Nuriye Gülmen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nuriye Gülmen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Aralık 2017 Salı

Direnişin Paris’i

Yusuf Nazım
T24 | 05.12.2017


Adı Perihan Anne.
Duydum ki Nuriye’yi ziyarete gelecekmiş.
Nasıl da sevinmiş Nuriye…
Hani şu, anneleri olmadığı halde onlara anne gibi bakan; öpen, sarılan, bağrına basıp koklayan Perihan Anne.
En çok da direnen ama!
Direndiği için cop yiyen, zehir soluyan, yerlerde sürüklenen Perihan Anne!
Cümle mağdurların annesi yani…
Çocukları “Direnişin Perişi diyorlarmış ona.
Duyunca gülümsedim.
Direnişin Perişi
Nedense, Direnişin Paris’i geldi benim de aklıma…

*  *  *

Nuriye Gülmen.
Bir akademisyen.
Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü mezunu.
Şu malum darbe girişimi olmadan önce Eskişehir Osmangazi Üniversitesi'nde bir öğretim üyesiydi.
Öğrencileriyle edebiyat tartışmakla geçiyordu günleri.
Tez hazırlıyordu.
Nazım Hikmet’i, Ferhad ile Şirin’i, Yusuf ile Menofis’i araştırıyordu; Toplumcu Gerçekçilik ya da Yenidenyazma’yı...
Ta ki, bir KHK ile işinden alınana kadar!

Sonra nasıl da birdenbire değişti hayatı.
Sessiz kalamadı bu büyük haksızlığa. Karşı çıktı, tepki gösterdi, işini geri istedi.
Sonra işsizlik girdi hayatına; açlık, direniş, grev gibi sözcüklerle tanıştı.
Sonra Yüksel Caddesi, çiçekler, dayanışma, bir insanlık anıtı girdi hayatına.
Bir de polis copu, kalkan, biber gazı, bolca gözyaşı…

Her türlü demokratik tepkisini gösterdi Nuriye.
Bir de Semih eklenmişti bu sessiz çığlığa.
Sonuç alamayınca, birlikte açlığın o soğuk koynuna bırakmaya karar verdiler gülümsemelerini.
Böylece, bir süre daha sokakta sürdü adalet arayışı.
Elinde bir dövizle dikildiler haksızlığın karşısına.
Gözaltına alıp tutukladıklarında, ısrarla gülümsemelerine devam ediyorlardı hala…
Paris'te Kanlı Hafta'dan sonra Rue de Rivoli'nin görünümü

Cennetin fethi

Dedim ya, Direnişin Perişi’ni okuyunca, -belki saçma gelecek ama- nedense direnişin Paris’i geldi benim de aklıma.
1871’de, yetmiş iki gün süren tarihin ilk işçi devriminin yenilgisi.

T24’te yazmıştım bu sene; “Cennetin fethi ve Kiraz Zamanı başlıklı yazımda anlatmıştım Paris Komünü’nü.
Paris’te, yani devrimin kalbinde, Père-Lachaise Mezarlığı’nda bir duvarın dibinde kurşuna dizilen Parisli 30 bin yoksulun “Cenneti fethetme” hayallerini yazmıştım…

Sene 1871 yılıdır.
Paris’in ayak takımının, daha güzel bir dünya yaratmak hayaliyle yaktığı ışık sönmekte, 72 gün süren işçi devrimi yenilmektedir.
Burjuvazinin güçleri şehrin kırlarından Paris’in sokaklarına doğru ilerlemektedir.

20 Mayıs günü büyük bir saldırı başlar. İşçi sınıfı sokak sokak, barikat barikat, ev ev direnir.
Barikat savaşları işçilerin büyük kahramanlıklarına tanık olur. İnsanlık için yeni bir yaşam arayışında bulunanlar; Paris’in yoksuları, işçileri, emekçileri, kadınları ve çocukları sokaklara sayısız barikatlar kurarlar. Taştan, ağaçtan, kum çuvallarından ve bulabildikleri her türlü şeyden yaptıkları barikatlar…

İşte bu barikatların arkasında sürer o son ve akıl almaz direniş. O barikatların arkasında ölümüne yaşanır her şey! Ötekilerin, el alttakilerin, yok sayılanların kendi tarihlerine kaydedecekleri şanlı bir direniştir bu. Yoksullardan, işçilerden, emekçilerden, ayak takımından oluşan Paris’in direnişidir bu!

Direnişin Paris’i

Şimdiyse…
Türkiye’nin başkentinde başka bir direniş vardır.
İki genç insanın; Nuriye ve Semih’in direnişidir bu.
Açlığın koynunda, sessiz, sedasız ama içten içe, çığlık çığlığa sürmekte olan bir mücadele bu.
Aşını, ekmeğini, hakkını isteyen; bunun için adalet arayan, ülkenin bütün mağdurları adına bir barikatın arkasında süren bir direniş!
Öyle bir barikat ki bu; Ankara’nın göbeğinde iki insanın etleriyle, kemikleriyle, nefesleriyle kurdukları bir barikat!
Gencecik ömürleriyle, sımsıcak gülümsemeleriyle, kucak dolusu çiçekleriyle ördükleri barikat!

İşte!
Bu barikatın arkasındalar onlar.
Bu barikatın arkasında sürüyor ekmek arayışı, iş arayışı.
Bu barikatın arkasında yürüyor ölümüne her şey.
Dayanışma, direnç, açlık, aşk, sevgi ve gülümseme…
Evet evet, en çok da yüzlerindeki o hiç düşmeyecek gülümseme…
İki genç insan, iki ömür, iki hayat bu barikatın arkasında durmakta ve direnişlerine açlığın koynunda gülümseyerek devam etmekteler.
Hiç istemesek de…
Gönlümüz elvermese de…
Saygıyla karşılamaktan başka çaremizin olmadığı ölümüne bir direniştir bu.
Direnişin Paris’i dir bu!

Kamber Amca

Kamber Amca.
Güzel bir insan olarak tanımıştım onu çocukluğumda.
İnançlıydı, samimi bir Müslümandı.
Yüreği daima sıcacık, sevgi dolu, kucaklayandı.
Haram nedir bilmezdi. Kimsenin malında gözü olmaz, son lokmasını komşusuyla paylaşır; börtüyü, böceği, çiçeği sever, kimseyi incitmezdi. Yaşam felsefesi hep hakkaniyet ve iyilik üzerine kuruluydu…

Toprağı bol olsun, güzel insandı Kamber Amca.

Çocuk gözlerimle tanık olmuştum bir keresinde. Bir ayağı kopmuş bir böceği yerden almış, bir gün daha fazla yaşasın diye özenle bir duvarın üzerine koymuştu…

Sözü, bu ülkeyi yönetenlere getirmek için yazdım bunu.
İki sözcük!
Sadece iki sözcüğe bağlı Semih ile Nuriye’nin yaşamları.
Dudaklarınızın arasından çıkacak yalnızca iki sözcüğe!
Bu iki insanın hayatını, açlığın koynundan çekip almak için söylenecek iki sade sözcük!

KHK Komisyonunun semtine bile uğramadan işlerine geri dönen, yüzlerce kolluk görevlisi, bürokrat, memur gibi bile değil!
Biliyor musunuz, Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu’na yapacağınız basit bir yönlendirme hayat kurtaracaktır!

Sahi, hayat kurtarmak nedir bilir misiniz siz?
Sadece adaletin yerine gelmesini sağlayacak bir girişimle ama.
Bir insanı, bir ağacı, ya da bir böceği yaşatmanın mutluluğunu hissettiniz mi hiç?
Sahi böyle bir duyguyu yaşadınız mı hayatınızda?
Merak ediyorum, ölüm denen sözcük, nicedir anlamını yitirdi nezdinizde?
Kamber Amca’nın yüreğinde devleşen, yaralı bir böceği bir gün daha fazla yaşatma duygusunu hiç taşımadınız mı yoksa siz?
Söylesenize, ne zamandır kalbiniz bu kadar kara?
Sahi ne zaman kaybettiniz vicdanınızı siz?
Nerede kaldı, içinde hakkaniyet sakladığınız ayetleriniz, dualarınız, sureleriniz?
Sahi, hiç eser kalmadı mı yoksa, dilinizde okkayla taşıdığınız Tanrı korkusundan?

Düşüremiyorlar gözlerindeki ışığı

Yüksel Caddesi'nde bir gün
Günlerden Salı.
Aralık ayının beşinci günü. Açlığın ise 272.
Nuriye!
Yatağında Perihan Anneyi bekliyor.
Direnişin Perişi’ni.
Gülümsüyor…
Gülümsüyorum…
Öldürmeyi başaramıyorlar onun gülümsemesini.
Hiçbir şey yok edemiyor içindeki yaşama sevincini.
Düşüremiyorlar gözlerindeki ışığı…
Belli ki, kemiklerini saran son et parçası kalana dek gülümsemeye devam edecek o!
O ve Semih!
Aşkla…
Sabırla…
Umutla…
Biz istemesek de!
Hiç istemesek de!..

14 Eylül 2017 Perşembe

NU-SE

 Yusuf Nazım
T24 | 14.09.2017

Onları ilk kez Yüksel Caddesi’nde otururken gördüm.

Son derece basit, masum bir talep için oradaydılar. Daha birçoğunun benzer amaçlar için, farklı zamanlarda, farklı biçimlerde yaptığı gibi. Biri eğitim emekçisi, diğeri akademisyendi. İki satırlık bir KHK ile işlerine son verilmişti. İşlerini geri istiyorlardı!

İlk anda, insanı sarıp sarmalayan, yüzlerindeki o çocukça gülümsemeleri dikkatimi çekmişti. Öylesine okuyup geçmiştim isimlerini.

NU-SE’ydi adları.

Birkaç gün sonra, sosyal medyada tekrar rastladım onlara.

Yine oradaydılar. Yanlarında birkaç kişi daha vardı. Ayaktaydılar. Yüzlerinde hiç düşmeyen gülümsemeleriyle… Kırmızı bir önlük giymişlerdi bu sefer. Üzerinde işimi geri istiyorum yazıyordu. Son derece olağan bir şeydi bu. Taleplerini birkaç gün dile getirecek, sonra köşelerine çekilip kadere boyun eğeceklerdi.

Adları ise NU-SE’ydi

Sonra, bir gözaltı haberinde iliştiler gözlerime.

Artık tanıyordum. Devletimize göre, Yüksel Caddesi’ndeki sayıları her geçen artan kalabalıkla, toplumun nizamını bozmaya başlamışlardı! Kendilerini derdest ederek karakola götürmekten beis görmemişti demokrasimiz. Yalnız bir sorun vardı; işini geri istemekten başka bir derdi olmayan bu insanları hangi gerekçeyle tutacaklardı. Tutamamış, serbest bırakmışlardı.

Çünkü adları NU-SE’ydi onların.

Takip eden günlerde, günü birlik gözaltılar başladı.

Kolluk göz açtırmıyordu artık. Her gün karakoldaydılar. Ne var ki, çıkar çıkmaz ilk durakları yine Yüksel Caddesi’ndeki İnsan Hakları Anıtı oluyordu. Bir gün, internet haber sitelerinden okumuştum. Bütün kapılar yüzlerine kapandığında, söylenecek kelimeler tükendiğinde, artık yapılacak hiç bir şeyleri kalmadığında, insanoğlunun elindeki o son çareye, açlığın koynuna sığınmaya karar vermişlerdi…
İnsan Hakları Anıtı’nın önü çelenklerle, çiçeklerle, papatyalarla dolu oluyordu artık.

Çiçeklerin üzerinde ise NU-SE yazıyordu.

Başka bir gün, onları bir kez daha gördüm. Arkadaşları kollarına girmişti. Güçlükle yürüyorlardı.

Gülüşlerinden yaralı çocuklar gibiydiler. Mecalleri iyiden iyiye azalmış, takatları kesilmişti. Havaya güçlükle kaldırdıkları elleriyle çevredekileri selamlıyor, sıcacık gülümsemelerini haksızlığın, adaletsizliğin, eşitsizliğin hüküm sürdüğü bir dünyaya doğru üflüyorlardı.

Adları NU-SE’ydi ve şehirden şehire dolaşıyordu artık.

Günün birinde tekerlekli bir sandalyede çarptılar gözüme.

Bacakları, iyice güçten düşmüştü. Giderek zayıflayan bedenlerini taşımakta zorluk çekiyordu. Gülümsemelerini, tekerlekli bir sandalyenin üzerinden armağan ediyorlardı bu sefer hayata.

Adları ise yasaktı. Yüksel Caddesi’nde hak aramak imkânsızdı artık. Sadece hak aramak değil, üç kişinin bir araya gelmesi bile imkânsızdı. İnsan Hakları Anıtı önünde durmak, çiçek koymak, kitap okumak, seyretmek; üzerinde isimlerin yazılı olduğu dövizlerle orada durmak, isimlerini anmak, hatta üzeri boş, beyaz bir karton parçası taşımak… Yasaktı bütün bunlar.
Orada, kitap okuyan kadın heykeli bile çelik bariyerlerle gözaltına alınmıştı.

Çünkü adları NU-SE’ydi onların.

Bir gün, polislerin arasında, kollarına girilmiş, götürülürken görmüştüm onları.

Haklarında, devlete ait, imzalı mühürlü kocaman bir tutuklama kararı vardı artık. Kaçamazlardı! Öyle olur olmaz yerde, oturup toplumun huzurunu bozamazlardı! Elini kolunu sallayarak dolaşamaz, istedikleri yere papatyalar koyamazlardı!
Devletti bu, gerekçe üretmek elbette zor olmayacaktı. Gerçekte ise cürümleri, Ankara’nın orta yerinde, işlerini ve ekmeklerini geri istemeye tam teşebbüsten ibaret kalacaktı.

Ne var ki, hala çocuksuydu yüzleri, hala bir eser yoktu yılgınlıktan, bakışları hala civanmert, gülmekte hala cömerttiler.

Adları ise NU-SE olarak anılıyordu.

Bir süre göremedim onları, sadece haberlerini okuyordum.

Yüksel Caddesi artık yalnızdı, kimsesizdi. Lakin çok geçmedi, sevenleri ve destekçileri dolduruverdiler bu boşluğu. Onlar da, diğerleri gibi her gün polis copuna maruz kaldı, zehir içti, gözaltına alındılar. Kimilerinin çatur çutur kolları kırıldı oracıkta. Veli Saçılık, her gün İnsan Hakları Anıtı önünde sürdürdü itirazını. Bıkmadan, yılmadan, usanmadan! Tek başına, kötülüğün tarihine Türkiye’nin Kolsuz Direnişi’ni yazdı. Her gün gaz sıkıldı üzerine, zehir püskürtüldü, yağmur gibi plastik mermi yedi bedenine. Ampute kolu bile kırıldı, ancak onun kolsuz direnişi asla kırılamadı!

Adları ise hala NU-SE’ydi.

Son olarak, cezaevinde, ağır bir açlığın koynunda bir meçhule doğru giderken, başlarında gardiyanlar varken gördüm onları.

Cezaevinde yaşanan gerçeği bir video filme almışlardı. Devletin gardiyanı geliyor, uykudayken dürtüyor, “öldünüz mü?” diye soruyordu.

“Henüz ölmedik” diyorlardı, “ölmedik, ölmeyeceğiz! Ölmek için değil, yaşamak/yaşatmak için  buradayız.”

Böyle söylüyor ve açlığın koynundaki gülümseme ye devam ediyorlardı.
Hapishaneden resimler çiziyor, şekiller yapıyorlardı. Resimlerde sakallı bir adam ile gülen bir kadın göze çarpıyordu. İçerideki küçük hapishaneden, dışardaki büyük hapishaneye pusulalar gönderiyorlardı.

Pusulaların altında NU-SE yazıyordu.

*  *  *

Bugün, 189 gündür açlığın koynunda onlar. 115 gündür, onları işten atan, aç bırakan devletin hapishanesinde tutuklular. Ayakta duramıyorlar artık; gözleri çukurlarına düşmüş, kasları erimiş, benizleri sararmış. Fakat incecikten gülümsemeye devam ediyorlar hala. Umutla bakıyorlar maviliklere…

Ve adları var artık onların.

Tıpkı kendileri gibi gerçek, gülümsemeleri kadar sahici, yürekleri gibi umut dolu.

Bugün mahkemeye çıkacaklar. Onların değil bizim mahkememiz bu. Onlar değil, adalet yargılanacak bugün.

Onları değil bizi çağırıyorlar mahkemeye bugün; ekmeği elinden alınanlar, işinden edilenler; öğrenciler, öğretmenler, akademisyenler; gazeteci, yazar ve aydınlar; Horasan’da bir okulda, öğretmensiz kalmış yoksul çocuklar çağrılıyor mahkemeye bugün.

Geç kalmayalım, hepimizin mahkemesi var bugün!

Geç kalırsak eğer…

Okulda, çocukların defterine, sıralarına, ağaçlara yazılamayacak adları.

Geç kalırsak eğer…

Okunmuş yapraklara, bembeyaz sayfalara çizilemeyecek yüzleri.

Geç kalırsak eğer…

Yaldızlı imgelerde, toplarda tüfeklerde, kralların tacında okunamayacak adları…

Geç kalırsak eğer…

En güzel gecelerde, günün ak ekmeğinde, bir daha göremeyeceğiz gülümsemelerini. (*)

Adlarını unutmayın.

NU-SE!




(*) Paul Eluard’ın Ey Özgürlük şiirinden
http://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/nu-se,18049

9 Temmuz 2017 Pazar

Bir insanı boğazlamak!

Yusuf Nazım
T24 | 09.07.2017


Bu yazı, metin içinde yer alan bir video görüntüsündeki insan boğazlamanın saniye saniye anatomisidir.

1.saniye:
Bir kadın ve adam.
Binayı çevreleyen demir parmaklıkların önündeler.
İlk bakışta, aralarında bir boğuşma yaşandığı izlenimini ediniyorsunuz.
Ama yanlış!
2.saniye:
Bir anda, karşılıklı bir arbede değil, adamın kadını boğazlamaya çalıştığı izlenimine kapılıyorsunuz.
Dehşet verici bir durum!
Üstelik belinde silah var adamın.
Polis olmalı.
Oysaki giysileri bir polisinkilere benzemiyor.
Ama üniformalı…
4.saniye:
Kadraja bir adam giriyor.
Bir an için, arka plandaki boğazlama sahnesini kapatarak sakince yürüyüp geçiyor.
Sol eline defter, ajanda gibi bir şeyler var.
Duraklamıyor bile!
6.saniye:
Demir parmaklıklar önündeki adam, kadına zor kullanmaya devam ediyor.
Boğazlama sahnesi bütün dehşetiyle sürmekte.
Adam, kadının baş ya da boyun bölgesine olanca gücüyle bastırıyor.
Genç kadının ayakları yerde, demir parmaklıkların kaidesinde, eğreti durumda.
Adamın, boynuna bastırması nedeniyle kadının gövdesi, geriye doğru kaykılıyor.
Galiba rüzgâr var.
Aniden ikisinin arasından, üstünde yazılar olan, afişe benzer bir kâğıt parçası savulup uzaklaşıyor.
8.saniye:
Kadraja iki adam giriyor.
Birinin elinde bir çanta.
Kaldırımda olağan bir şekilde yürüyorlar.
Kollarını sallayarak umursamaz bir şekilde gidiyorlar.
Sanki çığlıkları duymuyorlar, sanki orada biri boğazlanmıyor…
Dönüp baktıkları belli ama yine de duraksamıyorlar.
Boğazlama görüntüsü bir an için kayboluyor.
9.saniye:
İki adamın hemen arkasında genç bir delikanlı gözüküyor.
Altında gri, kapri pantolan, ayaklarından spor ayakkabı, sağ elinde pet şişe.
O da hızını kesmiyor.
Bir anda ekranda beş kişi oluyorlar.
Arkada, kadının boğazına ya da başına çökmüş bir adam.
Hemen önünde, kaldırımda hızlı adımlarla yürüyen delikanlı.
Ve önünde yan yana yürüyen iki kişi daha...
Üçü birden, bir an bile hızlarından bir şey kaybetmeden geçip gidiyorlar.
Hızını kesmese bile delikanlının, ekrandan kaybolmadan önce dönüp, boğazlama olayına baktığı belli oluyor.
12.saniye:
Adam, olanca gücüyle kadının baş tarafına abanıyor.
Çaresizce çırpınıyor kadın.
Bir ara, kurtardığı sağ eli, adamın kolunun altında yukarı doğru kalkıyor.
Sanki iki parmağı açık.
Zafer işareti mi ne?
Bir uluma duyuluyor!
Kadının boğulma sesine benziyor bu.
Adam, kadını sırt üstü yatırmış durumda artık.
Kurban, bir kez daha sağ kolunu kurtarıyor.
Parmaklarıyla yaptığı zafer işareti açıkça görülüyor.
20.saniye:
Bir feryat daha kopuyor aniden.
Kadınca bir feryat bu!
Boğuk, kesik kesik, canhıraş...
Boğazlanan, nefesi tükenen, can havliyle çırpınan bir canlının çığlığına benziyor.
Derken, bir adam daha giriyor kadraja.
Sol elinde bir çanta.
Yürüyor.
Dönüp bakmıyor bile.
Hızını dahi azaltmıyor.
Geçip gidiyor…
21.saniye:
Kurban teslim alınmış gibi.
Adam, elleriyle kadının boğazına çökerken birden kameraya takılıyor gözü!
Başını bahçeye taraf çeviriyor.
İçerde birilerine sesleniyor sanki…
Boğuk bir çığlık daha yükseliyor kaldırımdan.
Adam bastırıyor, bastırıyor, bastırıyor…
Kadın çırpınıyor, çırpınıyor, çırpınıyor…
Bir anda nasıl yapıyorsa sol bacağını kaldırıyor, sağ eliyle de kendini kurtarmaya çalışıyor.
27.saniye:
Çırpınışları devam ediyor genç kadının.
Adamın sol eli, birkaç kez kadının yüzüne doğru, bir ileri bir geri gidip geliyor.
Kadının canhıraş çığlıkları peş peşe üç beş kez art arda yankılanıyor.
36.saniye:
Adam başını hızla sola doğru çeviriyor.
Başını çevirdiği yönden kaldırıma aniden bir gölge fırlıyor.
Kadının feryat figan çığlıkları devam ediyor.
Gölgenin ucundan hışımla bir gövde atılıyor ileriye!
Aynı üniformalı.
Aynı beli silahlı.
Hamlesi kameraya doğru…
38.saniye:
Görüntü burada sonlanıyor…

*  *  *

Düşünüyorum…
Üniformalı adam, parmaklıkların dibinde, elinde bir bıçakla yatırdığı kadının boğazını kesiyor olabilir miydi?
Bu imkânsız!
Çünkü yerlerde kan yok!
Adam, kadını gerçekten boğazlıyor muydu, onu da anlamak güç!
Ama görüntü, öyle bir izlenim veriyor.
Belki de, kadının bağırmasını, slogan atmasını önlemek amacıyla ağzını kapatmaya çalışıyordu…
Peki niye korkuyordu?
Öfkeli bir şekilde, görüntü alan kişiye doğru koşmasının nedeni neydi?

*  *  *
Nazife Onay, KHK mağduru öğretmen

Gerçek şu:
Görüntü, 5 Temmuz 2017 günü Semih Özakça ve eşi Esra Özakça'nın Twitter hesabından paylaşılır.
Videodaki kadın, 2008 yılında Mardin’in Derik ilçesinin bir köyünde yaptığı öğretmenlik görevi sırasında gösterdiği başarılarından dolayı MEB tarafından teşekkürle ödüllendirilmiş Nazife Onay’dır.
15 Temmuz sonrası, 7 Şubat’ta yayınlanan KHK ile meslekten ihraç edilmiştir.
O gün kendini, aynı MEB’in Ankara’daki binasının demir parmaklıklarına kelepçelemiştir.
Amacı, açlık grevindeyken tutuklanan Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın serbest bırakılması ve işlerine geri dönmelerini sağlamaktır.  

*  *  *

Alışıldık bir Türkiye panoraması.
Ülkenin başkentinde sıradan bir gün.
Adamın biri, sokağın ortasında genç bir kadının ümüğüne çökmüş.
Sanki/belki kadını boğazlıyor.
Çığlıklar feryat figan.
Önünden insanlar geçiyor.
Kimi yürürken bakıyor, kimi başını çeviriyor, kimi bakmıyor bile!
Sokakta biri mi boğazlanıyor, bir kadına tecavüz mü ediliyor, birinin canına mı kastediliyor...
Kimsenin umurunda değil!


*  *  *

Ama birilerinin umurunda!
Kadını boğazlamaya çalışan adam!
Eylemin aktif yürütücüsü özel güvenlik elamanı yani.
Onun umurunda!
Görüntü alındığını fark edince panikliyor, hemen yardım çağırıyor.
Ardından –saniyelerce sonra- aceleyle fırlıyor biri.
Nedense öfkeli.
Panik halinde, suçlu bir telaş içinde koşuyor.
Belli ki korkuyor!
Korkuyorlar!
Yaptıkları şey her ne ise, iyi bir şey yapmadıklarının farkındalar.
Görülmesin, duyulmasın, bilinmesin istiyorlar.
Hırsla, hışımla, öfkeyle koşması bundan.
Görüntüyü çekeni bir yakalasa var ya…
Muhtemelen o da, diğerinin yaptığı gibi yatırıp, acımasızca basacak ümüğüne!
Belki oracıkta, yeni bir boğazlama sahnesi daha yaşanacak.
Bilmiyoruz.
Kayıt burada bitiyor.
Kovalayan özel güvenlik elamanı, muradına ermişe benziyor.

*  *  *

Tarih 5 Temmuz 2017.
Başkent Ankara.
Milli Eğitim Bakanlığı’nın önü.
Adamın biri, sokağın ortasında bir kadını boğazlıyor.
Kadının çığlıkları yükseliyor.
Önünden insanlar geçiyor.
Sessiz, acelesiz, telaşsız.
Dönüp bakmıyorlar bile.


29 Haziran 2017 Perşembe

Açlığın koynundaki gülümseme

Yusuf Nazım
T24 | 29.06,2017


Yıl 2014.
Haziran’ın on yedisi. 
Eskişehir’deki Sazova Parkı, mutlu bir resme tanıklık etmeye hazır.
Saat 16.00 suları.
Profesyonel bir fotoğraf makinesinin deklanşörünün sesi duyulur.
Hayatlarını birleştirmek heyecanıyla mutluluğa kanat çırpan iki insanın resmi pozlanır.
Çifte bir mutluluktur onlarınki; her ikisinin de öğretmenliğe ataması yapılmış, bu güzel haber üzerine yaşamlarını birleştirmeye kadar vermişlerdir.
Ataması yapılmış öğretmenler, Esra ve Semih Özakça çiftidir onlar.
Yüzlerinde, yaşadıkları çifte mutluluğun telaş içindeki sevinç ışıltıları parlamaktadır.
Esra, bir bisiklete binmiş pedal çevirmekte, Semih ise arkasından yetişmeye çalışmaktadır.

*  *  *

Açlık grevlerinin 111.gününde gördüm bu fotoğrafı.
Uzun uzun baktım resme.
Dayanamadım, yaklaşıp biraz daha yakından inceledim.
Yüzlerindeki o tarifsiz sevinci, dokunulmamış mutluluğu, çocuksu masumluğu...
Bu fotoğrafı, onları, azılı bir terör örgütünün üyesi olarak Türkiye toplumuna sunan iktidar gücünün elindeki medyada görmek mümkün değil!
Böyle bir fotoğraf karesindeki masum yüz, onu yargısız bir infazla linç edecek gazete ve televizyonlar için pek uygun olmasa gerek.
Nitekim bundan dolayıdır ki fotoğraf, ana akım medyanın ilgisine mazhar olmadı.
Zira beyhude olacaktır, onların çocuksu yüzlerinde, bir teröristin acımasız bakışlarını aramak.
Olsa olsa bakanın yüzüne, sade bir tebessümün yayılmasına sebep olabilir böyle bir fotoğraf.
Nitekim benim de öyle oldu.
Fotoğraftaki insanların yüzüne bakınca, sebepsiz bir tebessüm yayıldı yüzüme, gülümsemeden edemedim…

*  *  *

İşte bu fotoğraftaki iki insan.
Yüzlerinde, sanki dünyanın bütün sevinçlerini toplamış bu çift.
Bir süredir açlığın koynundalar!
Eğitimci Semih Özakça, akademisyen Nuriye Gülmen’le birlikte 113 gündür açlıklarını bir söz gibi dillerinde taşıyorlar.
Üçüncü evlilik yıldönümlerine yirmi bir gün kala, eşi tutuklanınca, “iyi günde, kötü günde” deyi hayat yoldaşının açlığını paylaşmaya karar vermiş Esra
O da, işinden ihraç edilenlerden.
Tam 38 gündür açlığın koynunda yol alıyor.
Tıpkı aynı adalet arayışının 36. günündeki İsmail Erdoğan gibi…

*  *  *

Açlık!
İnsanın hayatta kalma dürtüsünün, en karşı konulmaz sonuçlarından biri.
Bir canlının, sahip olduğu bütün erdem ve yeteneklerini kullanabilmesi için öncelikle yenmesi gereken bir dürtü.
Yürümek, düşünmek, konuşmak, espri yapmak, eğlenmek; kavga etmek, uyumak, sevişmek, şarkı söylemek gibi.
Bütün bunlar için öncelikle açlık duygusunu yenmesi gerekir insanın.
Bir insan düşünün; tüm bunlardan vaz geçmesine sebep olacak nasıl bir şey yaşayabilir?
Nasıl bir duygu insanın, sonuçları en hafifinden geri dönüşümsüz bir hastalığa sebep olabilecek ölümcül bir yolculuğa çıkmasına sebep olabilir?
Nasıl bir anında, onu hayata bağlayan en değerli şeyini; yaşamını, bile bile bir ölüm çukuruna atabilir insan?
Yanıtlanması güç sorular bunlar.

*  *  *

15 Temmuz Darbe Girişimi.
Bütün yaşananların miladı denebilecek tarih.
Bir KHK ile işlerinden edildiler; ekmekleri ellerinden alındı onların.
Oysaki darbeyle, darbeye kalkışanlarla, onları destekleyenler uzaktan yakından ilgileri yoktu.
Üstelik bütün dünya âlem bunu biliyordu.
Tıpkı, benzer KHK’larla işten çıkartılan, ekmekleri gasp edilen daha binlerce, on binlercesi gibi.
İşten atıldıktan sonraki adresleri Yüksel Caddesi olmuştu.
Hemen her gün polis copu yediler, zehir içtiler, gözaltına alındılar.
Sanırsın darbeyi onlar yapmışlardı!
Sanırsın zehirli bir sarmaşık gibi ülkeye dadanan cemaatleri yıllar yılı onlar beslemişlerdi.
Tüm baskılara rağmen Semih Özakça, Nuriye Gülmen ve Acun Karadağ yılmadılar, sevenleriyle birlikte aylarca sokaklarda adaleti aradılar.
Bulamadılar!
Öylesine haklıydılar ki, adalet denen aygıt, bütün kapıları üstlerine kapadığında, insanoğlunun en çaresiz anlarında yaptığı şeyi yaptılar; sessizce açlığa sığındılar.
İşlerine geri dönme taleplerini, Ankara’nın bir sokağında destekçileriyle birlikte sürdürmeye devam ettiler.
Sonunda, açlık grevlerinin 76.gününde tutuklandılar.

*  *  *

Şimdi, sessiz ama bedeli büyük bir yolculuktalar onlar.
Nuriye 44, Semih ise 63 kilo kalmış durumda.
Açlığın koynundaki Semih, atamasının yapıldığı ilk yer olan Erzurum’un Horasan ilçesinin Haydarlı Köyü’nde o yoksul öğrencileri düşünüyor mudur acaba?
Orada yaşadığı yoksunlukları, sonradan birlikte olduğu diğer çocukları…
Kendi istekleriyle seçtikleri bu yolda sessiz ama içten içe hüzünle yol alıyorlar.
Yine de hiçbir şey düşüremiyor onların yüzlerindeki sevinci.
Elbette ki bir sınav değil yaptıkları.
Devletle de boy ölçüşmek gibi bir amaçları olduğunu sanmıyorum.
Seçtikleri yöntem ne kadar tartışılsa da, biliyoruz ki onlar, yaşamak için bu yolu seçmiş durumdalar.
Tereddütsüz haklı oldukları bir davada, bütün adalet ve hukuk olanakları ellerinden alınmış bireyler olarak tercihlerine saygı duymaktan başka yapacak şey yok.
Buna karşılık, adaleti, hukuku, insanca yaşamayı hiç eden bir iktidar gücünün günahları ortada.
Semih, Nuriye, Acun ve diğer tüm KHK mağdurları, bağımsız bir yargı süreci işletilene kadar derhal işlerine iade edilmelidirler.
Sorunları çözmeye yarayacak temel talep bu olsa gerek.

*  *  *

İki gün önce bu amacı dillendiren 111 aydın ve sanatçının imzasının olduğu bir bildiri yayınlandı.
Oldukça yerinde, son derece insancıl bir kapsamda yazılmış bildiriydi.
Ne var ki, yükseklerden parmak sallamakta gecikmedi devletin bürokratı;

“Neyin altına imza attığınızın farkında mısınız? “

Üstelik hem nalına, hem mıhına vuruyordu;

“Peki, terör örgütüne cesaret vermek için bu ilanı yayınlayanlar?”

170’ten fazla gazeteciyi cezaevine tıkmışlar, yetmemiş; onlarca gazeteyi kapatmışlar, az gelmiş; 16 televizyonun ekranını karartmış, binlerce gazeteci işsiz bırakmış yine de yetinmemişler.
Parmak, geriye kalanlar için sallanıyor bu sefer:

“Peki terör örgütüne cesaret vermek için bu ilanı yayınlayanlar?”

*  *  *

Nuriye, Semih, Acun…
232 gündür adaleti arıyorlar.
112 gün boyunca, adalete olan açlıkları bir çığlığa dönüşmüş onların.
Vicdanlar sağır, yürekler kör, diller tutulmuş.
Açlıkla koyun koyunalar.
Hiçbir baskı, engelleme onları yıldıramıyor.
Gözlerindeki o umut ışıltısını söndüremiyorlar.
Notlar gönderiyorlar içerden, resimler çiziyorlar, espriler yapıyorlar.
İyiyiz, bizi merak etmeyin,” diyorlar, “kazanacağız, işimize geri döneceğiz” diye pusulalar iletiyorlar dışarıya…
Her gün biraz daha kargacık burgacık olsa da yazıları, her gün biraz daha zayıflasa da kalemlerinin çizgileri…
Ölümü de tiye alıyorlar, onları ölüme gönderenleri de.

*  *  *

Esra Özakça
Hayat yoldaşı Semih’in.
Eskişehir’de, Sazova Parkı’nda çekilen fotoğrafa bir kez daha bakıyorum.
Semih’le çıktığı hayat denilen bu yolculukta, ayakları hala aynı bisikletin pedalında.
Yılmadan çeviriyor; çeviriyor, çeviriyor, çeviriyor…
Bu sefer arkasından koşan Semih değil!
O, Semih’in ve arkadaşlarının peşinden gidiyor.
Hep beraber, adaletini kaybetmiş bir ülkenin dikenli yollarında yürüyorlar.
Sessiz, ağır, acı dolu; ölümüne bir yolculuk onlarınkisi.
Haklı olduklarına eminler!
Bu yüzden hiçbir şey, ama hiçbir şey geri adım attıramıyor onlara.
Haklılıklarını rengarenk bir bayrak gibi taşıyorlar gülümsemelerinde.
Açlığın koynunda bir gülümseme onlarınki.
Bütün insanlığı kucaklayan.
Adını umut koydukları kalenin en yüksek burçlarına dikilmiş.

İş için, ekmek için, adalet için onurla dalgalanıyor yüzlerinde.

http://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/acligin-koynundaki-gulumseme,17571

11 Mayıs 2017 Perşembe

Gülüşlerinden yaralı çocuklar

Yusuf Nazım
T24 | 11 Mayıs 2017

Ankara, kışı geçirmiştir çoktan.
Bahar gelmiştir, ağaçlar çiçeğe durmuştur.
Gelen geçen görür bugünlerde, Yüksel Caddesi’nde bir ölüm sofrası kurulmuştur.
Ve iki genç oturmuştur ölümün sofrasına; iki güler yüzlü çocuk, iki dal fidan, iki çiçek açmıştır kaldırımda.

Ankara’nın sisli olur sabahları.
Yüksel Caddesi’nde sabah, bambaşka oluyor şu günlerde.
Güneş doğuyor, sis ağırdan çekiliyor, iki çiçek açıyor caddenin bir kenarında.
Yaprakları rengârenk, sesleri cıvıl cıvıl.
Doğan her yeni güne karşı gülüyorlar.
Gülüyorlar, bir ülkenin kanayan vicdanına, eksilmiş adaletine; kinle, husumetle, nefretle beslenmiş günlerine karşı…

Açlıkla terbiye edilmek istiyorlar

Nuriye Gülmen ve Semih Özakça.
Biri akademiden ihraç edildi, diğeri öğretmenlikten.
KHK mağduru onlar.
Daha nicesi, binlercesi gibi.
15 Temmuz darbe girişimi sonrası bir KHK ile aceleden verildi hükümleri.
Bir süredir açlıkla terbiye edilmek istiyorlar onlar.
İstiyorlar ki sağlık güvenceleri olmasın.
Bir kamu kurumda doğrudan ya da dolaylı çalışmasınlar.
Hak edilmiş işsizlik parasını bile almasınlar.
Pasaportlarına el koyuyorlar ki yurt dışına gidip alın eriyle çalışmasınlar.
Yani istiyorlar ki aç kalsınlar, ele güne muhtaç olsunlar…

*  *  *

Yüksel Caddesi.
Gençliğimin, üniversite yıllarımın duraklarında beklediğimiz, toplaşıp otobüslere bindiğimiz, yeni umutlara, yeni bir geleceğe yürüdüğümüz caddenin adı.
Ve Ankara.
Yıllardır uzak kaldığım şehir.
Bir zamanlar, göklerini fethetmeye çıkmışken soğuk bir sonbahar sabahı 12 Eylül darbesini yaşadığımız…
Hücrelerinde nice işkenceler gördüğümüz, Mamak Cezaevi’ni, Sincan’ı tanıdığımız…
Seneler sonra, darbelerle mücadele adı altında, sahte yüzlerle darbecileri serbest bırakıp zaman aşımından akladığımız, utandığımız o yıllar.
Cezaevi koğuşlarının önünde, jandarmalar saldırmak için hazırlandığında, kol kola girerek “jandarma biz…” marşını söylediğimiz, gençliğimin nice hatıralarını gömdüğüm o şehir.
Soğuk bir Aralık akşamı radyodan, 17 sinde bir çocuğun asıldığını duyduğumda, başımı kollarıma gömüp hıçkıra hıçkıra ağladığım o şehir!

Bir mesaj olmuş mudur adalet açlığı çekenlere

Ankara’da bahar.
İşte bu şehrin baharı şimdi.
İşte bu şehrin baharı soğuk şimdi.
Bu şehrin baharında, çocuklar üşüyor gül yanaklarından.
Bir zamanlar ağaçları olan bir caddesindeler.
Sahi, o şehrin Yüksel Caddesi’nde şimdi hiç ağaç kalmış mıdır?
Aylardan Mayıstır, ağaçlar çiçek açmış mıdır?
Sıhhiye’den araçlar kalkmış mıdır yine, öğrencileri almış, Yüksel Caddesi’ne doğru yola çıkmış mıdır?
Nuriye Gülmen ve Semih Özakça, kaç zamandır oradalar.
Öğrenciler o caddede bir durakta inmiş midir?
Buket buket çiçekler koymuş mudur önlerine?
Koymuşsalar eğer, bir mesaj olmuş mudur bu çiçekler adalet açlığı çekenlere?

*  *  *

Ankara.
Yıllardır sana gitmedim.
Lakin bir süredir Ankara’da, Yüksel Caddesi’nde benim bedenim.
Bir sürerdir, Yüksel Caddesi’yle birlikte eriyor benim de etlerim.
Görüyorum, şimdi yaralılar çocuklar o şehirde.
Görüyorum, soluyorlar o şehrin sokaklarını en çocuk yüzleriyle.
Gülünce, ağız dolusu gülen, bakışlarından umut rüzgârları eksik olmayan çocuklar soluyorlar.
Aylardır sessiz bir ölüme uzanmışlar.
Ölümle yaşam arasındaki o kritik eşiği bir çırpıda tüketmişler.
O sessiz, o masum gülüşlerinden bir onur çığlığı yükseliyor şimdi.
Ve eriyorlar.
Ağır ağır eriyorlar.
Her geçen gün, her geçen saat biraz daha eksiliyor hücreleri.

Adaleti ve onuru arayan herkes için oradalar

Biliyorum, yalnızca kendileri için değiller onlar.  
Biliyorum, işini, ekmeğini kaybedenlerin cümlesi için oradalar.
İskenderun’da işten atılan Ayten öğretmen, Diyarbakır’dan sendikalı Memet için oradalar; Armutçuk’da, bir ocakta otuz yıldır kazma sallayan kömür işçisi Salim, Zonguldak’ta KHK mağduru madenci Halis için…
Adaleti ve onuru arayan herkes için oradalar.
Bıkmadan, yılmadan, usanmadan geliyorlar.
Her gün, dünyanın en güzel sabahlarını kuşanarak, bütün sokakların en güzel gülüşlerini toplayarak geliyorlar.
Ve gülümsemelerini armağan etmeye devam ediyorlar hayata.
Öğretmenler, işçiler, sendikacılar, akademiden ihraç edilenler için gülüyorlar.
Hemen her gün polis copu, dayak, biber gazı altında; bazen karakolda, bazen gözaltında…
Ama aldırmıyorlar.
Gülüyor ve her gün başkentin bir caddesinde çiçekler gibi açıyorlar.

Çünkü haklılar!
Sonuna kadar haklılar.
Çünkü, yasaları hiçe saymış zamanla birileri.
Çünkü hak yemişler, hukuk dinlememişler, hep haram sözcükler beslemişler dillerinde.
Hep yalana, talana, harama çalışmış akılları.
Hep aynı yollardan geçmişler, aynı sulardan içmişler, aynı haram sofradan yemişler yemeklerini.
Ve tuzaklar kurmuşlar birbirlerine karşı, kirli kumpaslar.
Çünkü hep hileliymiş sözleri, hep yalan ayetlerden etmişler yeminlerini.
Sonra darbeler yapmışlar ülkelerine karşı.
Kıymışlar ülkenin geçmişine, bugününe, geleceğine.
Kırmaya kalkmışlar ülkenin en güzel ağaçlarını, budamışlar dallarını; koparmaya kalkmışlar çiçeklerini.
Aşsız, ekmeksiz, işsiz bırakmak istemişler cümlesini.

Başlarını hep gururla kaldırdılar

Belli ki, ülkenin en güzel çocuklarıydılar onlar.
Hiçbir zaman kendilerinden yana değildi kaygıları.
Ömürlerince, hep güzel bir ülke düşlediler.
Hep güzel bir ülke için bedeller ödediler.
Hiçbiri, ama hiçbiri dini siyasete alet etmedi.
Hep özgür düşünceden yana oldular; bilimden, sanattan, barıştan yana kurdular cümlelerini.
Ne tarikattan yana işleri oldu, ne de cemaatten yana çıkarları.
Aksine, ülkenin üzerini kuşatmaya çalışan cahil karanlığına karşı mücadeleyle geçti hayatları.
Derdest edildiklerinde, alınları tertemizdi, aktı.
Başlarını hep gururla kaldırdılar, asla önlerine eğmediler.
Çoğunun, üzerinde doğru düzgün para bile çıkmadı
Ne külçe külçe gizli altınları, ne başka ülkelerden alınmış bilmem ne marka saatleri, ne de Avrupa bankasında offshore hesapları vardı.
Savcılar boşuna araştırıp durdu banka hesaplarını.
Mahkemelerde, çoğunun üç beş kuruştan fazla parası olmadığı geçti kayıtlara.

*  *  *

İşte bu çocuklar onlar!
Yüzlerinde, o gülüş yığınaklarından başka kabahati olmayanlar.
Bir süredir, Ankara’nın sokaklarında çiçekler gibiler.
İşlerinden kopartılmışlar!
Aşlarından, rızıklarından, ekmeklerinden edilmişler.
Açlık grevindeler!
Gülüşlerinden yaralılar şimdi!
El ele tutuşmuş, ölüme gün sayıyorlar.
Her gün biraz daha kanarken yürekleri, her gün biraz daha kanarken ülkenin vicdanı, sadece onurla doyuruyorlar açlıklarını.
Yüzleri giderek sararıyor, benizleri atıyor, kasları yavaş yavaş eriyor.
Adım adım yaklaşıyorlar mutlak bir sessizliğe doğru.
Sessiz bir ölüme doğru.
Sessiz ama sinsi bir ölüme doğru.
Yaklaşan ölüm solduramıyor yüzlerindeki o sevinci.
Gözleri hala ilk günkü gibi capcanlı, heyecanlı; hala umut dolu, ışıl ışıllar.
Ve hala eksilmiyor yüzlerinde o çocuk gülümsemeleri.

*  *  *

Nuriye Gülmen ve Semih Özakça.
Açlık grevinin 64. Günündeler.
Ölüme yatırmışlar gülümsemelerini.
Israrla işlerini, ekmeklerini istiyorlar!
Sadece kendileri için değil, hepimiz için istiyorlar, hepimiz adına istiyorlar.
Kutu kutu dolarları, parsel parsel arsaları, rüşvet kokan ihaleleri değil; kat kat rezidansları, her gün kirli suretleriyle göğe batan gökdelenleri, bilmem ne koyunda SİT alanına yapılmış kaçak villaları değil…
Ülkelerinde sadece onurla yaşamayı istiyorlar onlar.
İşlerini, ekmeklerini istiyorlar!
Ya ekmek, ya ölüm diyorlar.

En çok da onur diyorlar onlar.