Bir
gazetenin yaşaması yalnızca onu çıkaranların değil, onu okuyanların ve yaşatmak
isteyenlerin de meselesidir.
Patika
yoldan, orasına burasına batan kurumuş çalıların arasında ilerliyordu.
Karanlıkta yolu şaşırmış, az önce kayalıklardan düşmekten son anda kurtulmuştu.
Vadinin dibine varmak üzereydi. Aşağıdan, yarı donmuş derenin şırıltılı sesi
duyuluyordu.
Elindeki
yulara asılarak, deh, dedi.
Her iki
yanındaki yük bir o yana bir bu yana salınan katır onu takip etti.
Adam,
gecenin ayazında buz tutmuş bıyıklarını hohlayarak ovuşturdu. Biraz daha
ilerleyince kaybettiği patikayı buldu. Dere kenarına inmek güç olmadı. Taş
köprüden geçerek yamacı tırmanmaya koyuldu. Katır, arkasından onu takip
ediyordu. Tepeye vardığında az önceki zifiri karanlık kayboldu. Uzaklarda
Hevsel Bahçeleri’nin arkasından, Diyarbakır surlarının ışıkları göz kırpıyordu.
Bir kuş
sesi duydu. Elini ağzına götürdü, kısa bir ıslıkla karşılık verdi. Çalı çırpı hışırtıları
birbirine karıştı. Az sonra, üzeri karlarla kaplı ağacın altından başında kar
maskesi olan biri çıkageldi. Selamlaştılar. Katırı ona teslim etti. Arkasını
döndü hızla geldiği yönde uzaklaştı.
Katır
güzergâhında taşınan haberler
1992-1994
yılları arasında, Diyarbakır'ın ana
giriş yollarında özel timler ve askeri arama noktaları konuşlu olurdu. O
yıllarda yayımlanan Özgür Gündem
gazetesine, yasaklı olmasa bile buralarda el konulur ve Diyarbakır’a girmesi
engellenirdi.
O dönem
Özgür Gündem İstanbul ve Adana’da basılmaktaydı. Gazete, Adana'daki matbaadan
çıkıp, kamyon veya şehirlerarası otobüslerin gizli bölmelerinde Diyarbakır'ın
dış çeperlerindeki illere ve Lice, Kulp, Silvan gibi ilçelere nakledilirdi.
Gazete paketleri bu il ve ilçelerden sonraki yolculuğuna katır sırtında devam
etmek zorundaydı. Bundan sonraki çetrefilli yola, katır güzergâhı
deniyordu. Gazete paketleri güvenli kırsal köylerde indirilir, buradan
katırlara yüklenerek gece karanlığında korucuların ve güvenlik güçlerinin
kontrol edemediği dağ patikalarından, nehir yataklarından geçilirdi...
O
yıllarda Zonguldak’ın Ereğli ilçesinde yaşıyordum. Gecelerimin, geç ve yorgun
saatlerinin ürünü olan sözcüklerim, gazetenin arka sayfasındaki İyi Hal Kâğıdı köşesinde dizgiye girer;
Adana matbaasında basılarak zorlu yolculuğuna başlar, kar kış demeden katır
sırtında dağları, dereleri aşarak Diyarbakırlılara ulaşırdı.
Bir gazetenin
sustuğu yerde
Bir
gazete yalnızca susturulduğu için mi kaybeder, yoksa susturulmaya karşı
çıkamadığında mı?
Bunun
için önce, gazetecilik nedir, diye sormamız gerekir.
Yalnızca
haber aktarmak mıdır? Yoksa iktidarın hoşuna gitmeyen soruları sormak ve
kamusal denetimi sürdürmek midir?
Devlet,
matbaaları denetleyebilir. Gazetelerin ne yazacağına karar verebilir. Kitapları
yasaklayabilir, yazarları susturabilir. Peki, bir düşüncenin bir insanın
zihninden çıkıp başka bir insanın zihnine ulaşmasını bütünüyle engelleyebilir
mi?
Tarih, bu sorunun peşine düşenlerin
hikâyeleriyle doludur.
Daha
da önemlisi, insanların neyi bilebileceğine, hangi habere ulaşabileceğine,
hangi düşünceyi okuyabileceğine karar verme hakkını kendinde görebilir mi?
Bugün bu soruyu yeniden soruyoruz.
T24'e sansür: Hakikatin önüne
çekilen perde
On dört
yıldır yazdığım T24’e erişim engeli getirildi. Bir sabah, haberlerini takip
ettiğiniz, yazılarını okuduğunuz, tartışmalarına katıldığınız bir yayın
organına ulaşamadığınızı düşünün. Adını yazıyorsunuz, sayfasını açmak istiyorsunuz.
Ama aranızda, kendi devletiniz tarafından örülmüş bir duvarla karşılaşıyorsunuz.
Görüyoruz
ki AKP iktidarının, bağımsız basına olan tahammülsüzlüğü her geçen gün
artmakta. T24’den önce Türkiye’nin etkili televizyonlarından Tele1 susturuldu, genel yayın yönetmeni
Merdan Yanardağ tutuklandı. Yakın
zamanda da, ülkenin en çok izlenen televizyon kanallarından olan Halk TV’ye kayyum atandı, çok sayıda
çalışanı tutuklandı. Gerçeği anlatmaktan başka derdi olmayan yüzlerce gazeteci,
aydın, sanatçı ve muhalifin sosyal medya hesaplarına erişim engeli getirildi.
Bir
gazetenin okuruyla arasına giren o görünmez duvar, yalnızca teknik bir engel
değildir. Aynı zamanda, haberin dolaşımına, düşüncenin paylaşılmasına ve
kamusal tartışmaya müdahaledir.
T24’ün
başına geleni anlamak için yalnızca bugünün Türkiye’sine bakmak yetmez. Biraz
geriye, başka ülkelere, başka yıllara, başka iktidarların hikâyelerine de
bakmak gerekir. Çünkü sansürün araçları değişse de iktidarla bağımsız
gazetecilik arasındaki gerilim, tarihin farklı dönemlerinde yeniden karşımıza
çıkar.
Boşluktaki
başyazılar
Hindistan’da
Başbakan İndira Gandhi’nin 1975’te
ilan ettiği Olağanüstü Hâl sırasında gazetelere ön sansür getirildi. Haberler,
başyazılar ve fotoğraflar yayımlanmadan önce hükümet denetiminden geçiyordu;
gazeteciler tutuklanıyor, yayın kuruluşları ekonomik ve idari baskıyla
karşılaşıyordu. Bazı gazeteler, sansürü görünür kılmak için başyazı sayfalarını
boş bıraktı. O beyaz alan, söylenmesi yasaklananların sessiz ama çarpıcı
kaydıydı.
Sansüre karşı direniş, her zaman aynı biçimi
almaz. Bazen açık bir itirazdır, bazen bir boşluk, bazen de baskıya rağmen
yayımlanmaya devam eden ve katır sırtında taşınan bir haber.
Fakat
her durumda mesele, gazetecinin ne yazdığı kadar neyi yazmasına izin
verilmediğidir.
ABD’de Vietnam Savaşı’na ilişkin gizli
Pentagon Belgeleri 1971’de The New York Times tarafından yayımlanmaya
başladığında hükümet yayını durdurmak için mahkemeye başvurdu. Times ve
ardından Washington Post hukuki mücadele yürüttü; Yüksek Mahkeme,
hükümetin ön sansür için yeterli gerekçe ortaya koyamadığına hükmederek
yayınların sürmesinin önünü açtı. Olay, devletin “ulusal güvenlik” gerekçesinin
gazeteciliği susturmak için sınırsız bir yetki vermediğini gösteren dönüm
noktalarından biri oldu.
Bu
olay bize şunu göstermiştir: Gazetecinin görevi, iktidarın açıklamak istediğini
aktarmakla mı sınırlıydı, yoksa açıklamak istemediği gerçekleri de araştırıp
yayımlamak mıydı?
Bu soruların yanıtı,
aradan geçen yarım yüzyıldan fazla zamana rağmen güncelliğini koruyor.
Çünkü
iktidarlar, çoğu zaman kendi sırlarıyla ülkenin sırlarını birbirine karıştırır.
Kendi itibarlarını korumayı, kamu yararını korumakla eş tutar. Eleştiriyi
kendilerine yöneltilmiş bir hakaret, sorgulamayı bir tehdit, bağımsız
gazeteciliği ise denetim altında tutulması gereken bir güç olarak görürler.
2013’te İngiltere’de The Guardian, Edward
Snowden’ın sızdırdığı belgelerle ABD ve İngiltere’nin gözetleme
faaliyetlerini haberleştirirken hükümetin hukuki baskısıyla karşılaştı.
Londra’daki merkezinde, istihbarat görevlilerinin gözetiminde belgelerin
bulunduğu sabit diskler imha edildi. Ancak gazete, başka ülkelerdeki kopyalar
sayesinde haberlerini yayımlamayı sürdürdü.
Geride
şu soru kaldı: Devletin gizli tutmak istediği bir bilgi, toplumun bilmesi
gereken bir gerçekse gazetecinin görevi nedir?
Snowden örneği bize şunu göstermiştir:
Gazetecilik,
tam da iktidarın açıklamak istemediği soruları sorabilmek için vardır. Bir
ülkenin basın özgürlüğü, yalnızca kaç gazetenin yayımlandığıyla ölçülemez. O
gazetelerin neleri korkmadan yazabildiğiyle de ölçülür.
Otoriter rejimler, yarattıkları korku ve
hayal ikliminden beslenerek ayakta kalırlar. Bu yüzden sıkıştıklarında ilk
saldıracakları şey gerçekler olur.
Rusya’da, bağımsız Novaya Gazeta,
Ukrayna savaşı sonrasında sıkılaştırılan yayın kısıtlamaları nedeniyle Mart
2022’de basılı ve çevrimiçi yayınını askıya aldı. Aynı yıl internet siteleri
engellendi, yayın lisansının iptaline giden hukuki süreç işletildi.
Böylece sansür, bazen bir gazetenin kapısına
kilit vurmakla, bazen de onu hukuki ve ekonomik kuşatma altında çalışamaz hâle
getirmekle işliyordu. Araçlar değişiyor; hedef, kamunun gerçeğe ulaşma imkânı
oluyordu.
Gazetecilik,
her şeyden önce, gerçeğin peşinden gitme iradesidir. O irade, bir yerde
engellendiğinde başka bir yerde yol arayabilir.
Elbette her zaman başarıya ulaşmaz; her yayın
kendini yeniden kuramaz, her gazeteci baskı karşısında ayakta kalamaz.
Fakat
gazeteciliğin tarihi, aynı zamanda engeller karşısında yılmayıp, gerçeğe
ulaşmak için yeni yollar arayan insanların da tarihidir.
Yarın: Katır sırtında sözcükler: Sansürün
aşamadığı hakikat
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
yusuf.nazim1@gmail.com