7 Nisan 2013 Pazar

Kitabın Ege'deki Yolculuğu : İzmir Kitap Fuarı



18. İzmir Kitap Fuarı Başlıyor
20 – 28 Nisan 2013, Kültür Park



TÜYAP Tüm Fuarcılık Yapım A.Ş. ve Türkiye Yayıncılar Birliği işbirliği ile bu sene on sekizincisi düzenlenen İzmir Kitap Fuarı 20-28 Nisan 2013 tarihlerinde Uluslararası İzmir Fuar Alanı’nda okurlarla buluşmaya hazırlanıyor.

"Doğa-insan ilişkisi, Yusuf Nazım’ın öykülerini canlı ve çarpıcı kılan en önemli özelliklerinden biri. Çünkü onun öykülerindeki gidilmedik, bilinmedik uzaklıktaki doğa, bütün çekilen, çektirilen acıları, baskıları, işkenceleri görüp duyandır. Bilene, bilmeyene de yayacak olan odur. Rüzgarlarıyla, fırtınalarıyla, tipileriyle yapacaktır bunu. Görene, görmeyene, duyana, duymayana Yusuf Nazım’ın öykülerinin eşliğinde ulaştıracaktır."   Adnan Özyalçıner
340 yayınevi ve sivil toplum kuruluşunun katılımıyla düzenlenecek olan fuarda dokuz gün süresince söyleşi, panel, şiir dinletileri ve çocuk programlarıyla yaklaşık 100 etkinlik gerçekleştirilecek.

Onur Konuğu olarak çevirmen ve yazar Ahmet Cemal’in belirlendiği 18. İzmir Kitap Fuarı 20 Nisan’da kapılarını kitap okurlarına açıyor. 1942 yılında doğumlu olan Ahmet Cemal Sankt Georg Avusturya Lisesi'ni ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirerek çevirmen olarak dünya edebiyatının önemli isimlerini Türkçe’ye kazandırmıştır. Uzun yıllar estetik, sanat tarihi, tiyatro tarihi ve çağdaş tiyatro üzerine dersler veren Ahmet Cemal, öykü, deneme, makale ve şiir kitapları yazmıştır. Halen Cumhuriyet gazetesinde köşe yazarlığı yapmaktadır.

Fuar alanına girişin ücretsiz olduğu İzmir Kitap Fuarı, her gün saat 11.00-20.00 arası, kapanış günü olan 28 Nisan 2013 tarihinde ise 11.00-19.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir.

Kızak kitabı imza etkinliği
28 Nisan, Pazar, Saat: 13.00 - 16.00
Evrensel Basın Yayın standı

Kızak, ön kapak

Kızak, arka kapak

9 Mart 2013 Cumartesi

Düşümdeki Uçurtma



Akdamar Adası'nda bir düş

Yusuf Nazım
Cumhuriyet /8 Mart 2013


Bir hastalık düşünün; ortaya çıkmak için sadece erkek çocukları seçsin! Bir hastalık düşünün; çocuklarında ortaya çıkan ölümcül hastalığın sebebi sadece kadınlar olsun! Bir hastalık düşünün; çocukları hasta olacak korkusuyla genç kızlar âşık olmaktan ve sevmekten korksun! Ve bir hastalık düşünün ki, hücrelerinde taşıdığı kötülüğü nesilden nesile aktardığı gerekçesiyle kadınlar suçlansın ve günahkâr sayılsınlar.

Duchenne Muscular Distrofi. Kısa adıyla Duchenne, ya da DMD… Bu hastalığın uğradığı yaşamlara dair dünyada yapılan ilk belgesel : Düşümdeki Uçurtma

Sadece erkek çocuklarda ortaya çıkan genetik bir kas hastalık. İkiyüzden fazla çeşidi bulunan nöromüsküler hastalıktan bir tanesi; Hastalığın bir-iki yaşlarında kaslarda zafiyet şeklinde kendini göstermesi, 8-10 yaşlarında tekerlekli sandalyeli bir yaşam, iyi bakım koşulları sağlanamazsa; omurga eğriliği, solunum ve beslenme sorunları… Derken erken yaştan gelen  ölümler… Erkeğin güç olarak görüldüğü bir toplum, daha çok erkek çocuğa sahip olma dürtüsü, bilgisizlik, cehalet ve kaderle avunulan hayatlar.
Hayal içinde koşuyorlar İba Köyü'nün çocukları

Ve kadınlar. Ve ekinde, tütünde, pazardaki kadınlar... Erkeğine sağlam bir erkek çocuk veremeyen kadının bahtsızlığı; töre tarafından kuşatılmışlık, yalnızlık, tükenmişlik… Sağlıklı bir erkek çocuk hayali peşinde koşarken ikinci, üçüncü, dördüncü hasta çocuklar… Bakımsızlık, yetersiz sağlık hizmetleri, çaresizlik içerisinde kıvranan kadınlar, peş peşe gelen ölümler…

İşte, bedenlerinde böyle bir kötülüğü taşıyan erkek çocuklarla, onların ailelerinin gizli kalmış hayatlarına yolculuktu bizimkisi. Hayallerimizi serbest bırakarak özgürleştirdiğimiz ve bir uçurtmanın kuyruğuna takarak devam ettiğimiz yolculuk... Diyarbakır’dan başlayan, Batman’dan devam eden ve Van’da noktalanan bir hikâye...

Çokça hayalleri vardı bu yolculuğun. Kentlerin ve kasabaların ücra köşelerinde unutulmuş, bir köşeye kıstırılmış, hayat tarafından yok sayılmış çocuklarla kurulmuş düşler. Ve bu düşleri gerçeğe dönüştürmek üzere çıkılan yolculuklar.
Bir anıt kalacak belki Hasankeyf'te...

Yolcuğun ilk durağı Diyarbakır. Tarihi adıyla Amida. Veysi ile Keçiburcu’na tırmanıp Hevsel Bahçelerini izleyebilir miydik? Gidenleri vardı bu kentin; Mardin Kapı’dan, Dağ Kapı’dan, Urfa Kapı’dan, Yeni Kapı’dan. On Gözlü Köprü’süden geçip Deliller Hanı’nda bir tas su içebilir miydik? Dört Ayaklı Minaresi’nde mola verip, Surp Giragos Kilisesi’nde dilekte bulunabilir miydik?

Batman’da sular altında kalacaktı Hasankeyf. Beşiri ilçesinde, Distrofin üretemeyen kaslarıyla odalarına hapsolmuş Ata ve Hamza kardeşler. Dicle’nin sularına bırakıp kayıklarımızı, Hasankeyf’in zirvesine bir saygı tırmanışı yapabilir miydik? Göğsümüzde üç dilde yazılmış dövizlerimiz, Hasankeyf sular altında kalmasın, çocuklar ölmesin diye, dünyaya bir selam gönderebilir miydik?

Depremin yıktığı Van’dı son durağımız. Ve yaralı kentin düşleri gibiydi hayallerimiz. Lakin her şeye karşın umudumuz çoktu. Sevgili Kadir’imizle düşlerimizdeki uçurtmayı Akdamar Adası’nın zirvesinden uçurabilir miydik?

Bütün soruların yanıtları, yönetmenliğini Gülsün Sarıoğlu’nun yaptığı ve galasını 25 Şubat 2013 günü Cemal Reşit Rey Salonu’nda gerçekleştiren Düşümdeki Uçurtma belgesel filminde saklı. Film, görkemli bir galadan sonra, umudu uçurtmanın kuyruğunda asılı olarak yeni yolculuklara hazırlanıyor. İyi yolculuklar sana Düşümdeki Uçurtma.

Yusuf Nazım

21 Şubat 2013 Perşembe

Haber değeri yüksek ölümler eksik olsun hayat!

Yusuf Nazım
Radikal/21 Şubat 2013

 
Kırık bakışlarıyla, soluk bir fotoğrafta gördüm onu geçende. Vakitsiz gelen bir ölümün soğuk silueti vardı yüzünde. Ebediyen susmuştu. Çepeçevre sarmış bedenini tahta bir tabut ve daracık bir kefen bezi içinde…
 
Altında bir yazı : “Ajansları yalanlayan fotoğraf!”

Öylesine baygındı ki bakışları... Sanki, başka bir dünyanın aralığından bize bakar gibiydi. Sanki, başka bir dünyayı aralar gibiydi bakışları. Göğsünde bereleri, etleri morarmış, şakağı kızıl, kurumuş kan içinde…

“Diyarbakır’da, polise atmak isterken elinde patlayan bombayla ölen gencin haberini yapan Cihan Haber Ajansı, Anadolu Ajansı, İhlas Haber Ajansı ve Doğan Haber Ajansı'nı yalanlayan fotoğraflar..” diye devam ediyordu haber…

Ölümse eğer kalbimizi kıran, haberin değeri yüksek olsa da neye yarar. Bir ölünün cansız bedeninden çıkan yalan haber, nasıl bir bombaya dönüşür? O bomba, nerede ve nasıl patlar? Haber ajanslarında kaç reyting yapar? Ne tür bir hasara döner toplumun vicdanında?

“Otopsi raporunda, yaşamını yitiren 18 yaşındaki Şahin Öner'in ezilerek öldüğü anlaşılmıştır.”

Ölüler yalan söyler mi sizce? Ölüm, hangi suretiyle doğrularsa bir haberi, o haber manşet olur?

Şahin Öner… Diyarbakırlıydı, gençti, yurttaştı. Büyüdüğü toprağın çocuğuydu o. Ağrıları çoktu. Bu yüzden, belli ki öfkesi de vardı. Öğrenciydi. Üniversitede okuyordu. Yaşasaydı, bu ülkeye yurttaş olmaya devam edecekti. Belki bir ressam, bir yazar, bir sanatçı; bir öğretmen olacaktı… Belki de onuruyla ekmeğini taştan çıkaran bir emekçi... Belli ki haksızlığa karşı damarlarındaki kan, biraz deli akıyordu. Belki dili başkaydı, Kürt’tü. Fark etmez, Türk’de olabilirdi. Mutlaka hayalleri vardı, öfkesi, soluk soluğa nefesi, umutları ve düşleri… Ölüsü bir polis panzerinin altından çıkarıldı…

Haber değeri yüksek ölümler eksik olsun hayat

Haber değeri yüksek ölümler eksik olsun hayat. Kim sevinebilir ölü ele geçirilmiş hayatlara. Siz, taraf tutan ölüler gördünüz mü hiç? Ya hayatlarını yarım bırakarak çekip giden çocuklar? Onların suskun ve aralık bakışları, medyaya servis edilen haberlerin yerine geçer mi? Ölü bir bedenin söyledikleri, tekzip etmeye yeter mi sizce manşetleri? 

Şahin Öner.. Diyarbakırlıydı, Kürt’tü, dili başkaydı… Ne fark eder ki, Türk’de olabilirdi. Bir Karadenizli, ya da Egeli… Hoş, Türk olsaydı aynı kaderi yaşar mıydı, bilinmez. Öfkesi sokağa taştı diye panzerler üstüne kalkar mıydı? Diyelim kaza oldu, hastane yerine karakola gider miydi? Farz edelim, başka bir coğrafyada yaşasaydı Şahin, aceleyle eline bomba tutuşturulup bilcümle ajanslar, 4 sütun üzerine manşet atar mıydı?
/*
Şubat tatili de bitti. Çocuklar okullarıyla buluştular. Yarım kalan derslerine devam ettiler. Üniversiteler cıvıl cıvıl, yakında baharı karşılayacaklar… Şahin Öner okuluna gidemedi, bir daha gidemeyecek! Yeni bir baharı olmayacak onun. Hocaları, arkadaşları onun gülümseyen asi yüzünü okul sıralarında bir daha göremeyecekler…

Diyarbakır ilinin valisi mi? Onun da çocukları vardır muhtemelen. Onlar okula gittiler, hep gidecekler. Onların sıraları boş kalmayacak. Sevimli, şımarık ya da asi yüzleriyle öğretmenlerine zekice sorular sormaya devam edecekler. Şahin Öner soramayacak! Onun hayata sorduğu bazı sorular vardı, karşılıksız kaldı. Başka sorusu olmayacak…

O ilin emniyet müdürü, o panzerin sürücüsü; onların bağlı bulunduğu genel müdür ya da onun da bağlı olduğu bakan! Onların da çocukları vardır. Hepsi, en sevimli halleriyle güle oynaya koştular okul sıralarına. Onların çocuklarından biri, serseri bir polis panzerinin altında kalmadı, kalmayacak. Kazara bir şey gelse başlarına, sürücü, memur, müdür ya da vali, bil cümle zevat; üstünü örtmek için el ele verip medyaya yalan haber salmayacak.

Sanatçısına, sürmanşet “şerefsiz” diyen, çatal fırlatan bir yayıncılık. Devran döndüğünde süklüm püklüm pişmanlık dileyen, arsız, utanmasız bir güruh. Karanlık ve gizli odakların servis edilen haberlerini gazetecilik sanan bir zavallılık. Yalan ve linç kültürüyle beslenen ajanslar, kanallar, medya yöneticileri; onların da çocukları var. Şubat tatili bittiğinde, yumuşak ve sıcak ellerinden tutarak, okul sıralarına uğurladılar, hep uğurlayacaklar. Yeridir, arkalarından el bile sallayacaklar.

Ya Şahin Öner? O, başka bir yolun yolcusuydu. Onun yakınları, 12 Şubat günü, soğuk bir tabutun altından omuz vererek yürüdüler. Anne ve babası çocuklarını, sıcacık okul sıraları yerine, üzerinde ağıtların yakıldığı karlı ve donmuş toprağa uğurladılar. Bu onun son yolculuğu oldu…

Şahin Öner gerçekte nasıl öldü, kim bilir çoğu merak bile etmediler. Kalbi atmış, sokağa çıkmış, izinli ama izinsiz bağırmış, çağırmış… Panzerler niye çocukların üstüne yürümüş, sormadılar. Ne bir emniyet müdürü açığa alındı, ne de memur sorgulandı. Bakanlar, kendilerine bağlı kolluk kuvvetlerinin marifeti bir ölümü sormaya zahmet bile etmediler…

Ajanslar, böyle reva buyurdular

Devletin kocaman valisi, 18 inde bir çocuğun eline bombayı tutuşturuverdi; emniyet pimini çekti, haber kanalları patlattı…

Genç bir bedenin ölüm haberi, aceleyle servis edildi ; "polise atmak isterken elinde patlayan bombayla yaşamını yitirdi" diye.

Ajanslar, pusuya yatmış gibiydiler, böyle reva buyurdular. Çok sesli yalanlar fışkırdı ülkenin antenlerinden. Televizyon kanalları birbiriyle yarıştı. Ana haber bültenlerinde, hararetle sundular ölüm haberini spikerler…

Böylece, 18 'inde bir çocuğun ölüme dokundu bakışları. Soluk alamaz oldu bir kentin sokakları. Islak, kirli bir yapışkanlık kaldı havada, asılı. Hepimizin tenine bulaştı; aklımıza, yüreklerimize, can çekişen ruhlarımıza…

Ne oldu? Asi bir yüz daha eksildi Diyarbakır’ın sokaklarından. Başka asi yüzler çoğaldı onun bıraktığı yerden. Üstelik biraz daha taşkın, biraz daha öfkeli…

/*
Şahin Öner… Yüzünde taşıdığı o asi gülümsemesiyle, başka bir baharı daha olmayacak genç… O, artık yaşamıyor… Ebediyen de yaşamayacak. Yarı açık gözlerinde, masum bir yaşamın pırıltısı yok artık. Ne bir sevgilisi olacak, ne de yarım kalmış aşkı. Anasının, kokulu tülbendine bir daha yüz süremeyecek. Şefkatli ellerinin yoğurduğu hamurdan ekmek yiyemeyecek. Sıcak çorbasından bir tek tas dahi içemeyecek… Onun, daha henüz yirmisine dahi varmamış gençliği, bastırmak ve yok etmek üzerinden beslenen bir devlet aygıtının kana ve ölüme alıştırılmış çarkları tarafından öğütüldü. Daha niceleri gibi...

Ölüm mü? Koca bir yalanın adı şimdilerde. Öylesine ağır, bedelsiz ve çirkin…
Nereden ve nasıl gelirse gelsin; kimin eliyle var olursa olsun; öylesine zamansız, bir o kadar hilekâr ve yakışıksız…

Ölüm… Gidip de bir daha geri gelmeyecek olanın adı… Henüz yaşayamadıklarımız. Doymaya fırsat bulamadığımız bunca şey… Belki, biraz da bizim gençliğimiz…

Not: Bu yazı, ucunda ölüm olsa bile onurlu bir barış için yazılmıştır.
Yusuf Nazım
Twitter : @yusufnazim
 

17 Şubat 2013 Pazar

Düşümdeki Uçurtma - Belgesel Film

DÜŞÜMDEKİ UÇURTMA

“Büyük aşklar yolculuklarla başlar…”

Bizim aşkımız da bir yolculukla başladı. Duchenne Muscular Dystrophy (DMD) hastalığıyla ilgili olarak Diyarbakır, Batman ve Van illerini kapsayan seyahat, aslında hasta hayatların görünmeyen dünyasına yapılan bir yolculuktu...


Tedavisi mümkün olmayan bir hastalık tarafından bedenleri kuşatılmış, köylerin, kentlerin ve kasabaların ücra köşelerine hapsolarak unutulan insanlar... Distrofin üretemeyen kaslarının mücadelede yenik düştüğü; yaşamları, kendi iradeleri dışında, doğanın haksız adaletinin bir tecellisi olarak kısaltılan, hayatın dokunmayı unuttuğu çocuklar... Ve onların “hastalık taşıyıcısı” olarak suçlanan ve bunu kader bilerek sineye çekmiş, yüreği burkuk, boynu bükük anneleri. Birer hastalık taşıyıcısı adayı olan genç kızların aşka ve sevdaya dair hayalleri…

İşte bu hayallerin izini sürerken, adına “hasta” denilerek yok sayılmış, varlıkları unutulmuş bu insanların, zaman zaman dramdan trajediye dönüşen yaşamlarına dokunmaya çalışmak… Bu dokunuşla birlikte, içinde yaşadıklarını unuttukları kentlerin tarihine onlarla birlikte yolculuklar yapmak...

Diyarbakır'da Amida’nın surlara tırmanarak Hevsel Bahçelerini izlemek, Batman'da Hasankeyf'e bir saygı tırmanışı yapmak ve Van'da Akdamar Adası'nın zirvesinde uçurtma uçurmayı hayal etmek… Ve sonuçta düşümüzdeki uçurtmayı gerçeğe dönüştürmek…

Düşümdeki Uçurtma filmi bize, hayallerimizi serbest bırakabildiğimiz ölçüde özgür olabileceğimizi hatırlatan bir umut filmi.

“Hayaller, serbest bırakıldıkları ölçüde özgürdürler…”


KITE IN MY DREAM

“Great loves start with journeys...”

Our love [and cause] started with a journey, too. Following a route through Diyarbakır, Batman and Van provinces, it is a journey to the invisible worlds of ill lives who endure with the Duchenne Muscular Dystrophy (DMD) disease.

People who are marginalized and incarcerated in the far corners of villages, towns and cities; bodies under the siege of an incurable disease... Children with weak and defeated muscles which cannot produce dystrophin, whose ill-fated lives are – out of their will - shortened due to the injustice of nature and obliviated by the life itself... And such children's mothers who accept the blame to be “the carriers of the disease” with a heart-wrenching and destitute manner and put up with it as part of their destinies. Dreams of young girls about love and passion who are to be carriers of the disease in the future...

The attempt of touching the lives and pursuing the dreams of these people whose existences are ignored and forgotten under the justifying title called “diseased”... Travelling with them through the histories of the cities they have forgotten that they are living in...

Watching the Gardens of Hevsel by climbing up the city walls of Amida in Diyarbakır, climbing up Hasankeyf in Batman as an homage and imagining to fly kites on the peak of Akhtamar Island, Van... And realizing our dream and flying kites in the end...

The Kite in My Dream is a movie of hope which reminds us that we are free as much as we set our dreams free.

“Dreams are free as much as they are set to be free...”


Fragman : http://vimeo.com/44161503

BAFİROKA XEWNEROJKA MİN

“Evînên mezin bi rêwîtiyan dest pê dikin…”

Evîna me jî bi rêwîtiyekê dest pê kir. Gera me ya di derbarî nexweşiya DMD’ê (Duchenne Muscular Dystrophy) de ku li Amed, Êlih û Wanê hat kirin, di rastiya xwe de rêwîtiyek bû ji bo jiyanên nexweş ên ku cîhana wan nayên dîtin.

Mirovên bedena wan ku ji aliyê nexweşiyeke bêderman ve hatiye dorpêçkirin; di quncikên talde yên gund, bajar û bajarokan de bi awayekî zindankirî hatine jibîrkirin… Zarokên ku masûlkeyên wan bi çênekirina “dîstrofîn”ê re têkoşînê winda kirine; bêyî vîna wan jiyanên wan ên ku bi qedereke neheq a xwezayê re hatine kurtkirin û zarokên ku jiyanê ew ji bîr kirine. Û dayîkên wan ên ku bi “hilgiriya nexweşiyê” tên sûcdarkirin; û vê jî wek qederekê daqurtandî, stûxwar û dilşkestî. Xiyalên keçên ciwan ên namzetên hilgirên nexweşiyê di derbarî hez û evînê de…
Va di dema şopandina rêça van xiyalan de, ev mirovên tune-hesibandî yên bi navê “nexweş” ên hebûna wan hatiye jibîkirin; lêxebitîn ji bo destdayîna jiyanên wan ên dem bi dem ji dramê vedihuhere trajediyê… Bi vê destdayînê, bi wan re rêwîti-kirin ber bi dîroka wî bajarî ku jibîrkirine tê de dijîn…

Li Amedê, bi hilkişîna Sûrên Amîda re raçavkirina baxçeyên Hevselê; li Êlihê, ji Hesenkêfê re pêkanîna hilkişîya rêzdariyê û li Wanê, li serê Girava Axtamarê xiyalkirina firandina bafirokan… Û di encamê de veguherandina bafiroka xiyalan bi rastiyê. ..

Fîlma Bafiroka Xewneroşka min ji me re, fîlmeke hêviyê ya bi qasî ku em xiyalên xwe serbest berdin ew qas em dikarin azad bibin e.

“Xiyal bi qasî serbest bên berdan azad in….”

25 Ocak 2013 Cuma

Hasta Kuşlar Ülkesinde

Yusuf Nazım
İnsancıl Kültür Sanat Dergisi /Ocak 2013, Sayı : 270 

Mevsim erkenden soğumuştu. İstanbul yavaş yavaş kışa hazırlanıyorken içimdeki çocuk üşüyordu. Bense, zamansız yolculuklara gömüyordum yüzümü. Issız ve yeni dünyaları keşfe hazırlanan eski zaman gemileri gibi yüreğim. Sabırsız, meraklı, heyecanlı…


Kuşlar ülkesine gidiyordum...

İstanbul’dan, Yenikapı’dan, Marmara’dan... Biliyordum, şimdi göç zamanıydı; çokça söylenceleri vardı onların. Öznesi olmuş gibiydiler sanki hayatın; korkulu, ağrılı. Göç yollarına düşmüşken, sancılı ve acı esiyordu rüzgâr. Beraberinde ölüm tohumlarını getiriyordu habersiz. Havada o güzelim kuş cıvıltıları, kırım ve itlaf seslerine karışıyordu.

Hasta kuşlar ülkesine gidiyordum...

Beraberimde düşler; yeni keşiflere hazırlanan, eski zaman gemileri gibi yüreğim. Aklımda yitik zamanların heyecanı. Önümde Bandırma’dan, Manyas’tan, Kaz Dağı’ndan, Assos’a uzanan boydan boya bir diyar…

O diyar ki, bakmak isteyene değil, görmek isteyene gösteriyordu yüzünü, sancılıydı. Bir yanı ağrıyordu. O diyar ki, binlerce yıllık acısını, sızım sızım  basmıştı bağrına, eğilip kulak versen duyacaktın, ağlıyordu.

Hüzünlüydü... Bu hüznü,  Assos’ta, Akropol’e çıkan, parke taşlarla döşeli dik yokuşta tezgâh açmış, yetmişlik bir ninenin gözlerinde gördüm. Hüzünlüydü... Tanıdık gelmişti bakışları. Akşam saatlerinde yaptığı 50 kuruşluk günün ilk siftahını, sevinç gözyaşlarıyla karşılamıştı. Yorum tutmaz bu yaşlara, ne denebilirdi ki? Nasıl bakılabilirdi bu gözlere? Hangi sorular akardı bir yürekten diğerine?

Renkli sırmalarla işlenmiş siyah önlükleri vardı.  Işıl ışıl gözlerinin altında pembe yanakları yoktu. Anladım ki, mutlu yüzlerin de hırsızları olurmuş meğer, hiç eser kalmamıştı. Bakışlarındaki mutluluğu, gözlerindeki ışıltıyı, yanaklarındaki sevinci çalıp götürmüştü zaman.  

Üç bin yıl öncesinin taşlarını üst üste koyarak yapmışlardı yapılarını. Kapılarını, üç binyıl önceki kadar cömert açamıyorlardı. Gelenler ne bir tanrı misafiri, ne de başka diyarlardan göçmenlerdi. Yokluk misaliydi söze gelen. Torbalarını dolduran tarhana, 5 kuruşa satılmak içindi. Açlık içindi, tokluk içindi. Ne yürekler binlerce yıl önceki gibi ferah, ne eski yüzleriyle tepelere sığınmış evler aydınlık ve refah içindeydi.

Şu karşıki deniz aynı deniz, şu akan su aynı Satnioeis vadisini suluyor; bu tepeler, eteklerindeki yıkık dökük duvarlar, yol ortasındaki şu taş mezar; hemen hepsi aynı, ya da biraz değişmiş suretleri. Sokaklar belki biraz daha eski, belki biraz daha dar. Evler biraz daha küçülmüş, biraz daha sanki bir birine sokulmuş…

Eski kentin asıl sahipleri; asil sahipleri… Tiyatroda eğlenip, çarşısından alış veriş yapar, gymnasion’da yüksek atlayıp, uzun koşarlardı. Üç bin yıl önce de aynı çeşmeden su içerler, Batı Kapısı'na mezarlı yoldan belki bir merasim havasında geçerlerdi. Şimdi, tıpkı bir cenaze merasimindeymiş gibi sıra sıra yüzler. Yan yana gelip ölü suretleri gibi dizilmişler. Eskimiş gözlerle bakıyorlar gelip geçenlere. Utangaç sözlerle satıyorlar ellerinin emeğini, gözlerinin nurunu. Eski alış veriş mekânları yok artık. Fermanlar okunmuyor, tartışmalar yapılmıyor meydanında, Agora kapatmış utancından yüzünü. Kahrından, toprağa gömmüş yüzünü tiyatro. Assos'un hikâyelerini fısıldıyor bütün eski taşlar…

Eskimiş yüzlerine baktıkça duvarların, görüyordum. Mermer ustaları, taş ustaları kilim dokur gibi taşı taşla dokuyordu. Her adımda toprak buram buram tarih kokuyordu. Yaralıydı. Dokunsan, ağlıyordu. Ayak bastığımız her yerde, tarihi tarih yapanlar yatıyordu. Ve üç bin küsur yıl sonra Aristotales'in torunları, akropol yokuşunda 50 kuruşa siftah yapıyordu...

Tarih işte bu kadar bilinmeye açtı. Tarihin sonu yaklaştıkça, hasta kuşlar ülkesinde insanlar hala 50 kuruşa muhtaçtı.

Yaralı bir çığlık gibi her santimetrekaresinden fışkırırken tarih, derken başkaları geldi… Tarihsiz bir coğrafyanın efendileriydiler. Tarih tarih olduktan sonraydı ki onlar, tarihsiz oluşlarını hiçe sayaraktan, tıpkı bir karabasan gibi kasıp kavurarak her yanı çıkageldiler…

Taşı taşla oyanlar, toprağı toprakla dövenler, gün geldi tarihi olmayanların karşısında talihsiz bir coğrafyanın köleleri gibi dizildiler...  Ezildiler... Yenildiler...

Her dönem tarihi fütursuzca talan edenler, yakıp yıktıktan sonra kentleri, yağmalayıp çekip gittiler… Tarihleri olmayanlar, taşıyabildikleri her tarih parçasını, kendilerine yalan bir tarih yapmak için yanlarında alıp götürdüler. Aphrodisias’tan, Pergamon’dan, Mezopotamya’dan… 

Tarihin de hırsızları vardı. Eskimiş yaşamlara hayrandılar. Yaşayamadıkları bir tarihin yalancı yüzleriydi tanık oldukları. Saklamak istedikleri, eşi görülmemiş bir yağma ve talandan ibaretti. Yeniden yazmaya çalıştıkları tarih ise yalandı.

Şimdi aşağılardan baktıkça sönüyor, uzaklaştıkça siliniyordu Assos. Başka diyarlardan dost mektupları akıyordu. Kadir bilen akıllar, cesur yürekler, istesen gözünün nurunu esirgemeyen bir incelikle esiyorlar. Sanki bir özbek türküsü  gibi dilleniyorlar. Hayata, sevdaya, aşka ve dostluğa dair bir söylenceye dönüşüyorlar. Akçay’da Andromeda’nın güzel yüreği varlığını paylaşmak için kanatlanıp geliyor. Kiraz Zamanı Masalları sese ve notaya bürünüyor. Yüreğimiz, soğuk bir pınar gibi yüreğinde, bakışlarımız çocuk bakışlarında eriyor.
 
Kaz Dağları ardımızda perde perde yükseliyor. Sarıkız’ın bütün kuşları ürkmüş, eteklerindeki bütün ceylanlar susmuş sanki. Dağların etekleri yapayalnız, terkedilmiş kulübeler kimsesiz. Derin vadilerin kuytuluklarında yüzlerce asırlık çınarlar, kim bilir ne esrarlı öyküler saklıyorlar. Baktıkça, kuşlar cennetine dönüyor yüzüm. İda Dağı'nın öyküleri sökün ediyor akın akın. Pınarbaşı'nda bir şelale ağlıyor, dağda bir kemancı eski dostları çalıyor…

Geçmiş bütün zamanların öyküleri bir bir ayaklanırken yâdımda, dönüş vakti yavaş yavaş yaklaşıyor. Görüyorum; Antandros'ta, küçük bir iskelede ayakları suya değiyor genç bir kızın. Kim bilir ne düşler kuruyor içinden. Binlerce yıllık geçmişin anlattıklarından habersiz, bilinmez bir geleceğe dair. Nar ağaçları, kırmızı ve yeşile boğulmuş. İri, parlak meyvelerini çekincesiz sunuyor. Haşmetli gövdeleriyle çınarlar, sabırsız sonbahara hazırlanırken, yeni ayrılmış tenhalarımızdan sanki bir şairi anımsatıyor.

Bin yılları arkasından süzülüp gelen zaman, büyük bir ustalıkla oynamış rolünü. Tarih, hasta kuşların ülkesinde zamana boyun eğmiş, yorulmuş ve hüzünlü. Gören göze, dokunan yüreğe, anlayan akıla göre biçimlenmiş toprak; dilini kökünden kopartmış ve bir daha konuşmamak üzere susmuş.

Zeytinlikler arasından yollar, geçmişten geleceğe ince bir sır gibi uzanıyor. Kuru toprağa salmış yüzünü, kâh uzanıyor, kâh kısalıyor. Öbek öbek çukurlar, toza toprağa bulanmış evler, çatlamış gövdeleriyle ağaçlar…

Yaşlı bir kadının, ince bir zeytin dalına uzanıyor pamuk elleri. Hemen yanı başında hummalı sayılmayacak bir heyecan. Kazmayla kürek el değiştiriyor, eski bir kentin daha temelleri kazılıyor. Dönüyorum, bütün eski kentlerin hüznünü adım adım yüreğimde toplayarak. Zaman, çığlık çığlığa akıyor, hemen ardımdan çaresiz bir cellât gibi bakarak. Dönüyorum Antandros’tan, Assos'tan, İda Dağı'ndan bütün hasta kuşları ülkelerinde yapayalnız bırakarak.

Assos-Antandros-İstanbul

4 Ocak 2013 Cuma

Zapatistlerin dönüşü : Buradayız!

BİRGün
3 Ocak 2013
Çeviren : Onur Erem

Meksika’nın Chiapas bölgesinde halkın özyönetimini sağlayan Zapatistaların liderlerinden Subcomandante Marcos, yayınladığı bildiri ile dünya haklarına seslendi ve yeni bir döneme girdiklerini duyurdu
Zapatista hareketi hakkında özet bilgi için tıklayınız

Meksika halkına:
Dünya halkları ve hükümetlerine:
Kardeşler! Yoldaşlar!

21 Aralık 2012 sabahında, on binlerce yerli Zapatista harekete geçti. Barışçıl ve sessiz bir şekilde Meksika’nın güneydoğu bölgesinde yer alan Chiapas’ta yer alan beş merkez kenti ele geçirdi. Bunlar Palenque, Altamirano, Las Margaritas, Ocosingo ve San Cristóbal de la Casas kentleriydi. Bu kentlerde size ve kendimize baktık sessizce.

Bizim mesajımız bir istifa mesajı değildir. Savaş, ölüm veya yıkım mesajı da değildir. Bizim mesajımız, mücadele ve direniş mesajıdır.

Medya darbesi federal yürütme organına hiç de gizli olmayan bir cehalet yüklediği için kendimizi görünür kılmak, bir yere gitmediğimizi göstermek istedik.
 
Subcomandante Marcos
Biz olmasak da başarısızlığa mahkumlar

6 yıl önce, siyasal ve entelektüel sınıfın bir bölümü, yenilgilerinin sorumluluğunu yükleyecek bir günah keçisi arıyordu. Bizse o dönemde kentlerde ve topluluklarımızda adalet için mücadele ediyorduk. Önce bize iftira attılar, sonra da bizi susturmak istediler.

Yıkımlarını getirecek tohumları kendi içlerinde taşıdıklarını görmekten acizken bizi yalanlarla ve iftiralarla yok etmeye çalıştılar.

6 yıl sonra net olan iki şey var:
1- Onların başarısız olmak için bize ihtiyaçları yok.
2- Bizim de hayatta kalmak için onlara ihtiyacımız yok.

Yelpazenin hangi tarafında olursa olsun bütün medya kuruluşlarının sizi inandırmak istediğinin aksine, biz hiçbir zaman bir yere gitmedik, hep buradaydık. Ve şimdi, yerli Zapatistalar olarak yeniden diriliyoruz.
Aradan geçen bu yıllarda yaşam koşullarımızı belirgin bir şekilde iyileştirdik ve güçlendik. Durumumuz, Meksika hükümetini destekleyen ve onların yardımıyla ayakta duran yerli toplulukların durumundan çok daha iyi. Zaten hükümetin onlara tek yardımı alkol ve işe yaramaz eşyalarla dolu koliler yollamak.
Yuvalarımızı daha iyi hale getirirken, doğaya zarar vermeyen, uyumlu yollar inşa ettik.

Onurlu bir hayat inşa ettik

Eskiden toprak ağalarının ineklerini besleyen topraklarda şimdi sofralarımızı zenginleştiren fasulye, mısır ve sebze yetiştiriyoruz. Yaptığımız işten çifte haz alıyoruz: Hem onurlu bir hayat sürüyor, hem de topluluklarımızın kolektif bir şekilde gelişmesini, büyümesini sağlıyoruz.

Çocuklarımız kendi tarihlerinin yanı sıra ülke tarihi ve dünya tarihini de öğrendikleri okullarda okuyor. Çocuklarımız yerliliklerini kaybetmeden en iyi şekilde yetişecekleri bilim ve teknik eğitimi alıyor.
Yerli Zapatista kadınları birer mal gibi alınıp satılmıyor. Hastane, klinik ve laboratuvarlarımıza Zapatistalar dışında insanlar da geliyor, çünkü hükümetin hastanelerinde ne ilaç, ne ekipman, ne de yeterliliğe sahip eleman var.
Kültürümüz izole olmanın çok ötesinde, Meksika halkları ve dünya halklarıyla etkileşime girerek zenginleşiyor. Kendimizi yönetiyoruz ve süreç içinde her zaman çatışmak yerine anlaşmaya öncelik veriyoruz.
Bütün bunları bir hükümet, siyasal sınıf veya medyaya sahip olmadan, her türlü saldırıya maruz kalırken başardık. Bir kere daha kim olduğumuzu gösterdik. Sessizliğimizle kendimizi var ettik.
Şimdi, size söz veriyor ve duyuruyoruz:

1- Ülkedeki yerli halklarla temas alanımız olan Ulusal Yerli Kongresine katılımımızı bir kere daha teyit ediyoruz.
2- 2005’te yaptığımız Altıncı Lacandón Cengeli Deklarasyonu’na bağlı yoldaşlarımızla tekrardan iletişim kuracak, fikir alışverişinde bulunacağız.
3- Ortaya çıkan ve çıkacak toplumsal hareketlerle köprü kurmak için çabalayacağız. Bu çabamızın amacı o hareketleri yönlendirmek veya ayaklarını kaydırmak değil. Aksine, onlardan öğrenmek. Tarihlerinden, yollarından ve kaderlerinden dersler çıkarmak.
4- Sıradan ve mütevazi halkın ihtiyaçlarını, arzularını göz ardı ederek büyüyen Meksika’nın tüm siyasal sınıfına eleştirel uzaklıkta durmaya devam edeceğiz.
5- Kötü yönetim sergileyen federal, devlet, yerel hükümetlere; yasama, yürütme ve yargıya şunları söylüyoruz:

Siyasal yelpazede yer alan istisnasız her partiden ait kötü hükümetler bizi yok etmek, satın almak, pes ettirmek ve teslim almak için her şeyi yaptılar. Kurumsal Devrimci Parti, Milli Hareket Partisi, Demokratik Devrim Partisi, Meksika’nın Çevreci Yeşil Partisi, İşçi Partisi ve Halk Hareketi Partisi bize askeri, siyasal, toplumsal ve ideolojik savaş açtılar. Ana akım medya bizi fırsatçı ve alçak yalanlarla, aldatıcı suçlamalarla yok etmeye çalıştı. Hizmet ettikleri, ceplerini dolduran elitler yerlerini yeni gruplara bıraktı. Ama unutmasınlar ki bu yeni patronları da öncekiler gibi geçicidir.
21 Aralık 2012’de aşikâr olduğu gibi, hepsi başarısızlığa mahkum.

Artık federal hükümetin, yasama, yürütme ve yargının karar vermesi lazım: Medyanın sakarca inşa ettiği uydurma simülasyonlardan başka bir sonuç vermeyen kontrgerilla politikalarına mı devam edecekler, yoksa Federal Hükümet’in 1996’da imzaladığı San Andrés Uzlaşısı’nda belirtilen yerlilerin hakları ve kültürlerini anayasal seviyede güvence altına alma sözlerini mi tutacaklar?

Artık karar verin!

Devlet yönetiminin karar vermesi lazım: Öncüllerinin haysiyetsiz, rezil stratejilerine yolsuzluk ve yalanlar ekleyerek, Chiapas halkının parasını kendilerinin ve yandaşlarının ceplerini doldurmak için kullanarak, medyadaki kalemleri utanmadan satın alarak, Chiapas halkını polis ve paramiliter güçlerle yoksulluğa iterek Zapatista topluluklarının örgütsel ilerleyişini durdurmaya mı çabalayacaklar; yoksa gerçeğin ve hakikatin peşinden gidip varlığımıza saygı göstererek Chiapas’taki Zapatista bölgesinde gelişmekte olan yeni toplumsal yapıya saygı mı gösterecekler? Chiapas’ta açmakta olan çiçeğin, dünyadaki tüm erdemli insanların dikkatini çektiğini kabullenecekler mi?

Yerel yönetimlerin karar vermesi lazım: Zapatista karşıtı örgütlerin kuyruklu yalanlarına inanarak topluluklarımıza zarar vermek ve bize saldırmak için mi uğraşacaklar, yoksa buna harcayacakları parayı insanların yaşam koşullarını düzeltmek için mi kullanacaklar?

Meksika halklarının karar vermesi lazım: Bizi düşmanları olarak algılayıp işkencecilerimizle ittifak kurarak, hepimizi etkileyen devletin yolsuzlukları ve sahtekarlıklarına duydukları tepkiyi günah keçisi ilan ettikleri Zapatistalara mı yansıtacaklar; yoksa başka bir siyaset yönteminin mümkün olduğunu gösterdiğimizi kabullenecekler mi?

6- EZLN (Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu) önümüzdeki günlerde Altıncı ve Uluslararası Komisyonları aracılığıyla bir dizi barışçıl ve sivil insiyatif başlatarak Merksika’nın ve kıtanın diğer yerli halklarıyla birlikte yürümeye devam edecek. Meksika’da ve dünyada sol mücadele ve direniş içinde yer alanlarla dayanışmaya devam edecek.

Kardeşler! Yoldaşlar!
Geçmişte dürüst ve mert medyanın ilgisini çekme şansımız olmuştu. Onlara takdirimizi her zaman sunmuştuk. Ancak son dönemdeki davranışlarıyla, tamamen değiştiklerini gösterdiler.
Bizim sadece medya aracılığıyla var olan şişirilmiş bir balon olduğumuzu iddia edenler, bizi yalanlarla kuşatarak, sessizliğe mahkum ederek yok olacağımızı düşünenler yanıldılar.

Ayakta kalmak için medyaya ihtiyacımız yok

Kameraların, mikrofonların, kalemlerin, kulakların ve gözlerin olmadığı zamanlarda baki kaldık.
Bizi suçladılar, ayakta kaldık.
Bizi susturdular, ayakta kaldık.
Ve şimdi, burada varlığımızı tekrar gösteriyoruz.

İspatladığımız gibi, yolumuz medya etkisine bağımlı değil. Aksine, dünyayı tüm parçalarıyla birlikte kavramaya, adımlarımıza yol gösteren yerli bilgeliğe, ezilmişlerin ve solun mücadelesine sadığız.
Bugünden itibaren sözlerimizi daha dikkatle seçeceğiz. İstisnai durumlar hariç, söylediklerimizi sadece bizimle birlikte yürüyenler, medya trendlerine ve akımlara teslim olmadan yürümeye devam edenler anlayabilecek.
Hatalarımız olsa da, zorluklarla karşılaşsak da, artık burada başka bir politika hayali gerçeğe dönüştü. Bundan sonra sadece az, çok az sayıda insan bunu bilme ve doğrudan öğrenme ayrıcalığına sahip olacak.
19 yıl önce, onların kentlerini ateş ve kanla ele geçirerek sürpriz yapmıştık. Bugün silah, ölüm veya yıkım olmadan bunu tekrar gerçekleştirdik.

Böylece kendimizi, yönettikleri insanlara ölümden başka bir şey getirmemiş ve getirmemeye devam eden yönetimlerden farklılaştırdık.

Biz 500 yıl önce de aynıydık, 44 yıl önce de, 30 önce de, 20 yıl önce de, birkaç gün önce de.
Biz Zapatistalarız! Ülkenin son köşesinde yaşayan, mücadele eden ve ölenleriz. Teslim olmayan, kendini satmayan, pes etmeyenleriz.

Kardeşler! Yoldaşlar! Biz Zapatistalarız, selamımız ve sevgimiz size. Biz Zapatistalarız ve sizi kucaklıyoruz.
DEMOKRASİ!
ÖZGÜRLÜK!
ADALET!

Meksika’nın Güneydoğusundaki dağlardan,
Yerlilerin Gizli Devrimci Komitesi - Zapatista Ulusal Özgürlük Ordusu Genel Komutanlığı adına,
Asi Subcamandante Marcos
Aralık 2012 - Ocak 2013
Subcomandante Marcos
 

BirGün için çeviren: Onur Erem

Ne olmuştu?

Bir buçuk yıldır medyada sesleri hiç duyulmayan Zapatistalar 21 Aralık 2012’de, 1994’teki kitlesel yürüyüşlerinden beri en büyük eylemini gerçekleştirdi. Böyle bir eylem gerçekleştirileceğinden kimsenin haberi yoktu.

On binlerce Zapatista yüzlerine taktıkları kar maskeleriyle hiçbir toplu taşıma kullanmadan uzak dağlardaki köylerinden kentlere yürüdü. Yağmur ve soğuğa aldırmayan kitlenin içinde yaşlılar, kadınlar ve çocuklar da vardı. Sayıları, kentlerin bütün sokaklarını doldurmaya yetecek kadar çoktu. Yürüyüşün en büyük özelliği, kendilerini susturmaya çalışanları protesto etmek amacıyla tamamen sessiz, slogansız yapılmasıydı. Eylem sonunda bir açıklama yapmayan Zapatistalar, eylemin kendisinin bir açıklama olduğunu söyledi. EZLN lideri Marcos ise “Duydunuz mu? Bu ses, çökmekte olan dünyanızın sesi. Bizim dünyamızın geri geldiğinin habercisi” ifadelerinin yer aldığı kısa bir mesaj yayınladı.

Zapatista hareketi hakkında özet bilgi için tıklayınız

Hayal çağının devrimcileri, Zapatistler : "Ya Basta!"



"Ya Basta!"
Yusuf Nazım, 2 Ocak 2013

Sis ormanın yüzüne çektiği maske. O, zulme uğrayan çocuklarını böyle gizliyor. Sisten çıkıyor ve sise dönüyorlar. Chiapas yerlileri heybetli elbiseler giyiyor, süzülerek yol alıyor, susuyor ya da usul usul konuşuyorlar. Hizmetkarlığa mahkum bu prensler, ilk oldular ve artık sonlar. Topraklarından ve tarih kitaplarından dışarı atıldılar, siste ve sırda sığınak buldular. Oradan maskeleriyle çıktılar; kendilerini aşağılayan iktidarın maskesini indirmek için…

-Eduardo Galeano
 

Zapatistalar, adını Meksika Devrimi'nin (1910-1920) lideri olan Emiliano Zapata'dan alır. Kendilerini Zapata'nın ideolojik mirasçıları ve emperyalizme karşı beş yüz yıldır süren yerli direnişin takipçisi olarak görürler.
EZLN (Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu), 1982 yılında içlerinde Subcomandante Marcos'un da bulunduğu bir grup gerilla tarafından Cihapas’ın ormanlık dağlarında kurulur. On seneyi aşkın bir hazırlık süreci ve örgütlenmeden sonra 1 Ocak 1994'te NAFTA'nın uygulanmaya başladığı gün silahlı ayaklanma başlatırlar. “Yeter Artık!” (Ya Basta!) sloganıyla baş gösteren ayaklanma on iki gün sürer. Hükümetle ateşkes yapıldığında yaklaşık on iki bin Zapatista üç şehri; Margarita, Ocausinco ve Sen Cristobal de Las Casas’ı kontrol altına almıştır. Meksika ordusunun saldırıya karşılık vermesiyle yüz kırk beş kişi ölür, yüzlerce kişi yaralanır. Daha sonra barış görüşmeleri başlar. Ancak Zapatista toplulukları hükümetin önerisini reddeder. Sessizlik on bir ay sürer ve gerginlik yeniden tırmanır. Meksika Kongresi diyalog zemini için Uzlaşma ve Derhal Barış Kanunu’nu çıkarır. Aynı adı alan komisyon da görüşmelere yeniden başlamakla görevlendirilir. San Andres görüşmeleri sırasında yerli hakları ve kültürü konusunda Ulusal Reform Antlaşması imzalanır. Bu ilk adım hükümetin sertleşen politikasıyla bir türlü geliştirilemez. Bu arada “Neoliberalizme Karşı I. Kıtalararası Buluşma” Chiapas’ta kırk iki ülkeden beş bini aşkın temsilcinin katılımıyla gerçekleşir. Hükümet, Uyum ve Barış Komisyonu ile EZLN arasındaki süreç olumlu noktalanmaz. Meksika hükümetinin, oyalama, hareketi bölme ve küçük ödünlerle geri püskürtme çabalarına karşılık Zapatisler, bütün önerileri ve atılacak adımları, kendi halk topluluklarıyla kolektif bir şekilde tartışarak, danışarak kararlaştırırlar. Meksika’da yerli hakları için çıktıkları Zapatur’da 3 bin km yol kat edip başkente gelen Zapatistalar, siyasetçilerin gerekli adımları atmakta ağır davranması üzerine üslerinin bulunduğu Chiapas eyaletine dönme kararı alırlar. Devlet başkanı Vincento Fox, kongrenin gerillalara kapılarını kapatmadığını belirterek, başkenti terk etmemelerini rica eder.. Ama artık geç kalmıştır.


 Zapatistler, yaşadıkları toprakları hükümetten bağımsız ve kendi özerk bölgeleri olarak görürler. "Topraklar halkındır" ve "Halk emreder hükümet uygular" inancındadırlar. En önemli talepleri "Adalet! Özgürlük! Demokrasi!" dir. Kendilerine destek bulabilmek için interneti, uydu teknolojilerini kullanırlar. Küreselleşmenin ve neoliberalizmin köylerde yaşayan yerli halkları kötü bir şekilde etkilediğini ve onları açlığa ittiğini düşündüğünden küreselleşme ve neoliberalizm karşıtıdırlar. Hareketin kendini ifade ederken çok farklı ve yaratıcı yöntemler kullanırlar. Chiapas’ın Zapatistleri, devrimci isyanlarını çoğu kez politik bir dil dışında şiirin, felsefenin ve estetiğin söylemleriyle dile açıklarlar.

Zapatistlerin sözcüsü Kumandan Yardımcısı Marcos, diğer Zapatista komutanlarının aksine Maya yerlisi değildir. Liseyi Cizvit okulunda okumuş bir felsefe profesörüdür. Marcos ise kendi adı olmayıp, daha önce ölen bir mücadele arkadaşının adıdır. Meksika’nın tarihi lideri Emiliano Zapatista'ya kumandan denmesinden dolayı, kumandan unvanını kabul etmemiş, ona karşı saygısından dolayı kendisine kumandan yardımcısı lakabını vermiştir.
 
 Maya kökenli halktan biri ve hareketin lideri olmamasına rağmen 1994 ayaklanmasında yaptığı konuşmayla yerli halkın, kar maskesi ve piposuyla yarattığı imaj ile de uluslararası kamuoyunun yeni devrimci figürü haline gelmiştir. Öyle ki Benetton firması ürünlerine bu figürü basabilmek için Marcos’a bir milyon dolar teklif etmiştir. Meksika hükümeti Marcos için, yıllar önce ortadan kaybolan bir akademisyen olduğunu iddia etmiştir. CIA’nın gay olduğunu iddia etmesi üzerine “Evet, ben San Francisco’da bir gay, Güney Afrika’da bir siyah, Avrupa’da bir Asya’lı, İspanya’da bir anarşist, İsrail’de Filistin’li, San Cristobal sokaklarında bir maya yerlisi, Almanya’da bir Yahudi’yim, bir işsiz, mutsuz bir öğrenciyim...” yanıtını vermiştir.

Onlar, hayal çağının devrimcileri; doğanın insanoğluna bahşettiği bu yeryüzü cennetini küresel bir bataklığa çeviren dizginsiz sömürü sisteminin kızgın çöllerindeki umut arayıcıları; sanayi devrimi ötesi modern çağın yeni bir dünyaya açılacak kapısını aralamaya hazır yürüyüşleriyle, düş bileyicileri; Zapatistler… Gezegenimizi kemiren vahşi kapitalizmin doymak bilmez açgözlülüğüne ve onun insanlığı sürüklediği topyekün yıkıma “Ya Basta!” diyorlar.

ARTIK YETER!