18 Mayıs 2026 Pazartesi

Eurovision’dan Gazze’ye Avrupa’nın vicdan aynası

Yusuf Nazım
T24 | 18 Mayıs 2026

Bir uygarlık, insan haklarını yalnızca düşmanına karşı savunuyorsa,
o artık ahlaki bir ilke değil, jeopolitik bir araçtır.

Dünyada son birkaç yılda yaşananlar, Avrupa ve Amerikan merkezli medeniyet algısının yeniden sorgulanmasına sebep oldu. Her iki kıtada beyaz adamın yüzyıllardır sürdürdüğü kolonyalizme dayalı karanlık geçmiş yeniden görünür hâle geldi. “Medeniyet” örtüsüyle gizlenen kanlı tarih artık daha yüksek sesle sorgulanıyor.

Rusya'nın Ukrayna'yı işgali ve İsrail'in yetmiş yıldır işgal ettiği toprakları genişleterek Gazze'de uyguladığı soykırım bir turnusol kâğıdı gibiydi.

Bir yanda Rusya’ya karşı yükselen ahlaki öfke; kültürel boykotlar, dışlanan sanatçılar, yasaklanan konserler… Öte yanda Gazze’nin yıkımı karşısında korunan bir İsrail ve susturulan protestolar…

Diğer yanda: Gazze’deki işgal ve soykırımın mimarı İsrail’e karşı gösterilen hoşgörü, kültürel etkinliklerde korunma, Eurovision’a katılım, protestocuların susturulması gibi ayrıcalıklı tavır.

Kaçınılmaz olarak şu soruları gündeme getirdi:

Sahi, “medeniyet” bunun neresinde?

Avrupa gerçekten insan haklarını mı savunuyor, yoksa yalnızca kendi politik hizasını mı koruyor?

Soykırımın aynasında medeniyetin iki yüzü

Geçmişle karşılaştırıldığında Avrupa ilk kez savaş nedeniyle bir ülkeye kültürel izolasyon uygulamıyor; ama ilk kez bunu “evrensel ahlak” diliyle pazarlıyordu.

İtalya’daki bir üniversitede Dostoyevski semineri iptal ediliyor, Ukrayna’da Leo Tolstoy müfredattan çıkarılıyor, Rus klasiklerine yönelik kültürel ambargo konuyordu.

Kültür kırımı müzik alanında da aynıydı. Pyotr Ilyich Tchaikovsky’nin Avrupa’daki bazı orkestralarda eserleri programdan çıkarılırken, orkestra şefi Valery Gergiev tüm görevlerinden uzaklaştırılıyor, Münih Filarmoni ile ilişkisi kesiliyordu. Anna Netrebko ise Opera programlarından dışlanarak siyasi açıklama yapmaya zorlanıyordu. Avrupa’nın kültür ve sanat alanındaki ırkçılığı bilim dünyasına da sıçrıyor; Rus akademisyenlerle işbirlikleri askıya alınıyor, Avrupa araştırma ağlarında dışlamalar yaşanıyor ve bazı üniversiteler Rus kurumlarıyla ilişkilerini donduruyordu.

Böylece dünya, Putin’i cezalandırırken bazen Çehov’u yasaklayan, kimi yerde Tolstoy’u linç eden, bazen de Çaykovski’yi mahkûm etmekten geri kalmayan bir “medeni Avrupa”ya tanık oluyordu.

Medeniyetin aynasının kırıldığı yer: Gazze

Sıra, İsrail’e gelince bambaşka bir Avrupa görmekteydik. Seksen yıldır Filistin topraklarının işgalini genişleterek; kanla, ölümle, katliamla, soykırımla bugüne gelen İsrail'e karşı ikiyüzlü bir sessizlik içindeki Avrupa’dan bahsediyoruz. İşte o Avrupa, aynı utanılası çifte standardı Eurovision Şarkı Yarışması'nda da göstermekten geri kalmıyordu.

“Medeni Avrupa” ayrımcılığını bir kez daha net olarak ortaya koyarken şaşırtmıyor. EBU, “ahlaki refleks” göstererek, tereddütsüz şekilde Rusya’yı yarışmadan çıkarırken, İsrail’in Eurovision’a katılımına onay veriyordu.  Rusya'ya karşı uygulanan kültürel ambargoya rağmen İsrail kurumsal olarak korunuyor, uluslararası alanda Rus sanatçılar hedef haline getirilirken İsrailli sanatçılara resmi olarak neredeyse sınırsız bir tolerans tanınıyordu.

Bu ikiyüzlü, çifte standartlı uygulamaya itiraz eden başta İspanya, Hollanda olmak üzere İrlanda, Slovenya ve İzlanda’nın ise, ahlaki ve etik açıdan oldukça anlaşılır boykot gerekçeleri vardı:

İsrail’in katılımı konusunda şeffaf davranmamak, “tarafsızlık” ilkesini ihlal etmek ve Rusya konusunda aldığı tavırla çelişmek.

EBU’nun kararına bazı sanatçılar ve delegasyonlar tarafından da itiraz ediliyor, yarışmanın izleyici kitlesi ise önemli oranda düşüyordu.

Eurovision: Bir barış masalı mı, yoksa endüstriyel propaganda mı?

1950’de kurulan ve ilk yarışmasını 1956’da düzenlenen Eurovision Şarkı Yarışması, II. Dünya Savaşı sonrası Avrupa’yı “kültürel birlik” etrafında toplama projesiydi. Avrupa Yayın Birliği (EBU) tarafından organize edilen etkinlikle, ortak Avrupa kimliği altında televizyon teknolojisinin yayılması ve savaş sonrası sözüm ona bir “medeniyet vitrini” oluşturmak amaçlanmaktaydı.

Oysaki onun tarihi, Eurovision’ın, hiçbir zaman yalnızca müzikten ibaret olmadığını, zamanla daha çok Avrupa’nın kendini dünyaya anlatma biçimine dönüştüğünü gösterecekti.

Zira üzerindeki parıltılı yaldızlar ve gösterişli cila kazındığında, altından Jeopolitik oy blokları, devasa sponsorluk ve reklam ekonomisi, LGBT temsili üzerinden sahte bir “özgürlük vitrini”, kültürel endüstri mantığı ile milyarlarca euroluk yayın ekonomisi çıkacaktı.

Bugün, EBU'nun kuruluşundaki savaş sonrası barış ideali küresel medya markasına; kültürel birlik söylemi sponsorluk ekonomisine dönüşmüş; Avrupa halklarının yakınlaşması idealinin yerini, dünya ötekilerinin acıları pahasına, kendi güvenlik ve konfor alanlarını koruma güdüsü almıştır. Keza ortak insanlık vurgusu görünmez olmuş, bunun yerini de seçici ahlak ile refleks almıştır. Avrupa’nın “medeniyet” dili ile medya-kültür endüstrisinin ekonomik çıkarları birbirine karışmış, insan hakları söylemi ise kimi zaman piyasa değeri kadar savunulur olmuştur.

Bugünden bakıldığında artık, Eurovision’un kültürel bir idealden ziyade, jeopolitik ve ekonomik bir marka alanına dönüştüğü görülür.

Bu çerçevede oluşan ekonominin büyüklüğü; yayın hakları, dijital izlenme oranları, şehir turizmi, reklam, sponsorluk ve oylama gelirleri ile birlikte yüz milyonlarca euroluk bir medya ekonomisi anlamına geliyor.

Kötücül aklın modern yüzü: Avrupa’nın “medeniyet” maskesi

Avrupa’nın medeniyet anlatısı üç temel sütuna dayanmaktaydı: İnsan hakları, demokrasi ve özgürlük.

Bu üç temel kolonun çökmesiyle Avrupa'nın medeniyet miti de tarihe karışmış oluyor. Artık bunların yerini jeopolitik çıkar, sermaye dolaşımı, güvenlik devleti ve çifte standart almış durumda.

Dikkatle bakıldığında, Avrupa’nın “evrensel ahlak” iddiasının aslında, güç merkezli bir seçicilik olduğu çok açık olarak görülmekte. Bu aslında Eurovision ya da Avrupa’nın ikiyüzlülüğü değil; modern “medeniyet” anlatısının ahlaki çöküşüdür.

Avrupa merkezli modern kötülük artık barbar görünmüyor. Takım elbise giyiyor, insan hakları bildirgesi okuyor ve sonra çocuk ölümlerini “yan etki” diye açıklıyor.

Sermaye ile iç içe geçmiş devlet aygıtları, medya, kültür endüstrisi, güvenlik bürokrasisi aynı mekanizmanın parçaları durumunda.

“Yanlış hayat doğru yaşanmaz.”

Bugün, Gazze’deki kirli, ölümcül karanlık sürerken, Avrupa’nın Eurovision sahnesinde parlayan ışıklar gözleri kör etmiş gibi.

Bir yanda notaların, ritimlerin ve melodilerin eşliğinde yükselen alkışlar, öte yanda enkaz altından kulakları tırmalayan çığlıklar.

Bir tarafta, Akdeniz’in öte ucunda çocukları yanan bir ülke, beri tarafta sahnede barış şarkıları söyleyen bir Avrupa.

İnsan sormadan edemiyor:

Avrupa’da medeniyet dedikleri şey, yalnızca iyi aydınlatılmış bir sahne dekorundan mı ibaret yoksa?

Ne demiş Adorno: “Yanlış hayat doğru yaşanmaz.”

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/eurovisiondan-gazzeye-avrupanin-vicdan-aynasi,55264?_t=1779054666379