29 Ekim 2026 Perşembe

Bir aralık Sur'a bakmak

Yusuf Nazım
T24 | 14 Şubat 2019

Hava İstanbul grisiydi. Üstü kapalı locaya yaklaştığımda onu, benim için ayrılmış stantta, arkasına yaslanmış otururken gördüm. Önünde, sıra sıra dizilmiş kitaplar; bir okur gelse, alıp uzatsa kitabın birini, imzalamak için hazır gibiydi sanki.

​Gülümseyerek yaklaştım ona.  

Yetmiş yaşında ya vardı, ya yoktu. Saçları çoktan ağarmış, yüzünü zamanın çoktan eskittiği anıların izleri kaplamıştı. Her halinden görmüş geçirmiş biri olduğu anlaşılıyordu.

Beni görünce, yüzündeki gülümseme gözlerine doğru yayıldı. Elinde bir tomar kâğıtla ayağa kalktı. Tahmin etmiş olmalıydı, bana doğru bir adım daha yaklaştı;

“Siz, Yusuf Nazım olmalısınız?” dedi.

“Buyurun, benim” diye karşılık verdim.

Yıllar geçse de, hafızamdan belki de hiç silinmeyecek o naif anı, işte o anda, orada oluşacaktı.

Beni, olduğum yerde kalakalmama sebep olan şey, sevecen bakışlarını gözlerimden ayırmayan bu sevimli ihtiyarın dudaklarından dökülen şu üç sözcük olmuştu:

“Amida sana geliyorum!”

Amida, sana geliyorum!

Yanlış duymamıştım! “Amida, sana geliyorum!” demişti. Demiş ve elindeki bir tomar kâğıdı bana uzatmıştı.

Şaşkınlığım bir kat daha büyümüştü; uzattığı kâğıtlarda iri puntolarla, aynı başlıklı yazı yer alıyordu. Üstelik sadece ‘Amida sana geliyorum!’ da değil; bir başkasında ‘Amida’nın düşleri’ ve diğerlerinde başka başka yazılar…

Çok şaşırmıştım! Ben henüz bir şey söylemeye fırsat bulamadan o devam etmişti;

“2012 yılında, bu yazını okuduğum günden beri seni takip ediyorum. Yazının fotokopisini çektirdim, sokak sokak gezdim, bütün tanıdıklarıma dağıttım.”

Adı Elvan’dı. Diyarbakırlıydı. Hayatını öğrenciler yetiştirmeye adamış emekli bir öğretmendi. Ülkenin dört bir yanını gezmiş, görmüş, kendi coğrafyasının acılarına yakından tanıklık etmişti. İmza etkinliğimi öğrendiğinde, elinde bir tomar kâğıtla kalkıp gelmişti.

*  *  *

Kimi okurlar vardır, yazarın, yazarın eserlerinin usanmaz takipçisi olurlar. Zamanla sıkı bir bağ gelişir aralarında. Yazıysa, işlediği konuları, öyküyse karakterlerini sorgulamaya kalkarlar. Değerli bir şeydir bu. Yazar içinse kazançtır.

Elvan Öğretmen’le de böyle oldu. Sıcak bir sohbet, alınıp verilen telefonlar, imzalanan kitaplar. Ayrılırken gözleri ışıl ışıldı sevinçten. Ben de, böyle vefalı bir okuru tanımaktan mutlu olmuştum.

‘Amida, sana geliyorum!’ başlıklı yazıya gelince. Tam beş yıl öncesiydi. 2012 yılında, bir belgesel filmin çekimleri için ilk defa gittiğim bir şehir için yazmıştım o yazıyı. Nam-ı değer Diyarbakır, bölge insanın adlandırmasıyla Amed, ya da tarihsel/mitolojik adıyla Amida… En çok da Amida’yı sevmiştim ben.

Çelikten zırha bürünmüş bir şehir

Amida’ya, doğunun bu kadim şehrine sonraki yıllarda da çokça gittim. 9000 yıllık şehirle, sanki büyüsel bir bağ oluşmuştu aramızda. Adeta çekim alanına girmiştim onun. En zor zamanlarında gidip sofrasına oturmuş, ekmeğini yemiş, bazalt taşlarına el sürmüştüm. 27 kavmin ayak izlerini görmüştüm yollarında; Keçi Burcu’nda, Ulu Camii’inde, Dört Ayaklı Minare’de; Ortadoğu’nun en görkemli Ermeni kilisesi Surp Giragos’ta, Deliller Hanı’nda, On Gözlü Köprü’sünde…

Ve Sur ilçesi!

Diyarbakır’ın kalbi. 5000 bin yıllık bir tarih. Dünyanın en uzun ikinci surları tarafından kuşatılan, sekiz mahalleden oluşan bir yerleşim merkezi.

2015 yılındaki son gidişimde görememiştim şehri. Daha doğrusu şehrin yarısını. Suriçi’ni boydan boya ikiye bölen Gazi Caddesi’ni, Mardin Kapı’dan girerek Dağ Kapı’ya doğru yürümüştüm. Caddenin bir tarafındaki Cevat Paşa, Dabanoğlu, Fatih Paşa, Cemal Yılmaz, Hasırlı ve Savaş Mahallerine giriş yasaktı. Gazi Caddesi’nden bu mahallelere açılan bütün sokakların başında mevziler kazılmıştı. İçlerinde tam donanımlı kolluk güçleri, sanki düşman askerlerini bekler gibiydiler. Bazı sokaklar perdelerle kapatılmıştı. Bölge sakinleri, sokak başlarında toplanmış, gözleri perdelerle kapatılmış sokaklarda, akılları bir gece ansızın terk etmek zorunda kaldıkları evlerindeydi. Ne tanıdık bir ses, ne umut verici bir haber, ne okunan ezan yahut çan sesi geliyordu içerden…

Gazi Caddesi’nden biteviye kamyonlar geçiyordu. Kocaman tekerlekli, heybetli, iri kamyonlar. Dorseleri taşla, toprakla, parçalanmış eşyalarla doluydu; kırık kapılar, pencereler, koltuk parçaları, perdeler, giysiler, türlü türlü ev gereçleri… Kamyonlar geçiyordu durmadan; kamyonlar, kamyonlar, kamyonlar…

Hava ağır ve pusluydu. Çelikten bir zırha bürünmüştü sanki şehir. Dönüp bakamıyor, soru soramıyor, fotoğraf çekemiyorduk…

Sonradan anlayacaktık. 5000 yıllık Suriçi; Suriçi’ndeki mahalleler, evler, işyerleri, sokaklar, çarşılar iş makineleriyle yıkılıyordu. Yıkılıyor ve kamyonlara doldurulup Dicle Nehri’nin kıyısında büyük bir mezara boşaltılıyordu…

O günden sonra bir daha gidemedim Amida’ya! On Gözlü Köprüsü’nden geçemedim, Sülüklü Han’da oturup dostlarla sohbet edemedim, Keçi Burcu’na çıkıp Hevsel Bahçeleri’ni seyredemedim; bir daha varamadım ayakları dibine Dört Ayaklı Minare’nin, oturup bahçesinde Surp Giragos’un serinleyemedim...

Bir aralık bakabilmek

2019’un ilk günleri. İstanbul-Ankara Otoyolu.

Kışın mevsiminin gücü, Sapanca Gölü çevresinin yeşilini ocak ayında bile değiştirmeye yetememiş. Gözün alabildiği her taraf, nemli, ıslak bir yeşile gark olmuş.

İçinde bulunduğum araç, gölün kıyısındaki yoldan Ankara yönünde salına salın ilerliyor.

Telefonumun sesiyle kendime geldim.

Arayan Elvan Öğretmen’di. Merakla açtım.

O, heyecanlı cümlelerle kendini tanıtırken, gülümsüyordum. Telefonumda kayıtlıydı zaten, hemen anımsamıştım onu.

“Diyarbakır’dayım” dedi.

Beklemeksizin sordum, “Sur’a gittin mi?”

“Gitmez olur muyum, gittim.”

Sesi titriyordu, bir an duraksadı;

“Gittim ama beni içeri almadılar. Kocaman, yüksek paravanlarla kapatmışlardı sokağı. Polisler bekliyordu, bırakmadılar ki gireyim.”

Yutkundu. Merakla yutkundum ben de… O an, sanki nemli gözlerindeki acıyı görür gibi oldum yaşlı adamın. Devam etti;

“Rica ettim, yalvardım polislere. İçlerinden biri insafa geldi, ‘gel dayı’ dedi, biraz araladı paravanı. Uzattım başımı, bir aralık bakabildim…”

“Bir aralık bakabildim!”

Bir kente karşı işlenen suçlar

Bir paravan, karanlık bir gökyüzünü gizlemeye yeter mi sizce?

Peki ya, bir kente karşı işlenen suçları nasıl örtebilir o?

Bir tarih, göz göre yok edilirse eğer, bir kültür kıyıma uğratılırsa bir şehrin göbeğinde, nasıl bir miras kalır ki o ülkeden geleceğe?

Bir kapı aralığından, uzatıp başını bir aralık baktığında, acaba neleri görmüştür Elvan Öğretmen?

78 tanesi tarihi tescilli, 4985 yıkılmış yapı kimin eseri olabilir? Hakkında, acele kamulaştırma kararı verilen 6.300 yapının kaçı ayaktadır şimdi? UNESCO tarafından Dünya Mirası Listesi’ne alınan Sur’dan ne kalmıştır geriye?

Sur!

Üç yıldır, dünyanın en uzun süreli sokağa çıkma yasağının sürdüğü, yıkılmış, dümdüz edilmiş bir şehrin adı…

Beş bin yıllık bir tarihin üzerine inşa edilmekte olan beton villalar ne anlatmış olabilir yaşlı adama?

*  *  *

Bir aralık bakmak hayata…

Sur’a, yıkılmış bir kente, yok edilmiş tarihe, yitip gitmiş zamana…

Eğer siz de, gündelik hayatın cenderesinden kurtarıp başınızı, bir aralık bakmayı denerseniz Elvan Öğretmenin gözleriyle, gidip de bir daha asla geri gelmeyecek olan bir hayatın sızısını duyabilirsiniz belki.

Olur da bu yazıyı, sonuna kadar okumaya tahammül ederseniz, aynı sızının bir hüzün nehri gibi, inceden inceye benim de yüreğimde aktığını hissedebilirsiniz.

Kim bilir…

14 Şubat Dünya Öykü Günü’nde hiç bitmeyecek umutlara…

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/bir-aralik-sur-a-bakmak,21676

Katır sırtında sözcükler: Gazetecilik, gerçeğin peşinden gitme iradesidir

Yusuf Nazım
T24 | 29 Ekim 2026

Bir gazetenin yaşaması yalnızca onu çıkaranların değil, onu okuyanların ve yaşatmak isteyenlerin de meselesidir.

Patika yoldan, orasına burasına batan kurumuş çalıların arasında ilerliyordu. Karanlıkta yolu şaşırmış, az önce kayalıklardan düşmekten son anda kurtulmuştu. Vadinin dibine varmak üzereydi. Aşağıdan, yarı donmuş derenin şırıltılı sesi duyuluyordu.

Elindeki yulara asılarak, deh, dedi.

Her iki yanındaki yük bir o yana bir bu yana salınan katır onu takip etti.

Adam, gecenin ayazında buz tutmuş bıyıklarını hohlayarak ovuşturdu. Biraz daha ilerleyince kaybettiği patikayı buldu. Dere kenarına inmek güç olmadı. Taş köprüden geçerek yamacı tırmanmaya koyuldu. Katır, arkasından onu takip ediyordu. Tepeye vardığında az önceki zifiri karanlık kayboldu. Uzaklarda Hevsel Bahçeleri’nin arkasından, Diyarbakır surlarının ışıkları göz kırpıyordu.

Bir kuş sesi duydu. Elini ağzına götürdü, kısa bir ıslıkla karşılık verdi. Çalı çırpı hışırtıları birbirine karıştı. Az sonra, üzeri karlarla kaplı ağacın altından başında kar maskesi olan biri çıkageldi. Selamlaştılar. Katırı ona teslim etti. Arkasını döndü hızla geldiği yönde uzaklaştı.

Katır güzergâhında taşınan haberler

1992-1994 yılları arasında,  Diyarbakır'ın ana giriş yollarında özel timler ve askeri arama noktaları konuşlu olurdu. O yıllarda yayımlanan Özgür Gündem gazetesine, yasaklı olmasa bile buralarda el konulur ve Diyarbakır’a girmesi engellenirdi.

O dönem Özgür Gündem İstanbul ve Adana’da basılmaktaydı. Gazete, Adana'daki matbaadan çıkıp, kamyon veya şehirlerarası otobüslerin gizli bölmelerinde Diyarbakır'ın dış çeperlerindeki illere ve Lice, Kulp, Silvan gibi ilçelere nakledilirdi. Gazete paketleri bu il ve ilçelerden sonraki yolculuğuna katır sırtında devam etmek zorundaydı. Bundan sonraki çetrefilli yola, katır güzergâhı deniyordu. Gazete paketleri güvenli kırsal köylerde indirilir, buradan katırlara yüklenerek gece karanlığında korucuların ve güvenlik güçlerinin kontrol edemediği dağ patikalarından, nehir yataklarından geçilirdi...

O yıllarda Zonguldak’ın Ereğli ilçesinde yaşıyordum. Gecelerimin, geç ve yorgun saatlerinin ürünü olan sözcüklerim, gazetenin arka sayfasındaki İyi Hal Kâğıdı köşesinde dizgiye girer; Adana matbaasında basılarak zorlu yolculuğuna başlar, kar kış demeden katır sırtında dağları, dereleri aşarak Diyarbakırlılara ulaşırdı.

Bir gazetenin sustuğu yerde

Bir gazete yalnızca susturulduğu için mi kaybeder, yoksa susturulmaya karşı çıkamadığında mı?

Bunun için önce, gazetecilik nedir, diye sormamız gerekir.

Yalnızca haber aktarmak mıdır? Yoksa iktidarın hoşuna gitmeyen soruları sormak ve kamusal denetimi sürdürmek midir?

Devlet, matbaaları denetleyebilir. Gazetelerin ne yazacağına karar verebilir. Kitapları yasaklayabilir, yazarları susturabilir. Peki, bir düşüncenin bir insanın zihninden çıkıp başka bir insanın zihnine ulaşmasını bütünüyle engelleyebilir mi?

Tarih, bu sorunun peşine düşenlerin hikâyeleriyle doludur.

Daha da önemlisi, insanların neyi bilebileceğine, hangi habere ulaşabileceğine, hangi düşünceyi okuyabileceğine karar verme hakkını kendinde görebilir mi?

Bugün bu soruyu yeniden soruyoruz.

T24'e sansür: Hakikatin önüne çekilen perde

On dört yıldır yazdığım T24’e erişim engeli getirildi. Bir sabah, haberlerini takip ettiğiniz, yazılarını okuduğunuz, tartışmalarına katıldığınız bir yayın organına ulaşamadığınızı düşünün. Adını yazıyorsunuz, sayfasını açmak istiyorsunuz. Ama aranızda, kendi devletiniz tarafından örülmüş bir duvarla karşılaşıyorsunuz.

Görüyoruz ki AKP iktidarının, bağımsız basına olan tahammülsüzlüğü her geçen gün artmakta. T24’den önce Türkiye’nin etkili televizyonlarından Tele1 susturuldu, genel yayın yönetmeni Merdan Yanardağ tutuklandı. Yakın zamanda da, ülkenin en çok izlenen televizyon kanallarından olan Halk TV’ye kayyum atandı, çok sayıda çalışanı tutuklandı. Gerçeği anlatmaktan başka derdi olmayan yüzlerce gazeteci, aydın, sanatçı ve muhalifin sosyal medya hesaplarına erişim engeli getirildi.

Bir gazetenin okuruyla arasına giren o görünmez duvar, yalnızca teknik bir engel değildir. Aynı zamanda, haberin dolaşımına, düşüncenin paylaşılmasına ve kamusal tartışmaya müdahaledir.

T24’ün başına geleni anlamak için yalnızca bugünün Türkiye’sine bakmak yetmez. Biraz geriye, başka ülkelere, başka yıllara, başka iktidarların hikâyelerine de bakmak gerekir. Çünkü sansürün araçları değişse de iktidarla bağımsız gazetecilik arasındaki gerilim, tarihin farklı dönemlerinde yeniden karşımıza çıkar.

Boşluktaki başyazılar

Hindistan’da Başbakan İndira Gandhi’nin 1975’te ilan ettiği Olağanüstü Hâl sırasında gazetelere ön sansür getirildi. Haberler, başyazılar ve fotoğraflar yayımlanmadan önce hükümet denetiminden geçiyordu; gazeteciler tutuklanıyor, yayın kuruluşları ekonomik ve idari baskıyla karşılaşıyordu. Bazı gazeteler, sansürü görünür kılmak için başyazı sayfalarını boş bıraktı. O beyaz alan, söylenmesi yasaklananların sessiz ama çarpıcı kaydıydı.

Sansüre karşı direniş, her zaman aynı biçimi almaz. Bazen açık bir itirazdır, bazen bir boşluk, bazen de baskıya rağmen yayımlanmaya devam eden ve katır sırtında taşınan bir haber.

Fakat her durumda mesele, gazetecinin ne yazdığı kadar neyi yazmasına izin verilmediğidir.

ABD’de Vietnam Savaşı’na ilişkin gizli Pentagon Belgeleri 1971’de The New York Times tarafından yayımlanmaya başladığında hükümet yayını durdurmak için mahkemeye başvurdu. Times ve ardından Washington Post hukuki mücadele yürüttü; Yüksek Mahkeme, hükümetin ön sansür için yeterli gerekçe ortaya koyamadığına hükmederek yayınların sürmesinin önünü açtı. Olay, devletin “ulusal güvenlik” gerekçesinin gazeteciliği susturmak için sınırsız bir yetki vermediğini gösteren dönüm noktalarından biri oldu.

Bu olay bize şunu göstermiştir: Gazetecinin görevi, iktidarın açıklamak istediğini aktarmakla mı sınırlıydı, yoksa açıklamak istemediği gerçekleri de araştırıp yayımlamak mıydı?
Bu soruların yanıtı, aradan geçen yarım yüzyıldan fazla zamana rağmen güncelliğini koruyor.

Çünkü iktidarlar, çoğu zaman kendi sırlarıyla ülkenin sırlarını birbirine karıştırır. Kendi itibarlarını korumayı, kamu yararını korumakla eş tutar. Eleştiriyi kendilerine yöneltilmiş bir hakaret, sorgulamayı bir tehdit, bağımsız gazeteciliği ise denetim altında tutulması gereken bir güç olarak görürler.

2013’te İngiltere’de The Guardian, Edward Snowden’ın sızdırdığı belgelerle ABD ve İngiltere’nin gözetleme faaliyetlerini haberleştirirken hükümetin hukuki baskısıyla karşılaştı. Londra’daki merkezinde, istihbarat görevlilerinin gözetiminde belgelerin bulunduğu sabit diskler imha edildi. Ancak gazete, başka ülkelerdeki kopyalar sayesinde haberlerini yayımlamayı sürdürdü.

Geride şu soru kaldı: Devletin gizli tutmak istediği bir bilgi, toplumun bilmesi gereken bir gerçekse gazetecinin görevi nedir?

Snowden örneği bize şunu göstermiştir:

Gazetecilik, tam da iktidarın açıklamak istemediği soruları sorabilmek için vardır. Bir ülkenin basın özgürlüğü, yalnızca kaç gazetenin yayımlandığıyla ölçülemez. O gazetelerin neleri korkmadan yazabildiğiyle de ölçülür.

Otoriter rejimler, yarattıkları korku ve hayal ikliminden beslenerek ayakta kalırlar. Bu yüzden sıkıştıklarında ilk saldıracakları şey gerçekler olur.

Rusya’da, bağımsız Novaya Gazeta, Ukrayna savaşı sonrasında sıkılaştırılan yayın kısıtlamaları nedeniyle Mart 2022’de basılı ve çevrimiçi yayınını askıya aldı. Aynı yıl internet siteleri engellendi, yayın lisansının iptaline giden hukuki süreç işletildi.

Böylece sansür, bazen bir gazetenin kapısına kilit vurmakla, bazen de onu hukuki ve ekonomik kuşatma altında çalışamaz hâle getirmekle işliyordu. Araçlar değişiyor; hedef, kamunun gerçeğe ulaşma imkânı oluyordu.

Gazetecilik, her şeyden önce, gerçeğin peşinden gitme iradesidir. O irade, bir yerde engellendiğinde başka bir yerde yol arayabilir.

Elbette her zaman başarıya ulaşmaz; her yayın kendini yeniden kuramaz, her gazeteci baskı karşısında ayakta kalamaz.

Fakat gazeteciliğin tarihi, aynı zamanda engeller karşısında yılmayıp, gerçeğe ulaşmak için yeni yollar arayan insanların da tarihidir.

Yarın: Katır sırtında sözcükler: Sansürün aşamadığı hakikat

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/katir-sirtinda-sozcukler-gazetecilik-gercegin-pesinden-gitme-iradesidir,59674?_t=1793222445139