Yusuf Nazım
T24 | 7 Temmuz 2026
"Diktatörler mizahtan nefret eder çünkü gülünç duruma düşmek, güçlerini yok eder." – Milan Kundera
Bu
ülkede yalnız düşünceler değil, kahkahalar da yargılandı. Çünkü iktidarlar
bazen en çok gülen insanlardan korkar.
Sanat konuşan çocuklar
1971
yılının Eylül ayıdır. Ankara 1 Numaralı Mamak Askeri Cezaevi koğuşlarından
birinde, iki genç insan zaman zaman bir araya gelip söyleşirler. Kimi zaman bir
havalandırma sırasında volta atarken, kimi zaman bir ranza altı karanlığında
sıcak çaylarını yudumlarken...
“Reis”
der genç olanı, “biz edebiyattan geldik, edebiyattan…”
Nazım
Hikmet’ten, Ahmet Arif'den bahseder; Bekir Yıldız'dan, Yaşar Kemal'den...
Bilgesu Karasu'yu, Fürüzan'ı tartışır, Edip Cansever, Turgut Uyar, Cemal Süreya
ve daha nicelerini...
Kendi
kuşaklarının talihsizliğinden bahseder:
“Bu
yeni kuşak, kültürden de nasibini alamadı. Örneğin, Beethoven'i doya doya
dinleyemedi. Ayzenştayn’ın, Pudovkin'in filmlerini bile rahatça, tat alarak
izleyemediler. Düşünsene, bir resim sergisini bile şöyle içlerine sindire
sindire gezip görme olanağı bulamadılar. Yahu bu çocuklar, doğru dürüst âşık
bile olamadılar... Büyük eksiklik bunlar... Büyük eksiklik...”
Dudaklarında
sanata, edebiyata ve aşka dair naif sözcükler taşıyan bu delikanlı, bu
konuşmadan 7 ay sonra, 25 yaşında devlet tarafından asılarak öldürülür.
Adı Deniz Gezmiş’tir.
Başını
taşa çaptı(!)
3
Mart 1991, Ankara.
Konya-Adana
yolu üzerinde, uzaktan, yekpare bir mezar taşı gibi görünen binanın bodrum
katında; soğuk, nemli bir hücrede ölüm, var olmakla yok olmak arasındaki
incecik çizgide bir kez daha sabırsızca dolanmaktadır…
Binadaki
Emniyet Genel Müdürlüğü’nün Derin Araştırma Laboratuvarından (DAL) ürkütücü
sesler gelmektedir. Boğuk, canhıraş, tüyler ürpertici seslerdir bunlar.
Hücreden hücreye yankılanan, kulakları tırmalayan sesler…
Ankara
Emniyeti’nin DAL hücrelerinden yükselen çığlıklar, ertesi günün gazete manşetlerinde
bir ölüm haberine dönüşür.
Polis
kayıtlarındaki gerekçesi, çoğu kez olduğu gibi kısa ve insafsızcadır. Gazete
manşetlerinde de aynı kısa ve insafsızlıkta yer alır: “Başını taşa çarparak
öldü.”
Evet,
böyle der devletin kayıtları. Sorgu sırasında "yer gösterme/tatbikat"
için dışarı çıkarıldığında kaçmaya çalışırken başını taşa çarparak ölmüştür
genç!
Oysaki
ölüm sebebinin "pankreas kanaması" olarak geçtiği Adli Tıp Kurumu
raporu öyle demeyecektir. Onun, Derin Araştırma Laboratuvarının özel uygulamaları
sırasında çığlıklarını duyanlar, tuvalete polislerin kollarında yürüyemeyecek
halde sürüklenerek götürüldüğünü görenler, onca kötü muameleye tanık olanlar da
öyle…
O
bir emekçidir. Çıraklıktan yetişmedir. Emeğini, alın terini OSTİM’in
atölyelerinde, Siteler’in sokaklarında emek sömürüsüne karşı; hak ve adalet
için yoğurmuştur.
Bulunduğu
her ortamda, çalıştığı her yerde sevilen, örgütlü, devrimci bir işçi önderidir.
O da
diğerleri gibi, uzun olmayan ömründe kendisi için hiçbir şey istememiştir.
Geleceğe, temiz bir ülke bırakmaktan başka hayali yoktur.
Devlet
tarafından öldürüldüğünde 28 yaşındadır.
Adı
İmran Aydın’dır.
Geleceğe miras kalanlar
68
ve 78 kuşağı böyleydi.
Ömürlerini,
kendileri için hiçbir şey istemeden heder feda eden insanlardan oluşan bir
kuşaktı. Kurdukları o büyülü düşlerden çocuklarına miras olarak bıraktıkları
sadece kimi isimler oldu.
Özgür,
Barış, Devrim, Umut, Deniz…
İmran
Deniz Göktaş bu isimlerden biriydi.
Kendisine
sorulma şansı olsaydı, devlet tarafından öldürülmüş iki insanın adını aynı
bedende taşımak ister miydi, bilinmez
Ardılı
olduğu kuşaklardan ona miras olarak kalan sadece isimler değildi. Ülkesine
düşkünlük, insan sevgisi, dayanışma ruhu da bu mirasın parçasıydı.
Gençler
tarafından düzenlenen bir yaz kampına destek için arandığında bir gösterisinin
bütün gelirini, “alın sizin olsun” diyecek kadar yüce gönüllüydü.
Okuduğu
İnşaat Mühendisliğini kendine uygun bulmayıp psikoloji okumuş, sinema ve
televizyon alanında yüksek lisansa başlamıştı.
Kısa
hayat yolculuğunun onu getirdiği yer gülmece olmuştu.
Komedyendi.
İçinden,
güzel günlerle bezeli bir ülke geçiyordu.
Sözleri
vardı hayata söyleyecek. Söyledikleriyse mizahtı, şakaydı, kahkahaydı.
Şaka
da olsa, kelimeleri düşlerinin aynasıydı. Ve o, sahnedeki aynasını topluma
tutuyordu.
Aynaya
bakan herkes gülüyordu. Kendi düşkün, sefil, acınacak hallerine gülüyorlardı.
Baskının,
zorun, adaletsizliğin karşısında kahkahaların gücüne güveniyordu. Alay ediyor,
tiye alıyor, gülüyor, güldürüyordu. Otoriterliğin karanlığı, mizahın keskin
ve aydınlık zekâsı karşısında tutunabilir miydi?
Adaletin
yok olduğu; şiddetin, bastırmanın, zorbalığın zirveye çıktığı zamanlarda,
kalabalıkların üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi oluyordu.
İşte
böyle zamanlarda birilerinin çıkıp insanları güldürmesi gerekiyordu.
O
çıktı ve bunu yaptı. Neşeye hasret kalmış insanları güldürdü; güldürürken
düşündürdü.
Bazı kabuk tutmuş yaralara iğne
batırdı. Yarası olan gocundu, unutanlar utandı, bilmeyenler öğrendi. Birkaç
tomar kâğıtla anlatılacakları birkaç sözcüğe sığdırdı. Uzun uzun cümlelerle
söylenecekleri, bir mimikle anlattı.
Kahkahanın suçu
Ülkesinin
her mevsimi soğuk bir sonbaharı andırıyordu. Yeni gelen her gün hunhardı,
acımasızdı.
Kimi
zaman devlet o soğuk, o ürkünç, o yapışkan soluğuyla zehir zemberek bir fırtına
gibi esiyordu. O ise esprilerini salonlara bırakıyordu. Kahkahalar sığmıyordu o
zaman şehirlere.
Oysaki
İhbarlar birer sansar gibiydi, bir telefondan bir telefona atladılar.
Yarası olanlar boş durmadı, koşturdu. Hakkında bir linç kampanyası
başlatıldığında yurt dışındaydı.
Acımasız
bir günün şafağında kapısının kırılmasını beklemeden sevdiği ülkesine döndü.
Havalimanında
yere ayak basar basmaz, devleti ona hoş geldin dedi!
Eline
ters kelepçe, diline devletin mührünü vurdular.
Onu,
içinde Karatepe geçen bir şehre götürdüler.
Günün
23 saati gün yüzü görmesin; sese, söze, ışığa hasret kalsın diye kuyu tipi bir
cezaevinin karanlığına bıraktılar.
https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/icimizdeki-kahkahaya-kiydilar,56055?_t=1783412215271
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
yusuf.nazim1@gmail.com