Yusuf Nazım
T24 | 2 Temmuz 2026
13 yıllık liderliği boyunca Kemal Kılıçdaroğlu’nun, muhalefetin sistem tarafından ehlileştirilmesi ve kuruluş misyonundan uzaklaşması yönünde çok önemli rolü oldu.
Başkanlığının son günlerinde ve sonrasında onu koltuğa böylesine bağlayan neydi? Bireysel bir hükmetme arzusu mu, yoksa bir grup CHP elitinde öteden beri var olan iktidar olma ve çıkar hırsı mı? Yahut başka ve derin bir CHP’nin görünmez marifeti mi?
Ne olursa olsun o, ülkenin çeyrek yüzyılını çalan otoriter bir rejimin kullanışlı bir aparatı olmayı çoktan kabullenmişe benziyor. Sonuçta, unutmamak gerekir ki o, kendi adına hareket etmeyen biriydi. Çok önemli bir tarihsel dönemde, sosyal demokrasinin Türkiye coğrafyasındaki yol haritasında belirleyici bir rol üstlendi. Günahlarının bedelini sadece partisi değil, bütün Türkiye halkı ödedi, ödüyor.
Weimar’ın çöküşü: SPD ve Nazizmin
gölgeli yolu
Sosyal demokrasi bazen otoriterliği kurmaz; ancak kritik eşiklerde onu durduracak cesareti gösteremeyerek, otoriterizme giden yolun taşlarını sessizce döşer ve ona yol verir. Bu açıdan bakıldığında, Alman sosyal demokrasisinin politikaları iyi bir örnektir.
1933 yılında Almanya’da Adolf Hitler’in iktidara gelerek faşizmin kurumsallaşmasının tarihine baktığımızda, bunda Alman Sosyal Demokrasisinin önemli rolü olduğunu görürüz.
Almanya’da Sosyal Demokrat Parti (SPD) uzun yıllar Avrupa'nın en güçlü işçi partisiydi. Savaşa karşı bir parti olarak biliniyordu. Ancak Birinci Dünya Savaşı başlayınca Alman parlamentosu Reichstag'da savaş bütçesine destek verdi. Bu karar, Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht gibi isimlerin sert tepkisine yol açtı. Bu kırılma, sonraki yıllarda Alman solunun bölünmesine, Weimar Cumhuriyeti'nin zayıflamasına ve nihayetinde Hitler'in yükselişiyle sonuçlanacak bir süreci başlatacaktı.
Tarihçiler arasında SPD'nin Hitler'in yükselişinin “tek sorumlusu" olduğu konusunda bir görüş birliği yoktur. Ancak, Alman Sosyal Demokratlarının 1930’lardaki ittifak politikalarıyla Nazizmin iktidara gelmesindeki en belirleyici faktörlerden biri olduğu da yadsınamaz.
O yıllarda Alman Sosyal Demokratları, KPD (Komünistler) ile ittifak kurmayı reddetmiş, Hindenburg gibi statükocu figürleri "ehvenişer" diye desteklemişti. Bu olay, Hitler’in şansölye olarak tek adam haline gelmesinin önünü açmış ve demokratik parlamenter sistemin de sonunu getirmişti. Bu açıdan bakıldığında, Alman Sosyal Demokrat Partisinin bu tavrıyla Kılıçdaroğlu liderliğindeki CHP’nin politikaları arasında tarihsel bir paralellik kurmak olası.
Sokağı felç eden basiretsizlik
CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun, Kürt bölgelerindeki belediyelere atanan kayyumlar konusundaki tepkisizliği, dokunulmazlıkların kaldırılmasına "Anayasaya aykırı ama evet" demesi, Yenikapı mitingine katılarak rejime meşruiyet alanı açması, liyakat yerine statükoyu koruma refleksi ve "aman provokasyona gelmeyelim" diyerek sokağı ve demokratik tepkileri (örneğin İmamoğlu tutukluluğu sonrası toplumsal reflekslere karşı tutumu gibi) felç etmesi, SPD'nin Weimar Cumhuriyeti'ni faşizme teslim eden o pasif, kurumsalcı ve reaksiyonsuz tavrıyla benzerlik göstermektedir.
Bu kıyaslama, CHP’nin bugünkü tutumunun sadece yerel bir basiretsizlik örneği değil, sosyal demokrasinin yapısal bir "düzen içi uysallık" hastalığına sahip olduğunu göstermesi açısından önemlidir.
Tarih bazen kötülüğün yalnızca saldırganlardan değil, ona yeterince direnmeyenlerden de güç aldığını gösterir. Almanya'da savaş kredilerine onay veren sosyal demokrasi nasıl kendi tarihsel misyonundan uzaklaştıysa, Türkiye'de de anayasal kırılmalar karşısında etkili direnç göstermeyen CHP yönetimi otoriterleşme sürecinin önünde önemli bir set olma görevini yerine getiremedi.
Kuşkusuz, Kılıçdaroğlu'nun günahları, yalnızca onun kişisel kusurlarıyla ilgili değildir. Asıl olarak "kaçırılan tarihsel eşikler" açısından önemlidir. Çünkü anlatılan hikâye, bir siyasetçinin hatalarından ziyade, muhalefetin kritik anlarda aldığı kararlarla, Türkiye'nin rejim dönüşümünde üstlendiği roldür.
Almanya'da savaş karşıtı bir hareketin zamanla, savaş politikalarının savunucusuna dönüşmesi nasıl tarihsel bir kırılmaysa, Türkiye'de de Cumhuriyet'i ve demokrasiyi savunma iddiasındaki bir partinin kritik anayasal eşiklerde yeterli direnci göstermemesi benzer bir siyasal dönüşüm örneğidir.
Zira insanlık trajedisi, karanlığa biat edenlerden çok, ışığı taşımaya gücü yetmeyip yarı yolda bırakanların vebalinde gizlidir. Unutmamak gerekir ki, kimi zaman tarih, kötülük karşısında sessiz duranlar kadar, yeterince direnç göstermeyenlerin omuzlarında yükselir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
yusuf.nazim1@gmail.com