Çözüm Süreci etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çözüm Süreci etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ağustos 2026 Çarşamba

Çerçeveye sığmayan halk: Kürtler

Yusuf Nazım
T24 | 19 Ağustos 2026
 

Tarihi günlerden geçiyoruz.

Nicedir silahlar susmuş, çatışmalar sona ermiş, telefondan telefona ölüm haberleri atlamaz olmuş.

Umutlu günlerden geçiyoruz.

Bir tarafta “terör bitti” sevinci, öte tarafta kuşku ve tereddüt biriktiren, tarih tekerrür edecek diye gardını alan kesimler.

Kürtlerin ise yüzünde kırık bir neşe, yüreğinde burukluk var.

Haklılar da.

Neredeyse iki yıldır büyük umutlarla beklenen Çerçeve Yasa’da Kürt’ün adı yok!

Tarihsel bir sorunu çözmek iddiasındaki iktidar bloku, “biz Kürt sorununu çözeceğiz” demiyor/diyemiyor!

Bugün aklım, zalim soruların yurdunda:

İktidar, asıl meselenin adını koymaktan niçin özenle kaçınıyor?

Yasanın çerçevesinin, geniş bir tartışma ve kolektif irade ile değil, salt devlet aklı ve Öcalan’ın onayıyla oluşturulduğu açık. Kürt’ün adı, göstermelik dahi olsa anılmamış. Kürt siyasetçiler bunu nasıl yorumluyor?

Onları, itiraz etmekten alıkoyan ne?

Bu durum, devletin kendi resmi kayıtlarına göre 3.600 köyü boşaltılmış, yüz binlercesi toprağından göçertilmiş, on binlercesi yitirilmiş, binlercesinin mezarı bile olmayan milyonlarca Kürt için incitici değil mi?

Dedim ya, bugün aykırı sorularla hemhalim.

Örneğin, Kürt halkını temsilen sürece dâhil olan politikacılar, Kürt’ün adını, küçük bir çerçeveye dahi sığdırmaktan kaçınan devlet aklına neden karşı çıkamaz?

Bu kadar masum, böylesine hakkaniyetli, bir o kadar anlaşılır bir talepten onları alıkoyan nedir?

Üstelik, varlıklarının “kart, kırt” şeklinde aşağılanarak yok sayıldığı; salt o kimliğin inkarı temelinde dünyanın büyük insanlık suçlarına mekân olan Diyarbakır Zindanlarının yaratıldığı tarihsel gerçekliğin gölgesinde; ve yine üstelik 100 yıllık geçmişimizde isyan ve çatışmalara sebep olan başat bir kimlik sorunu ortada duruyorken…

Türk’ün acısını haklı olarak kutsayanların, Kürt’ün acısı üzerine tek kelime etmemesi nasıl açıklanır?

Birçok uluslararası endekste Türkiye, dünyanın en baskıcı, en sansürcü, en adaletsiz ülkeleri arasında yer alıyor. Böylesi otokrat bir rejimin yaratıcısı bir iktidarın eliyle gelecek demokrasi kime yar olacak? Başka bir yazımda söylediğim gibi, Türk’ün kışı sürerken Kürt’e bahar gelecek mi?

Ortada, Kürt’ün adını dahi anmaktan kaçınan bir akıl var. Sahi, sonraki aşamalarda Kürt’ün ana dili, eşit yurttaşlığı, diğer toplumsal hakları nasıl tartışılacak? Kürt siyasetçileri böyle bir iyimserliğe iten ne?

Bir yanda yıllardır varlığı inkâr edilmiş, dili yasaklanmış, ötekileştirilmiş bir halk; düğünleri basılan, statlarda yuhalanan, sokaklarda omuz vurulan, tarlalardan kovulan insanlar... Öte yanda sebebi ne olursa olsun kinle, nefretle beslenmiş, ırkçılıkla zehirlenmiş geniş toplumsal kesimler. Tam da bu koşullarda Kürt’ün adını anmadan barış mümkün olacak mı, iyileşme sağlanacak mı?

Sahi, yüzleşme olmadan bunca yara nasıl kapanacak?

Bayramlarda, özel günlerde kayıp evlatlarının, el sürecek mezarı bile olmayan anaların yüreğindeki acıyı dindirecek olan ne?

Aynı coğrafyayı kader eylemek

Türkler ve Kürtler.

Yüzyıllardır iç içe yaşamış, gün olmuş omuz omuza çarpışmış, gün olmuş aynı mezarda koyun koyuna yatmış, son yüz yıldır adeta birbiriyle kaynaşmış, aynı coğrafyayı kader eylemiş iki halk.

Başka yerlerde olduğu gibi on üç yıldır yaşadığım Ege'nin her yerinde de gördüm. Kız alıp kız vermişler, torunlar büyütmüşler.

Coğrafya böylesine kader olmuşken bize, birlikte yaşamı kedere dönüştürmek nasıl bir aklın ürünü?

Kürt’ün yüreğine zerk edilen acı dinmezse, Türk nasıl mutlu olabilir? Kürt’ün kendini özgür hissetmediği koşullarda Türk’ün hali nic’olur?

Özellikle, Türk’ün yarasına sürülen merhemi, Kürt’ün yarasından esirgemek hangi aklın eseri?

Yalınlığın dehası: William Saroyan’dan ana dil üzerine

William Saroyan, Amerikan edebiyatının ünlü bir öykücüsüdür. Öykülerinde sade, yalın bir dil kullanır. Bu yüzden dünya öykücülüğünde yalınlığın dehası olarak bilinir. Bir yazısında şöyle der:

“Anneannem, Kürtçe kalbin dilidir derdi. Türkçe ise müziktir; bir şarap deresi gibi akar...”

Bense, “ana dili insanın yurdu gibidir” demiştim bir yazımda. İnsanoğlu bu yurttan alır besinini; bu yurdun toprağına borçludur gelişmesini, en çok da buradan kazandıklarıyla zenginleşir.

Bugün Hindistan’da devlet tarafından kabul edilmiş 22 resmi dil mevcuttur. Bu sayı, ulusal çaptaki resmi dil dışında, kabul edilmiş resmi/bölgesel dil sayısı Çin’de 51, Rusya’da 34, Irak’ta 4, İran’da 8, İtalya’da 11, İngiltere’de 10, ABD’de 8 ve Bolivya’da 37'dir.

Bunların dışında Kanada, İrlanda, Pakistan, Finlandiya, Malta, Hollanda ve İsrail’de 2; Belçika, Slovenya, Lüksemburg ve Bosna Hersek'te 3; İspanya, İsviçre ve İtalya'da 4; Karadağ ve Singapur'da ise 5 farklı dil bu ülkelerin anayasalarında resmi dil olarak tanımlanmıştır. (*)

Bir zamanlar, dünyanın en ağır ırkçılık rejiminin hüküm sürdüğü Güney Afrika’da bugün, Zuluca’yla birlikte anayasalarına kaydedilen resmi dil sayısı 11’dir.

Dört ana parçaya bölünmüş Kürtlerin nüfusu, yaklaşık 35 milyon olarak tahmin edilmekte. Bunu doğru varsayarsak, dünyadaki 193 bağımsız devletin yalnızca 39’unun nüfusu Kürtlerden daha kalabalıktır.

Keza, dünyadaki ülkelerin 113'ünde, birden fazla dil, resmi dil olarak kullanılmaktadır.

Bir halk, 193 devlet

Bugün BM’de resmi olarak temsil edilen 193 devlet bulunmaktadır.

Bunların arasında 6.668.000 nüfuslu Bulgaristan, 6.638.000 nüfuslu Kongo Cumhuriyeti ve 5.169.000 nüfuslu Moritanya da bulunmakta. İçlerinde nüfusu az öyle ülkeler var ki hepsi de adıyla, sanıyla, statüsüyle anılıyorlar; 4.935.000 nüfuslu Kuveyt, 3.557.000 nüfuslu Moğolistan, 3.174.000 nüfuslu Katar da bunların arasında...

2.751.000 nüfuslu Arnavutluk dersen yine öyle, 2.603.000 nüfuslu Botsvana ile 2.389.000 nüfuslu Lesotho da...

1.676.000 nüfuslu Bahreyn ile 1.437.000 nüfuslu Doğu Timor'a ne demeli? Onları da özenle yerleştirmeliyiz bu çerçeveye. 687.000 nüfuslu Lüksemburg, 625.000 nüfuslu Karadağ, 402.000 nüfuslu İzlanda, 221.000 nüfuslu Samoa, 117.000 nüfuslu Grenada ve 34.000 nüfusa sahip San Marino’yu da...

Geride, yaklaşık 35 milyonluk nüfusuyla boynu bükük, dili kırık; yüreğinde ilelebet öteki olmanın hüznü, küçük bir çerçeveye dahi sığmayan bir halk kalıyor:

Kürtler!

(*) Resmi Dil ve Anayasalarda Düzenlenişi, Yrd. Doç. Dr. Olgun AKBULUT, 2012/3 Ankara Barosu Dergisi

 https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/cerceveye-sigmayan-halk-kurtler,56704?_t=1787087750498


1 Nisan 2026 Çarşamba

Türk'ün Kışı, Kürt'ün Baharı

Yusuf Nazım
31 Mart 2026

Bir notun açtığı kapı

Kitabın ilk sayfasını açtığımda, arasından küçük bir kâğıt parçası düştü önüme. Üzerinde, tek cümle yazıyordu:

“Kitap eline geçtiğinde kardeşim Sultan’ı ara.”

Notta yazılı telefonu aradım. Sultan’dan dinledim onun hikâyesini.

Haydar, çeyrek yüzyıl önce, hayallerindeki güzel bir dünya düşünü duvarlara resmetmek isterken baskına uğramış, yaralı olarak yakalanmıştı. Ömrünün 27 yılını cezaevinde geçirmiş, müebbete mahkûm biriydi o… Yazarı olduğu öykü kitaplarını göndermişti bana.

İnkârın uzun tarihi

Kürtler...

Devlet nezdinde hep “kırt” muamelesi gördüler. Kürt olduklarını hatırladıklarında ya şaki denildi adlarına ya da terörist.

Ülkenin pastasından paylarına düşen hep azdı. Ne buldularsa ondan çıkarmaya çalıştılar kısmetlerini. Bu yüzden, çoğu kez haine, kaçakçıya çıktı adları. Gün oldu, fındık topladıkları şehirlerden kovuldular, gün oldu bilinmeyen bir dilden konuştukları için hor görüldüler, gün oldu sınır boylarında uçaklarla bombalandılar, öldürüldüler. İktidar aklının yaptığı belgesel filmlerde böyle kaydedildi ahvalleri: köyleri yakıldı, yıkıldı, yerinden yurdundan edildiler.

Hep Türk gibi olmaları istendi onlardan; Türk gibi düşünmeleri, Türk gibi konuşmaları, Türk gibi hissetmeleri…

Yok saymanın resmî dili

Söz uçar yazı kalır.

Az değil, bir yılı aşkın zaman oldu. İktidarla Kürtler arasında “terörü bitirmek” üzere yürütülen görüşmeler sona erdi. Geçen sürede umutlar pompalandı, sözler verildi, hayaller kuruldu.

Sonunda söz uçtu, geride altına imzalar atılmış 51 sayfalık bir komisyon raporu kaldı:

Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu Raporu.

“Terör” sözcüğünün 35 kez geçtiği raporda “Kürt sorunu”nun adı bile anılmamış! Ne “eşitlik” den eser var, ne de “eşit yurttaşlık”tan bir kelam. Kürt’ün “anadili” yoklara karışmış, “yüzleşme” dersen hak getire, “faili meçhuller” de öyle. Ne kayyumların adı var, ne belediye başkanlarına yapılan zulmün, ne de yıllardır hapislerde ömrü çürüyen siyasi tutsakların.

Bu arada öğrendik ki, yüz yıldır ülkenin anasını ağlatan sorun Kürt sorunu değil, sadece terör sorunuymuş meğer! Bunu Kürt tarafı da böyle kabul ediyor. Üstelik altına imzasını da atarak.

Eee, durum böyle olunca, doğal ki devletin de gözüne giriyorsun.

Sorsan, niye böyle? Aman, yazılı belgelerde Kürt sorunu demeyelim; toplumun hassasiyetleri var. Öyle ya, Kürt toplumunun hiç hassasiyeti yok! 

Cevapsız soruların gölgesinde

Bütün savaşlar kötüdür. Üretilen her silah bir cinayet makinesidir. Kimi, cana kastetmek için sarılır silaha, kimi kendini korumak için. Kimileri boyun eğdirmek amacıyla başvurur şiddete, kimi hayatta kalabilmek üzere.

Lâkin cümle savaşlar silahla başlar, sözle biter.  

Savaş ve çatışmalarda söz susar, silahlar konuşur; tuzaklar kurulur, ihanetler yapılır, suçlar işlenir; insanlar ölür, öldürülür…

Çatışma sonrası barış süreçlerinde yüzleşme şarttır. Çatışan taraflar işledikleri o büyük suçları görür, yanlışlarını kabul eder, bunlarla yüzleşirler. İyileşme buradan başlar, yaralar sarılır, acılar hafifler.

Ana dil, insanın yurdu gibidir. Birey, o topraktan alır besinini, bilişsel dünyası onunla gelişir, zenginleşir. Süreç toplantılarında, bırakalım ana dilde eğitimi konuşmayı, bir anneye Kürtçe iki kelamı bile çok gördüler.

“Terörsüz Türkiye Süreci” bir yılını aştı.

Yaşanan bunca acıdan sonra Kürtlerin önüne düşen, küçük de olsa bir kırıntı arıyorum:

Yüzleşmeye hazır mıyız?

Nasıl kapanacak bunca yara? Az da olsa bir ilerleme, umut ışığı var mı?

Kürt’ün adı hâlâ konulmamış!

Demokrasi dersen, zerresinin esamesi okunmuyor.

Aksine, gemi azıya almış bir faşizm tırmandıkça tırmanıyor.

Süreç falan derken Rojava’nın da defterini dürdüler!

Dönüp arkaya bakıldığında, alınan bir arpa boyu yol var mı?

O halde, geçen bir yıldan Kürt’ün payına düşen ne?

Türk gibi düşünmek, Türkçe konuşmak, Türk gibi hissetmek mi?

Öyleyse, iktidarın en büyük başarısı bu olsa gerek: Boyun eğip uslu duran Kürt yaratmak! 

Dışarıdaki hapishane

Beş yıl önce.

Tarih 22 Nisan 2021.

Telefonum çaldı. Arayan Fercan'dı. Sesi, başka ve uzak bir dünyadan geliyor gibiydi:

“Tahliye oldum.” diye fısıldadı.

Yüreğimin yelkenlerini serin bir rüzgâr doldurdu.

“Dışarıdaki büyük hapishaneye hoş geldin.” diye karşılık verdim.

Çocukluk arkadaşımdı. Ne bir haram yemiş, ne cana kıymıştı. Tek suçu, içinde yaşadığı bu köhne, bu kokuşmuş, bu hoyrat düzenin yerine daha güzel bir dünya düşü kurmaktı. O düşü kurmanın bedelini devlet ona, 36 yıllık cezaevi yaşamıyla ödetmişti…

Nicesinin anasını ağlatmıştı bu toplum. Hayatlarında, kendileri için hiçbir şey istemeyen serüvencilerin ayak izleri hâlâ silinmemiş. Özgür, bağımsız, onurlu bir yaşam için nice Haydarların, Fercanların ömrü çalındı. Niceleriyse hâlâ cezaevinde. Devletin, onlar için icat ettiği L Tipi, F Tipi, Kuyu Tipi cezaevlerinin ıssız ve karanlık kuytuluklarında ömür tüketmekteler.

“Terörü” bitirmeye ahdedenler, bu amaçlarında başarılı olabilirler mi, bilmem. Ancak, her şey bir yana, ömürleri demir parmaklıklar ardında heder olan bu insanlar artık özgür olmalı. 

Bitmeyen kış

Uğursuz, yapışkan, isli bir karanlık içindeyiz.

Nicedir, bitmek bilmiyor bu mevsim.

Kış, görülmemiş şekilde ağır geçiyor. Hava zemheri, ayaz. Saçakları buz tutmuş ülkenin, kan dondurucu bir soğuk, iliklere işliyor.

12 Eylül darbesinin grev yasakları hâlâ iki dudak arasında, sürüyor.

Açlıkla sınanıp, dualarla besleniyor çocuklar.

Emekli dersen, ölüm çukuruna terk edilmiş, asgari ücretli ise sefalete.

Kayyum fırtınası hız kesmiyor.

Keyfi tutuklamalarsa gırla devam etmekte.

Muhalif siyasetçiler, Demokles’in kılıcı altında yaşıyorlar.

Adaletin mezarı çoktan kazılmış, hukuk yerle yeksan.

Her gün yeni bir gazetecinin gözaltı, tutukluluk haberi geliyor.

Cumartesi Annelerine kayıplarını aramak hâlâ yasak; gazetecilere gözaltı, gençlere ev hapsi, tivit atana tutuklama rutine dönmüş durumda.

Laikliği savunuyor diye sorguya çekiliyor aydınlar. Eğitim dersen, siyasal İslam’ın kuşatmasında, ilahiler yükseliyor okullardan…

Ne zaman sona erecek bu soğuk kış?

Bu uğursuz, bu yapışkan, bu isli karanlık sürerken gerçek bir baharı olur mu ülkenin?

Türk’ün kışı böylesine sert geçerken Kürt’e bahar gelir mi dersiniz?

 https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/turkun-kisi-kurtun-bahari,54505