19 Eylül 2026 Cumartesi

Tarihin yakamadıkları (2): Pembe Listeler’den Pembe Üçgene giden yol

Yusuf Nazım
T24 | 18 Eylül 2026

Farklılığın suç sayıldığı çağlar

İnsanların, doğuştan getirdikleri farklılıkların suç sayılarak cezalandırılması tarihte hep olagelmiştir. Buna, kimi zaman bir ırk, kimi zaman bir cinsiyet, kimi zaman bedensel bir özellik gerekçe yapılmıştır. 

Toplumların eşcinsel ilişkilere karşı tutumları zaman ve yere göre değişiklik göstermiştir. Bunların, küçük bir günah olarak görmekten tutun, kolluk kuvvetleri ve yargı mekanizmaları aracılığıyla bastırmaya ve hatta ölüm cezasıyla yasaklamaya kadar uzanan hikâyeleri vardır.

Kullanılan cezalandırılma yöntemleri olarak idam, hapis, kırbaçlama, bedensel işkence, ateşte yakılma, sürgün, para cezaları, zorunlu çalışma, tecrit, kamusal teşhir ve aşağılanma, zorla psikiyatrik “tedavi”, hormon tedavisi ve kimyasal hadım gibi yöntemler uygulanıyordu.

Bunlar arasında, 13. yüzyıldan başlayarak Geç Orta Çağ'da ve 15.–17. yüzyılları kapsayan erken modern dönemde Avrupa'nın çeşitli bölgelerinde yakılarak öldürme yaygındı.

Aynı çağın iki yüzü

Doğuştan gelen cinsel farklılıkların ahlaksızlık ve suç olarak görülmesi çağdaş yüzyıllarda da devam etti.

Nazi savaş makinesinin şifrelerini çözen dahi matematikçi Alan Turing özelinde eşcinselliğin suç olarak cezalandırılması, sadece İngiliz devletine özgü değildi.

Zira, 1930’ların Almanyası’nda durum çok daha vahim bir hal almıştı. Nazi düşüncesinde toplumun temel unsurlarından biri, “ırksal olarak saf” Alman nüfusunun çoğaltılmasıydı. Eşcinsel erkekler bu nedenle yalnızca “ahlaksız” veya “sapmış” olarak değil, aynı zamanda doğum oranını düşüren ve Alman halkının geleceğini tehdit eden kişiler olarak görülüyordu.

Heinrich Himmler bu düşüncenin en önemli taşıyıcılarından biriydi. Erkek eşcinselliğinin erkekleri “zayıflattığını”, askerî gücü ve nüfusun çoğalmasını tehdit ettiğini düşünüyordu. Bu nedenle amaç yalnızca bireyleri cezalandırmak olarak görülmüyordu. Eşcinsel erkeklerin oluşturduğu sosyal çevreleri, örgütleri, yayınları ve buluşma mekânlarını da ortadan kaldırmaya yöneldiler.

Bu amaçla 1933’ten itibaren eşcinsel dernekleri kapatıldı. Bunlara ait gazete ve dergiler yasaklandı. Barlar ve buluşma mekânları basıldı veya kapısına kilit vuruldu. Polis eşcinsel erkeklerin ilişkilerini ve çevrelerini izlemeye başladı. Magnus Hirschfeld'in Berlin'deki Cinsel Bilimler Enstitüsü 1933'te yağmalandı ve daha sonra kapatıldı; enstitünün kitapları Nazi kitap yakmalarının da hedefi oldu.

Almanya'da erkekler arasındaki cinsel ilişkiyi zaten suç sayan 175. madde, Nazi döneminden önce de vardı. Fakat Naziler bunu 1935'te olağanüstü biçimde genişletip ağırlaştırdılar.

Sonuç olarak yaklaşık 100.000 erkek Nazi döneminde 175. madde kapsamında tutuklandı; yaklaşık 53.400'ü mahkûm edildi. Toplama kamplarda “eşcinsel” kategorisiyle tutulan erkeklerin sayısını tarihçiler 5.000–15.000 olarak belirliyordu.

Pembe Listelerden doğan trajedi

Nazi rejiminin mantığında eşcinsellik bir taraftan “suç”, diğer taraftan sözde “tedavi edilebilir/önlenebilir bir bozukluk” gibi görülüyordu.

1934'te Berlin Gestapo'su, eşcinsel davranışlarda bulunduğundan şüphelenilen erkekleri listelemeye başladı. Bunlara sonradan tarihçiler tarafından “pembe listeler” adı verilecekti.

Nazi toplama kamplarında mahkûmlar çeşitli renklerden etiketlerle kategorilere ayrılıyordu. “Pembe listelerle” gelenlere, üzerinde “pembe üçgen” olan etiket takılıyordu. Bu mahkûmlar kamp hiyerarşisinde en ağır koşullara maruz kalıyorlardı. En ağır işlerde çalıştırılma, fiziksel ve cinsel şiddet, aşağılanma ve bazı kamplarda tıbbi deneylere maruz bırakılma onların kaderi oldu. Kasım 1942'den itibaren kamp komutanlarına pembe üçgen taşıyan mahkûmlara zorla hadım uygulama yetkisi bile verilmişti.

Ateşin yakamadığı bedenler

İnsanların, doğal olarak bedenlerinde taşıdıkları cinsel kimliklerin, onların diğer bireyler gibi toplumsal fayda üretmelerinde hiçbir engel olmadığı açıktır. Aksine, bu açıdan tarihe mal olmuş çok sayıda devlet insanı, yazar, sanatçı ve düşünür mevcuttur.

Bunların arasında devletler ve imparatorluklar yönetenleri bile olmuştur. İngiltere Kralı II. Edward (1284 – 1327), Fransa Kralı III. Henri (1551 – 1589), Prusya Kralı Büyük Friedrich (II. Friedrich) (1712 – 1786) en bilinen şahsiyetlerdir. İçlerinde biri vardır ki, Nil nehrinde boğulan genç sevgilisi adına imparatorluğun dört bir yanında muazzam sanat eserleri yaptırmıştır. Roma İmparatoru Hadrianus (MS 76 – 138)’un imparatorluğunun en güçlü dönemlerinden birini yönettiğini ve sevgilisi Antinous'un ölümü üzerine, yasa boğularak anısına şehirler kurdurduğu ve hatta Antinous'u tanrı ilan ettiğini tarih kitapları yazmaktadır.

MÖ 7.-6. yüzyılın büyük şairi Sappho, kadınlara yönelik aşk ve arzuyu şiirinin merkezine taşıyan çok ünlü bir karakterdi. Bugünkü “lezbiyen” sözcüğünün kökeni de Sappho’nun yaşadığı Lesbos (Midilli) adasından gelmektedir.

Tüm dünyada Lise/üniversite öğrencilerinin okuduğu kitaplarda adı geçen çok sayıda sanatçıya rastlamak olası.

Edebiyat tarihinin en büyük yazarlarından Oscar Wilde, eşcinsel ilişkileri nedeniyle 1895’te yargılanıp iki yıl ağır hapis cezasına mahkûm edilmiştir. Ancak egemen hukukun verdiği bu ceza, onun eserlerinin, modern edebiyatın en çok okunanları arasına girmesine engel olamamıştır.

Peki ya 20. yüzyıl İngiliz edebiyatının devlerinden Virginia Woolf’a ne demeli? Vita Sackville-West ile ilişkisi ve kadınlara yönelik aşkı mektuplarında ve yaşamında açık biçimde belgelenmiştir.

Amerikan edebiyatının en önemli yazarlarından James Baldwin, eşcinsel kimliğini saklamadan ırkçılık, cinsellik ve özgürlük üzerine yazmıştır.

20. yüzyılın en etkili filozoflarından Michel Foucault’un, eşcinsel kimliği ve cinsellik üzerine düşünceleri, iktidar ve toplum çözümlemelerinin önemli parçalarındandı.

Modern bilgisayar biliminin kurucu isimlerinden ve II. Dünya Savaşı’nda Nazi Almanyası’nın Enigma şifrelerinin kırılmasında kritik rol oynayan matematikçi Alan Turing’in hikâyesini daha önce anlatmıştım.

John Maynard Keynes, 20. yüzyılın en etkili iktisatçılarından. Onun, erkeklerle ilişkileri ve biseksüel yaşamı belgelidir.

Lili Elbe, Danimarkalı ressam; cinsiyet geçişi konusunda tıp tarihinin en erken ve en iyi belgelenmiş örneklerinden biridir. O, bugünkü trans tarihinin en sembol isimlerindendir.

Bunların arasına “eşcinsel ilişkileri olduğu ileri sürülen/belgelenen” ve bir ihbar üzerine hapisten ve olası bir idam cezasından kıl payı kurtul Leonardo da Vinci’yi; Sistina Şapeli'nin ressamı ve Davut heykelinin heykeltıraşı Michelangelo ‘yu; Kuğu Gölü ve Fındıkkıran gibi başyapıtların arkasındaki Rus besteci Çaykovski’yi; 20. yüzyılın en büyük İspanyol şair ve oyun yazarlarından Federico García Lorca'yı; 19. yüzyıl Romantizm akımının öncülerinden, coşkulu ve asi tarzıyla tanınan İngiliz şairi Lord Byron ve Amerikan şiirinin babası sayılan, eserlerinde doğayı, demokrasiyi ve insanlığı yücelten Walt Whitman gibi isimleri de ekleyebiliriz.

Tarih geriye mi dönüyor?

Bir toplumun LGBTİ+ bireyleri “tehdit”, “ahlaki bozulma” ya da “aile düşmanı” olarak tanımlaması, tarihin kendisiyle de çelişmektedir. Çünkü insanlık tarihinin bilim, sanat, edebiyat, düşünce ve siyaset mirasının önemli parçalarını bu insanlara borçlu.

Türkiye’de iktidar İstanbul Sözleşmesi’nden çıkarak kadın politikalarındaki değişikliklerin ipuçlarını daha önce göstermişti. Şimdi ise, kadın ya da erkek bedenindeki farklılıklara yöneldiği gözüküyor.

13-14 Eylül’deki operasyonlarda İstanbul, Ankara, İzmir başta olmak üzere çok sayıda kentte LGBTİ+ örgütleri ve kişiler hedef alındı; Adalet Bakanlığı, soruşturmanın 15 ilde 162 şüpheli, 9 dernek ve 13 işletmeyi kapsadığını açıkladı.

"Ailem Güvende" adı verilen operasyonda Toplam olarak gözaltına alınan 116 kişiden 20’si İstanbul’da, 16’sı İzmir’de olmak üzere 82'si tutuklandı. Tutuklananların 20’si LGBTİ+ derneklerinden, 2’si HIV+ derneklerinden, 2’si aktivist ve 1’i de gazeteci. Avrupa Komisyonu da operasyonlar ve erişim engellerinden duyduğu kaygıyı açıkladı.

Kısaca, bir zamanlar çağımız devletlerinin işleyip utanç duydukları politikalar için bugün özür dilerken, biz tarihin tiksintiyle hatırladığı o yola girmeye kalkıyoruz. 

Tarihin yakamadıkları

Ancak unutmamak gerekir ki tarihin bir ironisi vardır: Bugün, ‘toplum için tehdit’ diye gözaltına alınanların kimilerini susturmak için devletler yüzyıllar boyunca hapishaneleri, darağaçlarını ve ateşi kullandılar. Birçoğunun bedeni yakılarak yok edilmek istendi. Ama ne Sappho’nun şiirleriyle Wilde’ın cümleleri; ne Turing’in matematiğiyle Woolf’un romanları, ne de Foucault’nun düşüncelerini ortadan kaldırabildiler.

Ve onlar sade ve en doğal özellikleriyle hep aramızdaydılar. Aradan geçen yüzyıllara rağmen tarihin yakamadığı insanlar olarak hatırlanmaya devam ettiler.

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/tarihin-yakamadiklari-2-pembe-listelerden-pembe-ucgene-giden-yol,59085?_t=1789820098125


Tarihin yakamadıkları (1): Enigma'nın şifreleri

Yusuf Nazım
T24 | 17 Eylül 2026

Alan Turing, Nazi Almanyası'nın şifrelerini çözerken İngiltere için bir kahramandı. Aynı devlet, üç yıl sonra onun erkekleri sevmesini suç sayacaktı.

Bir devletin kahramanı, kendi ülkesinin sanığı

31 Mart 1952, Knutsford, Cheshire, Kuzey Batı İngiltere.

Kırklı yaşların başında gözüken adam, gözlerini 19. yüzyıl başlarından kalma adliye binasının neoklasik çizgilerinden ayırmadan merdivenlere doğru yürüdü. Cheshire yollarında kilometrelerce koşmaya alışmış atletik bedeni, takım elbisesinin içinde biraz daha uzun ve eğreti görünüyordu. Binanın, mahkeme hiyerarşisini vurgular gibi döşenmiş özgün taş basamaklarını ağır adımlarla çıkarak salona girdi. Diğer mobilyalarla uyumlu, salonun ortasında ayrılmış sanık bölmesine geçti, sandalyeye oturdu... Başını çevirdiğinde, yan tarafta oturan yirmisindeki gençle göz göze geldi. Endişeli bakışlarında, derin bir mahcubiyetin izleri vardı. Önündeki yüksek kürsüde yargıç ve jüri üyeleri bulunuyordu. Biraz arkada ise avukat ve izleyiciler...

Hâkim J. Frazer Harrison, kararını açıklamak üzere ayağa kalktığında, dönemin özgün süslü alçı işçiliğini yansıtan mahkeme salonuna ağır bir sessizlik çöktü.

Mahkeme başkanı, önce delikanlıya dönerek;

“Dört haftalık tutukluluğunu dikkate alarak, 12 ay boyunca iyi hâlli olmak şartıyla serbestsin.” dedi.

Arkasından başını diğerine çevirdi. Hâkim, onun suçunu kabul etmiş olmasını değil, yüzünde ya da sözlerinde görmediğini düşündüğü pişmanlığı tartar gibiydi. Adama “Pişman mısın?” diye sormadı. Belki de cevabını zaten biliyordu. Ya da bildiğini sanıyordu:

“Bir yıl boyunca doktor gözetiminde hormon tedavisi görmeyi kabul ediyor musun?”

Binaya girdiğinde kırkını henüz devirmiş adam, kendini bir anda yirmi yaş birden yaşlanmış hissetti. Üzerindeki koyu renk takım elbisesi ve beyaz gömleği arasına sıkışmış kravatı onu gitgide daha çok boğuyordu. Yaşadığı 41 yıl gözlerinin önünden bir şerit gibi geçti. Ona dayatılan, hadım edilmek gibi bir şeydi. Kabul etmekten başka çaresi yoktu. Yoksa hapse girecekti.

Geriye doğru taranmış saçlarının altında, dar yüzlü çenesini aşağı düşürdü. Bakışlarında, çevresindeki dünyaya değil de sanki sürekli başka bir yerde çalışan bir zihnin dalgınlığı vardı.

“Kabul ediyorum.” dedi.

Hâkim, işini bir an önce bitirmenin telaşındaydı.

“12 aylık denetimli serbestlik veriyorum. Koşul olarak Manchester Royal Infirmary'de hormon tedavisi göreceksin.” diyerek duruşmayı sonlandırdı.

Hapse girmemek için hormon tedavisini kabul eden adama stilbestrol (stilboestrol) adı verilen sentetik bir östrojen hormonu enjekte edilmeye başlandı. Amaç cinsel isteği azaltmaktı. Uygulama bir yıl sürdü. Bugün “kimyasal hadım” olarak adlandırılan bu uygulama, adamın vücudunda ciddi değişikliklere yol açtı.

Bir zamanlar kilometrelerce koşan o uzun ve ince beden, bir yıl sonra artık aynı beden değildi. Göğüsleri büyümüş, kılları dökülmüş, cinsel gücü elinden alınarak hormonlarının dengesi değiştirilmişti. Ona “tedavi” diye verilen şey, eşcinselliğini ortadan kaldırmamış; yalnızca bedenini cezalandırmıştı.

Bütün bunları yorgunluk, depresyon, aşağılanma hissi ve zihinsel çöküş izledi. Cinsel kimliğine karşı, İngiliz devleti ve ahlak sisteminin giriştiği aşağılamaya daha fazla dayanamadı. Bir yıl sonra, 7 Haziran 1954'te Wilmslow'daki 43 Adlington Road adresindeki evinde siyanürle intihar etti.

Enigma'yı çözen dahi: Turing

İngiliz devletinin cinsel kimliği nedeniyle suçlu ilan ettiği ve ölümünden yalnızca iki yıl önce kimyasal hadım uygulamasına mahkûm ettiği kişinin adı Alan Turing'di.

O, Nazi Almanyası'nın Enigma şifrelerinin kırılmasında kritik rol oynayan, modern bilgisayar biliminin önünü açan dahi bir matematikçiydi. Yapay zekâ tartışmalarının hâlâ temel taşlarından biri olan Turing Testi'ni ortaya atan da oydu.

Savaş bittikten yalnızca birkaç yıl sonra, 1952'de bir erkekle ilişkisi olduğu ortaya çıkınca kendi ülkesi tarafından "ahlaksızlık" olarak görülür ve “düzeltilmesi” gereken bir suçlu ilan edilir. Hapisten kaçınmak için devlet eliyle kimyasal hadım edilmeye razı olan Turing için, bu ölüme giden yolun başlangıcı olur.

Turing'in hikâyesi yalnızca trajik değil; insanın bir devlete, topluma ve kendi zamanının ahlak anlayışına rağmen ne kadar büyük şeyler başarabileceğinin ve ardından aynı devlet tarafından cezalandırılabileceğinin neredeyse kusursuz bir örneğidir.

Böylece, ülkesini Nazilerden kurtarmaya yardım eden Turing; kendi ülkesi tarafından eşcinsel olduğu için ölümcül bir şekilde cezalandırılmış olur.

İngiliz devleti yıllar sonra onun mahkûmiyetini resmen “haksız ve ayrımcı” olarak niteledi ve 2013'te Turing'e kraliyet affı verildi. Hükümetin kendi açıklamasında, Turing'in savaş sırasında ülkenin kurtuluşuna yaptığı katkının yanı sıra modern bilgisayar bilimine bıraktığı mirası özellikle vurgulanmıştır.

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/tarihin-yakamadiklari-1-enigmanin-sifreleri,59076?_t=1789595599239