Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Kasım 2024 Salı

Ben bu yazıyı yazdığımda…

Yusuf Nazım
26 Kasım 2024

 

Ben bu yazıyı yazdığımda sene 2017’ydi.

 

Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü.

 

Bu yazıyı yazdığım gün, Taksim'e çıkmaya çalışıyordu kadınlar. Daha fazla ölmemek, daha fazla şiddet görmemek, daha çok acı çekmemek içindi bütün çabaları.

 

Ben bu yazıyı yazdığımda Taksim’de, Sıraselviler’de, Tarlabaşı’nda, İstiklâl Caddesi’nde gaza boğuluyor, şiddete uğruyordu kadınlar.

 

Bu yazıyı yazdığım gün Taksim’e çıkmak yasaktı ve fazla mesaideydi kolluk güçleri.

 

7 yıl önce bugün…

 

Leyla'yı Beklerken adlı öykü kitabımın imza günüydü. Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü adına imzaladım bütün kitaplarımı.

 

Bu yazıyı yazdığım gün İstanbul Sözleşmesi’nden henüz çıkmamıştık!

 

Gümüşçay Mahallesi, Dedeli Semti, Ören Yolu üzerinde, 52 Numaralı evin önünde, 11 yaşındaki Rabia Naz sırt üstü uzanıp ölmemişti henüz!

 

Ordu Üniversitesi öğrencisi, balerin Ceren Özdemir’de öyle.

 

Emine Bulut, Kırklareli’nin işlek bir caddesinde, bir dönerci dükkânında kıstırılıp öldürülmemişti!

 

Nasıl unutulur, Beytüşşebap'ta Hürmüz ve Şimoni Diril çifti henüz kaybolmamıştı daha.

 

Munzur Üniversitesi öğrencisi Gülistan Doku kaybedilmemiş, altı yaşında bir çocuk imam nikâhıyla evlendirilmemiş, dokuzundaki Narin vahşice katledilmemişti.

 

Kadınlar…

 

Oysa ne çok şey söylemişlerdi onlar için.

 

Kadınsan kadınlığını bil, demişlerdi…

 

Kır dizini otur evinde, bol bol çocuk doğur, hamileysen sokağa çıkma demişlerdi.

 

Kısa etek nedir, şort giyme, dolmuşta edebinle otur, sakın kahkaha atma demişlerdi...

 

Bugün 25 Kasım 2024.

 

Dominikli Patria, Minerva ve Maria Mirabel kardeşlerin diktatörün adamları tarafından vahşice öldürüldüğü gün.

 

Bugün Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü.

 

Mirabel Kardeşlerin öyküsünü yazdığımdan bu yan tam yedi yıl geçmiş.

 

Bugün yine Taksim’e çıkmaya çalışıyor kadınlar.  

 

Bugün bir kez daha acımasızca şiddete uğruyor Taksim’e çıkmaya çalışan kadınlar.

 

Bugün bir kez daha nefessiz kalıyor kadınlar; Sıraserviler’de, Dolapdere’de, Tarlabaşı’nda…

 

Ben bu yazıyı yazdığımda hâlâ ölmeye devam ediyordu kadınlar ülkenin bütün sokaklarında, evlerinde, ıssızlıklarında…

 

Ben bu yazıyı yazdığımda…

27 Ağustos 2019 Salı

Öldürdünüz!

Yusuf Nazım
T24 | 27 Ağustos 2019


Öldürdünüz!
Öldürdünüz işte!
Bir kadını daha alenen öldürdünüz.
Bir Ağustos sıcağında, ömrünün yarım kalmış baharında öldürdünüz onu; on yaşındaki çocuğunun gözleri önünde, canhıraş çığlıkların arasında; bilerek, isteyerek, planlayarak öldürdünüz!

Emine Bulut. 38 yaşındaydı. Kendisine kader kılınan geçmişinin üzerine kalın bir çizgi çekmeye karar vermişti. Başkalarının değil, artık kendi hayatını yaşamak istiyordu. Ne var ki diğer birçok kadın gibi o da, eril bir dünyanın kuşatmasındaydı. Yalnızdı. Kırklareli’nin işlek bir caddesinde, bir dönerci dükkânında kıstırdınız onu.

Ömrünün en güzel çağında, en güzel baharından soldurdunuz!

*  *  *

İlk değildi. Biliyoruz, son da olmayacak.

Emine Bulut’u, daha önceleri kim bilir, kaç kez öldürdünüz siz?

Birkaç gün sonrasındaydı. Çığlıkları henüz kulaklarımızdan dinmemişti.  Metrobüste, bir kadına cinsel saldırıda bulunduğu için yargılanan kişiyi tahliye etmek suretiyle bir kez daha öldürdünüz onu!

Çıkmasına ayak dirediğiniz yasalarınız, yıllardır ısrarla süregelen cezasızlığınız, meclis kulislerinden bir türlü inmeyen dolambaçlı siyasetinizle öldürdünüz!

Bıyık altından süren sessizliğiniz, taammüden hazırlanan bir cinayeti andırıyordu. Cinsel istismar suçlarında, mağdurla failin evlenmesini sağlayarak istismarcıya af getirecek yasayı meclise sunmaktan belliydi niyetiniz.

Bir kadına cinsel saldırıda bulunup kezzapla yakan şahsı serbest bıraktığınızda ise doruklara çıkmıştı adaletiniz. Emine Bulut’u, ta o zamanlardan öldürmüştünüz siz!

Ne zaman ki katilleri, işkencecileri, tecavüzcüleri devlet katında terfi ettirdiniz, Emine Bulut’ları yavaş yavaş öldürmeye başlamıştınız bile siz…

*  *  *

Yeter ki kamuya mal olmaya görsün, yarattığınız bataklıktan kaynaklanmış kötülük. Vahim bir olaya dönüşürdü hemen nezdinizde. Elim olayı kınamak üzere,  süratle sıraya girerdi, en yüksek mevkiden bürokratlar. Saldırganın derhal yakalandığına dair demeçler izlerdi bunu. Kameraların önüne biri gelir, biri giderdi bakanlarınızın.

Sorun, kadın ya da çocukla ilgiyse eğer, aileden sorumlu bakan da geri kalmazdı; şiddete sıfır toleransla kınardı vahim olayı… Hukuki sürecin devam ettiğine, yargının yüceliğine, suçluya en ağır cezanın gecikmeksizin verileceğine dair temennilerini paylaşırlardı cümle bürokratlar…

Yine öyle oldu. Nasıl da şiddetliydi kınamanız. Anlaşıldı ki, acınız deryalar kadar büyük, üzüntünüz okyanuslar kadar derindi! Bunu ifade etmek üzere, zibil gibi gazeteleriniz, hazırolda bekleyen haber kanallarınız vardı. Matem havasında demeçler vermeye ise zaten üstünüze yoktu…

Bilirim, rakamları severdiniz siz, biraz da onlardan bahsedeyim isterseniz.

17 yılda, en az 15 bin kadın cinayeti işlendi bu ülkede. Dile kolay, günde 2-3 kadın! Şu satırlar yazılırken bile, demek ki bir kadın daha boğazlanıyor bir yerlerde. Çocuk istismarı dersen, istatistiklere dahi sığmıyor. Sahi, umurunuzda mıydı bütün bunlar; çocuğa istismar, kadına yönelik şiddet, her gün gani gani işlenen suçlar…

Görüyorduk, hoşgörünüz ne denli büyüktü sizin; toleransınızın sınırları ise bir o kadar geniş.

Zamanla, mahkemeleriniz eliyle, çoğu kişi nasibini aldı hoşgörüden. İnsan yaralayan, kadın kaçıran, boşandığı eşini darp eden, siyasetçiyi linçe kalkışan, şort giydiği için dolmuştaki kıza tekme atan, otobüste genç kadına tecavüze kalkan… Hepsi, hepsi nasibini aldı.

Bu nasiplenmenin yolu ise hep aynıydı; vakit geçirmeden gözaltı, adliye koridorları, mahkeme salonu; takım elbise, kravat, esans kokuları, parlak surat; en sonunda, iyi halden hepsini serbest bırak! Böyle böyle Emine Bulut’ları her geçen gün biraz daha öldürdünüz siz.

Hani, nikâh törenlerinde, belediyeleriniz eliyle evlilik kitapları dağıttınız ya… Hani, bu kitaplarda “erkeğin kölesi ol” diye öğütler verdiniz ya; hani, kadının çalışmasını günah, ona atılacak dayağı ilaç, çok evliliği ise mubah gördünüz ya; işte o zaman Emine Bulut’u en baştan öldürmüştünüz siz…

Hani, kadın dediğin, kırıp dizini evinde oturmalıydı ya; ama öncelikle işe, çocukları evlendirmek için, acele etmekle başlanmalıydı! Hani, hep böyle anlattınız; kadına düşen rolü, erkeğin reisliğine itaat etmekten geçirmiştiniz ya… Erkeğine itaat etmeyen kadın ise usulünce dövülmeliydi ya... Hani evlilik kitaplarınızda, kadına atılacak dayağın ayrıntısını bile anlatmıştınız ya… İşte Emine Bulut’ları sahteliklerinizle, yere göğe sığmayan kötülüklerinizle, yalana bulanmış ayetlerinizle yavaş yavaş öldürmüştünüz siz.

Hani, demiştiniz ya, kadın dediğin iffetli olacak, herkesin içinde kahkaha atmayacak… Böyle diyerek Emine Bulut’u çoktandır öldürmüştünüz… Şimdi bir kez daha öldürdünüz onu siz!

Ne zaman ki, çocuk müritlerine yıllar boyu tecavüz eden tarikat liderlerine göz yumdunuz, ne zaman ki şiddeti, tecavüzü, istismarı protesto eden kadınların üzerine gaz sıkıp zulmettiniz, ne zaman ki emirle atadığınız rektörlerinizin diliyle, kadınla tokalaşmayı ateş tutmaktan daha korkunç gördünüz, işte o zaman, o kadını, bir değil, beş değil, on değil; binlerce kez öldürdünüz!

3-5 yaşlarındaki kız çocuklarına, erkeklerin ayaklarını yıkattırmak, normaldi size göre; yaptığınız tiyatrolarınızda çocuklara bunu öğrettiniz.

Hani metrolarda, kadınlara özel vagonlar tahsis ettiniz, televizyon ekranlarınızdan, “hamile kadının sokakta gezmesi terbiyesizliktir,” diye buyurdunuz; yetmedi, “Başını örtmeyene tecavüz mubah”, diyen din bilgisi öğretmenleri yetiştirdiniz… İşte tüm bunları yapmak suretiyle, tasarlayarak Emine Bulut’u defalarca kez öldürdünüz siz!

*  *  *

Şimdi hepiniz suçlusunuz!

Sade ölen kadınların ruhlarında değil, hayatlarına ve geleceklerine ölüm sızmış geride kalan çocukların vicdanlarında da suçlusunuz.

Vıcık vıcık yalanlarınızla, seçimden seçime oyalamalarınızla, her dönem tavan yapan kibrinizle suçlusunuz!

Bir türlü yerine gelmeyen vaatleriniz, sınırsız takiyyeleriniz; kulislerden, kürsülerden inmeyen siyasetinizle, siyasetçinizle suçlusunuz!

Televizyon kanallarındaki erkek erkeğe yorumlarınızla, RTÜK kontrollü buzlamalarınızla, kadını yok sayan sahte din adamlarızla suçlusunuz!

Siyasetleri süresince mevki, makam peşinde koşanlar; koltuk ve kolluk sevdalıları; bir kere rastlanmakla bir şey olmaz diyenler; iffetten sorumlu bürokratlar, bakanlar; kahkahayı günah sayanlar… Hepiniz, ama hepiniz suçlusunuz!

Yıllarca göz yumduğunuz için, bildiğiniz ama ihmal ettiğiniz için, gördüğünüz halde konuşmadığınız için suçlusunuz!

*  *  *

Sadece onlar mı suçlu? Hayır, biz de suçluyuz!

Suçluyuz tarih karşısında! Korkuyla, nefretle, kinle büyürken bu menfur bataklık, incecik dallarından kırılırken çocuklarımızın hayatları, ortak bir ses olup çoğalmadığımız için suçluyuz!

Suçluyuz büyük insanlık karşısında. Ceberut bir karanlık tarafından kuşatılıp da ülke, tarihin çarkları bir bir kırılarak düşerken geriye, inatla, sabırla mum olup ısrarla yanmadığımız için...

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/oldurdunuz,23566



2 Aralık 2018 Pazar

Kötüsünüz!

Yusuf Nazım
T24 | 2 Aralık 2018


Kötüsünüz!

Bu kadar ikirciksiz, sarih ve net, kötüsünüz!

Başka hiçbir tanımlamaya, basit de olsa bir açıklamaya, zorlama bir sebep aramaya gerek duymaksızın kötüsünüz!

Ne yaptığınız bunca zulme, ne koyduğunuz anlamsız yasaklara, ne uydurduğunuz yasadışı emirlere varıncaya dek, hiçbir neden arama zahmetine gerek yok! Sadece kötüsünüz!

Belki farkında değilsiniz, nice zamandır içinize sinmiş kötülüğün; vicdanınızı kemire kemire yemiş, bitirmiş sizi. Çünkü şatolara sığmaz olmuş artık kibriniz. Kalbinizdeki son insanlık duygusunu da yitirmiş, insafınızı son damlasına kadar kurutmuşsunuz. İçinizde, bir daha çıkmamak üzere, ruhunuzun bütün derinliklerine dek sızmış bir melanet var. Belki bu yüzden, işte bu kadar kötüsünüz!

Kendinizden olmayana, kendinizin olmayana, kendiniz gibi düşünmeyene dair sınırsız bir nefretle dolusunuz!  

Hayattaki en kutsal şeyleri, kullanışlı bir araç gibi görebilir, yeri geldiğinde elinizin tersiyle itebilirsiniz. Bu yüzden, hedefinize ulaşmak gayesiyle yapacağınız her şey mubahtır size! Öyle büyüktür ki hırsınız, ihtirasınız kimi zaman sizi yer, tüketir. Nezaketten, incelikten eser kalmaz, küfrün bini bin para olabilir; iftira etmek, yalan söylemek bile meziyete dönüşebilir dilinizde. Öylesine düşman görünür ki her şey gözünüze, gem vurmak ne mümkün öfkenize, boğulacak gibi olursunuz nefretinizde! Çünkü kötüsünüz!

Memuru işsiz, emekçiyi sendikasız, hakkını arayanı aşsız, ekmeksiz bırakırsınız; çocukları aç, sefil, perişan olur. İşini geri istemek suçtan sayılır nezdinizde! Bu suçu işleyene, hayatı zehir etmekte bir an için tereddüt etmezsiniz; döversiniz, gaz sıkar, yerlerde sürüklersiniz. Umurunuzda değildir kim olduğu; öğretmeni, sanatçısı, bilim insanı. Onlar için cadı avları başlatırsınız; davalar açar, hapislere atarsınız; öğrencisiz, kürsüsüz, pasaportsuz bırakırsınız! Adaletiniz çoğu kez yargısızdır, hukukunuzsa adaletsiz. Mafya liderini vatansever, din bezirganını muhtereminiz, barış isteyeni vatan haini ilan etmekten geri durmazsınız. Çünkü kötüsünüz!
25 Kasım'da şiddete karşı kadın yürüyüşünden

İmanınız büyüktür görünürde, lakin insafınız çoktan kurumuştur. Bu güzelim ülkeye pancarını, tütününü, ekinini haram eden sizsiniz; üzümünü, buğdayını, bağını... Emekçinin alın terini yalan eden yine sizsiniz; etini, sütünü, şarabını… Çünkü kötüsünüz siz!

Grev yapmak suçtur, yasaktır, olanaksızdır kanun hükmünüzde. Üstelik bunu hiç saklamaz, açıkça söylersiniz. Siz, kibirden şatolar inşa ederken kendinize, insanlar bedenini yakar borçtan, yokluktan, çaresizlikten! Bir milim bile oynar mı vicdanınız, katiyetle oynamaz! Çünkü kötüsünüz!

Duvarları kalın, çeperleri dikenli, gökyüzüyse karanlık, kocaman bir hapishaneye çevirdiniz ülkeyi. Öyle çok insanın ahını almışsınız ki, duysaydı şeytan bile şaşırır,  çatlardı hasetinden. Hileyle, şerle, takiyeyle sahip olduğunuz kudret gözünüzü kamaştırmış, zalimlikte kimse yarışmaz olmuş sizle. Bu karanlık, bu kokuşmuş, bu büyülü düzen ilelebet sürsün istersiniz. Çünkü kötüsünüz siz!

Parça parça yediniz, doymadınız; yok ettiniz, bitirdiniz şehirleri. Yol iz kalmadı geçecek, köstebek gibi tüneller açtınız şehirlerin altında. Söyleyin, Süleymaniye’nin siluetini hangi imanla çizdiniz İstanbul’da? Meydanlar, parklar, bostanlar bile yenildi hırsınıza; yetmedi, köşe bucak denizleri doldurdunuz. Doymak bilmedi yine de gözünüz; parsel parsel çöktünüz ormanların üzerine; acımasızca, insafsızca kuruttunuz dereleri; yetmedi, betona gömdünüz, nefessiz, renksiz bıraktınız şehirleri. Sadece insanlara değil; havaya, suya, toprağa dahi işledi zehriniz. İşte bu yüzden kötüsünüz!

Dün ak dediğiniz, bugün karaydı. Dün gözünüze görünen melek, bugün şeytan oldu; dün kol kola yürüdüğünüz dost, bugünse amansız düşman! Siz nasıl bir şeysiniz böyle; dün alkışlayıp törenle ödüller verdiğinizi, bugün histerik çığlıklarla linç ettiniz! İşte bu kadar kötüsünüz siz!

Yaralarınız öylesine çok ki, kim dokunsa gocunursunuz. Bir kez hata yapmaya görsün hasmınız; çalmadığınız kapı, giymediğiniz kostüm, oynamadığınız tiyatro kalmaz! En mağdur kimliğinizle kanatarak gözyaşlarınızı, boy boy resimler verirsiniz;  masum demeçler, demokratik söylevler…
Bir kez gücü ele geçirmeye görün, yeter! İktidar anında zehirler sizi. Öylesine büyür ki kibriniz, dünyaları siz yaratmış gibi olursunuz. Ne dünya malından doyar, ne haktan korkar, ne yetim hakkı yemekten utanırsınız. Çünkü kötüsünüz siz!

Biliriz, elbette mahkemeleriniz var, dilediğiniz eylemi suç sayar, gözünüze kestirdiğinizi hapse tıkarsınız. Biliriz, hukukunuz var, sizden olmayana karşı keskin bir kılıç kıvamında. Üstelik adaletiniz de var, terazisi hep sizden yana.

Bu yüzden sadece kötü değil, kinle ve nefretle dolusunuz!

Öylesine nefret dolusunuz ki, amacınıza ulaşmak için, ne dayandığınız yasalar, ne sadece adı kalmış hukuk, ne görünürden ibaret demokrasi; hiçbir şey, ama hiçbir şey umurunuzda olmaz! Bugün söylediğinizi, yarın kolayca inkâr edebilirsiniz; inkâr etmeyi geçtik, dün söylediğinizin bugün, tam tersini de iddia edebilirsiniz. Geçmişte söylediklerinizi, bugün önünüze getirseler, asla kızarmaz yüzünüz; başınızı çevirmez, gözlerinizi kaçırmazsınız. Çünkü tek kelimeyle kötüsünüz siz!

Geçenlerde gördüm; Allahın her günü aşağılanan, taciz gören, dayak yiyen kadınları. Senenin tek gününde, şiddete karşı, Beyoğlu’nda sokağa çıkmışlardı… Yüzleri allı pullu, yemenisi narlı morlu; şarklı, türkülü, eğlenceli; davullu, tefli, erbaneli… Şiddete karşı; tacize, tecavüze, istismara karşı…
Emir uludandır yine; bir kez daha demiri keser, demir de kadınları! Görürüm ki, yine acz içindesiniz, yine emir kulusunuz, yine öfkelisiniz! Yine dinmek bilmez nefretiniz, yine yalana batmış, yine iftiraya bulanmış, yine çamura boğulmuştur diliniz. Çünkü kötüsünüz siz!

Her cumartesi günü, Galatasaray’da kayıp anneleri toplanırlar. Hep sessizdirler, başka ve uzak bir dünyadan gelmiş gibidirler. Evlatlarının fotoğraflarını yaralarına basarlar, bıçak açmaz ağızlarını, hep susarlar.
25 Kasım 2018, Beyoğlu

O analar ki, çocuklarının akıbetini öğrenmekten başka amaçları yoktur. O analar ki, sadece çocuklarından bir haber almak isterler! Üstelik nasıl olursa olsun; belki bir tutam saç, toprağa karışmış; belki yırtık ayakkabısı, düğmesi, ceketi, hırkası; hiç değil başında dua edecekleri bir mezar taşı, ya da iki avuç toprakla üzerini örtecekleri birkaç kemik parçası…

Emriniz uludur yine, büyük yerdendir, karşı konulmazdır. Bir anda acıya keser Galatasaray Meydanı. Karşınızda, sanki düşman askerleri, daracık bir sokağa sıkıştırırsınız onları. Üzerlerine gaz, zehir püskürtürsünüz. Bir anda unutursunuz kal-u beladan gelen insanlığınızı! Oracıkta soluksuz bırakırken Emine Ana’yı, Sultan Ana’yı, Hanife Ana’yı; nasıl bir cümle ifade eder, hangi söz açıklamaya yeter ki hoyratlığınızı? Çünkü kötüsünüz!

Gerçek, her geçen gün daha çok öğütülüyor haber ajanslarınızın dişlilerinde, yalana doymuyor televizyon kanallarınız. Bir gün, “sivil öldüreceksek Cihangir’den, Nişantaşı’ndan başlarız” diye böbürleniyor program sunucunuz. Öbür gün, “sallandıracaksınız ayağından, camdan aşağıya” diye, naklen yayında öğüt veriyor bir diğeriniz. Dilinizde, sınır tanımıyor, giderek linçe dönüşüyor nefretiniz. Balat’ta, akademisyen bir kadına ceza yazıyor trafik polisleri. Durur mu, “basın sopayı adi karıya” diye çığlıklar atıyor siyasetçiniz. Başka nasıl bir açıklama bulursunuz bunda? Çünkü kötüsünüz!

Hayat fanidir en nihayetinde, kime kalır ki bu dünya? Zaman geçer, devran döner, bir gün bozulur büyü; bu devr-i sefahat da biter, yerle yeksan olur cümle şatolar, saltanatlar da... Herkes gibi siz de göçüp gidersiniz yolcusu olduğunuz bu kervandan. Lakin bilmezsiniz, dünyanın ahı kalır peşinizde.
Başka hiçbir söze, hiçbir vicdana, hiçbir kurala sığmaz yaptıklarınız.

Çünkü kötüsünüz siz!

http://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/kotusunuz,20965

3 Aralık 2017 Pazar

Kelebekler özgür olmalı

Yusuf Nazım
T24 | 25 Kasım 2017


“Belki bize en yakın şey ölüm ancak bu beni korkutmuyor. Haklı olan her şey için savaşmaya devami edeceğiz” /Maria


Tarih 11 Ocak 1937.
Küba’nın doğusunda bir ada. Bu adanın ancak yarısından biraz fazlasına sığabilmiş bir ülke; Dominik Cumhuriyeti.
Ülkenin başkenti Santo Domingo’da sıradan bir gün. Avenida George Washington Caddesi üzerinde hararetli, gri bir kalabalık toplanmış.
Dominik’in tartışılmaz, büyük liderini onurlandırmak üzere, mimar Alfredo González Sánchez tarafından tasarlanmış Obelisco Macho (Obelisk of Santo Domingo) anıtının açılışı yapılmaktadır.
Bayraklarla süslenmiş, 40m yüksekliğindeki bu görkemli anıtın önünde toplanmış ihtişamlı kalabalık, bando müziği eşliğinde “büyük şef” lakaplı, diktatör Rafael Leonidas Trujillo’ya saygılarını sunmaktadır.

*  *  *

Dominik diktatörü Leonidas Trujillo
25 Kasım 1960.
Hava karanlıktır. Bir araç, ağaçların kapattığı yolda kıvrıla kıvrıla yol almaktadır. Aracın içinde, biri sürücünün yanında, diğer ikisi arka koltuklarda olmak üzere üç kadın vardır. Sürücü başını yana çevir, “bir kaza nedeniyle yol kapalı, başka bir yoldan gideceğiz” der, ana yoldan ayrılırlar. Bir süre, başkaca hiçbir aracın gözükmediği, ormanın içindeki bozuk yoldan sarsıla sarsıla yol alırlar. Neden sonra sürücü, ıssız, yabani çalılıklarla dolu bir yerde aracı durdurur. Bakışlarına sinmiş, korkuyla karışık tedirginlik hali, kadınların gözünden kaçmaz.

Birden, arkadan gelen başka araçların farlarıyla ortalık aydınlanır. Artarda gelen silah sesleri duyulur, silahlı adamlar peydahlanır. Kadınları araçtan indirirler. Bir anda kendilerini galiz küfürler eden, kaba, küstah bir insan güruhunun arasında, hoyrat bir itiş kalkış içinde bulurlar. Sebepsiz nefretlerini, elleri arkadan bağlanmış üç kadının üzerine boşaltmaya başlarlar. İçlerinde, biraz önce aracı kullanmakta olan sürücü de bulunmaktadır. Kadınların üzerinde sınadıkları sadece odun, dipçik, demir ve kandan ibaret bir acı değildir. Bambaşka bir kötülük daha akmaya başlar bedenlerine onların. Tarihsel olarak kadın sınıfının üzerinde, başka ve hiç de yabancı olmayan bir erk tarafından sayısız kez tekrarlanmış bir melanetin tezahüründen başka bir şey değildir bu; o kadar menfur, erkeksi, sinsi… Böylece, oradayken kanatılır üç kadının ruhu, bir kez daha kirletilir kadın ırkının asaleti…

Ertesi gün gazetelerde bir haber yayınlanır. Kazayla uçuruma yuvarlanmış bir aracın içinde bulunan üç kadının cesetleri taşınmıştır manşetlere...

*  *  *

Mirabel kardeşler
 Latin Amerika’nın hep kesiktir damarları.
Bunun nedenini, beş yüz yıl öncesinde, kendine yeni sömürgeler arayan "ortaçağ uygarlarının" keşfettikleri zenginlikler üzerinden yarattıkları devasa bir imparatorlukta aramak doğru olsa gerek.

Kendi yarattığı egemenlik alanını bütün bir Latin Amerika’ya yaymaya çalışan ve bulaşmadığı toprak, karıştırmadığı ülke kalmayan ABD’nin Latin coğrafyasındaki daima kanla zuhur etmiş marifetidir bu.

Yapılan darbeler, dış müdahaleler, açık/gizli silah satışları, Latin halkların başkaldırılarına yönelik gerici, dikta rejimlerin desteklenmesi…

Bunlardan biri de Küba’nın hemen yanı başında, Dominik Cumhuriyeti’nde yapılan askeri darbeye olan desteğidir ABD’nin.
1930 yılında Rafael Trujillo liderliğinde yapılan ve otuz bir yıl süren kanlı diktatörlük rejimi boyunca demokrasi askıya alınmış, elli bin kadar insan ölmüş ya da kaybedilmiş, hırsızlık ve yolsuzluklar almış başını yürümüş; hak ve özgürlüklerden eser kalmamış, yandaş bir basın oluşturan diktatörün kendine yakın burjuva sınıfına tanıdığı sınırsız olanaklarla, halk için cehenneme dönen ülke, bir avuç aristokrat elit sınıf için cennet haline getirilmişti.

Tarihteki çoğu diktatörün yaptığı gibi kendine “şef” denilmesinden haz alan Trujillo, ülkedeki şehirlerin, dağların, stadyumların isimlerini kendi adıyla değiştirmiş, bir çok yeni tesisine kendi adının verilmesini sağlamıştı.

Kadınlara düşkünlüğü ile de bilinen diktatörün, düzenlediği bir partide cinsel yakınlık gösterdiği bir kadından, beklediği ilgi yerine okkalı bir tokat yemesi, sonradan bütün dünyaya da mal olacak bir dolu politik, sosyal ve dramatik olayın da başlangıcı olacaktır.

Bir ülkenin diktatörünü, şehrin en gösterişli salonundaki bir baloda, hükümran bir aristokrat sınıfının gözü önünde aşağılayan, Salcedo şehrine bağlı Ojedengua köyünde, varlıklı bir ailenin dört çocuğundan bir olarak dünyaya gelen Minerva Mirabal adlı, 23 yaşındaki devrimci bir kadındır.

Katolik bir yatılı okulunda, iyi bir eğitimle yetişen dört kız kardeşten biri olan Minerva’nın bu onurlu tavrı, ertesi gün, kendisin ane-babasıyla birlikte hapse girmesiyle anında cezalandırılır…

Bu olaydan sonra, diktatörün kılıcı bütün ailenin üzerinden hiç inmeyecektir. Dominik cehenneminde, eşleri ve ailesiyle birlikte zaten yeterince politikleşmiş olan Mirabalların bütün bireyleri bu baskıdan nasibini alacaktır. Tekrarlanan hapisler, eğitimlerindeki engelleme ve güçlükler, sıkı polis takibi; gözaltı ve tutuklamalar, işkencede alınan hasarlar… Tüm bunlarla yetinilmeyip, ailenin ev ve arsalarına el konulması…

Mirabel Kardeşler Müze evi, Salcedo
Diktatörlüğün bu baskıları, kız kardeşleri 14 Haziran Devrim Hareketi adlı Trujillo karşıtı bir yeraltı hareketinde faaliyet göstermelerine yol açar. Bir süre sonra da üç kız kardeş; Minerva (d.1926), Maria (d.1935) ve Patria (d.1924),  Clandestina isimli bir direniş örgütün kurucuları arasında yer alarak faşist rejime karşı güçlü bir halk hareketinin doğmasını sağlarlar.

Kardeşlerin en politik olanı, hukuk eğitimi almış olan Minerva’dır. Bu üç kardeşten birinin kod adının “Kelebek” olması, onların, ülkelerinde ve dünyada “Kelebekler” adıyla efsaneleşmesine neden olacaktır.

Artan rejim baskısı, kelebeklerin kanat çırpışı, dalga dalga büyüyen halk hareketi, çılgına dönen bir diktatör ve giderek trajik bir belirsizliğe doğru hızla sürüklenmekte olan bir ülke.

2 Kasım 1960’taki konuşmasında “Bu ülkede iki tehdit var: Kilise ve Mirabel Kardeşler” diyen diktatör Trujillo, adeta özgürlük ve demokrasiden kopmuş kanlı bir rejimin daha nelere yol açabileceğinin işaretini verir gibidir.

*  *  *

Mirabel Kardeşler Müzesinin bahçesindeki üç kardeşin mezarı
Bir akşam üstüdür.
İki hafta önce kendileri de gözaltına alınmış ve serbest bırakılmış olan Mirabel Kardeşler, hapishanedeki eşlerini ziyaret etmişlerdir.
Cezaevi çıkışı, nöbetçi kulübesinin önünden geçip bir taksiye binerler. Kardeşlerden biri ön koltuğa, diğer ikisi arka koltuğa geçer, gidecekleri yeri söylerler.
Hava, griden karanlığa dönmektedir.
Sürücü, koltuğunu düzeltir, dikiz aynasını yoklar, yola koyulur.
Bir süre sonra kocaman, yaşlı ağaçların kapattığı yola girecek, kıvrıla kıvrıla yol almaya devam edeceklerdir.
Takvim yaprakları 25 Kasım 1960’ı göstermektedir.
Maria 24, Minerva 34, Patria ise 36​​ yaşındadır.
Üç kız kardeşin son görüldüğü andır bu.

*  *  *

Obelisco anıtı
8 Mart 1997.

Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde bir anıtın önü.

Dominik Cumhuriyeti’nin başkenti Santo Domingo’nun Avenida George Washington Caddesi’ni renkli bir kadın kalabalığı doldurmuştur.

Obelisco Macho anıtı önünde kadınlar hep bir ağızdan Bread & Rose (Ekmek ve Gül) şarkısını söylemektedirler.

Daha önceden Obelisk anıtı, Elsa Nuñez tarafından söylenen “A Song to Liberty” şarkısı (Özgürlük İçin Bir Şarkı) eşliğinde rengârenk resimlerle boyanmıştır.

Dominikli kadınların, diktatörlüğe karşı mücadelesine bir saygıyıı ifade etmek üzere anıtsal bir yapıta dönüştürülmüş obeliskin üç yüzeyindeki devasa resimlerde, üç kadın figürü yer almaktadır.

Bunlar, Dominik diktatörü Trujillo’ya karşı mücadelenin özgürlük kelebekleri Mirabal Kardeşler’den başkası değildir; Patria, Minerva ve Maria.

Bir zamanlar, bir diktatörün kötülüklerini örtmek üzere dikilmiş olan bu anıt, bu kez diktatörlüklere ve şiddete karşı kadın mücadelesinin sembolü olarak bütün dünyaya gülümsemektedir.

*  *  *

Obelisco Macho, Avenida George Washington Caddesi
Bugün 25 Kasım 2017.

Mirabel kardeşlerin ölümünün 57.yıldönümü.

Bundan 57 yıl önce, Dominik’te üç kelebek kanat çırpmış, dünyanın dört bir tarafında milyonlarca kelebeğin kanat sesleri onları izlemiştir.

1981 yılında Kolombiya'nın başkenti Bogota'da 1. Latin Amerika ve Karayipler Kadınlar Kurultayı’nda Mirabel Kardeşler’in öldürüldüğü 25 Kasım, "Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele ve Uluslararası Dayanışma Günü" olarak ilan edilmiş, 1999'da da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu kararlarıyla bu karar tescil edilmiştir.

Bugün, bu üç özgürlük kelebeğinin açtığı yoldan yürüyen kadınlar İstanbul’da, Atina’da, Paris’te, Dominik’te ve dünyanın daha birçok şehrinde, kadına yönelik şiddete, işkenceye, cinsel saldırıya karşı “baş eğmemek”  üzere, “kız kardeşlik” ruhuyla alanlarda olacaklar.

Kalbim onlarla ve onların çiçekler kadar renkli, güvercinler kadar ürkek, çocuklar gibi heyecanlı ve kelebekler kadar özgür ruhlarıyla beraber...

Eminim ki daha nice yıllar, Avenida George Washington’daki Obelisk anıtı, üzerinde taşıdığı kelebekleriyle, Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele’nin sanatsal bir anıtı olarak dünya kadınlarını selamlamaya devam edecektir.


Eminim ki kelebekler özgür olduğu sürece, dünya daha az cinsiyetçi, daha çok şiddetten ve istismardan uzak, daha yaşanası, daha da güzel olacaktır.