Kürtler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kürtler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ocak 2026 Pazartesi

Filistinliler ve Kürtler: Kırk katır mı kırk satır mı?

Yusuf Nazım
26 Ocak 2026

Tarihin büyük çöküşüne tanık olduğumuz günlerden geçiyoruz; dünyanın ötekilerinin, dışlanmışlarının, en alttakilerinin üzerine yıkıldığı bir çağın içindeyiz.

Duygusal aklın —sanatı, estetiği, felsefeyi geliştiren; sevgiyi, empatiyi, paylaşmayı yücelten o insanî zekânın— modern çağdaki ilk kolektif toplum denemesi; Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra dünya tek bir kutbun; barbarlığın hâkimiyetine girdi.

Egemen, üstün aklın zehri gemi azıya almış bir biçimde gezegenin güçsüzleri üzerine zerk edilmekte.

Tanrıların insafsız çağında bundan en çok payını alanlar Filistinliler ve Kürtler.

Birinin var olan ülkesi ellerinden çalınmış, diğeri dört parçaya bölünerek topraksız, yurtsuz, devletsiz bırakılmış.

Filistin: Haritalardan silinmiş ülke ve medeniyetlerin sessizliği

Gazze soykırımı, Said Elatab
Filistinliler.

Dünyanın görmezden geldiği ötekileri.

Ülkeleri, onlarca yıldır işgal altında. Talan edile edile ufalmış; halkı ise Gazze ve Batı Şeria'daki iki avuç toprak parçasına sıkışıp kalmış.

Ancak Tanrıların gözü daha fazlasında!

Onlar Gazze'yi istiyorlar!

Burada yaşayan iki milyon Filistinliye gelince. Umurlarında mı? Hayır! Çöllere mi düşecekler? Sina'ya mı? Dünyanın gözden ırak ıssız bir bölgesine mi gidecekler? Kalanlar, Gazze'de kurulacak Riviera'nın sessiz köleleri mi olacak?

Gitmeseler?

Geriye kalanlara ölüm, katliam, soykırım kader olacak.

Nitekim öyle oluyor. Medeni dünyanın gözü önünde bağıra bağıra geliyor yıkım. Ulu orta sürüyor katliam, göstere göstere yapılıyor soykırım. Modern çağın efendilerinin tanıklığında işleniyor cinayet.

Sonuç, on binlerce ölü. Yüz binlerce yaralı. Bir o kadar sakat. Milyonlarca evsiz, barksız; hayatları çalınmış insan.

Dünyanın efendileri, Gazze'nin harabelerinde bir tiyatro sahnesi kuruyorlar. Oyunun adını Barış Kurulu. İşgal yok!  Soykırım yok! Çalınmış topraklar yok! İşlenen insanlık suçları hiç yok! İçini dolarla, petrolle, inşaatla dolduruyorlar.

Gazze'nin viranelerinde can çekişiyor yüz binler. Onlara itiraz etmek yasak! İşgale karşı durmak terörizm, direnmek ise suç!

Medeni çağın üzerine çöktüğü dünyanın ötekileri onlar.

Filistinlilere en yüksek perdeden kükrüyor Tanrılar: 

Kırk katır mı, kırk satır mı?

Dört parça, tek yazgı

2017, Zehra Doğan
Kürtler...

Dünyanın öteki yalnızları; Tanrıların unuttuğu bir kavim onlar.

Ne ülkeleri olmuş, ne devletleri.

Yeryüzünün efendileri onları dört parçaya ayırmışlar.  

Onlarsa boyunlarını bükmüş, dillerini kökünden koparmış, susmuşlar. Zamanla, yaşadıkları ülkeleri yurt eylemişler. Ne var ki, az başını kaldırınca, bir parça itiraz edince, reva görülenden fazlasını isteyince hep hor görülmüş, terörist olmuşlar. Tanrılar, anında kükremiş, öfkeyle yürümüş üzerlerine. Ne yana gitseler ateş; ne yana kaçsalar barut; nereye sığınsalar Enfal. Gittikleri her yer, vardıkları her coğrafya yangın.

Büyük kahramanlıklar da yaratmışlar, büyük ihanetler görmüş, ihanetler de çıkmış içlerinden.

Tanrıların, kendi elleriyle besleyip Orta Doğu coğrafyasına saldıkları Irak Şam İslam Devleti'ni (IŞİD) 2014'te yenmişler!

Öyle ki, yaklaşık 100 bin kilometre kareye kadar genişlemiş; kadınları köle yapmış, onlar için köle pazarları kurmuş, şeriat adı altında zulmü devletleştirmiş bir örgüt; Hristiyanları, bir kısım Müslümanları, Yahudileri, Alevileri, Ermenileri, kendinden olmayanı, kendi gibi olmayanı kese kese, öldüre öldüre, yok ede ede ilerlemiş; camileri, kiliseleri, sinagogları bombalayarak büyümüş, gelip Kobani ve Türkiye’nin kapılarına dayanmış bir devlet…

Kılık değiştiren Tanrılar

Kürtlerse direnmiş!

Kendileri adına, kadınlar adına, inançlar adına, insanlık adına direnmişler. Bombalanan camiler, tahrip edilen kiliseler, parçalanan tarihi mekânlar için direnmişler.

Arkalarında, kılık değiştirmiş tanrıların desteği; Alevi’yi, Hristiyan’ı, Ermeni’yi ölümden, kadını köle pazarından kurtarmış, IŞİD’i yenmişler…

Şimdi, aradan çokça zaman geçti.

Egemen üstün aklın efendileri, bir ke daha Orta Doğu’da türlü hesaplar peşindeler. Suriye’nin kırsalında, habis bir ur gibi kollayıp besledikleri El Kaide ve IŞİD zihniyetli gruplara yol verdiler.

Irak Şam İslam Devleti, Irak’ta yenilmişti. Bu sefer onları, Suriye’nin kırsalından hareketle Şam merkezli bir İslam Devletini kurmaları için buyur ettiler.

Tanrılar, böylece muradına ermiş oldu. Batının en uygarları, yeni İslam Devletini meşrulaştırmak için sıraya diziliyor, boy boy resimler veriyorlar. Bir zamanlar, kendi ülkelerinde bile vahşet saçan, katliamlar yapan; kadını köleleştiren, farklı dinlere ve inançlara tahammülsüz; sanata, karikatüre, notalara düşman bu zihniyetin önünde selam durdular.

Tarihin büyük çöküşüne tanık oluyoruz.

Modern çağın kurduğu değerler sistemi çatırdıyor.

İnsanlık tarihinin medeniyet adına inşa ettiği bütün kurumlar çözülüyor. Yeryüzüne egemen olma hırsındaki üstün aklın kötülüğü insanlığı çürütüyor.

Suriye ülkesi, adına medeni denilen bir dünyanın gözleri önünde, adım adım zifiri bir karanlığa doğru ilerliyor.

Tek renk, tek ses, tek tür olsun istiyorlar.

Farklı olanın sesini kesmek, itiraz edeni kılıçtan geçirmek, daha dün kölelikten kurtulan kadını erkeğe teslim etmek istiyorlar.

Ortalık puslu bir karanlık içinde, isterik çığlıklar arasında, toz duman.

Kinini kılıcıyla bilemiş, nefreti inancıyla muhkem kalabalık bir gürûh; peşlerinde katırlar, ellerinde satırlar…

Tanrılar bu kez Kürtler için gürlüyor.

Kırk katır mı, kırk satır mı?

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/filistinliler-ve-kurtler-kirk-katir-mi-kirk-satir-mi,53512

1 Aralık 2012 Cumartesi

Vesile'nin Çaresizliği

Foto : Gülsün Sarıoğlu
Yusuf Nazım
Bianet & Radikal/1 Aralık 2012


İçinde odunların çıtır çıtır yandığı kuzine bir soba. Onu, işte bu sobanın ısıttığı evin büyük odasında, oturduğu yer minderinde bir o yana bir bu yana sallanırken anımsıyorum. Kendisini böylesine mest eden şeyin, transistorlu eski ahşap radyomuzdan odaya yayılan Erivan Radyosu’nun iç yakan ezgileri olduğunu çok sonraları anlayacaktım. Babaannem, gelin geldiği Türk evinde, uzak kaldığı kendi dili ve köklerine olan hasretini radyodaki Kürtçe, Ermenice ağıtların ezgilerini dinleyerek gidermeye çalışıyordu…

Çocukken çoğu şeyin farkında değildik. Güzel arkadaşlıkların temelinin atıldığı bir zamandı liseli yıllarımız. Henüz farklılıklarımızı da keşfetmemiştik. Ya da başkaları bize bunu öğretmemişti. Okulda yeni öğrenmeye başladığımız İngilizce dışında bazı arkadaşlarımın, anlamadığım farklı bir dilden konuştuklarını fark ettiğim dönem, işte bu dönemdi. Kürtlerle bu liseli yıllarda tanıştım. Arkadaş canlısı, nedense biraz ezik, yaşları geç, hatta bir kısmı evlilerdi. Çocukları bile vardı. Öğrenciyken evlilik, yasal olarak mümkün olmadığından okula geldiklerinde yüzüklerini çıkarırlardı. Ben onlara güzel Türkçe yazmayı, onlar da bana Kürtçe küfürler öğretirlerdi…

 Aralarında Kütçe konuştuklarında, hocalardan hep uyarı alırlardı… Resmi erkana dair nedense hep belli belirsiz bir ürkeklik, bir korku duyarlardı… Yıllar sonra, deniz kenarındaki arabamızda müzik dinlerken yaşadığım ve hafızamın derinliklerinde keskin bir bıçak yarası gibi taşıdığım o küçük anı birçok şeyi anlamama yetmişti. Otomobilimizden yükselen Kürtçe ağıtların sesini, yaklaşan polis otosunu gördüğünde, aceleyle teybi kapatarak kısan arkadaşımın yüzündeki tedirginlikti beni buna ikna eden. Kim bilir, bu civanmert yüreklerde birikmiş, kimselere itiraf edemedikleri nice anıları vardı onların. O gün, arkadaşımın yüzündeki korkuyla karışık endişe dalgasını sessizce izleyen gözlerim, suskun bir ölü gibi önüme düştüğünde anlamıştım bunu.

Adı “dağ Türkü’ne” çıkan arkadaşlarım

 Arkadaşlığın ne ırkı olurdu, ne teninin rengi, ne dili, ne de inancı.. Hiçbir şey bozamazdı, henüz para ve mülkiyet dünyasıyla tanışmamış dostlukları, arkadaşlıkları. Her ne kadar yıllarca, tek bir ırk ve ulus kavramı üzerinden gurur duymamız öğretilse de bizlere, yine de arkadaşlık başkaydı işte.

12 Eylül 1980’de, televizyonlardan onların Kürt değil de, “kırt” olduklarını öğrendiğimde hiç şaşırmadım. 700 bin kişilik orduyu yöneten ve sonradan bir ülkenin kaderini belirleyecek olan en rütbeli generalin ağzından duyuyordum bunu; dağlarda, karda yürürken ayakları “kart” “kurt” diye ses çıkaran dağ Türkleriymiş meğer benim arkadaşlarım..

Adı “dağ Türkü” ne çıkan arkadaşlarımın o masum çaresizliğine olan sempatim sonraki yıllarda da devam etti. 12 Eylül’ün sonraki aylarında Adıyaman’ın bir dağ köyünde öğretmenlik yapan ablama giderken beni yolda karşılayan köy azası Şeyho, bu sempatinin belki de doruk noktasıydı. Toprağı erozyona uğramış taşlı köy yolunda, ince, uzun boyu ve siyah şalvarı içinde, otuz iki dişiyle yüzünde gülümsemesi hiç eksik olmayan biriydi Şeyho. Ellerini, önünde mahcup bir edayla kavuşturmuş, bendenizin karşısında boynunu kırmış, sevecenlik dolu ışıl ışıl gözleriyle köylerine hoş geldin diyordu... Kus kurban olur gibi bir hali vardı; sanırsın 18 yaşında toy bir delikanlıyı değil, sanki bir kralı, şahı karşılıyordu Şeyho… Onun, o masum saflığının sadece ona özgü değil, aslında köyün tüm halkına ait olduğunu gecikmeden öğrenecektim. Köylerden zoraki silah toplayan 12 Eylül cuntasının estirdiği korku fırtınası tanığımdı; giderek kendi köylerine yaklaşan askerlerin “silah teslim edin” talebine köylüler ne yanıt vereceklerini tartışıyorlardı… Eski çakaralmaz silahlarını, dede yadigârı tüfekleri ve Rus beşlilerini, köy muhtarı ve ihtiyar heyetiyle birlikte okul öğretmenin evinde yaptıkları toplantıda, öğretmene de danışarak karar vermeyi sağlayan arka planı olmayan bir saflıktı bu.

Ankara’ya döndüğümde, haber ardımdan tez gelmişti; yeşil kasırga ablamların köye ulaştığında, teslim edilen onca çakaralmaz silah, eski tabanca ve tüfek ikna edememişti askerleri. Gülerken 32 dişiyle birden gülen, o en sevimli haliyle sempati dünyamın doruğundaki köy azası Şeyho, götürüldüğü karakolda kolu ve bacağı kırılmış olarak köylülere teslim edilecekti…

Vesile’nin çaresizliği

2012 yılı Mayıs ayıydı. Bir belgesel filmin çekimleri için gittiğimiz Diyarbakır’da, yolumuz bir dağ köyüne düşmüştü. Film ekibinin çekimler için köy içine indiği bir sırada, konuk olduğumuz yoksul Kürt evinin tek gözden ibaret odasında, 13 yaşındaki Vesile’yle yalnız kalmıştım. Üçü genetik bir hastalığa sahip, yedi çocuklu ailenin en büyüğüydü Vesile. Onunla, duvarları badanasız o küçük odanın ıssızlığında aramızda geçen iletişim, göğsümü tutuşturacak denli bir ateşin bütün bedenimi sarması gibiydi. Üçüncü sınıfa gittiğini öğrendiğim Vesile’yle, diyaloğumu duvardaki takvimin yazısı üzerinden kurmaya çalışmıştım. On üç yaşındaki bir kız çocuğunun, beyaz bir duvar önünde birkaç kelimeden mürekkep basit bir cümleyi okuyabilmek için, ıkına sıkıla çaresizce kıvrandığını görmemle buruk bir hezimete dönüşmüştü çabam. Kendisiyle iletişim kurmanın eğlenceli ve basit bir yolu olarak gördüğüm o birkaç kelimeyi okutmak, Vesile’ye ayaküstü bir işkence gibi gelmişti. Kalbi buruk Vesile’nin kızaran yanaklarındaki mahcubiyeti oracıkta görmezden gelmiş ve onun masum çaresizliğini bir bıçak yarası gibi göğsüme gömmüştüm. Sonradan öğrenecektim; onun ilkokula başlarken Kürtçe’den başka bir dil bilmediğini; sesleri bir uğultu gibi kulaklarına çarpan ve ne dediğini anlamadığı öğretmeninin Türkçe dışında konuşmayı yasak ettiğini… Vesile, henüz anasının karnındayken işittiği, doğduktan sonra da kulaklarını okşayan, ninnileriyle uyuduğu, ağıtlarıyla oyalandığı bir dilin çocuğuydu; O, çocuk ruhunu okşayan, anasının şefkatli dilinden mahrum, başka ve yabancı bir dile mahkûm kalarak öğrendiği Türkçe’siyle okumaya çalışıyordu duvardaki takvim yaprağını… 

***

Geçenlerde aralarında Antropolog Müge Tuzcuoğlu’nun da bulunduğu 19’u tutuklu, 27 kişinin yargılandığı 'KCK' davasında savunmalar alındı. Mahkeme heyeti, Türkiye'nin kurucu antlaşması Lozan’ı da (Madde. 39) çiğnemek pahasına, sanıkların Kürtçe yaptıkları savunmalar için “ne dedikleri anlaşılamamıştır” diyerek “kaçma şüphesi” gerekçesiyle tutukluluklarının devamına hükmetti…

Tarihin en büyük imparatorluklarından birini kurmuş köklü bir devlet geleneğinin, 21. yüzyılda sergilediği bu arkaik tutumun trajikomik hikâyesinin özeti... Devasa bir imparatorluktan hayatta kalmaya çabalayan bir ulus devlete geçiş travması; askeri cuntalarla beslenmiş bir rejim, ötekileri yok saymayı büyüklük, otuz yıldır akan kanı olağan gösterme çabasında bir zihniyet…

***

Bir büyük sonsuzluk evreninde, giderek soğuyup küçülmekte dünyamız. Biz görür müyüz bilmem. İşte böyle bir yeryüzünün kaynaklarını adil ve hakkaniyetli bir şekilde paylaşmasını bilecek kadar gelişmiş, gerçekten uygar olan ileri bir kuşağın çocukları eminim görecektir. Milyonlarca yıl öncesini bugünden araştıran sosyal antropoloji, gelecekte insanın insana hükmetmeden yaşayacağı bir dünyanın da bilimi olmaya devam edecektir. Ve işte, o günden geriye doğru baktığımızda, milyonlarca yıl öncesine varmadan önceki zaman çizelgesinin, 2012 yılını işaret eden noktasında tarih kitapları belki de şöyle yazacaktır:

“Ne dediği anlaşılamayan halk; Kürtler”

http://bianet.org/biamag/insan-haklari/142492-vesilenin-caresizligi

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1110103&CategoryID=99

Yusuf Nazım
Twitter : @yusufnazim