T24 | 18 Eylül 2026
Farklılığın suç sayıldığı çağlar
İnsanların, doğuştan
getirdikleri farklılıkların suç sayılarak cezalandırılması tarihte hep
olagelmiştir. Buna, kimi zaman bir ırk, kimi zaman bir cinsiyet, kimi zaman
bedensel bir özellik gerekçe yapılmıştır.
Toplumların eşcinsel
ilişkilere karşı tutumları zaman ve yere göre değişiklik göstermiştir. Bunların,
küçük bir günah olarak görmekten tutun, kolluk kuvvetleri ve yargı
mekanizmaları aracılığıyla bastırmaya ve hatta ölüm cezasıyla yasaklamaya kadar
uzanan hikâyeleri vardır.
Kullanılan cezalandırılma
yöntemleri olarak idam, hapis, kırbaçlama, bedensel işkence, ateşte yakılma,
sürgün, para cezaları, zorunlu çalışma, tecrit, kamusal teşhir ve aşağılanma,
zorla psikiyatrik “tedavi”, hormon tedavisi ve kimyasal hadım gibi yöntemler uygulanıyordu.
Bunlar arasında, 13.
yüzyıldan başlayarak Geç Orta Çağ'da ve 15.–17. yüzyılları kapsayan erken
modern dönemde Avrupa'nın çeşitli bölgelerinde yakılarak öldürme yaygındı.
Aynı çağın iki yüzü
Doğuştan gelen cinsel
farklılıkların ahlaksızlık ve suç olarak görülmesi çağdaş yüzyıllarda da devam
etti.
Nazi savaş makinesinin
şifrelerini çözen dahi matematikçi Alan
Turing özelinde eşcinselliğin suç olarak cezalandırılması, sadece İngiliz
devletine özgü değildi.
Zira, 1930’ların
Almanyası’nda durum çok daha vahim bir hal almıştı. Nazi düşüncesinde toplumun
temel unsurlarından biri, “ırksal olarak saf” Alman nüfusunun çoğaltılmasıydı.
Eşcinsel erkekler bu nedenle yalnızca “ahlaksız” veya “sapmış” olarak değil,
aynı zamanda doğum oranını düşüren ve Alman halkının geleceğini tehdit eden
kişiler olarak görülüyordu.
Heinrich Himmler bu düşüncenin en önemli taşıyıcılarından biriydi. Erkek eşcinselliğinin erkekleri “zayıflattığını”, askerî gücü ve nüfusun çoğalmasını tehdit ettiğini düşünüyordu. Bu nedenle amaç yalnızca bireyleri cezalandırmak olarak görülmüyordu. Eşcinsel erkeklerin oluşturduğu sosyal çevreleri, örgütleri, yayınları ve buluşma mekânlarını da ortadan kaldırmaya yöneldiler.
Bu amaçla 1933’ten itibaren eşcinsel dernekleri kapatıldı. Bunlara ait gazete ve dergiler yasaklandı. Barlar ve buluşma mekânları basıldı veya kapısına kilit vuruldu. Polis eşcinsel erkeklerin ilişkilerini ve çevrelerini izlemeye başladı. Magnus Hirschfeld'in Berlin'deki Cinsel Bilimler Enstitüsü 1933'te yağmalandı ve daha sonra kapatıldı; enstitünün kitapları Nazi kitap yakmalarının da hedefi oldu.
Almanya'da erkekler arasındaki cinsel ilişkiyi zaten suç sayan 175. madde, Nazi döneminden önce de vardı. Fakat Naziler bunu 1935'te olağanüstü biçimde genişletip ağırlaştırdılar.
Sonuç olarak yaklaşık 100.000 erkek Nazi döneminde 175. madde kapsamında tutuklandı; yaklaşık 53.400'ü mahkûm edildi. Toplama kamplarda “eşcinsel” kategorisiyle tutulan erkeklerin sayısını tarihçiler 5.000–15.000 olarak belirliyordu.
Pembe Listelerden doğan trajedi
Nazi rejiminin mantığında eşcinsellik bir taraftan “suç”, diğer taraftan sözde “tedavi edilebilir/önlenebilir bir bozukluk” gibi görülüyordu.
1934'te Berlin Gestapo'su, eşcinsel davranışlarda bulunduğundan şüphelenilen erkekleri listelemeye başladı. Bunlara sonradan tarihçiler tarafından “pembe listeler” adı verilecekti.
Nazi toplama kamplarında mahkûmlar çeşitli renklerden etiketlerle kategorilere ayrılıyordu. “Pembe listelerle” gelenlere, üzerinde “pembe üçgen” olan etiket takılıyordu. Bu mahkûmlar kamp hiyerarşisinde en ağır koşullara maruz kalıyorlardı. En ağır işlerde çalıştırılma, fiziksel ve cinsel şiddet, aşağılanma ve bazı kamplarda tıbbi deneylere maruz bırakılma onların kaderi oldu. Kasım 1942'den itibaren kamp komutanlarına pembe üçgen taşıyan mahkûmlara zorla hadım uygulama yetkisi bile verilmişti.
Ateşin yakamadığı bedenler
İnsanların, doğal olarak bedenlerinde taşıdıkları cinsel kimliklerin, onların diğer bireyler gibi toplumsal fayda üretmelerinde hiçbir engel olmadığı açıktır. Aksine, bu açıdan tarihe mal olmuş çok sayıda devlet insanı, yazar, sanatçı ve düşünür mevcuttur.
Bunların arasında
devletler ve imparatorluklar yönetenleri bile olmuştur. İngiltere Kralı II.
Edward (1284 – 1327), Fransa Kralı III. Henri (1551 – 1589), Prusya Kralı Büyük
Friedrich (II. Friedrich) (1712 – 1786) en bilinen şahsiyetlerdir. İçlerinde
biri vardır ki, Nil nehrinde boğulan genç sevgilisi adına imparatorluğun dört
bir yanında muazzam sanat eserleri yaptırmıştır. Roma İmparatoru Hadrianus (MS
76 – 138)’un imparatorluğunun en güçlü dönemlerinden birini yönettiğini ve
sevgilisi Antinous'un ölümü üzerine, yasa boğularak anısına şehirler kurdurduğu
ve hatta Antinous'u tanrı ilan ettiğini tarih kitapları yazmaktadır.
MÖ 7.-6. yüzyılın büyük
şairi Sappho, kadınlara yönelik aşk
ve arzuyu şiirinin merkezine taşıyan çok ünlü bir karakterdi. Bugünkü
“lezbiyen” sözcüğünün kökeni de Sappho’nun yaşadığı Lesbos (Midilli) adasından
gelmektedir.
Tüm dünyada
Lise/üniversite öğrencilerinin okuduğu kitaplarda adı geçen çok sayıda
sanatçıya rastlamak olası.
Edebiyat tarihinin en
büyük yazarlarından Oscar Wilde,
eşcinsel ilişkileri nedeniyle 1895’te yargılanıp iki yıl ağır hapis cezasına
mahkûm edilmiştir. Ancak egemen hukukun verdiği bu ceza, onun eserlerinin,
modern edebiyatın en çok okunanları arasına girmesine engel olamamıştır.
Peki ya 20. yüzyıl
İngiliz edebiyatının devlerinden Virginia
Woolf’a ne demeli? Vita Sackville-West ile ilişkisi ve kadınlara yönelik
aşkı mektuplarında ve yaşamında açık biçimde belgelenmiştir.
Amerikan edebiyatının en
önemli yazarlarından James Baldwin,
eşcinsel kimliğini saklamadan ırkçılık, cinsellik ve özgürlük üzerine
yazmıştır.
20. yüzyılın en etkili
filozoflarından Michel Foucault’un,
eşcinsel kimliği ve cinsellik üzerine düşünceleri, iktidar ve toplum
çözümlemelerinin önemli parçalarındandı.
Modern bilgisayar
biliminin kurucu isimlerinden ve II. Dünya Savaşı’nda Nazi Almanyası’nın Enigma
şifrelerinin kırılmasında kritik rol oynayan matematikçi Alan Turing’in hikâyesini daha önce anlatmıştım.
John Maynard Keynes, 20. yüzyılın en etkili
iktisatçılarından. Onun, erkeklerle ilişkileri ve biseksüel yaşamı belgelidir.
Lili Elbe, Danimarkalı ressam; cinsiyet geçişi
konusunda tıp tarihinin en erken ve en iyi belgelenmiş örneklerinden biridir.
O, bugünkü trans tarihinin en sembol isimlerindendir.
Bunların arasına “eşcinsel ilişkileri olduğu ileri
sürülen/belgelenen” ve bir ihbar üzerine hapisten ve olası bir idam
cezasından kıl payı kurtul Leonardo da Vinci’yi; Sistina Şapeli'nin ressamı ve Davut heykelinin heykeltıraşı Michelangelo ‘yu; Kuğu Gölü ve
Fındıkkıran gibi başyapıtların arkasındaki Rus besteci Çaykovski’yi; 20.
yüzyılın en büyük İspanyol şair ve oyun yazarlarından Federico García Lorca'yı; 19. yüzyıl Romantizm akımının
öncülerinden, coşkulu ve asi tarzıyla tanınan İngiliz şairi Lord Byron ve Amerikan şiirinin babası sayılan,
eserlerinde doğayı, demokrasiyi ve insanlığı yücelten Walt Whitman
gibi isimleri de ekleyebiliriz.
Tarih geriye mi dönüyor?
Bir toplumun LGBTİ+
bireyleri “tehdit”, “ahlaki bozulma” ya da “aile düşmanı” olarak tanımlaması,
tarihin kendisiyle de çelişmektedir. Çünkü insanlık tarihinin bilim, sanat,
edebiyat, düşünce ve siyaset mirasının önemli parçalarını bu insanlara borçlu.
Türkiye’de iktidar
İstanbul Sözleşmesi’nden çıkarak kadın politikalarındaki değişikliklerin
ipuçlarını daha önce göstermişti. Şimdi ise, kadın ya da erkek bedenindeki
farklılıklara yöneldiği gözüküyor.
13-14 Eylül’deki
operasyonlarda İstanbul, Ankara, İzmir başta olmak üzere çok sayıda kentte
LGBTİ+ örgütleri ve kişiler hedef alındı; Adalet Bakanlığı, soruşturmanın 15
ilde 162 şüpheli, 9 dernek ve 13 işletmeyi kapsadığını açıkladı.
"Ailem Güvende"
adı verilen operasyonda Toplam olarak gözaltına alınan 116 kişiden 20’si
İstanbul’da, 16’sı İzmir’de olmak üzere 82'si tutuklandı. Tutuklananların 20’si
LGBTİ+ derneklerinden, 2’si HIV+ derneklerinden, 2’si aktivist ve 1’i de
gazeteci. Avrupa Komisyonu da operasyonlar ve erişim engellerinden duyduğu
kaygıyı açıkladı.
Kısaca, bir zamanlar
çağımız devletlerinin işleyip utanç duydukları politikalar için bugün özür
dilerken, biz tarihin tiksintiyle hatırladığı o yola girmeye kalkıyoruz.
Tarihin yakamadıkları
Ancak unutmamak gerekir
ki tarihin bir ironisi vardır: Bugün, ‘toplum için tehdit’ diye gözaltına
alınanların kimilerini susturmak için devletler yüzyıllar boyunca
hapishaneleri, darağaçlarını ve ateşi kullandılar. Birçoğunun bedeni yakılarak
yok edilmek istendi. Ama ne Sappho’nun şiirleriyle Wilde’ın cümleleri; ne Turing’in
matematiğiyle Woolf’un romanları, ne de Foucault’nun düşüncelerini ortadan
kaldırabildiler.
Ve onlar sade ve en doğal
özellikleriyle hep aramızdaydılar. Aradan geçen yüzyıllara rağmen tarihin yakamadığı
insanlar olarak hatırlanmaya devam ettiler.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
yusuf.nazim1@gmail.com