Kazım Koyuncu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kazım Koyuncu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ocak 2025 Pazartesi

Kemençeler geçidi

Yusuf Nazım
T24 | 13 Ocak 2025 


Gözlerimde bir ağırlık.

Sanırsın, dünya tüm yükünü bir gecede yüreğime bırakmış.

Bilgisayar ekranının karşısındayım. Ellerim hareketsiz, bakışlarım donmuş. Bir kemençe korosunun tınıları, odamdaki sessizliği bölüyor.

Kulaklarımda Pontus ve Karadeniz’in yürek burkan ezgileri… İçimde, kabardıkça kabaran bir deniz; dalgaları sessiz, durulmaz.

İşte gidiyor: Türkçe ve Yunanca ezgilerin kardeş sesi, gidiyor kemençenin soluk soluğa yankılanan nefesi. İşte onun arkasından son yolculuğuna serenat, işte fani bir ömürden baki kalan en son ezgiler…

*  *  *

Achilles Vasilliadis.

Pontus ve Karadeniz müziğinin sessiz ama etkileyici kahramanı. Trabzon’dan göç eden bir ailenin çocuğu olarak Yunanistan’da dünyaya gelir. Hayatını kemençeye ve halk müziğine adayan Vasilliadis, Pontus kültürünü Yunanistan’da, Türkiye’de ve tüm dünyada tanıtmayı amaç edinir. Ezgileri, yalnızca Karadeniz’in hüzünlü sularını değil, halkların ortak acılarını da yansıtırdı. Kemençe çalarken parmaklarının üflediği notalar, geçmişin izlerini bugüne taşıyan bir köprü gibiydi. Vasilliadis, 5 Ocak 2025’te Selanik’te hayata gözlerini yumduğunda, arkasında unutulmaz bir müzik mirası ve halkların kalbine dokunan derin bir sessizlik bıraktı. Cenazesi bir gün sonra kemençeler eşliğinde toprağa verildi.

Achilles Vasilliadis'in cenaze töreni, Atina, 6 Ocak 2025
*  *  *

Ah Vasilliadis, ahh!

Ardında onlarca kemençeci, telleri bir yas teline dönüştürmüş, geçmişin sinesine sanki bir devri bırakıyor. Her notada yas, her dokunuşta elem, her telde hüzün büyüyor, her tını sonsuz ayırılıkları çağırıyor. Ötekinin tarihi, bir dostun gölgesine çekincesizce sığınıyor.

Nedendir bilmem, gözlerimdeki o sebepsiz ağırlık büyüdükçe büyüyor.

Geçmiş anıların buğusu, apansız zihnimde canlanıyor.

1983 yapımı Rembetiko filminin unutulmaz final sahnesi beliriyor gözlerimin önünde. İçimden bir ses büyüyor.

Ah Marika!

Ege’nin doğusundan parlayan yıldız, acılı toprakların kayıp sesi; yerinden edilmişlerin, köklerinden kopartılanların; hasretin ve ayrılıkların şarkıcısı Marika!

Sene 1957. Marika’nın tabutu, üzerinde güllerle mezara iniyor. Başında mangaslar, rembetisler, buzukiciler, udiler ve santuriler… Kürek, toprak ve sessizlik… Mezar yavaş yavaş kapanıyor, çalgılar inceden inceye çalıyor. Rembetikonun asi melodileri, bir veda mektubu gibi hüzünlü bir serenada dönüşüyor.

*  *  *

Marika Ninou.

Rembetiko müziğinin unutulmaz kadın sesi. Mübadele yıllarında, 1922’de İzmir’den Atina’ya göç eden bir ailenin çocuğu. Ailesiyle birlikte Anadolu’dan Yunanistan’a yerleştiğinde, kendisini bir kimlik ve aidiyet arayışının ortasında bulur. Marika, bu toprakların acılarını, göçlerin ve yerinden edilmelerin bıraktığı yaraları, rembetiko şarkılarında dile getirir. Taverna sahnelerinde başlayan müzik yolculuğunda, Yunanistan’ın en önemli rembetiko ustalarıyla yolu kesişir, rembet müziğinin zirvesine ulaşır.

Onun, Ege’nin doğu yakasından yükselen sesi, rembetikonun hüznünü ve başkaldırısını yansıtırdı. Ancak bu büyülü ses, çok genç yaşta susar; Marika Ninou, 1957 yılında, tıpkı benzer ezgilerin şarkıcısı Kazım Koyuncu gibi, erken yaşta kanser nedeniyle hayatını kaybeder. Bu anıtsal müzik serüvencisi arkasında, her biri birer ağıt olan hüzünlü şarkılar bırakır.

Rembetiko filmi, 1983 - Marika Ninou'nun cenaze töreni
*  *  *

Gözlerim, Vasilliadis’in son yolculuğunda.

Vasilliadis ile Marika’nın vedası belleğimde birbirine karışıyor.

Bir yanda rembetikonun özgür ruhu, diğer yanda Pontus’un kemençesi… Dertlerin, acıların, kayboluşların ortak dili. Farklı coğrafyalarda çoğalmış benzer sızıları, ayrılıkları ve yasları şarkılarla birleştiren köprü… Vasilliadis’in sesi, Marika’nın melodileriyle sarmaş dolaş oluyor. Bu iki ses, coğrafyaların sınırlarını, ayrılıklarını unutup birbirine karışıyor.

Gözlerim kıpırtısız, öylece bakıyorum.

Biliyorum, yüreğimden ruhuma hücum eden o tarifsiz duygu seline teslim olmamalıyım.

Kemençeyi ve buzukiyi dinliyorum.

Bir kez daha müziğin dili beni sarıp sarmalıyor, çalgıların sesi halkların acılarını, sevdalarını,  yaslarını anlatıyor.

Sen ey Vasilliadis! Ayrı dilleri aynılaştıran, ayrı ezgileri kardeşleştiren, farklı coğrafyaların acılarını birleştiren Vasilliadis!

Sen ey dokunaklı türkülerin, acılı ağıtların, içli ezgilerin şarkıcısı Marika!

Ey Vasilliadis! Ey Marika! Size söylüyorum!

Sesleriniz, farklı toprakların ortak acıları üzerinde yükselen kutsal bir anıt gibi… Melodileriniz, bir duygu denizinin iki yakasında esen serin rüzgârlar gibi…

Ezgileriniz, hatıralarınızın mirasıyla bir kez daha dilsiz acıların, suskun hüzünlerin yurdundan çıkıp halkların kimsesizliğine ses oluyor.

Bir cenaze törenini değil, kemençe geçidini izliyorum.

Achilles Vasilliadis’i uğurlayan notalar, yalnızca bir müzisyene değil, bir coğrafyanın yaralı tarihine, halkların acılarına tanıklık ediyor.

Bakışlarım donuk, hareketsiz.

Gözlerim, gittikçe büyüyen bir yağmur bulutu gibi ağır, yaklaşıp uzaklaşıyor.

Ekranda, Vasilliadis’in tabutu bir kez daha görünüyor.

Güller serpilmiş üzerine, tıpkı Marika’nın tabutu gibi.

Kemençelerden yayılan notalar, Vasilliadis’in ardından yükselen bir selam, bir veda gibi… Onlarca müzisyen, melodileriyle ona eşlik ediyor. Tıpkı Marika’nın ardından rembetislerin söyledikleri o son serenat gibi…

Ve ben yalnızca izliyorum.

Yüreğimde yankılanan sessiz bir çığlık; gözlerime hücum eden baş edilmez duyguların ağırlığı.

Ruhumda hüzünlü bir sarhoşluğun çırpınışları, kemençeyle buzukinin ezgileri birbirine karışarak büyüyor.

Dayanamıyor artık bu ağırlığa, gözlerim yavaşça kapanıyor.

Bir damla yaş, yanağımdan aşağıya ağır ağır süzülüyor.

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/kemenceler-gecidi,48074

 


15 Eylül 2024 Pazar

Aklın Ayak İzleri'nde yolculuklar (5) | Bir kavalın ezgileri

Yusuf Nazım
T24 | 13 Eylül 2024

Hopa. Aklın Ayak İzleri’nde devam eden yolculuğumuzun yeni durağı.

Gündüz belediye başkanı Utku Cihan'ı makamında ziyaret ediyoruz. Nezaketle karşılıyor bizi. İstanbul'dan gelmiş, çiçeği burnunda bir başkan. Hopalı olması bir avantaj gibi görünüyor. İzmir Büyük Şehir Belediyesinde deneyim kazanmış bir şehir planlamacısı. Onu bekleyen çok iş olduğunu görüyoruz. Sohbetin sonunda başkana yeni romanımı imzalıyorum.

Burada da kültürden, sanattan, siyasetten yana esen güçlü bir rüzgâr var. 2020 yılında kurulmuş Hopa Kültür ve Sanatevi etkinliğimize ev sahipliği yapacak. Hopa Belediyesi ise kolaylaştırıcı.

Şavşat’ın gençleri gibi, Hopa’nın da ihtiyar delikanlıları kolları sıvamışlar. Zaman etkinlik için pek uygun olmasa da kararlılar.

Etkinlik öncesi Yılmaz Hacımuratoğlu, Yakup Okumuşoğlu ve diğer dostlarla Düşler Sokağı’nda buluşuyoruz. Söyleşinin yapılacağı Hopa Parkı’nda oturma planını gözden geçireceğiz. Hopa, enerji şirketlerinin baskısı altında. Muhteşem doğası; dağları, dereleri, yaylaları, ormanları tehdit ediliyor. Sohbet masasına bir genç oturuyor. Dursun Ali heyecanlı, Cankurtaran Mevkii’nde ağaç kıyımına başlamışlar, gözaltına alınanlar var, diye hararetle anlatıyor.

Fındıklı etkinliğimizi, oradaki Uluslararası Vice Fotoğraf Festivali’yle çakıştığı için iptal ediyoruz. Ama yine de Fındıklı’ya gideceğiz. Belediye Başkanı Ercüment Cervatoğlu'yla görüşeceğiz. Biraz gecikeceğini düşündüğünden olsa gerek, bize rehberlik etmesi için Volkan adlı birini gönderiyor. Volkan, tekerlekli sandalye kullanıyor.  Volkan’la şehri geziyoruz. Her taraf erişilebilir. Kat ettiğimiz bunca yol üzerinde en çok erişilebilir, en mükemmel yer burası. Ercüment Cervatoğlu'yla bir kafede buluşuyoruz. Sıradan bir halk insanı gibi gelip oturuyor aramıza. Selamlaşıyoruz. Volkan'dan arkadaşım diye bahsediyor. Bu dönem ikinci kez seçilmiş. Yani 5 yıllık deneyimi var. Kısa süre içerisinde inanılmaz şeyler yapmışlar. Mahallelerde komiteler oluşturulmuş. İşleri bu komitelere havale ediyor. Şehirde kaldırımlar neredeyse sıfır. Bazı yerlerde doğrudan sıfır. Araçlara kapalı bir cadde yapmışlar. İstiklal Caddesi'nin bir minyatürü. Şaşırıyoruz. 7 bin nüfuslu şehirde böylesine göz kamaştırıcı gelişmeler. Kafede sıradan birine soruyoruz. Ercüment başkan hakkında ne düşünüyorsun, diye. İlk seçimde oy vermemiştim ama ikincide verdim; adam gibi adam, diyor.

Fındıklı Bld.Bşk. Ercüment Cervatoğlu ile
Sohbet ederken bir yurttaş yaklaşıyor, mahallesiyle ilgili bir sıkıntısını dile getiriyor. Mahalle komitesinde değil misin, çözsene diye karşılık veriyor başkan.

İlginç, güzel şeylere tanık oluyoruz burada. Başkana romanımı imzalayıp takdim ediyorum. Başarılar dileyip ayrılıyoruz. Dönerken yol üzerinde Fındıklı'nın ünlü konaklarını geziyoruz. Yönümüzü dağlara veriyoruz. Kazım Koyuncu’nun mezarını ziyaret etmeden dönmek olur mu? Olmaz tabii. Pançol köyüne gidiyoruz. Kazım Koyuncu'nun anıt mezarında hüzün doluyuz. Adalet, eşitlik ve isyanla karışık sevme tutkusuyla ülkesinin damarlarında asice akan; Türkçe, Lazca, Gürcüce, Hemşince ve Megrelce şarkılarıyla yüreklerde taht kurup, erken yaşta kanserden kaybettiğimiz müzisyen. Kolay ayrılamıyoruz oradan.

Dönüşte bir taş köprüye rastlıyoruz. Yüz yıllık bir köprü. Bir tarafında Hemşinliler, öbür tarafında Lazlar yaşıyormuş. İlginç bir hikâye.

Altı bin kilometre süren turne sırasında içime dert olan iki şeyden diğerini de burada yaşıyoruz. Romanda adı sıkça geçen, 1968'in sembol isimlerinden, Oktay Kaynak’a “kurşun kardeşliği” yapan Cihan Alptekin’in İkizdere sırtlarındaki köyü Öce'ye gidemiyoruz. “Bizum Cihan” ı, mezarında ziyaret edememek, başucuna Aklın Ayak İzleri romanını bırakamamak ne büyük eksiklik. Bağışla, sana söz sevgili Cihan, gelecek sefere buluşacağız.

+++

Söyleşi günü Hopa Parkı’ndayız. Bir kavalın ezgileri dolaşıyor aramızda.

Çınar ağaçları, iri koca gövdeleriyle gökyüzüne uzanmış bir abide gibiler. Ihlamurların arasından bize ulaşan rüzgârın sesi kuş cıvıltılarına karışıyor. Şimdi buna bir de kaval eklenmiş. Yusuf Vayiç’in kavalı, ayrı düşmüş aşkların, sevip de kavuşamayanların hüzünlü ezgilerini üflüyor kalabalığa.

Aklın Ayak İzleri’nde Hopa söyleşimiz, işte böyle kavalın ezgileriyle başlıyor.


Bir çocuğun, küçük yaşlardan başlayarak canlıların üreme yöntemlerine olan sıra dışı merakı. Üniversite yıllarında kendini, dünyayı çalkalayan bir isyan ateşinin içinde bulan bir genç, Ülkesindeki başkaldırının liderleri Deniz Gezmiş ve arkadaşlarıyla olan ilişkileri; öfke, itiraz ve isyanla geçen sert yıllar... Ve cezaevi... Burada yıldızlara ulaşmak üzere Mahir Çayan’la girdikleri firar tüneli; uzun cezaevi yaşamında, insan evrimiyle ilgili vardığı şaşırtıcı, sezgisel sonuçlar… Oktay Kaynak öznelliğinde anlatılan hikâyelerde, zaman zaman onun çocukluğuna olan geri dönüşler, cezaevi koşullarında yaptığı deneyler, iç düşünceler, rüyalar, insan evrimine ilişkin tutkulu merak, akıl yorma ve araştırma çabaları...

Hopa Parkı’nda hafif bir yel esiyor. Ağaçların arasında dolaşan esinti, dinleyicilere 1,9 milyon yıl öncesinin iki ayaklılarının yaşam öykülerini fısıldıyor. Yine Doğu Afrika, yine Büyük Rift Vadisi, bu sefer Turkana Gölü civarı, Koobi Fora bölgesindeyiz. İnsan öncesi ilk atalarımıza benziyorlar... Ayağa kalkmışlar, yürüyorlar, eğilip kalkıyor, oturuyor, taşı taşla yontuyor, ellerinde odun tutuyorlar...

Bir kavalın ezgileriyle başlayan söyleşi sorular, yanıtlar, imzalanan kitaplarla sona eriyor. Kültürün, sanatın, edebiyatın Hopalı dostlarıyla vedalaşıp ayrılıyoruz.

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/aklin-ayak-izleri-nde-yolculuklar-5-bir-kavalin-ezgileri,46339

 

5 Eylül 2024 Perşembe

Aklın ayak izleri’nde yolculuklar (3) | Karadeniz kadar asi

Yusuf Nazım
T24 | 2 Eylül 2024 

Aklın Ayak İzleri’nde çıktığımız yolculukta Ovacık ve Dersim’i geride bırakmıştık.

Yolculuğumuzun yeni durağı Şavşat. Aslında planımızda olmayan bir yerdi burası. Lâkin güzel insanlar her yerde varlar. İyi ki varlar. Ve biz gittiğimiz her yerde karşılaşıyoruz onlarla. Dostluğunu, sıcaklığını esirgemiyor, kucak açıyorlar bize. Sözcüklerin bir ucundan tutuyor, düşlerimize renk veriyor, umudumuza yelken oluyorlar. Şavşat’ın yaylalarından Ali Yüksel ısrar ediyor, buralara kadar gelmişken bir söyleşi de burada yapalım...

Neden olmasın? Sonuçta akçelerin, ihalelerin, pazarlıkların dünyasında değiliz. Sözcüklerin, imgelerin, kitapların özgür evreninde yol alıyoruz. Ve hayalleri, hayallerimiz olan güzel dostlarla buluşuyoruz. Hep güneşin sofrasındayız, hem dost sıcağındayız, hep insan kokuyoruz.

4 Temmuz’da güneş bir güne açıyoruz gözlerimizi. Kura Nehri’ni geçerek Ardahan Ovası’ndan ilerliyoruz. Baharda karlar eridiğinde göz alabildiğine suyla dolan ova şimdi yeşilin bütün tonlarıyla kucaklaşmış. Hayran hayran bakıyoruz. Eski Gürcü köyleri Değirmenli ve Sulakyurt’u teğet geçerek 2800 metre yükseklikteki Sahara Geçidi üzerinden Şavşilerin yurduna doğru yol alıyoruz. Şavşeti’ye, yeni adıyla Şavşat’a varmak bir buçuk saat sürüyor.

Şavşat’ın bir yanı Gürcistan’a komşu. Gel gör ki hısımlarına, komşularına pasaportla gidip geliyorlar. Neylersin, devletler böyle buyurmuşlar. Bölgede Gürcü kültürünün izleri kendini hemen hissettiriyor. Şavşeti adı da Gürcüce zaten. Yöre halkının bir kısmı Türkçe’ye olduğu kadar Gürcü diline de hâkim. Kimi köylerde ise kendi dilini konuşma ve kültürel korunma daha baskın.

İlçe dağlık, engebeli bir arazide kurulmuş. Dört yanı dağlarla çevrili. Ne yana dönsen başı dik, yalçın bir dağ. Yemyeşil yamaçlarında kar öbekleri. Üstelik Temmuz olduğu halde. Zengin su kaynakları, derin vadileri, hırçın akan dereleri, buzul gölleri... Vadilerin ıssızlıklarında, dağların sarp yamaçlarında köyler, yaylalar. Nasıl da tutunmuşlar oralara, nasıl da inatla kök salmışlar.

Kirazlı Köyü, Şavşat
Dağları da, dereleri de, insanları da Karadeniz gibi asi buraların. Şavşat'ın sert coğrafyasına inatla tutunmaya çalışan başka birileri daha var. Bir grup insan, Şavşat Kültür ve Sanat Evi'ni kurmuşlar. Altı bin nüfuslu kasabada edebiyata, sanata, kültüre dair harç karmaya gönül vermişler. Kültür ve Sanat Evi açılalı henüz bir yıl olmuş. Beni söyleşi için davet edenler de onlar. Heybelerini taze sözcüklerle doldurmuş, sanatın gücünü arkalarına almış, ilçenin toprağını hararetle karmaya koyulmuşlar. Şavşat’ın dağlarında tohum olup çiçekler gibi açmaya kararlılar.

Şavşat'ın geçmişten gelen güçlü, sol ve aydınlık bir damarı var. O damardan beslendikleri belli. Mehmet Fatih Keskin genç yüreğinin güzelliğini Kültür ve Sanat Evi’ne yansıtma çabasında.

Fakir Baykurt'un Efkâr Tepesi adlı kitabını yazdığı yer bu ilçenin sınırlarında, aynı isimle anılıyor. Ne yazık ki planlamış olmamıza rağmen zaman yetmiyor, Efkâr Tepesi’ne çıkamıyoruz. Ne büyük kayıp. Turne sırasında içime dert olan iki şeyden biri.

Saat 14.00. Etkinlik saati gelip çatıyor. Şavşat Kültür ve Sanat Evi hayallerini sözlerden, seslerden, ezgilerden yana kuran konuklarını ağırlama telaşında.

Dokuz gün öncesi, hüzünlü bir günü çağrıştırıyor bana. 25 Haziran 2005, en az Karadeniz kadar asi bir çocuğun, Kazım Koyuncu’nun ölüm yıldönümü. Anmadan geçilir mi hiç? Üstelik bu toprakların; hırçın dalgaları olan denizlerin, hırçın akan derelerin, hırçın bakan dağların çocuğu o. Konuşmama, daha önce T24’de Kazım için yazdığım  En az Karadeniz kadar asi başlıklı yazımı okuyarak başlıyorum. Hüzünlü bir coşku doluyor salona.

Salondakilerin meraklı bakışlarıyla göz gözeyiz. Bir yıl değil, on yıl değil, yüz yıl değil, bin yıl değil; hatta binlerce, on binlerce yıl da değil... Milyonlarca yıl öncesinin tropikal ormanlarına gidiyoruz...

Şavşat Kültür ve Sanat Evi
İlk defa burada fark ediyorum. Mahir Çayan’la bu romanın yazılma serüveni arasında bir ilişki var. İlginç ama öyle. Sözcükler kendiliğinden dökülüyor dudaklarımdan, cümleler böyle bir keşfe götürüyor beni. 1968 isyanıyla, o isyan kuşağının sembollerinden birisinin, milyonlarca yıl sürecek insan evrimi hikâyesi arasında nasıl bir bağ olabilir? Mahir Çayan’ın Maltepe Cezaevi’ndeki koğuş arkadaşı Oktay Kaynak’ın anlatılan bilim öyküsündeki rolü nedir? 

Doğu Afrika’da, Bugünkü Etiyopya’nın Afar Bölgesi’nde 3,18 milyon yıl önce neler oldu? Ormanlardaki ağaçların tepelerinden yere inen dört ayaklılar nasıl ayağa kaktılar? Neyle ve nasıl besleniyorlardı? Gündüzleri hangi ortamlarda avlanıp geceleri nerede uyuyorlardı? Onların doğum yapma biçimlerini değiştiren nasıl bir sürecin etkisiydi? Milyonlarca yıl süren bu değişim, dönüşüm, yıkım ve yenilenme sürecinde; akıllara durgunluk veren var olma ve hayatta kalma savaşından onları galip çıkaran neydi? Sorular, sorular, sorular...

Etkinlik p imzaları ve ayaküstü sohbetler eşliğinde sona eriyor. Şavşat’ın, en az Karadeniz kadar asi yaş almayan gençleriyle vedalaşıp ayrılıyoruz.

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/aklin-ayak-izleri-nde-yolculuklar-3-karadeniz-kadar-asi,46208

21 Mayıs 2022 Cumartesi

Dar Hejîrokê / İncir Ağacı

Yusuf Nazım
T24 | 20 Mayıs 2022

“İncir ağacısın

Dağların inciri,

Dağların güzeli.

İncir ağacısın.”

Yasaklanan bir şarkının sözleri bunlar.

Yasaklanan incir midir, incir ağacı mı? Yoksa dağların güzeli mi, inciri mi, bilmek zor…

Elbette ki trajikomik. Okuyan gülecektir buna. Abartıyorsun diyenler olacaktır, başka bir gerekçe sunanlar da…

Ben yine de biraz açıklamaya çalışayım.

Kocaeli’nde, AKP’li Derince Belediyesi Kürt sanatçı Aynur Doğan’ın konserini iptal etmiş.

Belediye, önceden planlanmış konser için yaptığı “detaylı incelemede” konserin “uygun olmadığına” karar vermiş…

Neymiş bu detaylı inceleme acaba?

İçişleri Bakanlığından görüş mü almışlar? Kozmik odanın kara listesinden bölücü bir işarete mi rastlamışlar? Yoksa daha titiz yapılan bir inceleme sonucunda sanatçının Kürt ve üstelik kadın olduğunu mu anlamışlar?

Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne bir tehdit de görmüş olabilirler;

Daha önce koltukları altına sığındıkları bir cemaat nedeniyle potansiyel bir kalkışma tehlikesi de…

Hepsi mümkün. Takdiri okuyucuya kalsın.

*  *  *

Bir zamanlar kurtlar sofrasındaydı Anadolu. Dört yandan kuşatılmıştı. Fransız, İtalyan, İngiliz orduları bu topraklara, parça parça lokmaları koparabilmek için her yandan saldırmışlardı.

Anadolu ve Mezopotamya halkları onları birlikte püskürttüler. Gezenler görür; Anadolu’daki mezarlıklarda, lâhit taşlarında, koyun koyuna yatan Kürtlerin ve Türklerin adları yazılıdır.

Balık hafızalı olmak, her daim egemenin işine yarar ya, toplum olarak da biraz öyleyiz. Bedenimizden parça parça etler koparmak isteyenleri çabuk unuttuk.

Zaman geçti, işgalcilerin adlarına okullar açtık. İtalyan, Fransız, İngiliz okulları… Övgüler düzdük onlara; özendik, imrendik. Çocuklarımıza dillerini, kültürlerini öğretmek için can attık; şarkılarını söyledik alanlarda, müziklerini dinledik radyolarda, televizyonlarda; markalarını kullanmayı maharetten saydık… Ötesi, tabelalardaki isimler bile onların dillerinde yazılır oldu, bunu bir üstünlük sandık…

Bugün, işgalcisine hayran, neredeyse onu tapan yönetenlerimiz var. Bir zamanlar işgalciye karşı aynı siperde, omuz omuza savaşan bu ülkenin ötekilerini düşman belleyenler var. Dilini yoktan, kimliğini ‘kırt’ tan, ezgilerini yasaktan sayanlar var…

İşgalcisine tapan, onu kutsayan; kültürüne, diline hayran, tipik ezik sömürgeci kullarının davranışı bu.

Yoldaş gitar

Konserlerde şarkılar söylenir, türküler dile gelir, ezgilerle şenlenir kalabalıklar.

Türküler insan öldürür mü sizce?

Milliyeti olur mu hiç ezgilerin; dini, ırkı, cinsiyeti?

Yasaklansa bile, şarkılar hiç susar mı?

Örneğin bir gitar…

Dile gelseydi eğer bir gitar ateş eder miydi sizce?

Peki, o gitarın tınıları bir orduyu korkutabilir miydi?

Korkuturdu elbette! 16 Eylül 1973 senesi Şili’sinde korkutmuştu.

Augusto Pinochet yönetimindeki ABD destekli darbeci ordu işçileri, sendikacıları, sosyalistleri başkent Santiago’daki Şili Ulusal Stadyumu’na doldurmuştu.

Korkuyorlardı.

Elinde yoldaş gitar, dilinde Venceremos şarkısı, darbecilerin arasında dimdik yürüyen kısa boylu, uzun saçlı o adamdan korkuyorlardı.

Adam yürüdükçe sözler çoğalıyordu. Yoldaş gitarın tınıları dudakları sarıyor, kalabalığın arasında yankılandıkça yankılanıyor, stadyumdaki halk Venceremos Venceremos diye dalgalanıyordu…

Darbeci askerler yoldaş gitarı susturmak istediler. Bunun için Victor Jara’nın önce parmaklarını kırdılar. Gitar sustu, lâkin Victor Jara susmadı. Venceremos’u söylemeye devam etti. Onu ebediyen susturmak üzere, dipçik darbeleriyle kafasını parçaladılar, ellerini kesip oradakilere ibret olsun diye tribünlere asarak sallandırdılar…

Oysaki ezgilerin milliyeti olmazdı; dini, ırkı, cinsiyeti de…

Sonraki yıllarda şarkıları hiç susmadı Victor Jara’nın. Dünyanın dört yanında Venceremos diye söylenmeye devam etti.

Bugün, Jara’nın katledildiği stadyumun girişinde bir yazı yer almaktadır: Estadio Víctor Jara. Yani Victor Jara Stadyumu.

Kalbin dili ve şarap deresi

Bilirdik, türkülerin milliyeti olmazdı; dini, ırkı, cinsiyeti de. Lâkin dili olurdu.

İngilizce de olurdu, Farsça da, İspanyolca da… İspanyolca olur, Şili Ulusal Stadyumu’nda yoldaş gitarın tınılarıyla Victor Jara’nın sesinden dile gelirdi.

Türkçe de olurdu, Kürtçe de, Hemşince de…

Türkçe olur; Dadaloğlu’nun, Aşık Veysel’in, Neşet Ertaş’ın dilinden bir şarap deresi gibi akardı.

Hemşince olur, Karadenizce çırpınır; İstiklal Caddesi’nde Kazım Koyuncu’nun dilinden Didou Nana ezgileriyle Karadeniz gibi dalgalanırdı.

Ve elbette Kürtçe de olurdu. William Saroyan’a göre kalbin dili’ydi o, Aynur Doğan sesiyle halkların gönlünde taht kurar, şenlenir, ezgilenirdi.

Gel gör ki, kalbin dili olsa bile, ötekinin çığlığıydı o, bilinmeyen aitse tehlikeliydi, korkuturdu.

Belki o yüzden korkutmuştu, Derince’nin AKP’li belediyesini.

Aynur Doğan’ın konserini, detaylı bir inceleme sonucunda iptal etmişti.

Belki bunun içindi, kim bilir kozmik odaya bile mühürlenmişti sözleri.

*  *  *

Yine bu yüzden olabilir miydi, 1999 senesi 10 Şubat’ında Ahmet Kaya’ya yürüyen nefretin izleri?

Ödül vermek için çağrıldığı Magazin Gazetecileri Derneği’nin gecesinde, Kürtçe klip çekeceğim dediği için linç edilmek istenen, gerçekte Ahmet Kaya değil, onun sözleriydi.

“Kürtçe klip çekeceğim” demişti ozan.

“Kürtçe klip!”

İşte bu sözlerdi onca nefrete konu olan.

Cümle ırkçısı, kafatasçısı, soytarısı histerik çığlıklar içinde linçe kalkmıştı bir gurup.

Bir salondan gazete manşetlerine yürümüş; sinik, ikiyüzlü, sünepe, dilleri nefret yüklü bir gürûh!

Kimi “Şerefsiz!” diye atmış başlığını, kimi köşesinde “densiz” diye kin kusmuş, kimi “adını bile anmayı zul saymış” “yaratık” demiş…

Yıllar sonra özür dilemişler; yalancısı, çıkarcısı, çanak yalayıcısı… Tarihin önünde diz çökmüş cümlesi, utanmış hepsi; biat edeni, seçkini, şöhretlisi…

Şimdi bir kez daha revaçta.

Şarkılara, türkülere, müzik aletlerine düşman Ortadoğu cihatçılığı;

Kadına sokağı yasaklayan; sanatı, tiyatroyu, müziği günah sayan Afganistan Talibancılığı;

Pandemiyi fırsat bilip yanı başımızda büyüyen, sırıtkan ikiyüzlülük;

Neşeyi, kahkahayı, dansı ve ezgileri zamana ve mekâna sıkıştırma gayretinde, o hilebaz riyakârlık…

Aynur Doğan’ın konserini iptal etmiş, Metin-Kemal Kahraman kardeşlerin planlanan konseri de Muş Valiliği tarafından yasaklanmıştı!

Sahi, yasaklanan neydi?

İncir ağacı mıydı, dağlarını inciri mi; yoksa dağlarda bir güzel mi?

Yoksa bir Kürt kadın sanatçının özelinde bir halkın ezgileri miydi?

Neyi sakladık şimdi biz?

Sözleri bilinmeyen bir dildendi, onun için miydi?


Hêjîra çiyayî

Lêlêlê lêlê lêlê

Delala çîyayî

Darhejîrokê

 

Sahi niye yasakladık şimdi biz?

*  *  *

Aynur Doğan.

Tarihinden kanayan toprakların, Dersim’in müzisyen kadını. Doksanlı yılların yangınından sıyrılmış, sürgün yemiş, göç etmiş, nice acılar birikmiş yüreğinde.

Sesini insanlığa bırakmış; sözünü şarkılara, yüreğini ezgilere…

Şairdir o, bir şiirin dizelerinde.

Tutkuyla alazlanmış umuttur dağların sessizliğinde.

İncir ağacıdır, bir şarkının sözlerinde.

Sınırsız kötülüğünüz, nemruttan beter olsa da kininiz;

Lâkin incir ağacıdır o gönüllerde, incir ağacını öldüremezsiniz.


https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/dar-hejiroke-incir-agaci,35336

25 Haziran 2019 Salı

En az Karadeniz kadar asi

Yusuf Nazım
T24 | 25 Haziran 2019


“Ben bir müzisyenim, ondan sonra biraz Karadenizliyim ama hepsinden öte bir devrimciyim.”






Sene 2005, aylardan Haziran.

Ayın 25. günüdür.

Biliriz ki “Haziran’da ölmek zordur.”

Bir gün sonra Beyoğlu'nda, İstiklal Caddesi'nde hava buruktur. 

Caddeden aşağıya doğru inenler, kulaklarına çalınan içli bir müziğin ezgilerini duymaktadırlar.

Olağan bir şeydir bu.

Çünkü bilenler bilir. O yıllarda İstiklal Caddesi'nin kimi dükkânlarında müzikler çalar. Birbirinden farklı müziklerdir bunlar; özgün, rock, protest, klasik, sanat müziği ezgileri cadde boyunca yayılır.

Fakat o gün şaşırtıcı bir şey vardır.

Caddede yürüyenler hep aynı müziği duymaktadırlar.

Bütün dükkânlardan, kafelerden, mağazalardan hep aynı müziğin ezgileri yayılmaktadır. Bütün iş yerleri sanki sözleşmiş gibi hep aynı müziği çalmaktadır.

*  *  *


Yamaçtaki çay bahçesinin içinde kaybolmuş gibiydi. Yokuşu koşarak tırmandı. Merdivenleri bir çırpıda tüketti. İkinci kata vardığında soluk soluğa kalmıştı. Ayakkabılarını çıkararak sessizce içeri süzüldü. Küçük, çelimsiz vücuduyla, evin salonunda, yere oturmuş kalabalığı arasına sığmakta zorlanmadı.
Kemençeci Yaşar

Yere diz çöktü, elini çenesine koydu. Gözlerini, salonun öbür başındaki sandalyeye oturmuş adama dikti. Çok geçmeden, adamın kemençesinden odaya yayılan ezgilerin büyülü sarhoşluğuna bırakmıştı bile kendini.

Kemençeci Yaşar’dı o. Arhavi’den gelmişti. Köylüleri kıramamış, yatıya kaldığı evde dillere destan hünerini, kemençesinden çıkan Lazca ezgiler eşliğinde odadakilere armağan ediyordu.

Çocuk aklıyla ruhunun kesiştiği, en sevdiği anlardan biriydi bu. Hiç kaçırmazdı. Kemençeci Yaşar’ın köylerine geldiğini duymuş, koşarak gelmişti.

*  *  *

Çocuk büyüdü.

Uzun süre kemençesi olmadı ama amcasının Almanya’dan getirdiği gitarı ile babasının aldığı mandolini vardı. Onları elinden hiç düşürmedi.

Babasının gönderdiği mandolin kursunda, arkadaşları “mini mini kuşları çalarken o, eve dönüp başka şeyler” çalıyordu.

Lakin yaşadığı topraklarda sevmek, tehlikeli bir serüvendi, bunu ise bilmiyordu. Henüz 9 yaşındayken 12 Eylül 1980 darbesinin gadrine uğrayan babasının kelepçeyle götürülüşüne çocuk gözleriyle tanık oldu.


Ne, “büyük şehir” dediği Hopa, ne de onun Pançol Köyü, düşlerini sığdıracak gibi değildi.
Fotoğraf, Alev Aktürk
Çok geçmeden ona, yola koyulmak düşecektir.

Babadan kalma adalet, eşitlik ve isyanla karışık sevme tutkusu, 1989 yılında, 17 yaşında İstanbul’a gittiğinde daha esaslı bir tutkuya dönüşür. Ve İstanbul’u sever. Her türlü kötülüğüne, kirlenmişliğine ve sertliğine rağmen sever. 1992’de Tarlabaşı’na yerleşir.

Bu şehirde “dünyadaki en önemli değer” diye gördüğü emeği keşfeder. Bundan sonra, hayatı boyunca yoksulların, emekçilerin, ötekilerin dünyasında kalmayı tercih edecektir.

Ruhundaki asilik onu, birinci sınıftan sonra üniversiteyi bırakarak müziğin kollarına savurur. Özgün, protest, rock müzikle uğraşır. Seslerin, notaların ve ezgilerin deryasında, Lazca olan kendi dilinde akmaya başlar. Müziğin büyüleyici melodileri onu, giderek kendi köklerine doğru çekmekte gecikmeyecektir. Zamanla Karadeniz’in farklı renklerini keşfeder. Ezgilerine, Lazca’nın yanı sıra Gürcüce, Hemşince, Megrelce şarkılar katılır. Bunlara ise kemençe, tulum, kaval gibi otantik çalgılarla, gitar, davul gibi enstrümanlar eşlik edecektir.

“Bir çocuğun ormanında yürümek” gibidir artık hayatı. Birçok müzik grubunda yer alır, bazılarını bizzat kurar. Birlikte ya da tek başına birçok albüm çıkartırlar. Asla popüler olma derdi yoktur. Tiyatro ve dizi müzikleri yapar. Emeğini ve ezgilerini daima dışlanmışların dünyasına adamaya gayret eder. 

Ülkesinin damarlarından deli dolu, asi, hırçın bir nehir gibi akar. Yurt içinde ve yurt dışında salonları, meydanları doldurur; binlere, on binlere konserler verir…

*  *  *

Adı Kazım Koyuncu’ydu onun.

Hırçın bir deniz gibiydi ruhu. En az Karadeniz kadar asi, bir o kadar dalgalı, isyankâr.
Fotoğraf, Alev Aktürk

Doğru bildiği her şeyi, çok zorlansa dahi hep yapmaya çalıştı. Yurt dışı konserleri sırasında şiddetli öksürüyordu. Arkadaşlarının ısrarı üzerine hastaneye gitti. 2004’ün son aylarıydı, kanser olduğunu öğrendi.

Doktorlar kendisini fazla yormamasını söylüyordu. 

Durur mu? Karadeniz’in asi çocuğu değil miydi o? Bir devrimciydi. Gözünü açtığında, hayat denilen bir kavganın içinde bulmuştu kendini, bir kavganın içinde yürüyordu.

Aldırmadı. Konserler vermeye devam etti.

Haziran’da ölmek zordu, öyle demişti şair. Lakin olursa eğer, hüzünlüydü de.

Nitekim öyle de oldu.

25 Haziran 2005’te 33 yaşında kansere yenik düştü.

Bir gün sonra ölüm haberi duyulduğunda, İstiklal Caddesi hüzün doluydu. Bütün dükkânlardan; kitapçılardan, kafelerden, barlardan, restoranlardan aynı müziğin ezgileri yayılıyordu. Tüm esnaf adeta sözleşmiş gibiydi. İstiklal Caddesi Didou Nana’yı çalıyor, ince, yanık bir ses tüm caddeyi boydan boya kat ediyordu.

Şarkıyı söyleyen Kazım Koyuncu’ydu.

Hırçın dalgaları olan denizlerin, hırçın akan derelerin, hırçın bakan dağların çocuğuydu o.

Kanser denen illetle amansız bir bilek güreşine girişmiş, dünyanın en büyük çevre felaketlerinden biri olan Çernobil’e şarkılarıyla meydan okumuştu.

Bu dünyanın halklarına; dağlarına, derelerine, denizlerine armağan edeceği daha nice şarkıları varken genç yaşta aramızdan ayrıldı.

"Ben bir müzisyenim,” diyordu bir röportajında, “ondan sonra biraz Karadenizliyim…”

“ama” diye ekliyordu…

“hepsinin ötesinde ben bir devrimciyim.”

Evet, bir devrimciydi o.

Yıldızların altında hep “başka” şarkılar söyledi, hırçın bir nehir gibi aktı, bir fırtına gibi esti.

Bir devrimci gibi dolu dolu, seve seve yaşadı hayatı.

Tıpkı Karadeniz kadar asiydi, ayakta öldü.




(*) Video kaydı, Ümit Kıvanç’ın “Şarkılarla Geçtim Aranızdan” isimli halen D&R’larda mevcut olan belgeselinde yer almaktadır. Kayıt, 1999 yılında Zürih’indeki 10 bin kişinin katıldığı bir konsere aittir. Konserde Kazım koyuncu Lazca, Fırat Başkale Kürtçe, Yelda Emek ise Arapça söylemektedir.

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/en-az-karadeniz-kadar-asi,22932