21 Aralık 2018 Cuma

Ötekinin duyulmayan sesi

Yusuf Nazım
T24 | 18 Aralık 2018



‘‘Radyo olmasaydı biz iktidara gelemezdik!”

1933 yılındaki bir konuşmasında Alman ulusuna böyle seslenir. Joseph Goebbels. Hitler’in yakın arkadaşı, sağ kolu ve ölene kadar en sadık komutanıdır. 1923 yılında tanıştığı Nazi Partisi’ne 1925 yılında üye olmuş, o zamana kadar solun kalesi olarak bilinen Berlin’in, partinin bölge liderliğine atanarak emrindeki Nazi SA larıyla birlikte sosyalist ve komünist partilere karşı kıyasıya bir mücadeleye girişmiştir. Berlin’deki başarılarının ardından partide hızla yükselerek 1928’de parlamentoya giren Goebbels, Reich Propaganda Sorumlusu, iktidara geldikleri 1933 ‘te de Propaganda Bakanı olmuştur.

Onun, radyo konuşmasındaki sözünü en iyi doğrulayacak olan ise Nazi ordularının Silahlanma Bakanı Albert Speer’den başkası değildir. Nuremberg Mahkemesi’nde yargılanan bakan, ‘‘Radyo sayesinde 80 milyon kişinin özgürce düşünebilme imkânı elinden alındı.’’ diye konuşacaktı.

‘‘Yalan ne kadar büyükse, inananı o kadar çok olur!’




İntiharından bir gün önce, Goebbels zehirlenmesini emrettiği 6 çocuğuyla birlikte
Goebbels’in Propaganda Bakanlığı döneminde, Reich Kültür Dairesi kurulur. Bu kurum eliyle, tüm gazetelere, radyo programlarına, sinemalara sansür uygulanmaya başlar; tiyatro, eğlence ve kültür programları, sanat ve müzik dünyası bütünüyle denetim altına alınır; aydınlar, bilim insanları, akademisyenler ve sanatçılar; akademik yayınlar bu kurul aracılığıyla kontrol edilir. Bilim, kültür ve sanat insanları arasında korku ve kaygı dolu bir süreç başlar.

Reich Kültür Dairesi’ne üye olmayan sanatçılar hiçbir kültür sanat ürünüyle ilgili çalışma yapamaz, sergi açamazlar. Buna karşılık Nazizm’e sadık müzisyenlere, sanatçılara ise özel bir değer verilir, bu sanatçılar devlet tarafından maaşa bağlanır.

Nazizm’in mizaha tahammülü yoktur. Karikatürler, şaka ve espri içeren yazı ve fıkralar ile bunların yazarları, çizerleri hakkında soruşturmalar açılır. Yazarlar “istenmeyen Alman’ olarak ya sınır dışı edilir, ya da vatandaşlıktan çıkarılırlar.
Modern sanat hareketleri zırvalık, ahlaksızlık, baştan çıkarıcılık olarak görülür.
Tüm dernek ve sendikalar Nazi yanlısı organizasyonlar altında bir araya getirilir.

Goebbels, kitleleri etkilemek için her türlü yöntemi, en uygun araçlarla, en görkemli bir şekilde uygulamayı seçmiştir. ‘‘Yalan ne kadar büyükse, inananı o kadar çok olur!” sözü ona aittir.

“Biz de varız, biz de buradayız…”

15 Aralık 2018.

TBMM ‘de bütçe tartışmaları yapılmaktadır. Oturumlar hararetli geçmekte, vekiller birbirine kırıcı sözler söylemekte, sataşmalar ve yumruklaşmalar yaşanmaktadır. AKP ‘li bir vekil CHP ‘li başka bir vekili, Adolf Hitler’in propaganda bakanı Goebbels’e benzetmekten geri durmaz.

Gergin ortamı AKP’li bir vekilin yaptığı konuşma yumuşatır. Meclisteki AKP’li vekillerden politikaya en uzak, en hoşgörülü, en birleştirici olanının konuşmasıdır bu. Kendisi spor kökenli olan, AKP Sakarya milletvekili Kenan Sofuoğlu, kendi partisine de batırır iğneyi, muhalefete de. Bir anda gerginlik sona erer, ortam yumuşar.

Türk sporuna hizmet etmekten bahseder vekil; demokrasiden, elbirliğinden, partilerin birlikte çalışmasından…

Ve ardından tek tek sayar adlarını partilerin; AKP der, MHP der, CHP der, İYİ Parti der; başka bir şey demez!


Holocost kurbanları, Almanya'daki ötekiler


Oysaki TBMM ’deki AKP vekillerinin en hoşgörülünü olanıdır o. En naif, en yumuşak, en birleştirici konuşmayı yapmıştır... Yapmış ve demokrasinin birleştirici gücü altındaki vekil kalabalığı bir anda huzura kavuşmuştur.

Meclisin 3.büyük partisi HDP mi?

Meclisteki en hoşgörülü, en birleştirici konuşmayı yapan AKP’li vekilin dilinden HDP’nin adı çıkmaz! Ona göre 6 Milyon seçmen yoktur; çoluk çocuğuyla birlikte 8 milyon insan bir anda görünmez olur!

Tam o anda kalabalığın içinden bir kadın sesi duyulur:

“Biz de varız, biz de buradayız!…”

HDP’li vekil Fatma Kurtulan’ın sesidir bu. Van milletvekilinin cılız sesi, şuhu içindeki vekil kalabalığının huzur bulmuş mutluluğunda eriyip gider. Kulak veren olmaz, kimseler duymaz.

Adeta ötekinin sesi gibidir Fatma Kurtulan’ın sesi. Yok sayılır, görülmez, duyulmaz… Onunla birlikte sekiz milyon insan da yok sayılır. Kürt’ün adıyla cisimleşmiş Ermeni’de, Çerkez’de, Rum’da… Fatma Kurtulan’ın sesi duyulmayınca, LGBT ’li bireyin, alevinin, solcunun, aydının da sesi duyulmaz. Hiçbirinin sesine kulak veren olmaz. Bu ülkenin başkaları, yalnızları, görünmeyenleridir onlar. Spor gibi, siyasetin asgari müştereklerde ortaklaşacağı bir alanda bile ötekidir onlar. 

*  *  *

Hücre karanlıktır. Mahkûm giysileri içindeki adam elindeki kâğıdı açar. Kapı mazgalından sızan ışığın aydınlattığı buruşmuş kâğıdın içindeki kapsülü parmakları arasında çevirir. Döner, birkaç adım yürür, köşedeki ranzaya uzanır. Elini yavaşça ağzına götürür, kapsülü dilinin altına yerleştirir, gözlerini kapar... Bir anda soluğu kesilir gibi olur. Hızla nefes alıp vermeye çalışır, başaramaz! İstediği temiz hava, bir türlü nefes borusundan içeri girmez, boğulurcasına hıçkırmaya başlar. Bunu istemsiz hareketlerle, çırpınmalar takip eder. Birkaç kuvvetli sarsılmadan sonra bedeni önce kaskatı kesilir, ardından hareketsiz öylece kalır...

Göring’in eseri: Barış yanlılarını vatansever olmamakla suçlamak

Tarih 23 Nisan 1945. 

Kaldığı hücrede, elindeki potasyum siyanür kapsülüyle intihar eden, Hermann Göring’ten başkası değildir. O, dünyayı cehenneme çeviren Alman faşizminin elit kadroları arasında, en önde gelen bir kaç kişiden biridir. Nürnberg Mahkemeleri’nde yargılanan en yüksek rütbeli Alman savaş suçlusu olarak idama mahkûm edilmiş, infazından bir gün önce, hücresinde zehir içerek intihar etmiştir.

Göring, 2.Dünya Savaşı'nda Nazi Almanyası'nın Hava Kuvvetleri komutanı; polis ve ekonomi bakanı, aynı zamanda Alman gizli polis teşkilatı Gestapo'nun kurucusu ve yöneticisiydi.

Hitler’e toplama kampları fikrini vererek Yahudilerin, Çingenelerin, komünistlerin ve savaş esirlerinin bu kamplarda imha edilmesini sağlayan yine Göring'ti. 

Ünlü Reichstag Yangını’nı bizzat planlayıp yönetmek, sonra da suçu komünistlerin üzerine atmak, bizzat onun eseridir. 

Nazi ideolojisine göre Yahudiler, Çingeneler, komünistler ve savaş esirleri toplumun ötekileriydi. Hiçbir değerleri yoktu. Hitler’e toplama kampları fikrini vererek, Alman toplumun ötekilerden ayırmak suretiyle bu kamplarda imha edilmesini sağlayan yine Göring'ten başkası değildi. 

Herman Göring, Leningrad ve Stalingrad cephelerindeki yenilgilerin ardından savaşın Almanların aleyhine dönmesi üzerine 20 Nisan 1945 tarihinde Berlin'de yapılan Hitler'in son doğum günü kutlamasına katılmış, ardından uzun bir araç konvoyuyla Berlin'den ayrılmıştır. Kaçtığı Avusturya'daki kalede, elindeki sanat hazinelerini saklamakla meşguldür.

Savaş bittiğinde bir Amerikan karargâhına teslim olur. Göring’in, Nurnberg Mahkemeleri’nde yargılanırken söylediği sözler çok manidardır:

"İnsanlar tabii ki savaş istemez. Fakir bir çiftçi, savaştan elde edeceği tek kazancın, köyüne sağlam bir şekilde dönmek olduğunu bildiği halde, niye hayatını savaşta riske atsın? İster Amerika’da olsun, ister Rusya'da, isterse de İngiltere ya da Almanya'da, hiçbir fakir çiftçi bunu istemez. Fakat ülkelerde liderler karar verici durumdadırlar. Ve her zaman insanları istedikleri gibi yönlendirmek isterler. İster demokrasilerde olsun, ister diktatörlüklerde, isterse de parlamenter rejimlerde bu hiç de zor değildir. Toplum, kolaylıkla liderlerine inanabilir ve onların isteklerini kabul etmeleri sağlanabilir. Tek yapacağınız şey, sürekli olarak ülkenin tehlike altında olduğunu söylemek, barış yanlılarını vatansever olmamakla suçlamak ve dış tehditle karşı karşıya bulunulduğunu göstermektir. Bu yöntem her zaman, her ülkede işler."

Hermann Göring Nuremberg Mahkemeleri'nde yargılanırken, 1946



İçimizdeki ötekiler!

1933’te Almanya’da, Nazi diktatörlüğüne giden yolda, meclisin yetkilerini hükümete devrini sağlayacak oylama öncesi, 81 komünist vekilden bir kısmının vekilliği düşürülmüş, bir kısmı ise tutuklanmıştı. 

Naziler, iktidarları süresince medyayı bütünüyle kontrol altına almışlardı. Özellikle radyolar aracılığıyla 80 milyon Alman'ı adeta büyülemiş, etki altına aldıkları geniş kitlelerin desteğiyle dünyayı bir cehenneme çevirmişlerdi.

Etkileyemedikleri 6 milyon insana gelince… Onlar kendilerinden olmayan, toplumun ötekileriydi; Yahudiler, komünistler, çingeneler, eşcinseller, sakatlar... Bunlardan kurtulmanın yolu ise, Hermann Göring'in eseri olan toplama kamplarından geçiyordu...

Bugünün Türkiye'sinde, medyanın %95'i iktidar gücü tarafından ele geçirilmiş durumda. 365 günün her saatinde, tek yönlü olarak çalışan acımasız bir propaganda çarkının dişlileri arasında tek tipleştirilmeye zorlanan toplum, çoğu zaman kinle, nefretle, yalanla beslenerek adeta zehirlenmektedir. Muhalefetin temel dinamiklerinden biri olan HDP ’ye karşı bir süredir cadı avı başlatılmıştır. Belediyelerine kayyım atanmış, parti lideri, milletvekilleri ve yerel yöneticileri tutuklanmıştır. Durum böyleyken, yapılan son seçimlerin ardından, nihayet, adına başkanlık sistemi denilen rejime geçilmiştir.

İşte tüm bu koşullarda bile, yapılan bunca baskıya, korkutma ve yıldırma çabalarına, %95 ‘lik medya gücünün sağladığı baş döndürücü propagandaya rağmen, 6 milyon seçmen ısrarla HDP 'ye oy vermeye devam etmektedir.

2.Dünya Savaşı'nda Alman toplumu, içindeki ötekilerden, Yahudileri, komünistleri, çingeneleri, eşcinselleri ve sakatları toplama kamplarında imha ederek kurtulabilmişti.

Peki ya Türkiye toplumu? Fatma Kurtulan'ın meclisteki çığlığını duymayan bu halk, kendi içindeki ötekilerden nasıl kurtulacak?

Bilen var mı?


http://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/otekinin-duyulmayan-sesi,21108

5 Aralık 2018 Çarşamba

Paris yanıp yıkılmadan

Yusuf Nazım
T24 | 4 Aralık 2018


“Henüz vakit varken, gülüm,
Paris yanıp yıkılmadan,
henüz vakit varken, gülüm,
yüreğim dalındayken henüz,
ben bir gece, şu Mayıs gecelerinden biri
Volter Rıhtımı’nda dayayıp seni duvara
öpmeliyim ağzından
sonra dönüp yüzümüzü Notrdam’a
çiçeğini seyretmeliyiz onun,
birden bana sarılmalısın, gülüm,
korkudan, hayretten, sevinçten
ve de sessiz sessiz ağlamalısın,
yıldızlar da çiselemeli
incecikten bir yağmurla karışarak.”

*  *  *

Oysaki Paris, bir kez daha yanıp yıkılmaktadır. Bu kez isyanın rengi sarıdır. Kırmızıya boyanmış bir sarı. Kırmızıya boyanmış sarının içinden bir kadın bağırmaktadır:

“Bakin bize ne yapıyorsunuz böyle!” Önünde Fransa Devleti’nin tam donanımlı kolluk güçleri vardır. Biraz önce, Paris’in bir sokağında birisi yere yığılmıştır; toplum polisinin ateşiyle birisi vurulup ölmüştür, yaralananlar vardır.

Polisin üzerine yürüyerek, “Utanmanız gerekir,” diye haykırır kadın. Adeta isyan etmektedir! “Yaralı insanlar var burada, silahlı bile değiliz, silahımız yok bizim! Neden böyle yapıyorsunuz?” diye çılgına dönmüştür.  


Kadın, parkasının düğmelerini çözer, diz çöker, göğsünü polislere doğru uzatır. Adeta, beni de vurun, der gibidir! Polisler şaşkın, birkaç adım geri çekilirler. “Utanın! Ölenler oldu, sizin de çocuklarınız, eşleriniz, kardeşleriniz var!” diye devam eder. Etrafını Paris’in ötekileri, dışlanmışları, yok sayılmışları sarmıştır. Kadının dipten gelen öfkesine an be an tanık olmaktadırlar.


Biz kinci değiliz” diye devam eder kadın, “Size karsı hiçbir kinimiz yok. Siz de bizim gibisiniz, kardeşiz, neden bize böyle yapıyorsunuz? Fransa için siz de bize katılın!

*  *  *

“Henüz vakit varken, gülüm, 
Paris yanıp yıkılmadan, 
henüz vakit varken, gülüm, 
yüreğim dalındayken henüz, 
şu Mayıs gecesi rıhtımdan geçmeliyiz 
söğütlerin altından, gülüm, 
ıslak salkım söğütlerin. 
Paris'in en güzel bir çift sözünü söylemeliyim sana, 
en güzel, en yalansız, 
sonra da ıslıkla bir şey çalarak 
gebermeliyim bahtiyarlıktan 
ve insanlara inanmalıyız. 
Yukarda taştan evler, 
girintisiz, çıkıntısız, 
birbirine bitişik 
ve duvarları ayışığından 
ve dimdik pencereleri ayakta uyukluyor 
ve karşı yakada Luvur 
aydınlanmış ışıklarla 
aydınlanmış bizim için 
billur sarayımız... “


*  *  *


İsyan! Evet, isyan sarmıştır Paris’in ve Fransa’nın sokaklarını! Bu sefer rengi sarıdır isyanın. Ama öfkesi yangın misalidir, kırmızıya çalmaktadır. Öfkesi büyüktür; hiçbir demokrasiye, hiçbir özgürlüğe sığmayacak kadardır. Üstelik dalga dalga büyümekte, genişlemekte, yayılmaktadır. Paris’in sokaklarında adalet, eşitlik, özgürlük arayanların sesi yankılanmaktadır. Paris bir kez daha yanılmışlığını, bastırılmışlığını, yok sayılmışlığını bağırmaktadır...


Bu sefer, sarı isyandır adı; Sarı Yelekliler ’in isyanı! Fransa’nın görünmeyenlerinin, hesaba katılmayanlarının, sanki yaşıyormuş gibi yapanlarının isyanı. Sanki Tunus’takilerin, Mısır’dakilerin, Gezi’dekilerin…

Vergilere, artan toplu taşım ve akaryakıt fiyatlarına, düşük asgari ücrete karşı bir isyandır bu! Ve elden ele manifestoları dolaşmaktadır.

Evsizliğin son bulması, akaryakıt zamlarına son verilmesi, adaletli vergi politikalarının uygulanması, köylerde ve şehirlerde küçük esnafın korunması, dev ATM’lerin inşaatlarının durdurulması; otoparkların ücretsiz, seçilmişlerin ücretlerinin ülkenin ortalama maaşı kadar olması, daha çok kazanandan daha çok vergi alınması gibi son derece anlaşılır talepleri vardır.

*  *  *

“Henüz vakit varken, gülüm, 
Paris yanıp yıkılmadan, 
henüz vakit varken, gülüm, 
yüreğim dalındayken henüz, 
şu Mayıs gecesi rıhtımda, depolarda 
kırmızı varillere oturmalıyız. 
Karşıda karanlığa giren kanal. 
Bir şat geçiyor, 
selamlıyalım gülüm, 
geçen sarı kamaralı şatı selamlıyalım. 
Belçika'ya mı yolu, Hollanda'ya mı? 
Kamaranın kapısında ak önlüklü bir kadın 
tatlı tatlı gülümsüyor.” 

*  *  *

Sene 1958. Nazım Hikmet Paris’tedir; devrimlerin ve karşı devrimlerin şehri Paris’te... O ülke senin, bu ülke benim, dünyayı bir ihtilal gibi dolaşmaktadır. Şiirlerinde bir sınıfın kavgası, kalbinde ie daha güzel, daha adil, daha eşit bir dünyanın umudunu taşımaktadır.

Paris’in sokaklarındaysa gösteriler vardır. General Charles de Gaulle’ün şaibeli bir biçimde başbakanlığa gelmesi protesto edilmektedir. Nazım, doktorunun yasak koymasına rağmen dayanamaz, on binlerce gösterici işçinin arasına katılır.

Bir süre sonra Vera’sını Paris’te bırakacak, Dünya Barış Konseyi adına Fidel Castro’ya “Barış Ödülü” nü vermek üzere Paris’ten ayrılacaktır.

Paris şehirlerin gülüdür. Şair, bu yüzden “gülüm” der ona, çünkü Paris Nazım’ın da gülüdür. 13 Mayıs 1958’de Paris’te bir şiirle seslenir ona.



Şimdiyse, Paris bir kez daha özgür değildir. O şehir ki, dünyayı bir ahtapot gibi sarmış, acımasız finans kapitalin kollarındadır. Paris’in muktedirleri açgözlüdür, kalpleri ihtiras doludur. Dünyanın geri kalanında gözü vardır Paris’in. Cezayir’de, ellerine bulaşan kan henüz kurumamıştır. Paris’in ellerinde Ruanda’da, Libya’da, Suriye’de ölenlerin kanı vardır. Paris’in parmakları arasında Akdeniz’de, Ege’de boğulanlar çocukların canı vardır.

Bir de Paris’in görünmeyenleri vardır. Evsizleri, yüksek vergiler tarafından boğazları sıkılanları, daha aşağıdakileri; öğrencileri, esnafları, sürücüleri, çiftçileri. Onlar ki bugüne kadar hiç görülmemişlerdir; hep yok sayılmışlar, hesaba katılmamışlardır. Şimdiyse Paris'in, Nice'in, Narbonne'un caddelerini doldurmuş; Arles’in, Nantes'in, Marsilya'nın sokaklarını sarıya boyamışlardır...    

*  *  *

Nazım yaşasaydı eğer, Saint-Michel Bulvarı’ndaki küçük kafede kahvesini yudumlarken Sarı Yelekliler’in isyanını görür, göğsü kabarır, doktoru Galina’nın yasaklarına, peşinden ayrılmayan “sevgili jandarması” Güzin Dino’ nun hafiyeliğine aldırmadan Şanzelize’ye iner, ateşli kalabalığın arasına karışırdı kuşkusuz.



Avni Arbaş, Güzin Dino, Nâzım Hikmet, Abidin Dino, Vera Tulyakova Hikmet...
Orada, Louise Michel’i görürdü belki. Komünarların Tepesi’nden çıkmış da gelen. Sarı Yelekliler’in arasında, kalabalığın en önünde, elinde tüfeğiyle.


Sonra, 2.Dünya Savaşı sırasında, Paris’i Nazi işgalinden kurtarmak için ölen,  Mont Valerien eteklerindeki Manuşyan Grubu’nun üyeleri; Polonyalı, İtalyalı, İspanyalı, Macaristanlı, Romanyalı ve Türkiyeli direnişçiler çarpardı gözüne. Şanzelize Bulvarı’nda yürümektedirler. Belki de, bir an için Paris’teki Ivry Mezarlığı’nda yatan Adıyamanlı şair, yazar, felsefeci Misak Manuşyan’la yan yana yürürken bulurdu kendini. 

Ve şöyle mırıldanırdı:

“Henüz vakit varken, gülüm, 
Paris yanıp yıkılmadan, 
henüz vakit varken, gülüm... 
Parisliler, Parisliler, 
Paris yanıp yıkılmasın...”

http://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/paris-yanip-yikilmadan,20989

2 Aralık 2018 Pazar

Kötüsünüz!

Yusuf Nazım
T24 | 2 Aralık 2018


Kötüsünüz!

Bu kadar ikirciksiz, sarih ve net, kötüsünüz!

Başka hiçbir tanımlamaya, basit de olsa bir açıklamaya, zorlama bir sebep aramaya gerek duymaksızın kötüsünüz!

Ne yaptığınız bunca zulme, ne koyduğunuz anlamsız yasaklara, ne uydurduğunuz yasadışı emirlere varıncaya dek, hiçbir neden arama zahmetine gerek yok! Sadece kötüsünüz!

Belki farkında değilsiniz, nice zamandır içinize sinmiş kötülüğün; vicdanınızı kemire kemire yemiş, bitirmiş sizi. Çünkü şatolara sığmaz olmuş artık kibriniz. Kalbinizdeki son insanlık duygusunu da yitirmiş, insafınızı son damlasına kadar kurutmuşsunuz. İçinizde, bir daha çıkmamak üzere, ruhunuzun bütün derinliklerine dek sızmış bir melanet var. Belki bu yüzden, işte bu kadar kötüsünüz!

Kendinizden olmayana, kendinizin olmayana, kendiniz gibi düşünmeyene dair sınırsız bir nefretle dolusunuz!  

Hayattaki en kutsal şeyleri, kullanışlı bir araç gibi görebilir, yeri geldiğinde elinizin tersiyle itebilirsiniz. Bu yüzden, hedefinize ulaşmak gayesiyle yapacağınız her şey mubahtır size! Öyle büyüktür ki hırsınız, ihtirasınız kimi zaman sizi yer, tüketir. Nezaketten, incelikten eser kalmaz, küfrün bini bin para olabilir; iftira etmek, yalan söylemek bile meziyete dönüşebilir dilinizde. Öylesine düşman görünür ki her şey gözünüze, gem vurmak ne mümkün öfkenize, boğulacak gibi olursunuz nefretinizde! Çünkü kötüsünüz!

Memuru işsiz, emekçiyi sendikasız, hakkını arayanı aşsız, ekmeksiz bırakırsınız; çocukları aç, sefil, perişan olur. İşini geri istemek suçtan sayılır nezdinizde! Bu suçu işleyene, hayatı zehir etmekte bir an için tereddüt etmezsiniz; döversiniz, gaz sıkar, yerlerde sürüklersiniz. Umurunuzda değildir kim olduğu; öğretmeni, sanatçısı, bilim insanı. Onlar için cadı avları başlatırsınız; davalar açar, hapislere atarsınız; öğrencisiz, kürsüsüz, pasaportsuz bırakırsınız! Adaletiniz çoğu kez yargısızdır, hukukunuzsa adaletsiz. Mafya liderini vatansever, din bezirganını muhtereminiz, barış isteyeni vatan haini ilan etmekten geri durmazsınız. Çünkü kötüsünüz!
25 Kasım'da şiddete karşı kadın yürüyüşünden

İmanınız büyüktür görünürde, lakin insafınız çoktan kurumuştur. Bu güzelim ülkeye pancarını, tütününü, ekinini haram eden sizsiniz; üzümünü, buğdayını, bağını... Emekçinin alın terini yalan eden yine sizsiniz; etini, sütünü, şarabını… Çünkü kötüsünüz siz!

Grev yapmak suçtur, yasaktır, olanaksızdır kanun hükmünüzde. Üstelik bunu hiç saklamaz, açıkça söylersiniz. Siz, kibirden şatolar inşa ederken kendinize, insanlar bedenini yakar borçtan, yokluktan, çaresizlikten! Bir milim bile oynar mı vicdanınız, katiyetle oynamaz! Çünkü kötüsünüz!

Duvarları kalın, çeperleri dikenli, gökyüzüyse karanlık, kocaman bir hapishaneye çevirdiniz ülkeyi. Öyle çok insanın ahını almışsınız ki, duysaydı şeytan bile şaşırır,  çatlardı hasetinden. Hileyle, şerle, takiyeyle sahip olduğunuz kudret gözünüzü kamaştırmış, zalimlikte kimse yarışmaz olmuş sizle. Bu karanlık, bu kokuşmuş, bu büyülü düzen ilelebet sürsün istersiniz. Çünkü kötüsünüz siz!

Parça parça yediniz, doymadınız; yok ettiniz, bitirdiniz şehirleri. Yol iz kalmadı geçecek, köstebek gibi tüneller açtınız şehirlerin altında. Söyleyin, Süleymaniye’nin siluetini hangi imanla çizdiniz İstanbul’da? Meydanlar, parklar, bostanlar bile yenildi hırsınıza; yetmedi, köşe bucak denizleri doldurdunuz. Doymak bilmedi yine de gözünüz; parsel parsel çöktünüz ormanların üzerine; acımasızca, insafsızca kuruttunuz dereleri; yetmedi, betona gömdünüz, nefessiz, renksiz bıraktınız şehirleri. Sadece insanlara değil; havaya, suya, toprağa dahi işledi zehriniz. İşte bu yüzden kötüsünüz!

Dün ak dediğiniz, bugün karaydı. Dün gözünüze görünen melek, bugün şeytan oldu; dün kol kola yürüdüğünüz dost, bugünse amansız düşman! Siz nasıl bir şeysiniz böyle; dün alkışlayıp törenle ödüller verdiğinizi, bugün histerik çığlıklarla linç ettiniz! İşte bu kadar kötüsünüz siz!

Yaralarınız öylesine çok ki, kim dokunsa gocunursunuz. Bir kez hata yapmaya görsün hasmınız; çalmadığınız kapı, giymediğiniz kostüm, oynamadığınız tiyatro kalmaz! En mağdur kimliğinizle kanatarak gözyaşlarınızı, boy boy resimler verirsiniz;  masum demeçler, demokratik söylevler…
Bir kez gücü ele geçirmeye görün, yeter! İktidar anında zehirler sizi. Öylesine büyür ki kibriniz, dünyaları siz yaratmış gibi olursunuz. Ne dünya malından doyar, ne haktan korkar, ne yetim hakkı yemekten utanırsınız. Çünkü kötüsünüz siz!

Biliriz, elbette mahkemeleriniz var, dilediğiniz eylemi suç sayar, gözünüze kestirdiğinizi hapse tıkarsınız. Biliriz, hukukunuz var, sizden olmayana karşı keskin bir kılıç kıvamında. Üstelik adaletiniz de var, terazisi hep sizden yana.

Bu yüzden sadece kötü değil, kinle ve nefretle dolusunuz!

Öylesine nefret dolusunuz ki, amacınıza ulaşmak için, ne dayandığınız yasalar, ne sadece adı kalmış hukuk, ne görünürden ibaret demokrasi; hiçbir şey, ama hiçbir şey umurunuzda olmaz! Bugün söylediğinizi, yarın kolayca inkâr edebilirsiniz; inkâr etmeyi geçtik, dün söylediğinizin bugün, tam tersini de iddia edebilirsiniz. Geçmişte söylediklerinizi, bugün önünüze getirseler, asla kızarmaz yüzünüz; başınızı çevirmez, gözlerinizi kaçırmazsınız. Çünkü tek kelimeyle kötüsünüz siz!

Geçenlerde gördüm; Allahın her günü aşağılanan, taciz gören, dayak yiyen kadınları. Senenin tek gününde, şiddete karşı, Beyoğlu’nda sokağa çıkmışlardı… Yüzleri allı pullu, yemenisi narlı morlu; şarklı, türkülü, eğlenceli; davullu, tefli, erbaneli… Şiddete karşı; tacize, tecavüze, istismara karşı…
Emir uludandır yine; bir kez daha demiri keser, demir de kadınları! Görürüm ki, yine acz içindesiniz, yine emir kulusunuz, yine öfkelisiniz! Yine dinmek bilmez nefretiniz, yine yalana batmış, yine iftiraya bulanmış, yine çamura boğulmuştur diliniz. Çünkü kötüsünüz siz!

Her cumartesi günü, Galatasaray’da kayıp anneleri toplanırlar. Hep sessizdirler, başka ve uzak bir dünyadan gelmiş gibidirler. Evlatlarının fotoğraflarını yaralarına basarlar, bıçak açmaz ağızlarını, hep susarlar.
25 Kasım 2018, Beyoğlu

O analar ki, çocuklarının akıbetini öğrenmekten başka amaçları yoktur. O analar ki, sadece çocuklarından bir haber almak isterler! Üstelik nasıl olursa olsun; belki bir tutam saç, toprağa karışmış; belki yırtık ayakkabısı, düğmesi, ceketi, hırkası; hiç değil başında dua edecekleri bir mezar taşı, ya da iki avuç toprakla üzerini örtecekleri birkaç kemik parçası…

Emriniz uludur yine, büyük yerdendir, karşı konulmazdır. Bir anda acıya keser Galatasaray Meydanı. Karşınızda, sanki düşman askerleri, daracık bir sokağa sıkıştırırsınız onları. Üzerlerine gaz, zehir püskürtürsünüz. Bir anda unutursunuz kal-u beladan gelen insanlığınızı! Oracıkta soluksuz bırakırken Emine Ana’yı, Sultan Ana’yı, Hanife Ana’yı; nasıl bir cümle ifade eder, hangi söz açıklamaya yeter ki hoyratlığınızı? Çünkü kötüsünüz!

Gerçek, her geçen gün daha çok öğütülüyor haber ajanslarınızın dişlilerinde, yalana doymuyor televizyon kanallarınız. Bir gün, “sivil öldüreceksek Cihangir’den, Nişantaşı’ndan başlarız” diye böbürleniyor program sunucunuz. Öbür gün, “sallandıracaksınız ayağından, camdan aşağıya” diye, naklen yayında öğüt veriyor bir diğeriniz. Dilinizde, sınır tanımıyor, giderek linçe dönüşüyor nefretiniz. Balat’ta, akademisyen bir kadına ceza yazıyor trafik polisleri. Durur mu, “basın sopayı adi karıya” diye çığlıklar atıyor siyasetçiniz. Başka nasıl bir açıklama bulursunuz bunda? Çünkü kötüsünüz!

Hayat fanidir en nihayetinde, kime kalır ki bu dünya? Zaman geçer, devran döner, bir gün bozulur büyü; bu devr-i sefahat da biter, yerle yeksan olur cümle şatolar, saltanatlar da... Herkes gibi siz de göçüp gidersiniz yolcusu olduğunuz bu kervandan. Lakin bilmezsiniz, dünyanın ahı kalır peşinizde.
Başka hiçbir söze, hiçbir vicdana, hiçbir kurala sığmaz yaptıklarınız.

Çünkü kötüsünüz siz!

http://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/kotusunuz,20965

16 Kasım 2018 Cuma

Ahmet Kaya: Et tırnaktan ayrılınca

Yusuf Nazım
T24 | 16 Kasım 2018


Sesi ağlamaklıydı:

“Dün gece internet üzerinden görüntülü olarak görüşmüştük. Ne kadar da iyiydi; güldük şakalaştık, espriler yaptık.”

“Memleketimi özledim be Selahattin,” dedi bana. “Taşını, toprağını, börtüsünü, böceğini; her şeyini özledim! İşportacısını, ırgatını, köylüsünü… “Var ya,” dedi, Karaköy'de bir hamalın sırtından akan terini bile özledim.” 

Ağlamaklı çıkan sesi, derin iç çekmeleriyle birlikte hıçkırıklara dönüşmüştü bile. Koca adam, telefonda hüngür hüngür ağlıyordu…

*  *  *

Arayan İstanbul’dan hekim dostum Sebahattin'di. Bir gün önce, internet üzerinden görüştüğü sevgili dostu, arkadaşı, yoldaşı Ahmet Kaya'nın ölüm haberine ağlıyordu. Ağrısı büyüktü. Yüreği dağlanmış, tarifsiz bir acıyla yanıyordu. Belki birkaç kadeh almış, paylaşmak istiyordu. Ve o kocaman adam, telefonun öbür ucunda, küçük bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyordu…

O cesur, o memleket sevdalısı, o yufka yürekli insan, otuz yıl yoksulluğunu çektiği yurdundan uzakta, yaban ellerde, o kocaman gövdesiyle bir gece ansızın yığılıp kalmıştı. “Hoşçakalın Gözüm” adlı albümünün kayıtlarını yaparken Ahmet Kaya ölmüştü!

Başı belada

Ahmet Kaya bir şarkısında şöyle diyordu;

“başım belada
adamın biri vurulmuş sokakta
cebimde adresim bulunmuş,
başım belada”

Şarkısında dediği gibi, başından bela eksik olmaz Ahmet Kaya’nın. Söylediği şarkılar için davalar açılır, şarkı sözlerinde, satır aralarında terörün izi aranır, şiirlerinin sözlerini değiştirdiği için mahkeme mahkeme dolaşır.

Bir şarkı sözü için yargılanır, kaset yasaklanır. Sonra sakıncasız olduğu mahkemece karara bağlanır. 450 adet satan kaset, bu sefer beş gün içinde 450 bin adet satar. Ardından konserler başlar, salonlar, stadyumlar dolar taşar.

12 Eylül darbesinin karanlığına sazıyla, sözüyle, şarkılarıyla adeta meydan okumuştur. Kimsenin cesaret edemediği yıllarda, özgürlük ve demokrasi şarkılarını dillendirir. Yeni şarkılarını, yeni konserler; onları da yeni yasaklar takip eder. Hakkında sayısız dava açılır.

O ise asla yılmaz. Gelen tehditlere aldırmaz. Gözaltına alınır, bırakılır; hapse girer, çıkar. O da Yılmaz Güney gibidir; Anadolu’nun bağrından kopmuş, gelmiştir. Bir rüzgâr gibi esmiş, fırtına gibi büyümüş, doğru bildiği yolda adeta vuruşa vuruşa yürümüştür.

Bütün ülke onu tanımaktadır artık. O bir müzisyen, şarkılarını sırtına yükleyip dağa çıkan bir eşkıya, adını Ali koyduğu muhabbet kuşu kaçtığında, ardından 24 saat ağladıktan sonra “Ali Gitti” diye bir türkü besteleyen yufka yürekli bir hayvan sever, her görüşten milyonlarca insanın sevgilisidir.

Kütçe bir şarkı yapmak

Tarih 10 Şubat 1999, İstanbul.

Magazin Gazetecileri Derneği’nin gecesi. Yılın en iyi 10 müzik yıldızı yarışmasının ödül töreni. Sahnede Ahmet Kaya vardır. Önceden, ödül aldığı söylenerek geceye davet edilmiştir. Aslında, resmi toplantıları, protokolleri, ödül törenlerini sevmez o. Oraya da isteyerek gelmemiştir. Eşinin ısrarıyla takım elbisesini giymiş, geceye katılmıştır.

İsmi anons edildiğinde sahneye çıkar, alkışlanır, yılın en iyi sanatçısı ödülünü havaya kaldırır.

"Bu ödülü İnsan Hakları Derneği adına, bu ödülü Cumartesi Anneleri adına, bu ödülü magazine emek veren tüm insanlar adına, bu ödülü bütün Türkiye halkı adına alıyorum" der.

Bir şey daha der Ahmet Kaya; “Kürt” der!

Evet, evet, “Kürt” der, “Kürtçe bir klip” der, “Kürtçe bir şarkı yapıyorum” der…

Başka bir şey demez, diyemez!

Niye diyemez?

Mermer parçalanır, mozaik dağılır, et tırnaktan ayrılır! 

Çünkü o lanetli (!) söz çıkar Ahmet Kaya’nın ağzından.

O lanetli söz çıkar ve ne olursa, işte bundan sonra olur.

Mermer parçalanır, mozaik dağılır, et tırnaktan ayrılır! 

Kalabalığın içindeki yüzler birden bire düşer; kaşlar öfkeyle çatılır, salonun her köşesinden karanlık bakışlar peydahlanır.

Az önce ödül verdikleri, ayakta alkışladıkları, yılın en iyi sanatçısı ilan ettikleri adamın dudaklarından çıkan tek bir sözcüğe dairdir öfkeleri… Statüsü olmayan bir sözcüğe dair; sadece bir "Kürt" sözcüğüne dair…

Maslak’ta o gece karanlık ve ağırdır. Gecede günahkâr bir geçmişin geleceğe olan tahammülsüzlüğü vardır; kokuşmuş, zavallı, sinsi bir inkârın görünmeyen yüzü vardır.

İşte bu yüzden, o lanetli (!) sözcüğe, “Kürt” sözcüğüne karşı, hep beraber, kutsal bir mutabakattaymış gibi kenetlenirler.

Sanki etle tırnak gibi değil, sanki bütün bir mozaik gibi değil, ezeli bir düşmana bakar gibi bakarlar!

Sanki hiçbir zaman, hiçbir surette, sanki hiçbir şeyden duymadıkları kadar büyük bir nefretle bakarlar!

Ahmet Kaya avı

O gece orada olanlar. O gece, ülkenin utanç tarihine yeni bir sayfa eklemek üzere, histerik nefret çığlıklarıyla birbiriyle yarış edenler.

Sonradan çoğu inkâr etti orada olduğunu. Kiminin o geceye hiç gelmediğini, kiminin erken ayrıldığını, kiminin tuvalette olduğunu öğrendik.

Hâlbuki hepsi oradaydılar!

Yalancısı, ikiyüzlüsü, sinsisi. sünepesi, çıkarıcısı, biat edeni, korkağı…

Hepsi bir aradaydılar!

Şöhretlisi, seçkini, çanak yalancısı, çıkarcısı, düzenbazı, ırkçısı, kafatasçısı…

Sonraki günlerde manşet manşet büyüdü yalanlar. Mahkemeler Ahmet Kaya avına çıktılar, ajanslar linç için iştahla birbiriyle yarıştılar…

Anlaşıldı ki, sadece Kürt'ün adınaydı bunca nefret, sadece Kürt’e karşıydı bu kin, bu husumet.

Ne tuhaftır ki o gece, ruhları kırık dökük bir sistemin çarkları tarafından kirletilmiş, beyinleri darbecilikle yıkanmış salon dolusu bir güruh Ahmet Kaya’yı linç ederken onu savunan, sadece birkaç dostuyla, bedenlerini çatal bıçak yağmuruna siper eden Kürt garsonlar olmuştu.

Linçin kahramanları

14 Şubat 1999 tarihli Hürriyet’in manşetinde, Ayıp ettin ‘gözüm’  vardı.  Ahmet Kaya, Abdullah Öcalan’ın ve Kürdistan haritasının önünde şarkı söylerken resmedilmişti.  

Sonradan fotoğrafın fotoshop olduğu anlaşılacaktı.

Ardından medyamızın medar-ı iftiharlarından Ertuğrul Özkök ‘Güzel Magazinciler, Çirkin Adamlar’ diye bir yazı yazacaktı... Yazıda şöyle diyecekti Özkök: “O gecede her şey çok güzeldi. Bunların içinde bir tek çirkin adam vardı. O da Ahmet Kaya idi”...

Mademki Kürt’ün adı geçmişti bir cümlede, mademki Kürt’e dokunmuştu dil, bir darbede Bekir Coşkun’dan gelmeliydi.

14 Şubat günü Bekir Coşkun “Ben zaten Ahmet Kaya’yı sevmem. Böyle bir gecede kovulması umurumda değil. Bir sanatçı bölücülük yapıyorsa, halkına kötü mesaj veriyorsa elbette kovulur” diye yazacaktı köşesinde.

Adı linçti bunun. İlkel, habis bir nefretten almıştı kaynağını. Mademki Kürt’ü anımsatmıştı bir söz, Fatih Altaylı’da geri kalmamalıydı.

16 Şubat’ta şöyle yazacaktı: “Kültürsüz, ne dediğini bilmez, cahil ve basit adamsın Ahmet. Bu Ahmet’e “İdeoloji nedir?” diye sorsan “Yenir mi?” yanıtını verir”

Ana akım medyanın amiral gemisi olarak bilinen Hürriyet’in başyazarı Oktay Ekşi ‘ye gelince. “Bir densiz…” diye atacaktı, on yıllardır kurulduğu köşesine başlığını. Koşarak yerini alacağı linçte, “Adını anmayı bile bu sütun için bir zul saydığı” Ahmet Kaya’dan “bu yaratık” diye bahsetmekten geri kalmayacaktı.

Müziğin Yılmaz Güney’i

Ahmet Kaya. Ülkesinde kışlalardan karakollara, liselerden üniversitelere, okullardan sokaklara kadar halka mal olmuş bir sanatçı…

Saklısı yoktu, hiçbir zaman eğilip bükülmedi. Takiyye yapmak aklından bile geçmedi. Saklanmadı. Açıktı, yürekliydi, mertti. Ne söylediyse, dostun da, düşmanın da yüzüne karşı söyledi.

Yüreği dağlar gibiydi; kocaman, geniş, aydınlık ve ferah. Özgür, deli dolu bir ruhu vardı. Ezgilerinde, dağların doruklarındaki hırçın rüzgârlara nispet edercesine seslendi.

Bağlamasını çalarken, yüreği hep ağlar gibiydi; ödül vermek için çağrıldığı geceden linç edilerek sürgüne gönderildiği bu toprakları yurt eyleyen Kürt’ün, Ermeni’nin, Türk’ün özgürlük ve demokrasi özlemi için söyledi şarkılarını! 

Nasıl ki Yılmaz Güney, sinemanın Nazım Hikmet 'iyse, Ahmet Kaya'da müziğin Yılmaz Güney'iydi.

O da en az Nazım Hikmet kadar memleketine sevdalı, Yılmaz Güney kadar halkına düşkündü; bütün ötekilerin dostu; bazen haşarı, yaramaz çocuk, iyi bir hayvan sever, çokça devrimci, biraz da komünistti. 

Ölüm, onu da diğerlerinden ayırmadı. Sürgünde, derin bir memleket hasretliği içinde yakaladı. Kırk üç yaşında, arkasında yanık bir ülke bırakarak gitti.

Belgesel
Uçurtmam Tellere Takıldı, (2010), Ümit Kıvanç

http://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/et-tirnaktan-ayrilinca,20840

17 Ekim 2018 Çarşamba

Kırık hayatlar mevsimi

Yusuf Nazım
T24 | 16 Ekim 2018

Sene 2012, Mayıs.
Mevsim, kırık hayatlar mevsimiydi.
Bir avuç insan, “büyük aşklar yolculuklarla başlar” diye koyulmuştuk yola.

Amacımız Diyarbakır, Batman, Van illerinde, çocuk gülüşlerinde saklı yarım kalmış öykülerin izini sürmekti.

Bizim aşkımız da bir yolculukla başlamıştı. Benim koordinatörlüğümde, yönetmenimiz Gülsün Sarıoğlu ile birlikte çekeceğimiz belgesel filmin çekimleri de, Duchenne Muscular Dystrophy (DMD) adlı hastalığın mağdur ettiği hasta hayatların görünmeyen dünyasına yapılan bir yolculuktu... 

Tedavisi mümkün olmayan bir hastalık tarafından bedenleri kuşatılmış, köylerin, kentlerin ve kasabaların ücra köşelerine hapsolarak unutulmuş insanlar... Yaşamları, kendi iradeleri dışında, doğanın haksız adaletinin bir tecellisi olarak kısaltılan, ülkemizdeki kötü bakım koşullarında hayatlarına 20 yıl ömür biçilmiş, çocukluklarını tekerlekli sandalyede geçiren, hayatın dokunmayı unuttuğu çocuklar... Ve onların “hastalık taşıyıcısı” olarak suçlanan, bunu kader bilerek sineye çekmiş, yüreği burkuk, boynu bükük anneleri… Birer hastalık taşıyıcısı adayı olan genç kızların aşka ve sevdaya dair hayalleri…

*  *  *

Gideceğimiz her şehirde, hasta bir çocuğumuzun hayali vardı.

Ata ile Hamza kardeşler
Amida’da (Diyarbakır) 19 yaşındaki Osman’la Keçi Burcu’na tırmanıp Hevsel Bahçeleri’ne karşı uçurtma uçurmak; Batman’ın Beşiri ilçesinde 14 ve 16 sındaki sevgili Hamza ve Ata ile sular altında kalacak Hasankeyf’in zirvesinde, göklere saldığımız uçurtmamızla Türkçe, Kürtçe ve Ermenice olarak bütün dünyaya DMD’li çocukların selamını göndermek; tekerlekli sandalyesinde bize Uçkun ikram eden 11 yaşındaki Kadir’le Van’ın Akdamar Adası’nda uçurtmamızı göndere çekmek…

Çoğunu gerçekleştirdik bu hayallerin.

Şişli Belediyesi’nin yaptığı maddi destek önümüzü açtı.

Sonunda filmimizi bitirdik. 2013 yılında İstanbul, Lütfi Kırdar’da galasını yaptık. Ardından Urfa, Diyarbakır, Batman, Tatvan ve Van illerinde bölge galalarını ve gösterimlerini yaptık.

Bu illerin belediyeleri bize kucak açtı. Araç ve yardımcı personel verdi, konaklamamızı sağladı; sıcaklığını, desteğini, konukseverliğini eksik etmedi. Kokteyllerimiz onların sayesinde yaptık. Şehirlerdeki hasta ve ailelerini toparladık, hem filmin gösterimini yaptık, hem de beraberimizdeki hocamız Prof.Dr. Coşkun Özdemir’le birlikte bilgilendirme toplantılarını…

Suprp Giragos Ermeni Kilisesi, 2013
Kadim dostumuz yazar Şeyhmus Diken ve eski Diyarbakır Tabip Odası Başkanı Dr.İlhan Diken sayesinde Diyarbakır galamızı Surp Giragos Ermeni Kilisesi’nde gerçekleştirdik. Keçi Burcu’nda, Dört Ayaklı Minare’de, On Gözlü Köprü’de, Suriçi’nde, Hançepek’te yaptığımız çekimleri, bölge halkı ve hasta aileleriyle paylaşmaktan onur duyduk, duygulu anlar yaşadık…

*  *  *

Oysaki biliyorduk, kırık hayatlar mevsiminde geçiyordu zaman.

Belgesel filmimizin Batman kahramanlarından Hamza. 2016’nın Mart ayında, en zayıf yerinden, akciğerlerinden hastalandı. Batman’ın sınırlı koşulları Hamza için seferber edildi. Haberler uçuruldu dört bir yana, İstanbul’dan uzman hekimler devreye girdi…

Yetmedi!

Onca çaba, onca seferberlik Hamza’yı hayata bağlayan o incecik ipin kopmasına engel olamadı. Sevgili Hamza, kardeşi Ata’yı yalnız bırakarak sonsuzluğa göçtü…

*  *  *

Dedim ya, mevsim kırık hayatlar mevsimiydi.

2015 yılında, demirden bir kasırga çıktı, kasıp kavurdu bölgeyi. Uzak kentlerden gelmiş bu yabancı insanlara kucak açan bütün yerel yönetimler de bu kasırgadan nasibini aldı.

Diyarbakır’da, Surp Giragos Ermeni Kilisesi harap oldu. Dört Ayaklı Minare ayaklarından yaralandı. Tahir Elçi bu minarenin yaralı ayakları önünde can verdi. Katili hala bulunamadı. 9000 yıllık Suriçi’nde, Hançepek dâhil diğer mahalleler yerle bir edildi. Tarihte, belki de ilk kez bir şehir, kökünden kazınarak, Dicle’nin kıyısında dev bir mezara gömüldü. Sevgili Dr.İlhan Diken Haziran 2014’te rahmetli oldu. Diyarbakır’ın sonraki belediye eş başkanı Gültan Kışanak iki yıldır hapiste. Yargılaması halen devam ediyor.


Batman'da Yılmaz Güney Kültür Merkezi'nin yeri
Kendi şehrindeki hastaların hayat hikâyelerine kulak veren bizlere her türlü konukseverliğini esirgememiş Batman şehrinin belediye başkanı zaten hapisteydi. Onun yerine bakan belediye başkan vekili Serhat Temel, Yılmaz Güney Kültür Merkezi’nde (Yılmaz Güney Sineması) bizlere karanfil vermiş, konakladığımız belediye evinde akşam ziyaretimize gelmişti. Bölgeyi kavuran fırtınadan o da nasibini aldı. Tutuklandı, hapis yattı. 6 yıl 8 ay mahpusluk düştü onun da payına. Yılmaz Güney Kültür Merkezi’ne gelince. Kapısına kilit vurdular önce. Sonra bir yangın çıktı, en sonunda iş makineleriyle yerini dümdüz ettiler… Kayyum belediyesi, yenisinin aynı adla yapılacağı vaadinde bulundu. Sonradan camii mi, sinema mı, yoksa yeşil alan mı olsun diye yapılan ankette sonuç ‘sinema’ çıkınca, yerini yeşil alan yaptı.

Bize olanaklarını sınırsızca açan o güzel insan, Tatvan Belediye başkanı Abdullah Ok da tutuklandı, hapis yattı. Kendisine 10 yıl 7 ay ceza verildi.

Surp Giragos Ermeni Kilisesinin eski ve hasarlı hali
O sıralar Van Belediyesi’ni deprem vurmuştu. Yıkılmış bir kentin düşlerine tanık olmuştuk oralarda. Buna rağmen belediye başkanı Bekir Kaya, yok yoksul belediye olanaklarını önümüze sermekten asla geri durmamıştı. Ne yazık ki o da, tutuklandı. 8 yıl 9 ay ceza alarak ödedi bedelini.

Urfa Belediye başkanı A.Eşref Fakıbaba’ya gelince. Bağımsızken “ceketimi koysam kazanır” sözüyle ünlüydü. AKP’li oldu, terfi etti. O şimdi bakan… Bugünlerde Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı olarak saman, canlı hayvan ve et ithal etmekle meşgul…

*  *  *

Tarih, 11 Ekim 2018, Perşembe.

Bugünlerden geriye baktığımızda bir kez daha anlıyorduk ki, aşkı da bilirlerdi onlar, yaşamayı da…

Lakin kırık hayatlar mevsimiydi yaşanan. Ve hayat, ne yazık ki bu mevsimde kimi zaman hüzün dolu oluyordu. Aradan bunca zaman geçtikten sonra, geride, kırılmış hayatlarla birlikte, baştan aşağı yıkılmış kentler kalıyordu.

Batman’ın Beşiri ilçesinden belgesel filmimizin iki kahramanından geride kalan Ata.

Geçenlerde bir haber geldi Batman’dan. Telefondan gelen bir mesajın hüzün yüklü sözcüklerine sarılıydı bu haber. Düşlerini, kâğıttan bir gemiye yükleyerek Dicle’nin serin sularına bırakan sevgili Ata hastaydı, nefes alamıyordu. Üyesi olduğu Türkiye Kas Hastalıkları Derneği ‘nin fedakâr yöneticileri bütün gücüyle çırpındı, durdu. Telefonlar susmadı, uzmanlar arandı; bulundu, bulunamadı…

Yoğun bakımdaki Ata’nın, ne Afrin’de, Cerablus’ta, El Bab’ta sınır ötesi bir savaşa, ne F-35 savaş uçaklarına, ne de adım başı AVM’lere, rezidanslara  ihtiyacı vardı. Sadece birkaç rahat nefes alabilmekti hayattan beklediği onun.

Olmadı!

Bu dünya, sevgili Ata’yı hayata bağlayacak birkaç nefesi ona çok gördü. Bir akşam güneş batarken kaybettik onu. Kardeşi Hamza’nın yanına gitti. Arkasında, binlerce umut çiçeği DMD’li çocukla birlikte, yarım kalmış bir öykü bıraktı:

yarım kalmış öyküleri vardı onların
çocuk gülüşlerinde sakladıkları
kırık hayatlar mevsimiydi
sanki ömürleri

halbuki
aşkı da bilirlerdi en iyi
yaşamayı da
heybelerinde umut
bakışlarında hayal ötesi şeyler
ve sihirli sözleri vardı
hayata söyleyecek;
    -bir gün mutlaka!..


Not: Düşümdeki Uçurtma belgeseli.  Yönetmen Gülsün Sarıoğlu, Genel Koordinatör: Yusuf Nazım, Yardımcı yönetmen : Serdar Aydoğdi, Görüntü Yönetmeni : Emre Karadaş, Kurgu : Adil Yanık, Yürütücü Yapımcı : Eray İlkinönü, Gülsün Sarıoğlu, Asistan : Tarhan Aydın, Diyar Güngörmez

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/kirik-hayatlar-mevsimi,20612