Cemal Paşa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cemal Paşa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ocak 2024 Çarşamba

Emeklinin ölüm yılı

Yusuf Nazım
T24 | 30 Ocak 2024

Onu, ilaç almak için beklediğim eczanenin önünde, arabanın camından bakarken gördüm.

Bölünmüş yolun ortasında, otların arasındaydı. Eğilip kalkıyor, yerden bir şeyler alıyor, ara sıra başını kaldırıp etrafa bakınıyordu. Belindekini sonradan fark ettim. Avuçlarıyla otları yoluyor, kucağındaki torbaya dolduruyordu.

Dikkatle onu izlediğimi gören yanımdaki esnaf, merakımı anlamış olacak ki;

“Bizim Ramazan.” dedi, “Emeklidir. Bir kaç günde bir gelir, yol kenarlarında yetişen turp otlarını, ısırgan otlarını ve diğer yenilecek bitkileri toplar.”

Ramazan’a bir kez daha baktım, arkasından bir kadın aynı hareketlerle onu izliyordu.

Esnaf devam etti;

“İnsanlar et yiyemeyince ot yemeye başladılar.”

*  *  *

 Emekliler...

 13,5 milyon can; nefes alan, acıkan, canı yanan, evladını özleyen, torununu seven, aybaşını iple çeken, yaşıyormuş gibi yapan milyonlar...

Bir zamanlar sırtlarında bu ülkenin yükünü taşıyanlar.

Kimi öğretmen, kimi memur, kimi işçi ya da çiftçi; hekimi, teknisyeni, mühendisi olarak yıllar yılı çalışmış; ömrünce can vermiş, alın teri dökmüş, göz nurunu akıtmış; üretmiş, beslemiş, değer katmış, yetiştirmiş...

Şimdiyse değersizler.

Tam da, bundan böyle yaşamak zamanı dedikleri anda acımasız bir kapana sıkışıp kalmışlar.

Bir süredir siyasal İslamcı, vahşi bir kapitalizmin çarklarındalar. Yaşayacakları en güzel zamanları, yıllardır bekleyen umutları, ertelenmiş hayalleri bu kötücül çarkların dişlileri arasında acımasızca öğütülmekte.

Posası çoktan çıkartılmış, artık yok hükmündeler.

Devletin eli emeklinin boğazında; sıktıkça sıkıyor, sıktıkça sıkıyor, sıktıkça sıkıyor...

Nasıl olsa örgütsüzler, üretim dışı kalmışlar; nasıl olsa din sosuna batırılmış vaatlerle çoktan dumura uğratılmış düşleri, kolayca gözden çıkarılabilirler. 

Nasıl olsa vicdanı yok rakamların, istatistikler iki dudak arasına sıkışmışlar.

Kanun hükmünde talimatlar, binlerce kez yinelenen vaatler, damardan verilen ayetler, hepsi hazırlar.

Tek bir düdük sesiyle emre amadeler.

Bakın, nasıl da koro halinde bağırıyorlar:

“Emekli et yerine ot yesin” diyorlar!

Emeklinin 26 yılda alacağı maaşı tek bir yılda huzur hakkı olarak cebe indiren şirket yöneticisi bürokrat bağırıyor;

“Et yemesin, ot yesinler!”

Devletin tepesine çöreklenmiş üçer beşer maaşlı, hayır hasenatçı beyefendiler; belediye parasıyla Amerikalara, Avrupalara gidip, bedavadan unvan peşinde koşan hanımefendiler avazları çıktığınca bağırıyor:

“Et yemesin, ot yesinler!”

Memleketin sırtına kene gibi yapışmış doymak bilmez zevat, bir eli yağda bir eli balda kapı kulu bürokrat; liyakatsiz memur, anlı şanlı yönetici, kibirli devlet adamları hep bir ağızdan bağırıyor:

“Et yemesin...”

Sigortasız, sosyal güvencesiz göçmen işçilerin sırtından palazlanan kan emicilerin cümlesi hep bir ağızdan tekrarlıyor:

“Ot yesinler!”

*  *  *

1 Kasım 1918.

Osmanlı Dünya Savaşından yenik çıkmış, toptan bir yok oluşun arifesindedir. Ülke topraklarının tamamının işgal edileceği konuşulmaktadır.

Posta ve Telgraf İdaresi yabancıların yönetimine verilmiş; limanlar, demiryolları ve ulaşım tamamen işgal devletlerinin kontrolüne geçmiş, maliye yönetimi Avrupalı devletlerin idaresine bırakılmış, dış borçlar ve mali gelirlerin kontrolü bile yabancı özel komisyonların denetiminde.

Turan macerası peşinde askeri kırdıran, Anadolu’yu Ermenilerden arındıran, halkı canından bezdirip Osmanlıyı sonu gelmez bir trajediye sürükleyen ittihatçıların kudretli liderleri; Enver, Talat ve Cemal Paşa pılısını pırtısını toplayarak o gece ülkeden kaçmıştır.

Akşam Gazetesi’ndeki köşesinde Refik Halid, geride yenilmiş, harap bir ülke bırakarak kaçan şanlı paşalara şöyle seslenir:

“Yaz başlangıcında sırtı karnına yapışmış, sarı, sıska, cansız birtakım tahtakuruları çıkar, iğne gibi vücudumuza batarlar, derimizi haşlarlar, kanımızı emerler, sonra sabaha karşı etli, canlı, iri yarı şuraya buraya kaçarlar… Galiba şafak attı, güneş doğuyor; tahtakuruları nereye?”

Kaleminin ucunu, mürekkep yerine zehre batıran yazar, bir devrin muktedirleri için zehir zemberek sözlerle devam eder:

“Vurdular, kırdılar; yaktılar, yıktılar; astılar, kestiler; kastılar, kavurdular; nihayet leşimizi meydanlara sererek yılan gibi kaçtılar; memlekete düşmanları sokarak üstümüzden aştılar… Eli sopalı, beli palalı, gözü kanlı paşalar damdan dama nereye?”

Şimdi siz, elinizde ayetler, dilinizden düşmeyen besmeleler, yıllar yılı vatandaşın sırtına basarak tırmandığınız sihirli kulelerinizde, halka yukarıdan bakan efendiler.

Neredeyse çeyrek asrı bulan iktidarınızın sonunda milyonlarca emekliye müjde diye ölüm yılı sunuyorsunuz.

Aslında biliyorum, sayınız göründüğü kadar hiç de çok değil. Hepi topu bir avuç soyguncu müteahhit, faizci bezirgan, yeni yetme zenginsiniz. Çevrenizde mafyacı, yandaş ihaleci, uyuşturucu baronu, haramzade, vurguncu bir elit. Memleketin sırtına yapışmış parazitler gibisiniz. Yıllar yılı halkın sofrasına çöktünüz; tıksırıncaya kadar yediniz, içtiniz, semirdiniz.

Fabrikaları kapattınız; madenleri, barajları, limanları ve marinaları sattınız; üniversiteleri hallaç pamuğu gibi dağıttınız. Güzide kurumların kapısına kilit vurup bilim yuvalarını çökerttiniz; halkın sesini boğmak için demokrasinin boynuna ilmik taktınız. Şehirleri ve kasabaları yağmalayıp parsel parsel sattınız. Ormanları, bağları, zeytinlikleri talan edip dereleri kuruttunuz. Doymadınız, ülkenin en güzel koylarına çöktünüz; el değmemiş her karış toprağına, son damla suyuna; parkına, bahçesine, ağacına kadar göz koydunuz. Gençlerin umudunu ve geleceğini yok ettiniz.

Nice umutlar kırıldı sayenizde, kaç can kurudu, nice ocaklar söndü ihtirasınızla? Sefil perişan oldu halk, kaçının ahını alıp günahına girdiniz?

Doymak bilmez iştahınız sakın ola ki kesilmesin, semirmeye devam edin beyler; görüyorum, yedikçe büyüyor, büyüdükçe şişiyor karnınız, lâkin yükseldikçe çürüyor kuleleriniz.

Merak buyurmayın efendiler, yükseldikçe daha da çürüyecek o kuleler. Bir gün gelecek, bu devir bitecek, şan şöhret balonlarınız bir bir sönecek; bu kulluk dönemi de sona erecek. Refik Halid’in yüz yıl önce dediği gibi, siz de diğerleri gibi pılınızı pırtınızı toplayarak çekip gideceksiniz.

Ne diyordu Refik Halid:

“Ziyafet bitti, fakat ağzınızı silmeden, elinizi yıkamadan, bir de acı kahvemizi içmeden efendiler nereye?”

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/emeklinin-olum-yili,43319

24 Nisan 2019 Çarşamba

Büyük felaketin ölüm öpücüğü

Yusuf Nazım
T24| 24Nisan 2019

Acılar kalbimizi, ihanetler ruhumuzu, yalanlar ise tarihimizi kanatır.

3 Haziran 1915.

İstanbul’da o gece, başka bir karadır. Taksim’den Dolmabahçe’ye inen yolun sağ tarafında askeri bir hastane uzanmaktadır. Gümüşsuyu’ndaki hastanenin karşısında, Azaryan Apartmanı sessizdir. Sanki elleriyle yüzünü kapatmış gibidir.

Ayazpaşa’daki haziran sıcağında, elleriyle yüzünü kapatmış binadan paltolu bir adam çıkar. 26 nolu apartmanın 3.katında, 11 nolu dairede kızı ve karısı ağlamaktadır. Polisler kollarına girmiştir. Saçları taranmış, traşlı, düzgün giysileri içindeki bu kişi Osmanlı Meclisi milletvekili, hukukçu, yazar, bir Ermeni’dir.  

*  *  *

Sene 1915, Haziran’ın ikisi.

İki arkadaş, az önce birlikte yemek yedikleri masada kâğıt oynamaktadırlar.

Birisi nam salmış bir Osmanlı paşası, diğeri bir Osmanlı mebusudur. Gecenin ilerleyen saatlerinde, ikisi ayağa kalkar, vedalaşırlar. Paşa, masa arkadaşının karşısına geçer, ona sarılır, yanağından öper. Sanki uzun bir yolculuğa uğurlar gibidir. O an göz göze gelirler. Diğeri, içinde garip bir ürperti hisseder. Bir anda aralarında sanki sessiz, soğuk bir duvar örülmüş gibidir...

Osmanlı paşasının adı Talat’tır; nam-ı diğer Talat Paşa. Onun, sarılıp yanağından öptüğü mebus ise, hukukçu bir Ermeni, edebiyatçı, yazar, ceza hukuku profesörü, Krikor Zahrab’tan başkası değildir.

Krikor Zahrab, ayrılırken Talat Paşa’nın ona niye sarıldığını, yanağına neden bir veda öpücüğü kondurduğuna şaşırır, bir anlam veremez. Bir gün önce, hakkında verilen tutuklama kararının altında Talat Paşa’nın imzası olduğunu da bilmez.

Hâlbuki 47 gün sürecek uzun bir yolculuk beklemektedir onu. Ilık bir haziran gecesinde, Pera’daki bir öpücükle başlayıp İstanbul’da, Azaryan Apartmanı’ndan tutuklanarak devam eden, Diyarbakır yolundaki Şeytan Deresi’nde sonlanacak olan bir ölüm yolculuğudur bu.

Yaklaşan büyük fırtınanın öncesinde
Solda Istanbul mebusu Krikor Zohrab, sağda Erzurum mebusu Vartkes Serengülyan
Aslında izleri 1911’lerde başlayan; dipten, sessiz ve ağır ağır Anadolu’nun içlerine doğru sokulan, bir ölüm fırtınasının kopmaya başladığı andır bu.

1908’de yıkılan ve baskıcı Abdülhamit istibdat rejiminin yerini alan 2.Meşrutiyet anayasal rejimi Osmanlı toplumuna görece özgürlükler getirmiştir. İstibdatın baskılarından yurt dışına kaçmış Osmanlı, Rum ve Ermeni aydınları ülkeye dönmüştür. Bunların içinde, Abdülhamit rejimine karşı İttihat Terakki Cemiyeti ile birlikte ortak mücadele eden birçok Ermeni aydını da vardır.

Enver, Talat ve Cemal Paşa üçlüsünün kontrolündeki İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin 1911 ‘deki gizli toplantılarında alınan kararlar; anayasal rejime geçilmesine önayak olmuş İttihat ve Terakki’nin 1912 de iktidara gelişi; aynı yıl yaşanan Adana’daki Ermeni katliamı, bu üçlünün 1.Dünya Savaşı’na girerek Osmanlı ülkesini, Türk-İslam eksenli bir hatta çekme planı, Adriyatik’ten Çin Seddi’ne bir imparatorluk hayali; turan yolunda Sarıkamış’ta kırdırılan on binler, Çanakkale’deki büyük direniş, Van bölgesindeki Ermenilerin Rus cephesine katılarak giriştiği işgaller… Anadolu’nun Ermenilerden ve Rumlardan arındırılması için yapılan planlar, gizli hazırlıklar; adım adım yaklaşan ve kopmaya ramak kalmış bir fırtına… 

Ve Gümüşsuyu’ndaki Azaryan Apartmanı’ndan başlayacak ölüm yolculuğunun 45 gün öncesine işaretlenen o meşhur tarih:

14 Nisan 2015!

İstanbul’daki Ermenilerin ileri gelen şahsiyetlerine yönelik bir tutuklama furyası başlamıştır. İçlerinde yazar ve gazeteciler, hekim ve eczacılar; şairler, sanatçılar, eğitimcilerin bulunduğu aydınlar topluluğudur bu. İlk gün 180 olan tutuklu sayısı, birkaç gün içinde 235’e, ilerleyen günlerde sadece İstanbul’da 2345’e ulaşacaktır. Tutuklamaların sevk edileceği yön, Ankara üzerinden Çankırı ve Ayaş’tır.

Artık beklenen o büyük fırtına kopmuş, ölüm yolculuğu başlamıştır…

*  *  *

Zohrab, o gece götürüldüğü Galatasaray Karakolu’nda bir tanıdıkla karşılaşır. Bu kişi yakın dostu, İttihat Terakkicilerle, onların ünlü paşalarıyla sıkı ilişkileri olan, üç dönem Erzurum milletvekilliği yapmış Varkes Serengülyan’dır.

Zohrab iyimserliğini korumaktadır. Karakoldan karısı Klara’ya şöyle yazar:

“Sevgili karıcığım; Konya’ya gönderileceğimi şimdi haber verdiler. Biliyorsun bu şehrin valisi benim arkadaşımdır ve bu sayede hiçbir zorlukla karşılaşmayacağımı tahmin ediyorum… Endişelenmeyin, hiçbir girişimde bulunmayın, kimseye bahsetmeyin.”

İki Ermeni milletvekili, Vapurla Haydarpaşa’ya geçirilirler. He ikisi de, halen 3.dönem milletvekilliği yapmakta olan bu insanlar İstanbul’da ikamet ettikleri halde, ne tuhaftır ki yargılanmak üzere Diyarbakır’a götürülmektedirler.

İkisi de Osmanlı vatanına bağlı Ermeni vekilleridir. Yaklaşan büyük fırtına öncesinde dostları, iktidardaki yakınları ve hatta bizzat Talat Paşa tarafından yurt dışına çıkmaları yönündeki yardım, destek ve telkinleri reddetmişlerdir. Başlayan fırtınaya rağmen Ermenilerin “Osmanlı devletinin refah ve mutluluğu” içinde yaşayabilecekleri konusunda iyimserdirler.

Öyle ki Zohrab, büyük fırtına bu kadar yaklaşmışken bile, Osmanlının savaşta galip çıkması için Ermenilerin ellerinden gelen her şeyi yapması yolunda çağrılar yapan bildiriler yazmış, bunları Patrikhane’ye yayınlatmıştır. Çeşitli yardım kampanyalar açarak, 100 yataklı bir sahra hastanesinin hibe edilesine de önderlik etmiştir. Bu çabaların içinde, yaralı askerlerin tedavisi için Anadolu’daki Ermeni hekim ve sağlıkçıların seferber edilmesini sağlamak da yer alacaktır…

Tanrının ellerine sığınan Ermeni vekil

4 Haziran günü Haydarpaşa’dan trenle yola çıktıklarında, öncekiler gibi Ankara üzerinden Çankırı veya Ayaş gideceklerini bildirirler. Sonradan bu güzergâh, Diyarbakır olarak değiştirilecektir.  

1915 sürgüne gönderilip öldürülen Ermeni aydınlarından bazıları
Diyarbakır yolculuğunda Zohrab’a neredeyse özel bir protokol uygulanır. Yol boyunca valiler, bürokratlar, milletvekilleri ve dostları ona konuk muamelesi uygular. İçlerinde, “otel sizindir” diye onu karşılayan otel işletmecisi, eski piyano hocası Soulier bile vardır. Dostları ve sevenleri tarafından, İstanbul-Diyarbakır yolculuğu, onu ağır ağır gelmekte olana kötü sondan uzak tutmak için adeta yavaşlatılır…

Krikor Zohrab yol boyunca karısına, dostlarına mektuplar gönderir, yapılan yanlışlığın bir an önce düzeltilmesi için ısrar eder. Bir zamanlar, İttihatçılara karşı Anadolu’da başlayan ayaklanmada, evinde sakladığı Halil Paşa’ya, son gece birlikte yemek yedikleri Dâhiliye Nazırı Talat Paşa’ya, Harbiye Nazırı Enver Paşa’ya; diğer meclis arkadaşlarına, Şeyhülislam’a, büyükelçilere… Karısından, yazdığı mektupları belirttiği kişilere, yakın dostlarına iletmesini, onların tavsiyelerin almasını ister. Cümlesi şöyle biter:

“… etrafında hala kaldıysa.”

Neredeyse hiç kalmamıştır! Eski dostlar hep yüz çevirmiş, oyalamış, Klara’nın etrafında hemen hemen yardım edecek kimse kalmamıştır. Zohrab her fırsatta yazmış, şifreli/şifresiz telgraflar göndermiş; Osmanlı Ülkesi’ne bağlılığını kanıtlamaya çalışmış, ortak ülkülerini anlatmış, uğraşmış, çırpınmış, didinmiştir.

Başka hiçbir umut ışığı, hiçbir dost eli, hiçbir çıkar yol kalmayınca, son çareyi ilahi kuvvetin insafına bırakmış, son olarak karısına “Tanrının ellerine sığındım, hepinizi öpüyorum.” diye yazmıştır…

Oysaki ilahların kudreti, tahminlerinden öte kötücül ve acımasızdır. Sürüklendiği bu ölüm yolculuğundan onu, Tanrı bile kurtaramayacaktır artık...

Şeytan Deresi cinayeti

19 Temmuz 2015, sabah 5 suları.

Bir saat önce Urfa’dan Siverek yönünde yola çıkan iki at arabası, beraberindeki atlı jandarmalar eşliğinde, Şeytan Deresi üzerindeki Şeytan Köprüsü girişinde dururlar. Arabacı, içinde Zohrab ve Varkes’in bulunduğu arabanın atlarını elleri titreyerek çözer, hızla uzaklaşır. Bir anda ölüm sessizliği kaplar ortalığı. Arkadan gelen diğer arabadakiler etraflarını sarar. Verilen bir işaret üzerine önlerindeki arabaya ateş etmeye başlarlar…

Varkes anında ölmüştür. Nasıl olmuşsa Zohrab sağdır ve arabanın içinde, şok geçirmektedir.

Güruhun lideri olduğu anlaşılan biri, arabaya tutunmaya çalışan Zohrab’ı sırtından yakalar, hızla aşağı savurur; ayaklarının altına alır, defalarca kez vurur, hınçla tekmeler. Bununla yetinmez, galiz küfürler ederek oradaki bir taşı alır, yerde kıvranmakta olan Zohrab’ın kafasına kaldırır vurur, kaldırır vurur, kaldırır vurur...

Kimisi şalvarlı, üniformalı; kimisi suratı kirli, kırçıl sakallı, tümü silahlı güruh, yerde inlemekte olan Zohrab’a yaklaşır. Önlerinde, başı taşla ezilmiş, can çekişmekte olan bir ceza hukuku profesörü, Osmanlı Meclisi milletvekili vardır. Bu onlar için hiçbir şey ifade etmez. Kanlar içindeki adama ifrit gözlerle bakarlar. Dört kişi silahlarını çıkarır, Zohrab’a doğru ateşlerler.

Sayıların baş edemediği bir felaket

Krikor Zohrab, 2.Meşrutiyet sonrasında umutluydu.

Kendini hem Ermeni, hem de Osmanlı olarak görürdü. “Osmanlı devletinin farklı kimliklerin, birbirlerinin farklılığını tanıyarak bir arada yaşaması temelinde var olacağına” inanırdı. 

Krikor Zohrab'ın Gümüşsuyu'ndaki Azaryan Apartmanı
Kendilerinin sonradan dâhil oldukları; çoğunun aceleyle, bazılarının üstünü dahi giymeye fırsat bulamadan çıktıkları Çankırı ve Ayaş yolundaki bu ölüm yolculuğundan sağ kurtulabilenlerin sayısı sadece 15-16 olacaktı.

Arkasından gelecek büyük sürgün ve kıyımdan ise yüzbinlerce Ermeni payını almaktan kurtulamayacaktı. Bu öylesine bir kıyımdı ki, yüz yıl geçse dahi sayılarla baş etmesi bile mümkün olamayacaktı.

Cemal Paşa anılarında 600 bin Ermeni’nin öldürüldüğünü yazarken, tarihçi Murat Bardakçı, 20 şehri hariç tutarak, 1 milyon Ermeni’den bahsedecek; Talat Paşa ise defterinde, 924 bin Ermeni’nin sürgüne gönderildiğini yazacaktı…
Yaz geldi ama ölüm de geldi

Krikor Zohrab. Ölümün soğuk elleri boğazına sarıldığında 54 yaşındaydı.

Yaz gelse de Büyükada’ya gitsek, denizinden, temiz havasından yararlansak, dinlensek diye düşünmüştü. Yaz geldi ama ölüm de geldi. Kendisini, İstanbul’dan başlayıp Konya, Adana, Halep üzerinden; Urfa, Diyarbakır yönünde ilerleyen bir ölüm yolculuğunda buldu.

Onu bu yolculuğa çıkaranlar, kâh zor günlerinde evinde sakladığı, kâh aynı masada yemek yiyip kâğıt oynadıkları, aynı meclis çatısı altında, aynı sıralarda, aynı komisyonlarda birlikte çalıştıkları; Aldülhamit istibdatına karşı birlikte mücadele ettikleri İttihat Terakki’li yol arkadaşlarıydı.

Pera’daki Cercle d’Orient Kulübü’nde, bir Osmanlı paşası tarafından onun yanağına kondurulmuş ölüm öpücüğü, Anadolu’nun bağrındaki bir milyondan fazla Ermeni’nin ölüm fermanı gibiydi sanki. O, bunun farkında bile olmadı, belki ihtimal dahi vermedi. Bütün iyimserliğiyle Ermenilerin, Osmanlı Devleti’nin güvenliği içinde huzura kavuşacağına inandı.

Urfa Diyarbakır arasındaki Şeytan Deresi’nde, Teşkilat-ı Mahsusa’nın adamları tarafından kıstırılıp başı ezilerek öldürülürken bunu fark etmiş miydi, bilinmez.

Ölümünden sonra, ailesinin yurt dışına çıkmasına izin verildi. Adı daima, Osmanlı-Ermeni toplumlarının birlikteliğini savunan bir Ermeni milletvekili, gazeteci, yazar, hukuk adamı, saygın bir insan olarak anıldı. Yüz yıl önce verdiği edebi ürünleri, konuşmaları, konferansları Ermenice olarak 22 cilt halinde yayınlandı. Eserleri 26 dile çevrildi.

Ölümün, o soğuk yüzünü gösterip ağır ağır yaklaştığı günlerde bile, hep ülkesinde kalmayı tercih etti. Başı ezilerek öldürülmeden bir gün önce, yakın arkadaşı, Urfa milletvekili Nedim Beyin konağında, kendileri için verilen yemekten sonra, gece yarısı bacadan odasına giren Mıgırdıç Utyelparyan’ın kaçırma teklifini dahi reddetti.

Ölümünden bir gün sonra, altın saati ve yüzüğü Urfa Pazarı’nda satışa çıkmıştı bile. Aynı pazardan satın alınan ve üzerinde baş harfleri ile kan lekeleri bulunan deri çantası ise Halep’te bir İngiliz’in elinde görüldü.

Eşi Klara’ya, 15 Temmuz’da Halep’ten gönderdiği mektubunda, “yolculuk boyunca yeni ayı iki kere gördüğünü” yazmıştı. Üçüncü kez göremedi.

Son mektubunun içine, vasiyetini de koymuştu.

Osmanlı-Ermeni ortak vatanı olarak gördüğü bu kutsal topraklar ona, bir mezar taşını dahi çok gördü…

Not: İlgilisi için kaynak; 1915 Bir Ölüm Yolculuğu, Krikor Zohrab /Nesim Ovadya İzrail, 2.Baskı

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/buyuk-felaketin-olum-opucugu,22337