstanbul’dan gazeteci zulüm görse hep beraber karşı duruyoruz.

Kötülük, bir muhalif partinin kapısına dayandığında kol kola giriyoruz.

Peki ya, yangın doğudaysa?

Zorbalık Kürt’ün kapısına dayanmışsa?

Haa! O zaman dur!

O zaman ses çıkarma!

Siyasetçi Kürt olunca potansiyel suçlu!

Gazetecinin dili kırıksa, teni esmerse, bir de Diyarbakırlıysa, o halde terörist!

Sanatçı, tiyatroda oyununu Kürtçe oynuyor, analar ağıtlarını Kürtçe yakıyorsa, bölücü.

Kadınlar elini hamurdan, eteğini çamurdan kurtarıp bilinmedik bir dilden siyaset yapmaya yelteniyor, hele bir de rengârenk giysileriyle itirazın öznesi oluyorsa, o zaman olağan şüpheli.

O halde?

O halde vur başına!

O halde yürü üstüne!

O halde Kürt’e sopa serbest!

Sakın ses çıkarma!

Öyle mi?


https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/sopa-kurt-e-kalkinca,39760

2 Mart 2023 Perşembe

Ölüler mevsiminden insan manzaraları

Yusuf Nazım
T24 | 2 Mart 2023
 

Ölüler Mevsimi’ni yazmıştım geçen gün.

Zaman geçti, hayatlar ölerek çoğalmaya devam ettiler. Geride çığ gibi büyüyen acılar ve ölüler meviminden insan manzaraları kaldı.

Haberleri tararken gördüm, gazeteci Hayri Tunç yazmıştı.

Sıcağı sıcağına deprem bölgesine koşmuş; ateşi görmüş, ölümün soğuk nefesini duymuş, çaresizliğin kasvetli yüzüne tanık olmuştu.

Kendi deyişiyle, “naçizane notlar” almış, heybesine doldurmuştu.

Neler yoktu ki bu çıkında.

Derin ve dilsiz acılar vardı; keskin, bıçak yarası susuşlar, öfkeli çığlıklar…

Ölü evladının başında “deliren anneler vardı” diyor Hayri. “Diğer oğluyla beraber, ayağa kalkıp oynadığına” tanık olmuştu. “Oğluma yemek hazırlayayım; onu ben çıkarttım, temiz elbiseler getirdim” diye feryat eden bir kadın.

Hatay’da hava soğuk. Uğur Mumcu Meydanı buza kesmiş, ateş başında bebesini emziriyor bir kadın. Sırtında ince bir battaniye, aklında çocuğunun kaybolmuş geleceği. Sahi, incecik battaniye ısıtır mı bir annenin üşümüş hayallerini?

Sessiz bir ölüm suskunluğu var Hayri’nin çıkınında; enkaz altında hayatların sahipsizliği, bir kentin umarsız çırpınışları var.

Örneğin; her şeyini kaybetmiş bir kadının anıları. İki küçük çuvalıyla İzmir’e gitmek isteyen bir kadın. Araçlara almıyorlar onu; ağlıyor, yalvarıyor kadın; oradan oraya koşuyor, çırpınıyor kadın.

Fotoğraf: Hayri Tunç
Bir adamın cümle ömründen süzülmüş yaşanmışlıklarına tanık oluyor. Adam saatler sonra giriyor evinin yıkıntılarına. Altınını, parasını, gümüşünü değil; anne-babasının fotoğraflarını kurtarıyor enkazdan.

Kalbinde an be an büyüyen ağrı, yıkıntılar arasında sessizce dolaşıyor Hayri. Artarda sarsılıyor semtler, kesif bir toz bulutu yükseliyor mahallelerden, sanki boğuk boğuk can çekişiyor şehir.

Kaldırımda bir babayı görüyor. Önünde sıra sıra cesetler, kucağında bir bebek, ağzında biberon. Yanındakilere sorunca öğreniyor Hayri; “Anne göçük altında, onu bekliyor eşi.”

Bir şehrin çığlıkları doluyor Hayri’nin çıkınına; sessiz, derinden, acı acı çığlıklar…

Saatler geçiyor, bir türlü yardım gelmiyor mahallesine. Ölüme karşı yarıştalar. Elleriyle, tırnaklarıyla kazıyorlar enkazları. Yetişemiyorlar ölümün hızına,  cenazelerini çıkarıyorlar…

Bir kamyon kasasına yükleyerek, götürüp köylerine gömen insanlar görüyor Hayri. “Anlat” dediğinde, “Anlatsam geri gelecekler mi?” diye susan bir adam...

Fotoğraf: Hayri Tunç

Başka bir sokakta çadır önünde bir aile. Harap olmuş evlerine bakıyorlar uzaktan. Deprem sırasında, güçlükle atabilmişler kendilerini sokağa.

Çocuklar çizgi film istiyorlar çadırda. Durur mu, ağır hasarlı evine giriyor baba, kucakladığı gibi çıkarıyor televizyonu.

“Elektrikler yok ama…” diye soracak oluyor Hayri.

“Ne yapayım, çocuklarım üzülüyor, elimden gelen bu.” diye yanıtlıyor adam.

Bıçak açmayan ağızlar, konuşmayan diller, donuk bakışlar var Hayri’nin çıkınında.

Burası Elbistan, gece -25 derece. Enkazda soğuktan donarak ölenler var, bilin!” diye notunu düşüyor Hayri. Bir ‘kader planına” bağlı olarak bir gecede donarak ölüyor insanlar. Üstelik “Gönüllü çalışmaları engelleniyorken.”

Fotoğraf: Hayri Tunç
Adımları, viran olmuş sokaklarda, kırık dökük insanların arasında dolaşıyor, bir şehrin iç çekişlerini duyuyor Hayri.

Yaşlı bir adamı görüyor. Evi, bir ömrün bir anda çökmesi gibi yıkılmış bir yanına. Şimdi bir çadırda kalıyor. Bir canı enkazın altında. Oğlunun ısrarlı çağırışları beyhude. Beton yığınları arasında bırakıp gitmek istemiyor köpeğini.

Daha neler yok ki Hayri’nin çıkınında. Yuvalarını arayan çaresiz çırpınışları kuşların, parça parça beton yığınları karşısında şaşkın, şok olmuş bakışları çocukların, ince mi ince yüreklere işleyen bir hüzün var Hayri’nin çıkınında.

Gazeteci olduğunu anlayıp gecenin bir yarısında Hayri’yi durduran yirmi yaşında bir genç var örneğin. “Yıkılan binaları gösterip, bütün arkadaşlarım öldü, ben şimdi ne yapacağım?” diye sarılıp ağlayan henüz baharında bir ömrün gözyaşları var.

15 yaşındaki bir kız var. Sınıf arkadaşları ve öğretmeni artık yaşamıyor. Elinde fotoğraflar, arkadaşlarıyla çekilmiş eski hatıralar; bakıp bakıp ağlıyor. Ailesi çaresiz, gönüllü hekimlere götürme çabasındalar.

Öyle çok şey var ki Hayri’nin çıkınında…

Zöhre Abla’nın karıncayı incitmeyen yufka yüreği var. Bir de, nicedir beynine musallat olmuş habis bir tümör! Eşiyle oğlunun ısrarları nafile, inatla enkazı terk etmiyor Zöhre. “Neden gitmedin?” diye soruyor Hayri. “Altı tavuğum var, onların vebalini alamam.” diye yanıtlıyor.

Viran bir şehrin sokaklarında dolaşmaya devam ediyor Hayri.

İşte, bir kadın daha, bir ana olmalı. Erzak götürmüşler ona, çokça yardım malzemesi. ‘

Fotoğraf: Hayri Tunç
Oğlum bize çok bunlar, iki kişiyiz’ diyor, elindeki sebze kasasını iade etme telaşında.

Kuşlar nasıl da ürkek uçuyor, yıkılmış bu kentin semalarında. Önünde yarısı çökmüş bir bina. Enkaza dönüp başını kaldırıyor Hayri. Derin ve sahipsiz acılar saklıyor çıkınında. Elinde fotoğraf makinesi, göğsünde peyderpey büyüyen bir yara.

Depremzede bir aileye yaklaşıyor:

“Onları çektiğimi sandılar depremzedeler. Bağırıp çağırdılar, küfür ettiler.” diye yazıyor; “Özür dileyip kendilerini çekmediğimi söyledim.” Ne de olsa acıları büyük.

Ertesi gün onları gördüğünde yanlarına gidiyor. “Beni tanıdılar.” diyor Hayri, “Özür dilemeye kalktı biri. Sigara uzattım, artık bir ailesi yoktu.” diye ekliyor.

Bir de gönüllülerin çalışmalarına tanık oluyor Hayri.

Tam on beş eve girdiklerini, hep cenaze çıkardıklarını söylüyor bir madenci. Avurtları çökmüş, gözleri çukurda, siyahi. Şefinden izin alıp canlı çıkan bölgeye gitmek, hiç değil, işe yaradığını hissetmek istiyor…

Depremzedeler için yapılan yemeklere dokunmayan; aç kalan, bisküvi yiyen gönüllüleri görüyor Hayri.  

Günlerce aç karnına, uyumadan enkazlarda arama yapan inşaat işçilerini; geri döndüklerinde bir bardak çay içip sessizce bir köşeye çekilişlerini izliyor…

Saatler boyu enkazda canlı arayıp, çıkardıktan sonra verdiği bir sigara içimlik moladan, daha sigarasının yarılamadan başka bir binadan gelen sese yetişmek için koşan itfaiye erlerini...

*  *  *

 Hayri döndü.

 Göğsünde ağrısı, sırtında dünya yükü bir çıkınla döndü.

 Şimdi ülkem bir kez daha kırgın, ölüler mevsimi.

Üşümüş bedenleriyle sokuluyor şehirler birbirine, yaralı yüzleriyle bakışıyor çocuklar, gözlerinde bıçak kesiği acıları.

Dokunsam, azalır mı?

Tutsam bir yerinden, kalkabilir mi?

El versem, sarabilir mi kanayan yerlerini?

Kalbim, şimdi bir kez daha paramparça, neden dinmek bilmiyor çırpınışları?

Ruhumda şehir şehir dolaşan bir acı. Enkaz altında şehirler, paramparça hayatlar, ölülerin her dilden feryatları.

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/oluler-mevsiminden-insan-manzaralari,38946

Not: Deprem bölgesindeki notlarını paylaştığı için gazeteci Hayri Tunç’a teşekkürlerimle.


17 Şubat 2023 Cuma

Ölüler mevsimi

Yusuf Nazım
T24 | 17 Şubat 2023

Mevsim Kışbahar.

On gündür yazmayı bıraktım, harap bir kalbin çırpınışlarındayım.

Hava soğuk, dondurucu, ayaz.

Parmaklarım üşümüş, bir türlü varmıyor tuşlara dokunmaya.

Bir kez daha bağıra bağıra geliyor ölüm, bir kez daha çığlık çığlığa sönüyor hayatlar.

Bir yanım kış, Nur Dağı’nın eteklerinde, bir yanım ölü hayatlar mevsimi.

Ne çok öldük bu şehirlerde biz, ne çok yaralandık, hep yarım kalmış hayallerimizde.

Ölüm haberleri nasıl da fütursuz akıyor üzerimize. Yıkılmış kentler, çaresiz suretler, ateş almış ocaklar, yardım çığlıkları…

Söyle kalbim, hangi yıkılmış kentin enkazlarındasın şimdi sen?

Bir imar affı kaç paraya bedel

Paylaşılan videolarda gördüm, ilk kurtarılacaklar arasındaymış meğer para kasaları, çek defterleri. Depremde, candan önce geliyormuş meğer bunlar!

Çoktandır siyaset, ahlak ile arasındaki mesafeyi sıfırlamış. Deprem paralarıyla duble otoyollar yaptık diye övünüyor eski bir bakan! Kim bilir müjdeyi de yenisi verecektir, cenazelerimizi bedava taşıyacaklardır belki de, merasim eşliğinde bu yollardan.

Demokrasiye alıştık galiba, emir büyük yerden olunca Mecliste hizaya giriyor bakanlar, milletvekilleri; pişkin bir sırıtkanlıkla topluca kalkıp iniyor eller. Malum, hesap işlerine pek vakıfsınız, bir imar affı kaç paraya bedel, iyi bilirsiniz. Milliyetçilik maskesini geçirip yüzünüze, ülke toprağını parsel parsel, vatandaşlığı haraç mezat satmakta pek mahirsiniz. Heybelerinizi doldurmaktan vaktiniz olursa eğer, hele bir sorun vicdanınıza, bir torba kanun kaç ölü eder? Yarın merak ettiklerinde, ellerinizdeki kanı çocuklarınıza nasıl açıklayacaksınız beyler?

Demokrasiye alıştınız sanırım, emir büyük yerden olunca Mecliste nasıl da hizaya giriyorsunuz. Pişkin bir sırıtkanlıkla topluca kalkıp iniyor elleriniz. Malum, hesap işlerine çok vakıfsınız, bir imar affı kaç paraya bedel, iyi bilirsiniz. Milliyetçilik maskesini geçirip yüzünüze, ülke toprağını parsel parsel, vatandaşlığı haraç mezat satmakta pek mahirsiniz. Heybelerinizi doldurmaktan vaktiniz bulursanız eğer, hele bir sorun vicdanınıza, bir torba kanun kaç ölü eder? Yarın merak ettiklerinde, ellerinizdeki kanı çocuklarınıza nasıl açıklayacaksınız beyler?

Kırık bakışları buz tutmuş Nur Dağı’nın

Şimdi imdat çığlıkları yükseliyor enkazlardan, yaralı yüzleriyle bekleşiyor şehirler.

Kent kent, ülke ülke dolaşırken yardım feryatları, üç vardiya çalışsa ne yazar silah fabrikaları? Kaç enkaz kaldırır dersiniz İHA’larınız? Sahi kaç hayat kurtarır SİHA’lar; hesabını yaptınız mı, bir sorti kaç çocuk gülüşüne bedel?

Haberler yetişemiyor ölü sayılarına, şehirler viran içinde, semtler tarumar; her evde bir alaz, ateş almış, kor! Kaç TOMA söndürür şimdi bu yangını, kaç savaş uçağı can verir enkaz altındaki hayatlara, kaç mayın siper olur ki ölüm uykusundaki çocuklara?

İstatistikler söyledi de ben mi kaçırdım yoksa? Söyleyin, nerede görülmüştür açlığa çare olduğu çok namlulu füzelerin? Tankların paletlerini kemirerek mi hayatta kalacak insanlar? Haydi, sürün namlulara mermilerinizi, haydi doldurun fırtına obüslerinizi, bileyin ötekine olan nefretinizi. Daha kaç cana bedel olacak, görelim marifetinizi.

Hava zemheri, ayaz, şehirler birbirine sokulmuş, üşüyor. Yıkılmış bir ülke gibi yüreğim, tarumar olmuş bir yanımız. Kırık bakışları buz tutmuş Nur Dağı’nın eteklerinde Hatay’ın; Malatya’nın, Maraş’ın, Antep’in, Diyarbakır’ın… Söyleyin, şimdi hangi kanun hükmünde kararnameyle gülecek yüzleri çocukların?

Kürt’ün dağlarını bombalıyor oysa her gün uçaklarımız 

Fotoğraf: Mehmet Kızmaz
Ölüler yalan söylemez, dili yok, şehirler eşit bir biçimde can çekişiyor oralarda.

Kürt’ün dağlarını bombalıyor oysa her gün uçaklarımız. Türk’ünse zeytinliklerine dadanmış kepçeler. İkizdere’de, kanun hükmünde çalışmaya devam ediyor taş kırma makineleri; dağı, taşı, ormanı yıka boza ilerliyor dozerler. Kalapotamos’un yamaçlarında, göz açtırmıyor köylü kadınlara jandarma.

Menzili hayli uzak askerimizin, övüne övüne bitiremiyoruz. Sesi Libya’dan, Azerbaycan'dan, Suriye’den, Irak’tan duyuluyor. Adana ise bize çok ırak; Adıyaman, Osmaniye, Urfa, Elbistan, Pazarcık da öyle; üç günde kalkamıyor ilk yardım uçakları.

Oysaki Ege’de, devletin ali menfaatleri için nasıl da aceleyle alınıyor kamulaştırma kararları; Salihli’de, Yırca’da, Milas’ta bir günde kökünden sökülüveriyor zeytinlikler. Bir gece ansızın gitmek için sabırsızlanırken elin ülkesine, enkaz altındakilere bir türlü yetişemiyor hızınız.

Dualar yetişir mi dersiniz insan cesetlerine?

Herkesin malûmu, muktedirin dilinde cümleler hep takdirle başlıyor, fıtrattan geçilmiyor; yangında fıtrat, madende fıtrat, depremde fıtrat; tacizde tecavüzde, açlıkta sefalette fıtrat... “Depremde ölenler, aynı anda Mars'ta bile olsalar yine öleceklermiş!” Böyle buyuruyor, unvanı, şeyh bilmem ne üniversitesinde profesör olan zat!

Hafız sayımızla süratle kalkınıyoruz son yıllarda. Birkaç yıl evvelinde, en son 105 binde bırakmıştım, şimdi baktım 160 bine çıkmış sayıları. Ülkedeki hekim sayısına ulaşacak neredeyse. Bakıyorum ajanslara, durmaksızın haber geçiyor televizyon kanalları; depremde ölenlerin sayısı 35 bini aşmış. Tesellimiz olur mu dersiniz, cenaze başına beş hafızın düşmesi.

Ölü sayılarından korkmayın siz. İmam Hatiplerde okuyan 1 milyon 381 bin öğrenci, yaz kuran kurslarında ise 5 milyon çocuk var. Üstelik bir de İlahiyat Fakültesi zenginiyiz artık biz. Sayısı 8 yılda 22'den 105'e yükselmiş. Öyle söylüyor Diyanet İşleri Başkanımız. Tez elden verilirse yıkım emirleri, dualar yetişir mi dersiniz insan cesetlerine?

Üşenmedim saydım; 85 personeli varmış Diyarbakır Müftülüğü’nün. Aynı ilin, kayyum atanmış belediyesi ise tek bir jeoloji mühendisi çalıştırmıyor. Ülkemdeki Jeoloji Mühendisliği bölümü sayısı zaten dokuz, ne yazar? Beş tane de Jeofizik Mühendisliği bölümü var, kime fayda?

İstatistiklerde acımasız ölü sayılarına dönüşüyor cenazeler

Görüyorum ki, tanrısı para olmuş nicedir vurguncunun, eyyamcının, haraminin; kıblesi sermaye.
  Fotoğraf: Mehmet Kızmaz

Torba kanunla verilmiş ölüm emirleri şehirlerin, sermayesi olmuş mülkiyetin fay hatları, her daim kâr altında kalıyor cesetler.

Depremin ardından hisseleri tavan yapmış çimento şirketlerinin. Yatırımcılar ekran başından ayrılmıyor, iştahla ellerini ovuşturuyorlar. Öyle ya, serbest piyasanın nimetleri bunlar. Adına arz talep dengesi diyorlar. Sermaye artışı, teknik analizler, sür git pazarlıklar, falan filan... Borsada nasıl da hızla yükseliyor, ölü sayısına endekslenmiş grafikler. Peş peşe alım satım emirlerini verirken brokerlar, istatistiklerde acımasız ölü sayılarına dönüşüyor cenazeler.

Açsan defterleri, imar planları suç unsuru, katliama davet, her imar affı kusursuz bir cinayet!

Şehirler deprem kuşağında diye bas bas bağırıyor uzmanlar. Avrupa’nın en yüksek 245 binasından 66’sını Türkiye’de yapmışsınız! Merak ettim, buna ne diyorsunuz beyler?

Bunların 62 tanesi tam da deprem fay hatları üzerinde, söyleşinize eserinizle övünüyor musunuz efendiler?

Çoğu da siyasal İslam’ın şaheseri; birbirinden gösterişli rezidanslar, plazalar, towerlar… Boşuna dememiş üstat; “her büyük servetin altında büyük bir suç yatar.

Nasıl da isabet buyurmuşlar, 60’ı son 23 yılda yapılmış, AKP’nin sihirli ellerinin marifeti bunlar.

İstanbul’da, İzmir’de, Ankara’da ölüm kuleleri gibi yükseliyorlar. Kentin mezar taşları bunlar, insanlığın içine diri diri gömüldüğü betondan tabutluklar.

Üstelik dahası da var; Biliyor muydunuz, Avrupa'da inşası planlanmış en yüksek 24 gökdelenden 16’sı, büyük depremi bekleyen İstanbul'da! Sahi bunu nasıl becerdiniz efendiler?

Kent suçları hız kesmiyor. Deprem kuşağındaki İzmir'i de es geçmemişler bizim beyefendiler; 25 kat ve üzerinde, 34 gökdeleni yaparak kıymışlar, tarihinden bıçaklamışlar Simirna’yı. 33 ü, yine 2000 sonrasında saplanmış sırtına kentin; siyasal İslam’ın sihirli kuleleri bunlar.

Kuşkusuz bir de suç ortakları var. DSP, CHP belediyeleri döneminde sessiz sedasız yükselmiş cümle gökdelenler.

Söylesene, niye güzel haberlerin yok bize İzmir? 24’ü inşa halinde, 6’sı planlama aşamasında, sırada 30 gökdelenin daha var!

                                               *  *  *

Şimdi bütün mevsimlerim kururmuş, içimde can çekişiyor bahar.

Şehirler yenilmiş, biz yenilmişiz, öylece kalmışız harap kentlerin yıkıntılarında.

Ne kadar sürer bu ağrı, ne zaman sarılır bunca yara, failler yeni cinayetlere hazırlanıyorken aramızda?

Her şeye rağmen, kardelenler açmaya devam eder mi, bize uzak dağların doruklarında?

Ne desem sözler kifayetsiz, kelimeler biçare.

Ruhum paramparça Amanos’un eteklerinde, dağılmış.

Şimdi kalbim kış, ölüler mevsimi.

Yıkık bir kentin enkazlarında.

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/oluler-mevsimi,38748

1 Nisan 2022 Cuma

Toronto’da Dört Ayaklı Minare

Yusuf Nazım
T24 | 11 Temmuz 2016

Size aşktan bahsedeceğimi söylemiştim bu sefer.

Aşk gibi güzel şeylerden. Toronto gibi harika bir şehirde, insan aklının hayal edebileceği en güzel şeylerden.

Avrupalı sömürgecilerin Kanada’nın gerçek yerlileri üzerindeki akıl almaz talan, sömürü ve insanlık dışı uygulamalarını içeren tarihini bir kenara bırakırsak, “beyaz adam” tarafından bu ülkenin yerleşik olarak kullanılmaya başlaması 1860’lı yıllara denk gelir.

1 Temmuz 1867 ise, İngiltere’nin Kuzey Amerika kolonisi olan bu topraklara özerklik vererek Kanada ülkesinin dünya coğrafyada yerini almasını işaret etmekte. Kısaca, şunun şurasında 150 yıllık bir ülkeden bahsediyoruz.

İşte dünyanın bir finans merkezi olarak hayranlıkla izlediği bu kent en fazla böyle bir geçmişe sahip. İnsanı şaşırtan bu planlama, bu düzenli yollar, bu alt yapı ve ulaşım, bu konforlu yaşam, insanlardaki bu saygı, değer verme ve görme, yapılan bu binalar, parklar, müzeler, alışveriş merkezleri; tamamı devlete ait sağlık kurumları, hastaneler… Hepsi en fazla 150 yıllık…

Oysa biz, iki büyük imparatorluk yaşamış 5000 yıllık bir şehirden geliyoruz. 1600 yıllık başkentlik geçmişi olan bir şehirden; Byzantium’dan, Konstantinopolis’ten, İstanbul’dan… Ve yine biz 5000 yıllık başka bir şehirden, İzmir’den, Smryna’dan geliyoruz.

Geçmişimiz köklü, ama başımız eğik.

Tarihimiz zengin, ama kendimiz yoksun.

Onlar 150 yıllık hayatlarının üzerine tarihi yapmakla meşgul, biz 9000 yıllık şehirlerimizi yıkmakla.


İktidar sorunu, patlamalar ve doğuda Kürtlere karşı yürütülen savaş

Kongre toplantılar, paneller, çalıştay ve poster sunumları ile devam ediyor.

Dünyadaki en son gelişmeler bilim insanlarınca tartışılıyor.

İnsan neslinin genetiğindeki bozulmaların yol açtığı, kötücül sonuçlara yol açan hastalıklara çözümler aranıyor.

Onlarca, yüzlerce hastalık için yıllarca üniversitelerde, laboratuvarlarda, deneylerde ömür tüketmiş tıp uzmanları, daha iyi, daha sağlıklı, daha kaliteli insan hayatı için en son hünerlerini birbirleriyle paylaşıyorlar.

Poster sunumlarının yapıldığı salonda bizim de bir belgesel film tanıtımımız var. Yönetmenliğini sevgili genç yönetmen dostumuz Gülsün Sarıoğlu’nun yaptığı ve benim genel koordinatörlüğümde gerçekleştirilen Düşümdeki Uçurtma adlı belgesel film. Bu belgesel aracılığıyla, salonlarda tartışılan bilimsel konuların sosyal görünürlüğünü sağlamaya çalışıyoruz. Filmi, 2012 yılında Diyarbakır, Batman ve Van illerinde çekmiştik.

Duvarda, filmin özet posteri, masadaki bilgisayarda gösterimi yapılan belgesel film dönüyor.

Türkiye’de, nöromüsküler hastalıkların duayeni, hocaların hocası Prof.Dr.Coşkun Özdemir ile birlikte ziyaretçilerin sorunlarını yanıtlıyoruz.

Türkiye ve İstanbul’dan geldiğimiz anlaşılınca konu ister istemez ülkedeki iktidar sorunu, patlamalar ve doğuda Kürtlere karşı yürütülen savaşa geliyor.

İstisnasız herkes nasıl ceberrut bir iktidarla baş başa olduğumuzu teslim ediyor.

Ötesi, neredeyse bizlere acınacak insanlarmışız gibi bakıyorlar.

Kürtlere karşı devletin giriştiği savaşın ise hemen hepsi farkında.

Türkiye deyince akla gelen, en çok bu üç şey oluyor…

Bu şehir Diyarbakır, işte bu Surp Giragos, işte Dört ayaklı Minare

Konumuz bunlar değil tabii.

Aşktan, sevgiden, bahar gibi güzel şeylerden, insan için yapılan bunca emekten, çalışmalardan bahsetmeliyim.

Toronto’nun göbeğinde, süper bir gökdelenin hemen dibindeki parkta koşuşturan sincaplardan bahsetmeliyim bugün.

Poster sunumumuza ilgi gayet iyi. Panodaki posterde belgesel filmin Diyarbakır, Batman ve Van’daki çekim planlarından resimler var. Pek çok ülkeden ziyaretçiler gelip bilgi alıyor, sorup bilgileniyorlar.

Danimarka’dan bir genç kadın masadaki bilgisayara yaklaşıyor, filmi dikkatle izliyor.

Film hakkında bilgi vermek istiyorum. Belgeselin Diyarbakır çekimleri geçiyor ekrandan.

Anlatıyorum:

“Bu şehir Diyarbakır, işte bu Surp Giragos, işte Dört ayaklı Minare… Dört Ayaklı Minare… Dört Ayaklı Minare…”

Tekrarlayıp duruyorum…

Birden bire gidiyor aklım.

Toronto’dayım ve önümde Dört Ayaklı Minare!

Aman Tanrım! Dört Ayaklı Minare bu!

Arkasında eski binalar, birkaç apartman, Yeni Kapı Sokak, daha arkada Hasırlı Mahallesi…

Filmin bu planı minarenin hemen yanındaki bir binanın çatısından çekilmişti.

Arkadaki binalar, sokak ve mahalle gözüküyor.

İçim acıyor, yüreğim burkuluyor birden.

Diyarbakır’daki bir okurumun söyledikleri geliyor aklıma:


“Annemlerin evi Dört Ayaklı Minare’nin tam arkasındaydı.”


Kendisine filmi anlattığım Danimarkalı ziyaretçi şaşkın, bana bakıyor.

Dört Ayaklı Minare ayağından yaralı, şu gördüğün mahalle yok artık,” diyebiliyorum.

Biraz ileride Ermeni Katolik Kilisesi harap bakışlarıyla beklemede.

Film ilerliyor; birazdan Surp Giragos Ermeni Kilisesi’nde, İsa’nın önünde, hasta kardeşi için elindeki mumla dilek tutacak tesettürlü bir kadın.

Aklım, “sırlarını surlarına fısıldayan” bu şehirde şimdi. Kocaköy’ün İba Mezrası’nda yedi çocuklu bir aileye konuk olacak kameramız.

Kanada’ya gelmeden hemen önce Haritaya bakıp da aramıştım hasta çocukların babasını; Diyarbakır’ın Lice-Kulp-Hazro üçgeninde sokağa çıkma yasağı ilan edilmişti. İba Mezrası, tam da bu üçgenin ortasında bulunuyordu.

Sur’u, Cizre’yi, Silvan’ı, Silopi’yi, İdil’i, Nusaybin’i vuran kasırga, Yüksekova ve Şırnak’ı da yerle bir ettikten sonra yönünü bu üçgende dönmüştü.

Devlet kararlıydı, kökünü kurutacaktı terörün. Ajanslar öyle söylüyordu!

Telefonu açtığında baba Salih, yeni bir çocuğu daha olduğunu söylüyor arkasından ekliyordu;

“Samanlarımız kaldı, dağlar, meralar bombalanıyor, hayvanlarımız aç!”

Düşümdeki Uçurtma

Ondördüncü Dünya Nüromüsküler Hastalıklar Kongresi’ndeyiz.

Poster salonu, bir masa, üzerinde bilgisayar. Düşümdeki Uçurtma belgesel filminin kareleri akıyor ekrandan.

Masanın etrafında ziyaretçiler. 

Çin’den gelmişler, Hindistan’dan, Rusya’dan; Asya’dan gelmişler, Avrupa’dan, Amerika’dan; farklı farklı ülkelerden. Ekranda Kürtçe konuşuyor yedi çocuklu bir kadın. Altında, İngilizce akıyor alt yazılar:

İki erkek çocuk hasta, on sekizinde, ya da en geç yirmisinde ölecekler; beş kız çocuğunun durumuysa belli değil.

Oysa aynı hastalıktan kırkına dek yaşıyor benzerleri Amerika’da, Avrupa’da…

Tanrıdandır” diyor kadın. 

Oysaki dünyanın guruları, büyük bilim insanları Tanrıdan olmadığını çoktan keşfetmişler.

Şimdi çözümler üretmek üzere buradalar.

Harıl harıl tartışıyorlar. Kongre bunun için, toplantılar, sunumlar, konuşmalar bunun için.

Bizimse akmaya devam ediyor filmimiz.

Birazdan, Batman’a, Hasankeyf’e düşecek yolumuz.

Kongrenin salonlarında hastalıklarına çare aranan Ata ile Hamza’yı göreceğiz belgeselin bir yerinde.  

Burası Batman” diyeceğim ekranı göstererek Danimarkalı kadına.

Nehrin kıyısında bağdaş kurmuş, elindeki kâğıttan sandalı Dicle’nin serin sularına bırakacak Ata.

Sanırsın bir umut akacak Hasankeyf’te Dicle’nin sularına…

Umudunu, kâğıttan bir gemiye yüklemiştir belki Ata.

Oysa biliyorum, umut yerine bir süredir kan taşıyor Dicle!

Sur’dan çıkarılan kamyonlar dolusu taş, moloz ve insan cesetleriyle sulanmakta bu nehir.

Hamza’yı ise geçenlerde kaybettik. Solunum yetmezliğinden.

Ona, soluk verecek bir hekimi Batman’da çok görmüştü bu ülke…

Yollarında hayran hayran dolaştığımız bu kent, CN Tower binasıyla dünyaya marka olmuş bu şehir, Toronto…

Sekiz katlı, on katlı, on sekiz katlı taş binalarına şaşkınlıkla bakıyorum.

Hâlbuki en yaşlı binası, yüz yıllık bile değil belki. Sonuçta en fazla 150 yıllık bir şehir Toronto.

Oysa biz 5000 yıllık Suriçi’ni yıktık kendi ellerimizle, yok ettik anılarını şehirlerin!

27 kavmin izini sildik Diyarbakır’dan.

9000 yıllık surlarına tuvaletler kondurduk, siperler kazdık diplerine.

Ve acele ölüm silahları ithal ettik, bir bir avlamak için teröristleri cornershut silahlarla…

Yeter ki, kendi kendilerini yönetmeye cüret etmesinler diye.

Yeter ki ana dillerinde konuşamasınlar diye.

Yüreğimde talihsiz ülkemin cümle acıları

Ayaklarım, tarihi en fazla 150 yıllık bu şehrin sokaklarında dolaşıyor.

Düşlerim bambaşka alemlerde.

Kaç bin yıldır niye yapamıyoruz biz?

Bir arada olmaya, birbirimize tutunmaya, farklılıklarımızı anlamaya, sevmeye, aşık olmaya engel neyimiz var?

Bizi, onulmaz acılarla dolu bir kadere mahkum eden şeyin adı ne?

Ruhumuza durmaksızın saplanan bu acılar niye?

Bedenim ülkemin uzaklarında, çok uzaklarda şimdi.

Başka bir kıtanın zenginlik ve çeşitlilik diyarında.

Dünyanın pek çok ülkesinden gelmiş, bu yuvarlak kürenin en yetkin, en iyi yetişmiş bilim insanlarının arasındayım.

Hep birlikte, insanoğlunun bedenine musallat olmuş talihsiz bir yıkıma çare arıyorlar.

Duvarda bir poster.

Üzerinde Batman’dan, İba Mezrası’ndan, Akdamar Adası’ndan resimler.

Göklerde bir uçurtma, arkada Akdamar Kilisesi.

“Ahhh! Tamaraaa!”

diye çığlık çığlığa hücrelerim.

Karanlık bir ıssızlığın içinde yuvarlanıyorum.

Biliyorum, sebebi var, belki de sonu yok bu ıssızlığın.

Yüreğimde yitik zamanlara ait biz sızı, ruhumda talihsiz ülkemin cümle acıları.

Bağışlayın ne olur, beni bağışlayın.

Olmuyor işte, olmuyor, bir türlü yapamıyorum!

Düşündükçe hüzne bulanıyor, yazdıkça daha çok acıya saplanıyor kelimeler.

Hâlbuki söz vermiştim, bugün aşktan bahsedecektim size ben.

Toronto, 9 Temmuz 2016

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/torontoda-dort-ayakli-minare,15000


1 Kasım 2019 Cuma

Bir kez daha egemenlik kayıtsız şartsız Türklerindir!

Yusuf Nazım
T24 | 30 Ekim 2019


Kayyımla uyandık güne.

İlk kez Cumhuriyet’i kutlarken kayyım atadık bir şehre.

Manşetler öyle söylüyordu:

“Cizre’ye kayyım atandı!”

Milletin iradesinin tecelli ettiği 31 Mart 2019 seçimlerinden beri on üçüncü kayyım oldu bu.

Bir kez daha anladık.

Galiba, meali başka şeydi o ünlü sözün:

“Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir!”

Sahi milletin mi?

Milletinse, ne kadarı milletin, ya da milletin hangi parçasının?

Örneğin Ankara’daki, İstanbul’daki, İzmir’deki milletin mi egemenlik?

Peki ya Güneydoğu’daki 13 şehir?

Örneğin Diyarbakır’da, Mardin’de, Van’da egemenlik kimindi?

Bu illerdeki belediye seçimlerini %31’le, %38’le, %33’le kaybetmiş bir partinin mi?

Yoksa %63, %56, %60 oyla iradesi tecelli etmiş Diyarbakır, Mardin, Van halkının mı?

Sahi egemenlik kimdeydi?

Örneğin Cizre…

Cizre bu ülkenin toprağı değil miydi?

Cizreliler yurttaş değil miydi; askerlik yapmıyor, vergi vermiyor muydu?

Seçimlerde onların kullandığı oylar, geçerli sayılmıyor muydu?

Sayılıyorsa, ne kadarı geçerli sayılıyordu?

Cizreliler, bu Cumhuriyetin bir parçası değiller miydi yoksa?

Eğer ki Cizreliler milletin bir parçasıysa, o halde milletin iradesine kayyım atanmış demekti.

Yok eğer, bu doğru değilse ve buna rağmen Cizre’ye kayyım atanıyorsa, o halde Cizreliler milletten sayılmazdı!

Sahi, Cizreliler kimdi?

Cizreliler şaşırmış olmalıydı.

Nasıl oluyordu da,%17,63’le seçimleri kaybetmiş bir partinin iradesi, %77 ile tecelli etmiş milletin iradesine hükmediyordu…

*  *  *

Nedense aklıma geldi.

Önceki gün Ahmet Kaya’nın doğum günüydü.

Geçtiğimiz yıl T24’te “Et tırnaktan ayrılınca” başlıklı yazıyı kaleme almıştım.  

Adeta “Türk” ün birlik ve beraberlik günüydü o gün! Belki de “birileri” öyle anlamıştı…

“Birileri…”

Bazıları öyle derdi.

Derdi ama o “birileri” genellikle egemen olan bir zihniyeti, perde arkasında açık, gizli bir resmiyeti, velhasıl kısaca çoğunluğu temsil eder; fırsatını bulduğunda ötekini linç ederdi!

O gün, Magazin Gazetecileri Derneği’nin gecesinde de öyle olmuştu.

Ödül töreninde “Cumhuriyet” e sıkı sıkıya bağlı bir grup, “Türk’ün gücünü” göstermek üzere birbirine kenetlenmiş, “Kürt” sözcüğüne tahammülsüzlüğün destanını yazmışlardı...

Sevgili Ahmet Kaya, kendisine ödül vermek üzere davet edildiği gecede, Kürtçe bir klip yapmak istediğini söylediğinde, histerik çığlıklarla kendinden geçmiş, salonu dolduran kalabalık güruh tarafından küfürler, hakaretler eşliğinde, çatal bıçak yağmuru altında linç edilmek istenmişti…

*  *  *

Kimi zaman sözcüklerin kaderiydi bu.

Daha doğrusu kimi sözcüklerin, kimi coğrafyalardaki kaderiydi bu.

Örneğin, “Ermeni” ise “affedersiniz” eklenirdi sıfatlarına. Yasalarda “gayrimüslim” olarak geçer, “dönme” diye damgalanır, manşetlerde “karaborsacı Yahudi” ye çıkardı isimleri…

Kürt’se eğer, karda, kışta, dağların yamaçlarında “kart” a, “kırt” a çıkardı adları…

Dedim ya, sözcüklerin coğrafyadaki kaderiydi bu.

Kötüsü, insanların kaderi de sözcüklerin kaderine benzer, giderek bir toplumun kaderine dönüşürdü kimi zaman...

*  *  *

Dün 29 Ekim 2019, Cumhuriyet Bayramı’ydı.

%77 ile tecelli etmiş Cizre’nin iradesine kayyım atandı.

%17,6 ile seçimleri kaybetmiş bir partinin iradesi bir kez daha galip geldi, bir kez daha demokrasi kazandı!

Ülke olarak bir kez daha inandık, sıkıca bağlandık demokrasiye!

Bir kez daha;

“ateşi ve ihaneti gördük”
“Murat nehri, Canik dağları ve Fırat,
Yeşilırmak, Kızılırmak,
Gültepe, Tilbeşar Ovası nda İngiliz’e karşı
şapkası horoz tüylü İtalyan a,
mavi üniformalı Fransız (*) a karşı cumhuriyeti andık.

Ve ezcümle inandık!

İnandık, kuşku yoktu, egemenlik kayıtsız şartsız milletindi.

Bunun 21. Yüzyılın Türkiye’sindeki; üstelik Cumhuriyet Bayramı’ndaki Cizre’deki meali ise;

Egemenlik kayıtsız şartsız Türklerindi!


(*) Kuvayi Milliye Destanı, Nazım Hikmet


https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/egemenlik-kayitsiz-sartsiz-turklerindir,24308






























































































23 Ağustos 2019 Cuma

Amida'nın çığlıkları


Yusuf NazımT24 | 23 Ağustos 2019

Ağustos, yine yangınlarla geldi. Sükûn yok, belli ki uzun süre de olmayacak. Yine telaş içinde şehirler, yine sabırsız geçiyor günler.

Seçmek ve seçilmek nicedir günah artık bu coğrafyada. Demokrasi, çoktandır bir maskeye dönüşmüş, iri, kıllı elleriyle hunharca yürüyor üzerine, kadim şehirleri boğazlıyor.

Ah Diyarbakır; güllerin diyarı, 27 kavme yurt olmuş Amida; Doğunun incisi Van; Masalların ve efsanelerin efendisi Mardin; üç şehrin iradesi birden kırılıyor.

İşte size, adına parlamenter rejim denen şeyden kalan bakiye. İşte size, üstüne toz kondurulmayan millet iradesi. İşte size demokrasinin vazgeçilmez cazibesi.

*  *  *

Bayram sonrası. İzmir’de bir hastane. İğne atsan yere düşmez bir kalabalık.

Kadın, hastanenin koridorunda. Bir türlü gelmeyen sırasını bekliyor. Kocası Şırnak’ta bombacıymış, öyle diyor; ayda on bin lira alıyor, yetmiyormuş. Yaşadığı şehirden hikâyeler anlatıyor yanındakilere…

Bizzat tanığıymış, seçimlerde sürekli para dağıtıyormuş AKP. Üstelik, Halk Eğitim’den başvuranlara, batıda en lüks otellerde tatil…

HDP liler mi? “Hepsi de terörist,” diyor! “Ama,” diye ekliyor, “asla oylarını parayla satmıyorlar…” Sonra gülümsüyor; “aslında iyi insanlar, bir de terörist olmasalar…”

Makbul devlet adamları

Diyarbakır’da bir caddedeyiz.

Kalabalıklar toplanmış öbek öbek. Şaşkın ve öfkeliler... Millet iradesi denen şeyden, nasiplerine düşenin peşindeler. Teslim etmek istemiyorlar iradelerini…

“Oyumu istiiiim! Oyumu istiiiim!” diye bağırıyor yaşlı bir kadın.

Ne var ki “cahiller.” Ne oyları makbul, ne de tercihleri! Böyle buyuruyor, makbul bir televizyon kanalının prime time’ına post atmış bir yorumcu; kerameti kendinden menkul, kibirle sıralıyor cümlelerini. Unvanı mı? Efendisince makbul görülmüş bir güvenlik uzmanı o…

“Helal oyları kaptırmayacağız” diye, sıraya giriyorlar makbul devlet adamları. Zulalarında haram sözcükleri saklıyorlar, ceplerinde ayetler. Hepsi de zekâ küpü; çok eğitimli, görgülü, kültürlü; hanımefendiler, beyefendiler; hepsi de demokrasi…
  
Diyarbakır’ın caddelerinde tomalar. Tafrayla tutmuşlar sokak başlarını. “Helal oyları istismar ettirmemek” telaşındalar. Talimat bekliyorlar efendilerinden. Birazdan bir böcek sürüsü gibi önüne katıp püskürtmeye hazırlar ahaliyi…

Kalabalıklar dalga dalga. Yüreklerinde uluorta bir isyan. Kırık dökük sözcükleri ısırıyorlar dişlerinde. Kimi esnaf, kimi şoför, kimi memur; öğrencisi, işsizi, genci…

En çok da kadınlar… Kol kola, zılgıt zılgıta kadınlar… Öfkeleri, bakışlarından bulut bulut sızan kadınlar… Hep en öndeler, hep yüzleri mağrur, hep başları dik. İradesi zapt edilmiş, hayalleri çalınmış bir kentin insanları bunlar…

Karşılarında, sanırsın düşmana karşı, bin yıllık kudretiyle şatafatlı bir ordu. Göz açtırmıyor kolluk. Kibirleri boylarından büyük, kinleri nemruttan beter; arkalarındaysa saraylar ve saltanatlar...

Şiddet kol geziyor sokaklarda; dört yan akrep, kılıç, kalkan, biber gazı, maske, jop; buyruk üstüne buyruk; ters kelepçe, göz yaşartıcı bomba, kanun hükmünde kararname; dilediğince darp, keyfince gözaltı, istediğince hapis… Velhasıl, demokrasiden göz gözü görmüyor ortalık. Diyarbakır, Van, Mardin... Bir kez daha acımasızca yağıyor talimatlar, bir kez daha kırılıyor iradesi şehirlerin.

Neylersin, güçlüler; dualarla kutsanmış zırhları var; demire ve çeliğe bürünmüşler. Güçlüler, her daim acı ve zehir kokuyor nefesleri…

Yasalar koymuşlar; itaat etsinler diye. Torba torba kanunlar çıkarmışlar; boyun eğsinler diye. Ayetler indirmişler; yoldan çıkmasınlar diye…

Elazığ Bulvarı’nda bir kadın oturuyor

Zaman bir yanda hüzünlü ve buruk, alkışlarla geçiyor. Bir yanda hantal, paslı, çürümüş gövdesiyle bir çark dönüyor. Bürokratlar demeçler veriyorlar birbiri peşi sıra. Vicdanlar mütemadiyen ölüyor, tuz kokuyor, ajanslar zehir püskürtüyor üç şehrin üzerine.

Elazığ Bulvarı’nda bir kadın oturuyor. Dağ Kapı’nın arkası şimdi bir küfür. Yere bağdaş kurmuş, öfkesini burnundan soluyor kadın. Diyarbakır’ın bazalt kayaları gibi ağır, sert; ak leçeği altında, canlı bir heykeli andırıyor yüzü.

Öfkeyle sallıyor bir elini, yumruklarıyla dövüyor bağrını. Sitemi tanrısına mıdır, yoksa bir kentin kaderine mi? Korkunun zerresini aramak boşuna gözlerinde, bilinmeyen bir dilden söylüyor şarkısını.

Anlamıyorum… Ama olsun. Bir yerden tanıdık geliyor ezgisi, teni tenime dokunuyor, duyguları duygularıma… Sesinde, gelmiş geçmiş cümle kavimlerin ahı, bir ağıt olup akıyor Amida’nın surlarına…

Zaman nasıl da acımasız akıyor bu diyarda. Hevsel Bahçeleri hiç bu kadar yalnız olmamıştır belki, yavaş yavaş soluyor. Dicle’nin kıyısında, beş bin yıllık bir mezara dönüşüyor bir şehir.

Aklım, geçmiş zamanların burgacında. Ulu Camii’nin minaresi, Surp Giragos’un çan kulesi, Keçi Burcu’nun hikâyesi. Güneş, Urfa Kapı’nın üzerinden ağır ağır batıyor. Sur Dibi’nde bir çocuk ağlıyor, bir düş bozuluyor, bir kez daha kırılıyor umut, son kavmin ayak izleri de yavaş yavaş soluyor.

Bir esinti, bir rüzgâr çıkıyor, ruhumda aykırı düşler, içinde bir fırtına. Beynim asi sözcüklerin kıskacında, dayanamıyor, pervasızca kanıyor.

Eğilip bakıyorum. Bir çocuğun mavi gözlerinde görüyorum geleceği; “bizi unutmayın,” diyor; “bizi unutmayın!”

Kalbim, yıkılmış bir kentin surlarında; harap ve çaresiz. İçinde yaralı bir kuşun çırpınışları. Amida’nın çığlıkları bunlar. Amida’nın çığlıkları.

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/amida-nin-cigliklari,23515

14 Nisan 2019 Pazar

Ah bu teröristler!

Yusuf Nazım
T24 | 14 Nisan 2019


Ah bu teröristler yok mu, teröristler!

Ne geldiyse başımıza, hep bu teröristler yüzünden geldi!

Minareler süngü” yken “kubbeler miğfer” oldu. Emevi Camii’nde kılacaktık namazı, bir hayal oldu. İrtica hortladı, tarikatlar mantar gibi çoğaldı, cemaatler ise büyüdü, her biri ayrı bir devlet oldu.

12 Eylül Darbesi’yle kazanmışlardı hukuklarını. Medya, avuçlarının içindeydi. Devlete, 4000 ‘den fazla hâkim/savcı yerleştirdiler; üniversite sınavlarında hile, demokrasiyi bir trene benzettiler. İşlerine geldiği zaman bindiler, işlerini bitirince indiler. Tepeden tırnağa takiyyeydiler. El ele vermiş, orduyu bile ele geçirmiş, emir büyük yerden olunca, Kozmik Oda’ya dahi sızmıştılar.

Peki, kimin yüzündendi bütün bunlar? Tabii ki hep teröristler yüzünden!

*  *  *

Her şey, ama her şey teröristler yüzündendi bu ülkede!

Betona boğulduysa İstanbul, parsel parsel satıldıysa Ankara, Yeşil yola teslim olduysa Karadeniz, bilin ki hep teröristler yüzünden!

Dersim’de, kollarına kelepçe vurulmuş Munzur’un. Nicedir termik santrallere mahkûm, nefessiz bırakılmış Çanakkale. Yeşilini çoktan kaybetmiş, insanların erken öldüğü Bursa…

Özgür akmıyor sular artık Fırtına Vadisi’nde, mütemadiyen siyanür içiyor Kaz Dağları... Ah Soma! Acımadı, 301 can aldı toprak! Sığınma odaları yoktu, cayır cayır yandı madenciler! Ermenek dersen bir başka facia; su bastı maden ocağını, gitti 18 can, 18 ana kuzusu daha… “Oğlum yüzme bilmez” demişti oysa Ermenekli Ayşe Ana.

Velhasıl, HES ’lere kurban edildi ormanlar, dereler, zeytinlikler; gitti Solaklı, Gerze, Tortum…

Hepsi ama hepsi, hepsi teröristler yüzünden!

*  *  *

Geçenlerde okudum, bilmem kaç milyon ışık yılı uzaklıktaymış. Bir galaksinin merkezinde, kara deliğin çapını ölçmüş dünyalılar. 40 milyar küsur kilometre çapındaymış! Ülkenin en büyük, en gelişmiş şehirlerinde asgari ücretin yarısına çalışıyor hala kadınlar.

Çok şükür, tükendi yerli tohumlarımız. Bir gece, bir torba kanunla yasaklandı ticareti! Soğan niye böyle pahalı, patates de öyle? Elbette teröristler yüzünden!

Hal esnafı perişan, yine teröristler yüzünden! Ota da, ete da, samana da muhtaç olmuş ülke. Nur topu gibi beka sorunumuz oldu bir de…

Ama biliyoruz, hepsi teröristler yüzünden!

Bin odalı saraylar

Adına, Anadolu denen şu coğrafya; 32.000 TL borçlu doğuyor, yeni doğan her çocuk! 16 milyon insanımız, hepsi de açlık sınırının altında, hayatta kalma telaşında; 48 milyonumuz ise yoksulluk sınırında...

Ankara’da, Atatürk Orman Çiftliği sizlere ömür! Bin odalı saraylar yaptık sultanımıza; sırça köşkler, çok kubbeli camiler, külliyeler. Yetmedi, üstüne Okluk Koyu’nu açtık imara! Orada, üç yüz odalı yavru bir saray daha yapılmada; derken Ahlat’ta kışlık saray, Yıldız Parkı’na bir külliye daha...

Kocaeli’nde, iş bulamadı İsmail, çocuğuna pantolon alamadı. Gururu kırıldı, onuru incindi. Tornacıydı, canına kıydı İsmail! Dosyaya gizlilik kararı getirildi hemen, haberi yapan gazeteciye ise gözaltı…

Bir başkası, Ankara’daydı, işsizdi. Borcu vardı, günlerce aç yaşadı, çaresiz kaldı. Meclisin önünde kendini yaktı Sıtkı! Ağır yanıklarla döndü ölümden, çok geçmedi, adı provokatöre çıktı.

İşte bütün bunlar teröristler yüzünden!

*  *  *

Kaç yıl geçti şuradan, doğuda, taş taş üstünde kalmadı şehirlerin. Hendek dedik, çukur dedik, marşlar söyledik. Aylar boyu toplarla dövdük sokaklarını, evlerini. Dar ettik onlara köylerini, kasabalarını ve kentlerini...

Çünkü teröristti hepsi! Yerle yeksan ettik, binlerce yıllık tarihlerini. Yerine çağdaş, modern şehirler inşa ettik! Hep emir komuta zinciri içerisinde yayınlandı kararnameler. Dicle Vadisi’ni, Hevsel Bahçeleri’ni konut rezerv alanı yaptık, Kuzey Ormanları’na ise otoyollar… Göç yollarında kaldı leylekler, uçamaz oldular.

Peki, niyedir bütün bunlar? Tabii ki teröristler yüzünden!

*  *  *

Geçenlerde görmüştüm; çok muhterem bir anayasa profesörünü. Boy boy resimleri vardı manşetlerde. Hazretleri, uyuşturucu baronlarıyla bir masada hemhal, gayet afiyetteler. Kim bilir, hangi tesadüf bir araya getirmiş olmalı? Belli ki memleketin ali menfaatleri üzerine derin bir sohbetteler.

Peki, niye oradalar? Neden kimi gazetelerde manşetlerdeler?

Sorulur mu, tabii ki teröristler yüzünden!

Ciğerleri slikozis içmiş işçiler

Siz de duydunuz mu, gazetelerin yalancısıyım; toplam mevduatın yarısı, yalnızca 78 bin muhtereme aitmiş ülkenin bankalarında!

Vatan çiftliklerinizse…” demiş ya şair, üstelik çeyrek yüzyıl önce; “kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan...

Malum, bedelli askerlik de çıktı şimdilerde. Bu kaçıncı kezdir, sayamadım. Üstelik eşitlik falan varmış diyorlar devletin anayasasında. Parası olmayana, parası olanın nöbetini tutmak düşüyormuş demek, ülkenin ücra sınırlarında. Şehitlik de payesi, belki omuzlarında.

“Vatan, polis copuysa, ödeneklerinizse, maaşlarınızsa…”

Ciğerleri slikozis içmiş işçiler ölüyor her gün, Esenyurt’un, Kıraç’ın varoşlarında.

Tabii ki yine teröristler yüzünden!

*  *  *

Kaç zamandır medya, iktidarın hizmetinde. Hutbeler tarafgir olmuş camilerde. Tarikatlar, belediyeler eliyle semirmede; yargı biat etmiş, okullar, üniversiteler de öyle…

Belki bir komediydi, belki değil, işte seçimler de yapıldı. Bir çırpıda yıkıldı kuleler Ankara’da, Mersin’de, Adana’da. Sorsan, teröristler destek olmuş diyorlar, İstanbul’da, Antalya’da, Ardahan’da…

Yanık kemik kokuları arasında, kocaman bir mezara benziyordu, %77 ile kazandı Cizre. Bazalt kayalara oyulmuş, surlarından kanayan şehir; Diyarbakır, o da %63 le göğüsledi ipi. Ölüsü, yedi gün sokakta beklemişti Taybet Ana’nın, tercihini %73’le yaptı Silopi. Ne OHAL ’ın hükmü sürdü, ne de KHK’ların, kayyımların; Silvan %76 dedi, Yüksekova %66, Nusaybin %77, İdil %74 ve geride diğerleri…

Demem o ki, anlaşılmaz şeyler var bu kentlerin hikmetinde. Bunca kayyım, bunca harcanan para, bunca uğraş ve çaba; hiçbir şey fark etmemiş gibi, halk yine teröristler peşinde!

Bir de Mavi…

Bir de çocukları vardı bu ülkenin, cezaevlerinde büyüyen. Yaşları 0-6 arası, 668 çocuk; belki daha fazlası…

Anaları, ama suçlu, ama değil; hükümlü ya da tutuklu!

Kimi Deran, kimi Poyraz, kimi Miraz bebe…

Bir de Mavi!

Beş aylık hamileydi. Gözaltına alındı, tutuklandı! Lohusaydı, kelepçeli sevk edildi Elazığ’a.

Günü geldi, sancılandı. Doğum için kelepçeyle gitti hastaneye. Karyolaya kelepçeyle bağlandı; adı Rabia’ydı, kelepçeyle doğum yaptı!

Bebek oldu; adı Mavi!

*  *  *

Neylersin, her şey teröristler yüzündendi bu ülkede.

Hava teröristler yüzünden kirlenirdi; toprak teröristler yüzünden, su teröristler yüzünden!

Hemen her şey teröristler yüzündendi!

Seçim oldu, İstanbul, teröristler yüzünden kazandı; Ankara, Nusaybin, Silopi de öyle; Sur ve Cizre teröristler yüzünden!

Çünkü her şey, teröristler yüzünden olurdu bu ülkede.

Betona gömülen kentler, yok edilen ormanlar, parsel parsel satılan yerler; dolar teröristler yüzünden, borsa teröristler yüzünden, soğan teröristler yüzünden…

Cezaevinde, kelepçeyle doğum yaptı Rabia, yine teröristler yüzünden.

Beş yılda, 193 cezaevi daha yapılacak diyorlar, tabii teröristler yüzünden.

Cezaevinden büyüyecek Mavi, ama teröristler yüzünden.