16 Temmuz 2026 Perşembe

İçimizdeki kahkahaya kıydılar

Yusuf Nazım
T24 | 7 Temmuz 2026

"Diktatörler mizahtan nefret eder çünkü gülünç duruma düşmek, güçlerini yok eder." – Milan Kundera

Bu ülkede yalnız düşünceler değil, kahkahalar da yargılandı. Çünkü iktidarlar bazen en çok gülen insanlardan korkar.

Sanat konuşan çocuklar

1971 yılının Eylül ayıdır. Ankara 1 Numaralı Mamak Askeri Cezaevi koğuşlarından birinde, iki genç insan zaman zaman bir araya gelip söyleşirler. Kimi zaman bir havalandırma sırasında volta atarken, kimi zaman bir ranza altı karanlığında sıcak çaylarını yudumlarken...

“Reis” der genç olanı, “biz edebiyattan geldik, edebiyattan…”

Nazım Hikmet’ten, Ahmet Arif'den bahseder; Bekir Yıldız'dan, Yaşar Kemal'den... Bilgesu Karasu'yu, Fürüzan'ı tartışır, Edip Cansever, Turgut Uyar, Cemal Süreya ve daha nicelerini...

Kendi kuşaklarının talihsizliğinden bahseder:

“Bu yeni kuşak, kültürden de nasibini alamadı. Örneğin, Beethoven'i doya doya dinleyemedi. Ayzenştayn’ın, Pudovkin'in filmlerini bile rahatça, tat alarak izleyemediler. Düşünsene, bir resim sergisini bile şöyle içlerine sindire sindire gezip görme olanağı bulamadılar. Yahu bu çocuklar, doğru dürüst âşık bile olamadılar... Büyük eksiklik bunlar... Büyük eksiklik...”

Dudaklarında sanata, edebiyata ve aşka dair naif sözcükler taşıyan bu delikanlı, bu konuşmadan 7 ay sonra, 25 yaşında devlet tarafından asılarak öldürülür.

Adı Deniz Gezmiş’tir.

Başını taşa çaptı(!)

3 Mart 1991, Ankara.

Konya-Adana yolu üzerinde, uzaktan, yekpare bir mezar taşı gibi görünen binanın bodrum katında; soğuk, nemli bir hücrede ölüm, var olmakla yok olmak arasındaki incecik çizgide bir kez daha sabırsızca dolanmaktadır…

Binadaki Emniyet Genel Müdürlüğü’nün Derin Araştırma Laboratuvarından (DAL) ürkütücü sesler gelmektedir. Boğuk, canhıraş, tüyler ürpertici seslerdir bunlar. Hücreden hücreye yankılanan, kulakları tırmalayan sesler…

Ankara Emniyeti’nin DAL hücrelerinden yükselen çığlıklar, ertesi günün gazete manşetlerinde bir ölüm haberine dönüşür.

Polis kayıtlarındaki gerekçesi, çoğu kez olduğu gibi kısa ve insafsızcadır. Gazete manşetlerinde de aynı kısa ve insafsızlıkta yer alır: “Başını taşa çarparak öldü.”

Evet, böyle der devletin kayıtları. Sorgu sırasında "yer gösterme/tatbikat" için dışarı çıkarıldığında kaçmaya çalışırken başını taşa çarparak ölmüştür genç!

Oysaki ölüm sebebinin "pankreas kanaması" olarak geçtiği Adli Tıp Kurumu raporu öyle demeyecektir. Onun, Derin Araştırma Laboratuvarının özel uygulamaları sırasında çığlıklarını duyanlar, tuvalete polislerin kollarında yürüyemeyecek halde sürüklenerek götürüldüğünü görenler, onca kötü muameleye tanık olanlar da öyle…

O bir emekçidir. Çıraklıktan yetişmedir. Emeğini, alın terini OSTİM’in atölyelerinde, Siteler’in sokaklarında emek sömürüsüne karşı; hak ve adalet için yoğurmuştur.

Bulunduğu her ortamda, çalıştığı her yerde sevilen, örgütlü, devrimci bir işçi önderidir.

O da diğerleri gibi, uzun olmayan ömründe kendisi için hiçbir şey istememiştir. Geleceğe, temiz bir ülke bırakmaktan başka hayali yoktur.

Devlet tarafından öldürüldüğünde 28 yaşındadır.

Adı İmran Aydın’dır.

Geleceğe miras kalanlar

68 ve 78 kuşağı böyleydi.

Ömürlerini, kendileri için hiçbir şey istemeden heder feda eden insanlardan oluşan bir kuşaktı. Kurdukları o büyülü düşlerden çocuklarına miras olarak bıraktıkları sadece kimi isimler oldu.

Özgür, Barış, Devrim, Umut, Deniz…

İmran Deniz Göktaş bu isimlerden biriydi.

Kendisine sorulma şansı olsaydı, devlet tarafından öldürülmüş iki insanın adını aynı bedende taşımak ister miydi, bilinmez

Ardılı olduğu kuşaklardan ona miras olarak kalan sadece isimler değildi. Ülkesine düşkünlük, insan sevgisi, dayanışma ruhu da bu mirasın parçasıydı.

Gençler tarafından düzenlenen bir yaz kampına destek için arandığında bir gösterisinin bütün gelirini, “alın sizin olsun” diyecek kadar yüce gönüllüydü.

Okuduğu İnşaat Mühendisliğini kendine uygun bulmayıp psikoloji okumuş, sinema ve televizyon alanında yüksek lisansa başlamıştı.

Kısa hayat yolculuğunun onu getirdiği yer gülmece olmuştu.

Komedyendi.

İçinden, güzel günlerle bezeli bir ülke geçiyordu.

Sözleri vardı hayata söyleyecek. Söyledikleriyse mizahtı, şakaydı, kahkahaydı.

Şaka da olsa, kelimeleri düşlerinin aynasıydı. Ve o, sahnedeki aynasını topluma tutuyordu.

Aynaya bakan herkes gülüyordu. Kendi düşkün, sefil, acınacak hallerine gülüyorlardı.

Baskının, zorun, adaletsizliğin karşısında kahkahaların gücüne güveniyordu. Alay ediyor, tiye alıyor, gülüyor, güldürüyordu. Otoriterliğin karanlığı, mizahın keskin ve aydınlık zekâsı karşısında tutunabilir miydi?

Adaletin yok olduğu; şiddetin, bastırmanın, zorbalığın zirveye çıktığı zamanlarda, kalabalıkların üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi oluyordu.

İşte böyle zamanlarda birilerinin çıkıp insanları güldürmesi gerekiyordu.

O çıktı ve bunu yaptı. Neşeye hasret kalmış insanları güldürdü; güldürürken düşündürdü.

Bazı kabuk tutmuş yaralara iğne batırdı. Yarası olan gocundu, unutanlar utandı, bilmeyenler öğrendi. Birkaç tomar kâğıtla anlatılacakları birkaç sözcüğe sığdırdı. Uzun uzun cümlelerle söylenecekleri, bir mimikle anlattı.

Kahkahanın suçu

Ülkesinin her mevsimi soğuk bir sonbaharı andırıyordu. Yeni gelen her gün hunhardı, acımasızdı.

Kimi zaman devlet o soğuk, o ürkünç, o yapışkan soluğuyla zehir zemberek bir fırtına gibi esiyordu. O ise esprilerini salonlara bırakıyordu. Kahkahalar sığmıyordu o zaman şehirlere.

Oysaki İhbarlar birer sansar gibiydi, bir telefondan bir telefona atladılar. Yarası olanlar boş durmadı, koşturdu. Hakkında bir linç kampanyası başlatıldığında yurt dışındaydı.

Acımasız bir günün şafağında kapısının kırılmasını beklemeden sevdiği ülkesine döndü.

Havalimanında yere ayak basar basmaz, devleti ona hoş geldin dedi!

Eline ters kelepçe, diline devletin mührünü vurdular.

Onu, içinde Karatepe geçen bir şehre götürdüler.

Günün 23 saati gün yüzü görmesin; sese, söze, ışığa hasret kalsın diye kuyu tipi bir cezaevinin karanlığına bıraktılar.

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/icimizdeki-kahkahaya-kiydilar,56055?_t=1783412215271



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

yusuf.nazim1@gmail.com