23 Ağustos 2024 Cuma

Aklın ayak izleri’nde yolculuklar (2) | Eşkıyalar kesti yolumuzu

Yusuf Nazım
T24 | 23 Ağustos 2024

Aklın Ayak İzleri’nde yolculuğumuz devam ediyor.

Sonraki durağımız Dersim. Ancak Ovacik-Dersim yolu bir motor festivali sebebiyle kapalı. Bizi Hozat üzerinden yönlendiriyorlar. Çaresiz yola çıkıyoruz. Yol boyunca yüksek dağlar, derin vadiler, meşeliklerle dolu ormanlardan geçiyoruz. Nasıl da göz alıcı vadiler, zümrüt yeşiline boyanmış dağlar, hayran olunası bir coğrafya…

Yolu yarıladığımızda ihtiyaç molası için ana yoldan ayrılıp ıssız, toprak bir yola sapıyoruz. İn cin top koşturuyor etrafta. Derken o da nesi? Eşkıyalar kesiyor yolumuzu! Bilmezdik, Dersim’in dağlarında eşkıyalar olurmuş kol geziyor hâlâ.

Kimsiniz, ne arıyorsunuz, nereden gelip nereye gidiyorsunuz…

Şaşkınız. Ovacık’tır, etkinliktir, Dersim’dir, söyleşidir, kitaptır, diye sıralanıyor sözcükler dilimizde...

Kitap isteriz diye tutturuyorlar! Kitap istiyorlar bizden... Evet, evet kitap istiyorlar...

Dersim’de bir dağın başındayız. Güneşin sofrasındayız. Kuş uçmaz, kervan geçmez bir ıssızlıktayız. Böylece aralanıyor bir sohbetin kapısı. Başlıyor akmaya hikâyeler.

Dağ başında bir yazar bulmuşum, kitabını almadan bırakmam

Buralarda yazar kolay bulunmaz diyor Diyarbakırlı Muhammed Ali. Dağ başında bir yazar bulmuşum, kitabını almadan bırakmam!

Gülümsüyorum. Ne de güzel diyor Muhammed. İçimden bir ses mırıldanıyor; ‘sana kurban olam Muhammed.’ 

Diğeri Dersimli Mehmet. Deşt’i soruyorum ona. Dersim’in kayıp kızlarından Emoş Gülver’in kimliğinde yazılı yer. Başlıyor anlatmaya Mehmet. Sene 1938, Pülümür Deresi, Pax Köprüsü, 38 kayalığı... Toplanan köylüler, Harçik çayı, mağaralar… Elini şöyle bir kaldırıp işaret ediyor. 236 köylü gitti bizden, diyor. Hepsi şu kayalıkların arkasından aşağıya…

Karşımızda, yakınlarda bir evin çatısını aktaran iki köylü, iki emekçi. Sohbet uzadıkça uzuyor. Bakın diyor, Mehmet; ben Kürdüm, ben aynı zamanda Aleviyim. Sonra ekliyor Mehmet, ben sosyalistim. Sadece ilkokulu okudum, ancak bir yazarın kitabını alarak ona destek olmak isterim diyor. Başka bir şey demiyor Mehmet.

Sahi Dersim kaç dağ içindeydi, kaç namlunun ucundaydı, dağlarında kaç mevsimin adı yazılıydı. Duyardık, buraların dağlarında eşkıyalar dolaşırmış. Şimdi anlıyorum, Dersim’in eşkıyaları başka olurmuş...

Asfalt yol, bir yılan gibi kıvrılıp akarken önümüzden, düşünüyorum. Bir dağın yamaçlarında, yol kesip kitap isteyen Dersimli Mehmet'in bilgeliğinden öğreniyorum hayatı.

Uzaktan Tunceli tabelası gözüküyor. Burada da aynı motor festivali sebebiyle valilik bütün konaklama yerlerini kapatmış. Arkadaşım Aysel’in bize tahsis ettiği evde kalıyoruz.

Söyleşi ve imza etkinliği ertesi gün Yel Çay Bahçesi'nde. Aklımda, benim bir öyküme ve belgeselci bir dostumun filmine konu olmuş bir hikâye. Sabah erkenden kalkıp yönümüzü dağlara veriyoruz. İçimde beni dürtmekten vaz geçmeyen o hikâyenin izini süreceğiz. Dersim'in kayıp kızlarından Emoş Gülver'in hikâyesi bu. Çocuk yaşlarda bir subaya evlatlık verilen kızın kimliğinde yazan Deşt bölgesine gideceğiz. Kayıp kızlardan birinin ruhu, orada beni bekliyor olacak.

Tülük köyüne varmadan bize yol gösterecek 1938’den kalma yıkık bir karakol olmalı. Köyün muhtarından karakolun üç yıl önce İl Özel İdaresi tarafından satıldığını, yeni sahibinin burayı yıkarak yerine ev yaptığını öğreniyoruz.

Bir süre aradıktan sonra görüyoruz onu. Bir yanımızda, yüksekçe bir yamaçtaki düzlüğe yapılan bir ev. Asfalttan ayrılıp soldaki toprak yola giriyoruz. Etrafta kimsecikler yok. Araç sarsılarak bir süre ilerliyor. Nihayet, bahçesine tel çit çekmekte olan birini görüyor, yaklaşıp soruyoruz. Önce soğuk davranıyor bize.

Deşt, diyoruz, 38 katliamı, kayıp kızlar, Emoş Gülver...

İşini bırakıyor Ferhat. Ceviz büyüklüğünde, avuç dolusu kirazlarla geliyor yanımıza. Hele bir yiyin, diyor, tümüyle organiktir. Düşün peşime diye ekliyor.

Ferhat önde, biz arkada araçlarımız bir dağın eteğinde döne dolana ilerliyor. Duruyoruz. Bir taş ev. Bir tarafta, topraktan yüksekçe bir seki, meşe ağacı, altında bir masa. Oturuyoruz. Şimdi anlatın, diyor Ferhat.

Geçmişinden koparılmış yaşlı bir kadının çocukluğuna götürüyor sözler bizi. Sözcükler yaralı, sözcükler kayıp, puslar içinde sözcükler. Birazdan, Haydar da katılıyor aramıza. Emoş Gülver’in belgeseli çekilirken oradaymış. Burası Veraniz mezrası, Deşt ise Emoş Gülver’in beş yaşında mezraya gelmeden önce yaşadığı yerin adı. Aha, şurada diyor Haydar, biraz ileride, yamaçtaki yıkıntıları işaret ederek. Kırmızı Dağın eteklerinde yürüyen yaralı gölgeleri dinliyoruz ondan; Halvori yolu, 38 kayaları, Pax Köprüsü, Harçik Çayı... Emoş Gülver’in ruhu dolaşıyor aramızda. Ah Dersim, ah Deşt, ah Veraniz, ah benim de büyümüş de yaralanmış ömrüm...

Kazım ve Nezahat Gündoğan, yıllar önce aynı yerde, Dersim'in kayıp kızlarından Emoş Gülver'in hikâyesini çekerken (Hay Way Zaman belgeseli,2013 ) Haydar Gül ile karşılaşmışlar. Onlara rehberlik etmiş, yol göstermiş, yörenin yaşlılarından hikâyeler dinletmiş Haydar. Şimdiyse bize anlatıyor. Ölenler vaktiyle ölmüş zaten, sağ kalanlar da birer birer aramızdan diye ekliyor.

Sohbet giderek koyulaşıyor. Bizi oyaladıklarının farkında değiliz. Biraz sonra arkadan, kahvaltı hazır diyor bir ses.

Taş evin bahçesine geçiyoruz. Tam teşekküllü bir sofra, mahcup oluyoruz. Emekli öğretmen Hüseyin Uçar'la tanışıyoruz. Veraniz’in yenilerinden o. Şimdiki adıyla Suvat Mezrası. Kadınlar görüyoruz, bir eli “ekinde, tütünde, odunda ve pazarda” kadınlar. Sabriye ve Naciye kadının emekçi ellerinin eseri onca şey. Sohbet kahvaltı eşliğinde hararetle sürüyor. Hikâyeler birbiri ardı sıra sökün ediyor. 1938, tedip, tenkil, inkar...

Üstümüzden aç bir şahin uçuyor, ağaçta kuşlar şakıyor, Veraniz mezrasından zaman nasıl da çabuk geçiyor. Etkinlik saati ise giderek yaklaşmada.

Veraniz mezrasında beş güzel insan

Veraniz mezrasında beş güzel insan, beş öykücü, ömürlerinden yaralı beş özge can. Her birine, içinde Emoş Gülver’in de hikâyesinin olduğu Leyla'yı Beklerken kitabımı imzalayıp veriyorum. Ayrılıyoruz. Arkamı dönüp bakıyorum, meşe ağacının altında ellerinde kitap, Sabriye ve Naciye kadın el sallıyor bize. Gidiyorum, lâkin çocukluğumdan yaralanmış ruhum kalıyor geride.

Tunceli şehir merkezine iniyoruz. Yel Çay Bahçesi’nde dostlar bekliyor bizi. Ergin Tekin, Orhan Kurul, İbrahim Yıldız, Yüksel Doğan ve diğerleri...

Akşam serinliğinde başlıyor söyleşi. Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, Cihan Alptekin... Aklın Ayak İzleri’yle nasıl bir ilişkisi var bunların? Bağımsız evrim bilimci Oktay Kaynak’la Mahir dolayısıyla kesişen yolumuz. 1968 isyan yılları, Maltepe Cezaevi firarı, kayıp giden yıllar, insan evrimine uzanan bir hikâye; 35 milyon yıl önce yarılmaya başlayan kıta, Afrika’da Büyük Rift Vadisi, kuzeyden güneye yedi bin km süren yarık; büyük tektonik hareketler, binlerce volkan, irili ufaklı yüzlerce göl, giderek zayıflayan tropikal ormanlar...

Haziran’ın sonu. Dersim’de bir çay bahçesi. İnsandan, evrimden, zekâdan yana sözler uçuşuyor havada; bir kitabın sayfaları gibi aralanıyor yeni sorular. Söyleşi bitiyor. Ezber bozan bir anlatı; şaşırmış, meraklı bir kalabalık. Kitapları imzalarken sürüyor sohbet, çepeçevre meraklı dostlar, alınıp verilen telefonlar... 

Vedalaşıp ayrılıyoruz. Elveda Dersim, elveda dostlar, elveda Dersim’in güzel çocukları.

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/aklin-ayak-izleri-nde-yolculuklar-2,46084 

21 Ağustos 2024 Çarşamba

Aklın ayak izleri’nde yolculuklar (1) | Munzur’un çocukları

Yusuf Nazım
T24 | 14 Ağustos 2025

Hep hikâyelerle hemhâl olmuş, edebiyat yaşamımı öykülerle yaşamıştım. 2024 baharı bu sefer romanla geldi.

Üç yıl süren çalışma Aklın Ayak İzleri’ni (Yusuf Nazım-Oktay Kaynak, İzbb Yayınevi) doğurdu. Ve roman, Mart-Mayıs aylarında üç cilt olarak raflardaki yerini aldı.

Bahardı ve çiçeği burnundaydı romanın. İçinde söyleşi ve imza etkinliklerinin de yer alacağı Anadolu turnesine çıkmaya karar verdim. İzmir'den başlayıp Ankara üzerinden Sivas, Divriği, Eğin, Ovacık ve Dersim’e gidip, oradan Erzurum-Kars platosunu aşarak, Ardahan'da bir hafta konakladıktan sonra Şavşat, Hopa, Fındıklı, Fatsa, Sinop derken Karadeniz Ereğlisi’ndeki son etkinliğin ardından İzmir'e geri dönüş…

Heyecanlıyım... 

Dağarcığımda henüz söylenmemiş sözler, heybemde ilginç hikâyeler, beraberimizde koli koli kitaplarla düşüyoruz yola. 23 gün ve 6 bin km sürecek bu zorlu, zorlu olduğu kadar keyifli, heyecan dolu ve büyüleyici; yer yer duygulu ve oldukça hüzünlü yolculukta fedakâr arkadaşım Serhat yoldaşlık ediyor bana.

İşte böyle başlıyor Aklın Ayak İzleri’nde yolculuğumuz.

İzmir’den yola çıkıyoruz. İlk durağımız Ankara. Geceyi orada geçirip ertesi gün Sivas’a varıyoruz.

Divriği'de Ulu Camii'yi geziyoruz. Orada karşılaştığımız İstanbullu bilgisayar servisçisi Mustafa Yıldırım'ın söylediği bir cümle içimizde yer ediyor. Divriği'de iki şeyi mutlaka gezmelisiniz, diyor Mustafa. Birincisi, buranın Ulu Camii'sini, diğeri insanını... Şöyle geçin, Eğin yoluna doğru, herhangi bir köye uğrayın, sizi ağırlamadan asla bırakmazlar. Ne olur uğrayın, diyor. Öylesine emin, öylesine iddialı ki... Zamanımız yok, başka bir sefer dediğini yapmak üzere söz verip vedalaşıyoruz. Hava alacakaranlık. Geç oldu Divriği’de kalsak mı, yola koyulsak mı? Bir an önce Eğin’e varmalıyız düşüncesi baskın çıkıyor, yola koyuluyoruz.

Eğin’deki müze ve Şevket denen bir adam

Eğin(Kemaliye) muhteşem bir yer. KHK Yurdu’nda kalıyoruz. İlk işimiz, Profesör Ali Demirsoy Müzesi'ni gezmek. Romanda da adı sıkça geçen Ali Demirsoy'un kurduğu Doğa Tarih Müzesi bu küçük taşra kasabasına iliştirilmiş aykırı, bir evrim anıtı gibi.

Müze müdürünü soruyoruz, şehirde değilmiş, onun yerine müzenin mimarıyla tanışıyoruz, adı Türkan Sarp. Türkan Hanım müzeye büyük katkının Şevket Gültekin tarafından yapıldığını, onunla mutlaka tanışmamız gerektiğini söylüyor. Gündüz yaptığımız Eğin gezisinden sonra akşam yemeğinde Şevket Bey'in yerine gidiyoruz. Karasu Irmağı kıyısında Doğaperest adlı bir restoran. Adını Prof. Ali Demirsoy'un lakabından alıyor. Gültekin, Ali Demirsoy'la nasıl tanıştığını anlatıyor.

“Öğrendim ki bu adam komünist. Dedim ben bu adamı boğmalıyım. Yakalarsam öldüreceğim. Ya ben ya o! Sonra adama yaklaştıkça bir tuhaflık oldu. Ben ona dokundukça değiştim. Tanıdıkça farklılaştım. Adam nerede, ben orada. Hocayla o dağ senin, bu dağ benim gezdim. Böcek topladım, fosil araştırdım, kelebek avladım. Adam sevgi dolu. Adam insan sevgisiyle dolu. Hayvan sevgisiyle dolu. Doğa sevgisiyle dolu. Hayatımda böyle bir insan görmedim ben. Onunla beraber oldukça bambaşka bir Şevket olup çıktım. Buraya Doğa Tarih Müzesi'ni kurarken gün oldu kaymakamla karşı karşıya geldim, gün oldu valiyle kavga ettim, gün oldu devletle çatıştım.”

Ertesi gün, ortasından Karasu Irmağı’nın geçtiği kayalık, derin bir vadinin yamacına kurulmuş Eğin’i, kasabaya özgü taş ve ahşap karışımı mimarisi olan evleri ve Karanlık Kanyonu geziyoruz. Dünyanın en zor ve tehlikeli güzergâhlarından olan Taş Yolu bu kanyonda yer alıyor. Taşı taşla döverek, kayayı oyarak 130 yılda tamamlanan yolun ilginç bir yapılış öyküsü var. Yamaçtaki kasaba evlerinin altından oluk oluk su akıyor; birleşiyor, çoğalıyor, çağlıyor; taş kanallara giriyor, kimi yerde şelaleye dönüşüyor; değirmenlere girip çıkıyor ve dereler halinde şarıl şarıl akarak Karasu’ya karışıyor. Bir Akira Kurosawa filminin içinde gibiyiz.  

Munzur’un çocukları

Eğin’den Ovacık’a geçeceğiz. Arapgir’den, Keban Barajı ve feribot güzergâhını izlemek yerine Çemişgezek üzerinden ilerliyoruz. Yol en azından 1,5 saat daha kısalıyor. Kemaliye’den çıkışta Apçağa Köyü uğrak yerimiz oluyor. Ahmet Kutsi Tecer’in müze evini görmeden olmaz. Ne demişti şair:

Orda bir köy var, uzakta,

O köy bizim köyümüzdür.

Gezmesek de, tozmasak da

O köy bizim köyümüzdür.

Kararlıyız, gideceğiz! Gezip tozacağız. Ülkemizin değişimine, köylerine, köylüsüne; tohumuna, toprağına, suyuna; düşlerine ve hayal kırıklıklarına dokunup tanık olacağız.

Apçağa’dan ayrılıyoruz. Virajlı dağ yollarına rağmen zengin doğa manzaralarıyla görsel bir şölen sunan yolda büyülenmiş gibiyiz. Çemişgezek merkezinde büyük bir bezuvar heykeli bizi karşılıyor. Bezuvar, yabani dağ keçisi demek. Dere kenarında yapılmış bir çay bahçesinde konaklıyoruz. Erişimi olmayan bir yer.


Akşam saatlerinde Ovacık’a varıyoruz. Heyecanlıyım. Munzur’un çocuklarıyla buluşacağız. Bir motor festivali nedeniyle Tunceli Valiliği ildeki bütün konaklama tesislerini kapatmış. Kalacak yer bulmak olası değil. Sağ olsun Ovacık Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül kucak açıyor bize, erişimi gayet iyi özel bir yerde konaklıyoruz.

Akşam hava soğuk, gündüzse yanıyoruz. Gün içinde Munzur Gözeleri’ni geziyor, Sultan Munzur Ocağını ziyaret ediyoruz. Bütünüyle erişilebilir bir mekân tasarlamışlar. Yaşlı, çocuk, bebek arabası, bisikletli, engelli, herkes için tam erişilebilirlik... Peyzaj sırasında büyük iş makineleri gelmiş. Ovacık halkı müdahale ederek gözelerdeki tahribatı önlemişler. Gözeler büyüleyici, eşsiz bir doğa harikası. Bir nehrin, çok büyük kısmının aynı anda, tek bir noktadan çıktığı nadir doğal oluşumlardan biri.

Söyleşimiz bir çay bahçesinde. Gündüzden belediye anons yaptırmış. Belediye başkanı söyleşi boyunca bizzat yanımda duruyor. Desteğini, sıcaklığını eksik etmiyor. Aklın Ayak İzleri’nde hikâyeler anlatıyorum. Evrimsel, insana dair, köklerimize ilişkin hikâyeler. Biz kimiz? Nereden geldik? Niçin iki ayağımız üzerine kalktık? Ne zaman başladı bu hikâye? Kafatasımız nasıl böyle büyüdü? Neyin etkisiyle zeki bir yaratık haline geldik? Meraklı bakışlarla dinliyor katılanlar. Sorular peş peşe sıralanıyor, insan evrimine dair veriliyor yanıtlar. Üç ciltlik romanımızı imzalayarak sonlandırıyoruz etkinliği.

Güzel dostlar edindik. Munzur’un çocuklarına veda edip ayrılıyoruz. Etkinlik için çabalayan sevgili Başkan Mustafa Sarıgül, Bülent Akbalık, İmam Sevgi ve diğerleri; Munzur Gözeleri, Sultan Baba, Mercan Dağları, çepeçevre meşe ormanları, hepsi el sallıyor bize...

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/aklin-ayak-izleri-nde-yolculuklar-1-munzur-un-cocuklari,45978

30 Temmuz 2024 Salı

Olimpiyatlar, soykırım ve şarlatanlık: Gazze’de son akşam yemeği

Yusuf Nazım
T24 | 30 Temmuz 2024

1 Ağustos 1936, Berlin.

Genç atlet, her iki yana bir ordu disipliniyle yerleşmiş kalabalığın arasından koşarak ilerlemektedir. Elinde taşıdığı meşale, Yunanistan’ın Olimpiya şehrindeki antik Oyunlar’ın yapıldığı yerden diğer koşucular tarafından elden ele taşınmış, en son 2999. atletten ona devredilmiştir.

Atlet, yolun sonuna kadar koşarak gelir, basamakları tırmanarak stadyumun tepesine çıkar ve elindeki meşale ile olimpiyat ateşini tutuşturur. Etrafında devasa büyüklükte gamalı haç flamaları sallanmaktadır.

O anda, bütün olimpiyat stadında yankılanan tanıdık bir ses duyulur:

"Modern çağın On Birinci Olimpiyatını kutlayarak Berlin Olimpiyat Oyunlarını açtığımı ilan ediyorum."

Konuşmayı yapan Adolf Hitlerdir ve yanında dünyayı kana bulamak üzere hazırlık yapan bütün Nazi komutanları sıralanmıştır…

Genç atlet, olimpiyat ateşini yakarken, hiç kimse Berlin’in arka mahallelerinde Romanların, Yahudilerin ve eşcinsellerin toplandığının farkında değildir.

Amerika Birleşik Devletleri ve diğer batı “demokrasileri” 1936 yılında Almanların Nazi Olimpiyatları’nın boykot edilmesi talebini reddetmiştir.

11.Yaz Olimpiyatları Berlin’in ev sahipliğinde gamalı haç flamaları altında tamamlanır. ABD ve Avrupa’nın egemenleri, Almanya’daki ırkçılığı masum ve insancıl göstererek faşizmin yükselmesinin önünü açarlar.

Olimpiyat meşalesi taşıyıcısı Berlin, Almanya, 1 Ağustos 1936
Olimpiyat Köyü direktörü, Şef Wolfgang Fuerstner’e gelince. Bir Yahudi olarak vitrindeki yerini almış, görevini lâyıkıyla yapmıştır. Olimpiyatlardan iki gün sonra, diğer Yahudilere uygulanan muameleden o da payına düşeni alır. Askerî görevlerinden uzaklaştırılmasını onuruna yediremeyen Fuerstner intihar eder.

Olimpiyatlar ve sahtekârlık

27 Temmuz 2024, Fransa.

33.Yaz Olimpiyat Oyunları’nın açılış gösterilerini izliyorum.

Asırlardır sırtlarına kene gibi yapışıp kanını emdikleri Afrika’nın yoksul ülkelerinin kanolarla, küçük teknelerle geçişini buruk bir gülümsemeyle takip ediyorum. Emecek kanı kalmadığı için onları özgür bırakan eski köle sahibi devletlerin, büyük bir kibir ve şatafatla geçişlerini de…

Sen Nehri’ndeki ritüellerde, efendileri ve köleleri görüyorum.

Sömürgeciler ve sömürgelerin geçişini izliyorum.

Değişen ne, yeni rollerin sahipleri kimler, hangi aklın eseri Gazze’de yaşananlar?

Modern olimpiyatlar tarihinde, 66 yıl boyunca Cezayir’i işgal altında tutan Fransa, bu süre içinde yapılan 15 olimpiyat oyununun tamamına katıldı.

ABD’nin Vietnam’ı işgal ettiği 20 yıl içinde bayrağını sallandırdığı 5 olimpiyat oyunlarına ne demeli?

Peki ya Filistin? Çağımızın kapanmayan yarası Gazze?

BM kararlarına karşılık işgal ettiği Filistin topraklarından çekilmeyi reddeden, aksine buraları işgal eden İsrail?

Peki ya, işgal süresince yapılan bütün olimpiyatlarda dalgalanan Siyonizmin bayrağı?

Hitler’e olimpiyat açılışı yaptırma şerefini tattıran IOC (Uluslararası Olimpiyat Komitesi) 21.yüzyılın en büyük soykırımını yapan İşgalci İsrail’i 33.Yaz Olimpiyatlarında ağırlamakta da beis görmedi.

Buna karşılık, Olimpiyat Komitesi ve arkasındaki güçler, dünyaya kötülük saçan iki şeytan ülkeyi bulmakta hiç zorluk çekmedi. Yaz Olimpiyatlarına katılmayı hak etmeyen iki ülke olarak Rusya ve Belarus’u seçtiler.

Biri Ukrayna’yla savaşa girdiği için, diğeri ona destek olduğu için…

Bir yanda olimpiyatlar ve kardeşlik teması, bir yanda eşitlik ve özgürlük mesajları.

Öte yanda, dünyayı kana bulayan, işgaller ve soykırımlarla beslenen, tarihlerini talan ve sömürgecilikle yazan, her daim yüzlerinde özgürlük, demokrasi, eşitlik maskesinin düşürmeyen usta bir sahtekârlık…

Gazze’de son akşam “yemeği”

Olimpiyatların açılış töreni muhteşemdi. Dans gösterileri, zengin mekân kullanımı, sanat ve estetiğin görkemli buluşmasıyla tartışılmaz, görsel bir şölen.

Köklerini Paris Komünü’nden alan mesajlar bütün açılış seremonisinin vaz geçilmezleriydi.

Ancak, duygusal zekânın en parlak uygulamalarının sergilendiği, sanatın ve estetiğin büyüleyici örneklerinin, en göz alıcı kareografiler eşliğinde yer aldığı gösterilerde, sinsi bir kurnazlıkla gölgelenmek istenen bir gerçek vardı.

Sahte bir özgürlük aşkı, ikiyüzlü eşitlik vurgusu, gülünç denecek bir kardeşlik teması.

Hitler’e olimpiyat açılışı yaptıran, dünyanın diğer işgalci ülkelerini görmezden gelen, son yüzyılın en büyük soykırımcı devletini masum gösteren sanatla ve sporla estetize edilmiş bir sahtekârlık bu.

Sadece Afrika’yı, Asya’yı, Amerika’yı değil, doymak bilmez bir iştahla bütün dünyayı kemiren ve ona sahip olma histerisinden bir türlü vazgeçmeyen üstün aklın şarlatanlığı.

*  *  *

Açılış törenlerinde gözüme çarpan bir de ironi oldu.

Sanat yönetmeni Thomas Jolly’nin müthiş yaratıcılığında açığa çıkan, Leonardo Da Vinci’nin ünlü tablosu Son Akşam Yemeği’ni konu alan sanatsal gösteriydi bu. İsa'nın Kudüs'te Romalı askerlerce yakalanıp çarmıha gerilmesinden önce havarileri ile yediği son akşam yemeğini konu alan tablonun yorumu bana çok ironik geldi.

Umarım ki dünyayı yönetenlerin Ortadoğu ve Filistin’de yarattıkları tablo da, tanrıların cehennemi yeryüzünde yaratmadan önce, Gazze’deki soykırım sofrasında yedikleri son akşam “yemeği” olacaktır.

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/olimpiyatlar-soykirim-ve-sarlatanlik-gazze-de-son-aksam-yemegi,45812

29 Temmuz 2024 Pazartesi

Orada bir köy vardı, uzakta

Yusuf Nazım
T24 | 11 Temmuz 2024

Orada bir köy vardı, uzakta.

Adı eskilerde kaldı. Apçağa mıydı, Hemite mi, Eğridere mi? Yoksa Orçoki mi, Sashara mı veya Carishev mi?

Orada bir köy vardı eskiden, uzakta...

Hayalleri aynı coğrafyada yeşeren hayatın adıydılar. Hep aynı suların can kattığı, aynı toprağın sinesinde soluk alıp veren; benzer umutların yeşerdiği hayatın adı…

Çayırlarında öbek öbek sürülerin toplandığı, harmanlarında kazların, tavukların otladığı…

Orada bir köy vardı eskiden.

Uçsuz bucaksız bozkırları olan; şırıl şırıl akan temiz dereleri, soğuk pınarları, kına yeşiline boyanmış bayırları…

O köy kimin köyüydü sahi?

* * *

Rengârenk çiçeklerle bezenmiş dağları, diş donduran sularıyla yaylaları; içinden dereler akan çayırları,  hayvan otlatırken güle oynayan çocukları, adları türkülere yazılı genç kızları vardı.

Damların saçak altlarında, ikindiüstü sohbetlerinde şen şakrak hikâyeler anlatan, kırmızı yanaklı insanları; kırmızı yanaklı insanların Anadolu’yu besleyen kocaman, nasırlı elleri vardı…

Öfkesi haksıza, yalana, dolana sert; paylaşmada cömert, dayanışmada mert; yağız, delikanlı gençleri vardı. İşte o yağız deli kanlı gençlerin ne cüretkâr hayalleri vardı.

Evde çocuk büyüten, tarlada ekin eken, derede çamaşır yuyan, kuşlukta aheste aheste su taşıyan; sırtında dünya yüküyle yaşayan çilekeş kadınları vardı. Dertleri çok ama neşesi eksiksiz, bitmeyen çeşme başı sohbetleriyle genç kızları vardı...

* * *

Söyle bana, o köy hâlâ var mı? Duruyor mu?

Hayal meyâl uzaklarda; sessiz, solgun, cılız, yaşıyor mu?

Yıllar sonra, çocuk düşlerimin özlemiyle geldim sana. Heybemde, en asi hayallerimle dayandım kapılarına.

Şimdi görüyorum, nasıl da değişmiş mevsimlerin. Suların azalmış, yok olmuş koyun sürülerin. Yolların dersen halâ taşlı, toz toprak içinde. Dağların dertli, yaylaların viran; süreni yok, keder içinde kalmış tarlaların.

Elektriğin gelmiş gelmesine, traktörün çoğalmış çoğalmasına. Evlerde çeşmen bile akıyor. Ve sen toprağım gibi kokuyorsun hâlâ.

Lâkin boğazına kadar borç içindesin, halâ yoksunsun. Eksen, para etmeyecek tahılın, ekmesen açsın! Çocukların sofrada boynu bükük kalacak, ele-güne muhtaçsın!

Sen ki hayalleri kurumuş toprağımsın; sen ki suları çekilmiş çayırlarım, sen ki geleceği karartılmış memleketimsin.

Görüyorum, bir süredir haramiler basmış toprağını. Paraları çok, kanunları destursuz, vekilleri iş başında.

Bulunca fırsatını, el koymaya hazırlar toprağına, bağına, bahçelerine; son damlasına varıncaya dek suyuna.

Öyle kurumuş ki sofran, öyle küçülmüş ki lokman, öyle azalmış ki mecalin. Hele az daha bekle, hele biraz yum gözünü; derelerine HES’ler yapacaklar senin, dağlarına duble yollar, ovalarına fabrikalar…

Buğdayını üç kuruşa alacaklar, yerine tohum satacaklar sana. Toprağından kovacaklar seni. Seni ırgat, seni maraba, seni köle yapacaklar…

Büyük kentlere sürgün gideceksin. İşsizlik bekleyecek seni oralarda; seni açlık, seni yokluk, seni yoksulluk bekleyecek.

Çaresiz, varoşlara göçeceksin. Oralar köyün olacak senin, sokaklar yurdun, kahvehaneler mekânın. Madenlere sokacaklar seni, naylon çadırlarda diri diri yanacaksın. Sağ kalırsan eğer, mahkemelerde sürünmek de cabası...

Çeşmendeki suyunu parayla satacaklar sana, bilesin! Peynirini gramla alacaksın. Unutacaksın et yemeyi, süt içmeyi. Ciğerlerin görmeyecek bundan böyle temiz havayı.

Yaşamak dert olacak, gün yüzü görmeyecek; esrara, tinere alışacak çocukların.

* * *

Ahmet Kutsi Tecer'in Apçağa'daki müze evi
İşte o köy!

Şimdi ne kadar da uzaklarda…

Eksen, buğdayı hâlâ temiz, kirlenmemiş, toprağı halâ cömert, halâ vefalı.

Bir versen bin vermeye hazır. Yeter ki sahiplen yurdunu! Yeter ki yârin yanağından gayri, her şeyde, hep beraber. Yeter ki kaptırma lokmanı eşkıyaya.

Şimdi bakıyorum da…

Göremiyorum, orada bir köy var mı uzakta?

Varsa eğer, görüyorsan, o köy kimin köyü sahi şimdi?

Nicedir tütmez olmuş bacaları; damları sahipsiz, duvarları dermansız, dokunsan yıkılacak sanki!

Kaç zamandır gelememiştim, şimdi vardım, oturdum divanına.

Nicedir içmemiştim sularından, yine içemiyorum, kurumuş pınarların.

İşte geldim sana, nasıl da mahzun görünüyorsun uzaktan; nasıl böyle boynun bükük, nasıl böyle dertli.

Ama olsun!

Özleyenin öyle çok ki, biliyorum sen hâlâ buram buramsın.

Yeter ki bir dokunalım toprağına; yeter ki bir el verelim, yeter ki sevelim, yeter ki terk etmeyelim!

Bak gör ki tohum nasıl düşecek toprağa, nasıl can bulacak hayat, nasıl yeşerecek.

Bak gör ki, ağız dolusu nasıl gülecek çocuklar.

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/orada-bir-koy-vardi-uzakta,45572

28 Temmuz 2024 Pazar

Dersim kaç dağ içinde?

Yusuf Nazım
T24 | 1 Temmuz 2024

Genç kız elindeki kimlik kartına dikkatlice baktı.

“Doğum yeri Deşt!” dedi.

Evet evet, yanılmıyordu. Kenarları eprimiş eski kimlik kartının doğum yeri hanesinde “Deşt”  yazıyordu. Kimlik belgesinin bir o yüzünü, bir bu yüzünü çevirdi; bir elindeki kimlik kartına, bir de yaşlı kadının kırışıklarla dolu yüzüne baktı.

“Teyzeciğim, senin doğum yerin neresi?” diye sordu.

Yaşlı kadın masaya küçük adımlarla biraz daha yaklaştı. Kaşlarını kaldırdı. Hiç sevmezdi bu soruyu.

 “Deşt” dedi, “kızım Deşt!”

 *  *  *

Leyla'yı Beklerken adlı öykü kitabımdaki Babamın da Makinası Vardı öyküsünden bir metindi yukarıdaki. Belgeselci ve sözlü tarih araştırmacısı sevgili Nezahat ve Kazım Gündoğan dostlarımdı. Bu ikili, Dersim’in Kayıp Kızları/İki Tutam Saç belgeselinden sonra kayıp kızların izini sürmeye devam ediyorlardı. Kazım, şehir şehir, kasaba kasaba, köy köy dolaşır, anlatılar dinler, tanıklarla konuşur, bunların video kayıtlarını alırdı. Zor işti. Heybesinde, köklerinden kopartılmış çocukların yürek burkan öyküleriyle döner, yüreğinde birikmiş yükü boşaltmak için bana uğrardı.

Bunlardan birinde, 1938 tertelesinde ailesi ve köylüleri öldürülen küçük bir kız çocuğunun, sisler içinde kalmış bulanık belleğinden yavaş yavaş sıyrılarak yaşanan katliamı anımsayan Emoş Gülver’in hikâyesi vardı.

Kendisini evlatlık olarak alan subayı babası bilen, kimliğinde sadece Deşt yazan Emoş Gülver’in yaşamını, Kazım ve Nezahat belgesele çekmiş (Hay Way Zaman), ben de hikâyesini yazmıştım.(Leyla’yı Beklerken)

Pertek Kalesi su içinde kalmış, başı dik

Şimdi ben, aradan on bir yıl geçtikten sonra Deşt’e gidiyordum. Hakkında nice yazılar, öyküler yazdığım Düzgün Baba diyarına, yitik bir tarihin topraklarına, kayıp kızlar ülkesine gidiyordum.

Gözlerim, yüksek dağların sarp yamaçlarında dolanıyor. Kına yeşili vadinin derinlikleri, kümeler halindeki ağaçlıklara konaklık etmekte. İçimde, sanki başka bir zamandan tanıdıkmış gibi gelen bu coğrafyaya karşı tuhaf bir yakınlık duyuyorum. Bir bölümü, artık Uzunçayır Baraj Gölü’nün uzantısı haline gelmiş Munzur ve Pülümür Çayı, eski hırçınlığından çok şey kaybetmiş, sakince akmaya devam ediyor.

Gola Buyere Buzul Gölü, Pülümür, Dersim
Pertek Kalesi su içinde kalmış, başı dik. Dersim dağlar içinde. Bir yanında Karaoğlan, Sürünbaba, Bağır Paşa, bir yanında Akbaba ve Katır Tepesi, Mercan ve Sultanbaba Dağları. Eteklerinde Munzur Baba’nın gözyaşları…

Yöre halkıyla söyleşiler yapıyoruz. Bir zamanlar, pek de şefkatli olmayan bir devlet aklının dağına, taşına, diline ve kültürüne yabancı topraklarda yaptıkları üzerine anlatılanlar. Yüzler ekşi, dudaklar buruk, gözler hüzün topu. Hikâyeler sert, hikâyeler dram akıyor bu coğrafyada. Daha önceden bildiğim, öykülerime de bulaşan, zaman zaman yazılarımda da yer alan, öteki tarihten öğrendiklerim dışında canlı hikâyeler dinliyorum:

Yakılan evler, boşaltılan köyler, yasaklanan yaylalar, mezralar…

Dersim yolunda yol kesip kitap isteyen eşkıyalar:
Mehmet ile Muhammet Ali
Bir festival nedeniyle Ovacık-Tunceli yolu kapalı. Tırmandığımız dağ yolunda eşkıyalar kesiyor yolumuzu. İstedikleri şey kitap! Kitap istiyor Mehmed ile Muhammed Ali. Dersimli Mehmed’in dilinden akıyor hikâyeler.

Bir kez daha farklı kelimelerle kılıflanmış derin anlamlarla yüklü yeni sözler, eski kavramlarla birbirine karışıyor. Şark Islahat Planı, 1935 Tunceli Kanunu, Haydaran Aşireti, Dersim Harekâtı, Seyit Rıza, tedip, tenkil…

Zümrüt yeşilini sürmüş gözlerine Pülümür. Dereyi arkama alıp Deşt’e dönüyorum yüzümü. Tülük köyünün eteklerinde geçmiş zamanlardan kalma hikâyeler bana yol gösteriyor.

Deşt’in torunlarına rastlıyorum orada; Hüseyin, Ferhat, Haydar, Sabriye ve Naciye kadın. Zel dağının arkasından öyküler topluyorum. Harçik Çayı, Pax Köprüsü, 38 Kayalığı, Veraniz mezrası. Anlatırken kabuk tutmuş yaralar bir bir açılıyor, Savut köyünün eteklerinde Haydar’ın dudakları kanıyor; Abasan, Yusufan, Demenan, Haydaran ve daha niceleri…

Her birinin eline kendi tarihlerini tutuşturup ayrılıyorum.

Diyarbakır, Tülük Köyü, Veraniz mezrası:
Hüseyin, Ferhat, Haydar, Sabriye ve Naciye 

Sen kaç dağ içindesin, kaç namlunun ucundasın Dersim?

Tunceli çıkışında, Munzur Çayı ile Pülümür Deresi’nin birleştiği yerden Erzincan yönüne sapıyoruz. Kısa süre Pülümür Deresi boyunca ilerleyip sonra çaya dik bir şekilde, dereyi arkamıza alarak tepelere doğru tırmanıyoruz.

İşte sol tarafta yıkılmış eski bir karakol, işte Deşt’e giden yol, Tülük Köyü, Veraniz Mezrası. Bir kadının yaralı çocukluğunu görüyorum orada. Emoş Gülver’in sisler içinde sökün eden bölük pörçük çocuk anılarına gidiyorum. Sene 38, askeran basmış köyü, erkekler birbirine bağlı, kadınlar çocukların ellerinden tutuyor, bebeler biteviye ağlaşıyorlar. Kim bunlar, niye böyle sıralanmışlar, nereye gidiyorlar? Harçik Çayı neden böyle kan akıyor, mağaraları niçin zehir soluyor?

Kulaklarımda, anlatılan hikâyelerden kalma yaralı sözlerin izi var. Sorular birbirini yalanlıyor. Söyle bana ey şehir, senin çocuklarına idam fermanları çıkaranlar kim? Kim senin nehirlerine kelepçeler vuran, sofrandaki lokmana göz koyan? Hangi kirli asrın yüzü seni suyundan, toprağından koparan? 

Biliyorum bebelerin kayıp, kızların kayıp, tarihin kayıp senin ey şehir!

Biliyorum sen, bire bir dövüşte yenilmeyenlerdensin. Söyle bana sen kaç dağ içindesin, kaç namlunun ucundasın Dersim?

İdam sehpalarına başı dik çıkanlar senin evlatların değil mi? Peki ya, şu dağlarda özgür dolaşan Bezuvarlar, karlarında açan kardelenler...? Görüyorum, umudun bitmediği yerdesin sen hâlâ, özgürlüğe olan tutkun var, barışa dair inancın var. Hilesiz, sömürüsüz, haramisiz bir dünyaya olan özlemin var.

*  *  *

İşte dönüyorum.

Yabanıl, sert yüzüyle öfkesini bağrına basmış dağlar. Derin vadilerin kına yeşili eteklerinden geçiyorum. Yola saldırır gibi duran kızılağaçlar, dişbudaklar, çalılar ve türlü türlü ağaçlar, uzansan dokunacak kadar yakınlar.

Deşt’ten dönüyorum!

Düzgün Baba diyarından; Ana Fatma’dan, Gola Çetu’dan, Sultan Baba’dan; kayıp kızlar ülkesinden dönüyorum.

Bir süredir özgür akmıyor dereleri Dersim’in. Her gün yeni barajlar, yeni setler kuruyorlar. Bu güzelim vadiler; badem ağaçları, ardıçlar, meşeler, çan çiçekleri; buraları yurt edinmiş tilkiler, ayılar, vaşaklar ve bezuvarlar, yavaş yavaş sular altında kalıyor, tarih bir kez daha ağır ağır yaralanıyor.

Tarihin belleği en karanlık yerinden kanıyor

Doruklarda yalçın kayalıklara bakıyorum. Sarp ve hırçın dağlara, tepelere…

Araç hızla ilerliyor, anılar birbirini kovalıyor aklımın dehlizlerinde.

Tarih, tarih olalı bu coğrafyada susmuş, susmuş, hep susmuş. Ardımda, kendi belleğini kazmaktan yorgun bir şehir. Tarihin kir tutmuş perdesi yavaş yavaş aralanıyor, kazdıkça tarihin belleği en karanlık yerinden kanıyor. İsimleri bir bir sıralanıyor; Halvoriye, Zımeq, Kırnige, Serkemer ve Deşt…

Tunceli tabelası arkamızda kalıyor.

Önümde Pülümür Çayı, bilekleri kelepçeli, yas içinde. Arkamda Fırat Nehri, şimdilerde kâr akıyor sularında. Derin vadiler, sarp yamaçlar, bir süredir geçit verir olmuş dağlar…

Vadinin derinliklerinden kıvrıla kıvrıla akan Munzur Çayı. Yamaçlarında badem ağaçları, fundalıklar, sazlıklar… Her renkten yeşilini kendi zerreciklerine katarak, yer yer yorulmuş gibi yavaşlayıp bazen de hızlanarak akıyor.

Yüreğimin duvarlarında, hırçın bir rüzgârın kanatları. İşte karşıda derin bir vadi daha, işte ortasında döne dolana Munzur Çayı. Yamaçlarında badem ağaçları, fundalıklar, kızılağaçlardan oluşmuş yeşil bir perde. İçinde, Dersim’in kayıp çocuklarından Emoş Gülver’in sureti, bana gülümsüyor. Yüreğim pare pare, gözlerim ıslak, ruhum darmadağın. Dönüp arkama bakıyorum, Dersim’in bütün kayıp kızları bana el sallıyor.

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/dersim-kac-dag-icinde,45440



16 Haziran 2024 Pazar

Gazzeli bütün çocukları öldürün!

Yusuf Nazım
T24 | 13 Haziran 2024


“Tüm çocukları öldürmeliyiz!” 

Böyle dedi ABD Kongre üyesi Andy Ogles.

O halde durmayın, Gazzeli bütün çocukları öldürün!

Yeni doğan, doğmayan bütün çocukları; anne rahmine henüz düşmüş veya düşmekte olanları; tutunduğu kanlı, sıcak, yumuşacık sıvının içinde ancak bir fındık tanesi kadar büyümüş ya da büyümemiş olanları; şu parlak, şu aydınlık, şu mavi gezegene bir an önce varmak için sabırsız can atanları durup durmaksızın, acımaksızın, bir an olsun bile gözünüzü kırpmaksızın öldürün!

Bütün ateşkes çağrılarına kulaklarınızı tıkayın, hiçbir insani yardıma izin vermeyin, taş taş üstünde kalmayıncaya dek Gazze’yi bombalayın. Hastaneleri yerle bir edin, ambulansları durdurun, içindekileri tutuklayın, yaralıların tedavi edilmesine engel olun; bütün Gazzelileri oradan oraya sürün, sığındıkları her camide, kilisede, kampta, sınır kapısında, yıkılmış beton yığınları arasında onları yakalayın ve öldürün!


Gazze’deki ölü sayısı 5.716’ya yükselirken, bir başka Kongre üyesi Chuck Fleischmann şöyle dedi:

“Bu tanrının değişmez kanunudur, İsrail Devleti hep var olacak, sonsuza dek İsrail’i destekleyeceğiz.”

O halde Filistinlilerin bağını ve bahçelerini işgal edin, zeytinliklerini sökün, su kuyularını zehirleyin, topraklarından kovun onları. Gidecek bir yurt, barınacak bir ev, sığınacak kapı, nefes alacakları bir avuç toprak dahi kalmasın! Kovduklarınızın topraklarında yeni yerleşimler kurun, sonsuza dek İsrail’i desteklemeye devam edin.

Gazze’deki tüm mahalleleri boşaltın, milyonlarca Filistinliyi sürüler halinde kovalayın, daracık bir alana sıkıştırın; tek bir apartman, tek bir sağlık kurumu, sığınacak tek bir oda dahi bırakmayın!

Plajlarını ve sınır kapılarını, yardım kamplarını ve çadırlarını unutmayın; okullarını ve üniversitelerini yok edin, camilerini ve kiliselerini yıkın, mahallelerini topyekûn havaya uçurun!

Yiyecek lokmaları, içecek tek damla suları kalmayıncaya dek kovalayın; yalvarıp yakarmalarına aldırmayın, anaların ve çocukların gözyaşlarına kanmayın, hepsini tek tek ya da topluca katledin! Hiçbir yaralıyı; hareket eden, nefes alan hiçbir canlıyı; kediyi, köpeği, eşeği sağ bırakmayın!

İsrail saldırılarında Gazze’deki ölü sayısı 21.816 ‘ya çıktı. Kanada başbakanı Justin Trudeau İsrail'e destek oldu.

Avrupa’nın en medeni ülkeleri bir araya gelin; Almanya, İsviçre, Macaristan ve Avusturya; Filistin'i destekleyen etkinlikleri yasaklayın! Fransa, İngiltere, Çek Cumhuriyeti ve Hollanda da onlara katılsın. Soykırımı lanetlemek suçtan sayılsın, İsrail’i protesto etmek yasaklansın, protestoculara yönelik soruşturmalar açılsın.

Soykırıma karşı çıkan öğrencilere uygulanan polis şiddetini önlemeye çalışan Emory Üniversitesi Felsefe Bölümü Başkanı Noelle McAfee’yi yerlerde sürükleyin, Ekonomi Profesörü Caroline Fohlin’e ters kelepçe takın, akademisyenler için cadı avı başlatın.

Glasgow Üniversitesi’nin Filistinli rektörünün Fransa ve Schengen ülkelerine girişini yasaklayın! Sadece Filistinli değil, Filistin’i destekleyen bütün rektörlere yasak koyun!

Almanya’da Filistin kongresini basın, kalabalığı dağıtın;  polis birlikleriniz boş durmasın, kadınlara, gençlere, yaşlılara göz açtırmasın; biber gazı sıksın, gözyaşı bombası atsın; göstericilere plastik mermi, yetmedi gerçek mermi kullansın ama ne olursa olsun üç Filistinliyi bir araya getirmesin!

Gazze’de ölü sayısı 29 bini aştığında konuşan, bu sefer ABD eski devlet başkanı Donald Trump oldu.

“İsrail başladığı işi bitirmeli.” dedi.

Bunun için ABD, İsrail’e silah sevkiyatını sürdürmeli. Gazze’de sağ kalan bütün çocukları öldürmeli, kadınları yok etmeli, cümle binaları yıkmalı; son Filistinli ölünceye, son bina yıkılıncaya, son ağaç kuruyuncaya kadar devam etmeli; İsrail başladığı işi bitirmeli.

Film festivallerinde Filistin bayraklarını yasaklayın, yerine İsrail bayraklarını, olmadı Nazi bayraklarını asın! Sadece festivallere değil kitap fuarlarına, üniversitelere de Filistin bayraklarını sokmayın. Sokaklarda Filistin bayrağı sallamayı kamu düzenine aykırı eylemlerden sayın, karşı çıkanı tutuklayın, hapse atın!

Durmayın, patlatın çocukların kafasını, bedenlerini parça parça, etlerini lime lime edin; birer birer, onar onar, yüzer yüzer katledin! Hastanelerde yaralıları, kiliselerde kadınları, okullarda çocukları, tanrının evi diye camilere sığınan herkesi tereddüt etmeden öldürün!

Hiç bir şey durduramasın sizi. Emirlerinizi peygamberinizden, petrolünüzü Azerbaycan’dan, ateşinizi Amerika’dan, barutunuzu Avrupa’dan, demirinizi ve çeliğinizi Türkiye’den alın ama asla durmayın, yılmayın!

Öldürmeye yetişemiyorsa hızınız, başka yöntemler deneyin. Toplama kampları kurun, etrafını dikenli tellerle çevirin, gaz odaları inşa edin, krematoryumlar yapın, ölüm çukurları açın; yakın, yıkın, yok edin!

Öldüremediğiniz bütün Filistinli erkekleri toplayın, çırılçıplak soyun, başlarına torbalar, bileklerine kelepçeler geçirin; hücrelere atın, akıl almaz işkenceler yapın!

Keskin nişancılarınızın gözleri sivillerin üzerinde olsun, sakın ola beyaz bayraklara aldırmayın! Ayırt etmeksizin hepsine ateş açın. Ceylanlar gibi vurun, kuşlar gibi avlayın, boylu boyunca serin yerlere, kanlar içinde kalsınlar, Gazzeli bütün çocukları öldürün!

Batının en çağdaş, en medeni devletleri; Almanya’sı, İsveç’i, İsviçre’si, İtalya’sı, Kanada’sı, Finlandiya ve İzlanda’sı; ağız birliği etmişçesine Filistinli mültecilere yardım sağlayan Birleşmiş Milletler kuruluşu UNRWA’ya bütün desteğinizi kesin! Diğer medeni ülkeler; Avustralya’sı, İngiltere’si, Hollanda’sı, ABD’si, Fransa’sı, Avusturya’sı, Japonya ve Estonya‘sı da geri kalmasın, onlar da yardımlarına son versinler!

AB Komisyonu Başkanı, yedi çocuk annesi Von der Leyen, İsrail'e verdiği "koşulsuz destekten" pişman olmadığını açıkladı.

Gazze’de ölü sayısı 36 bin 801’e yükseldi; 15 bin 517'si çocuk, 10 bin 279'u kadın.

Ama henüz bitmedi! Ölü sayısı tanrıları doyurmaya yetmedi! Hâlâ yıkıntılar arasında kıpır kıpır yaşayan canlılar var. Gelin gelin, hâlâ ölmemiş Filistinliler var Gazze’de.

Gözü dönmüş, histerik çığlıklar atarak, hiddetten köpürmüş ağzınızdan salyalar akıtarak, geride vıcık vıcık kan gölleri bırakarak gelin!

Yeryüzünde nefes alan tek bir Filistinli bırakmamak, Gazze’de yaşayan son canlının damarlarımdaki en son damla kanı da almak üzere gelin. Joe Biden’iyle, Donald Trump‘ıyla, Justin Trudeu’suyla, Olaf Scholz’uyla birlikte gelin; Ursula von der Leyen’iyle, Annalena Baerbock’uyla, Emmanuel Macron ve Rishi Sunak’ıyla, ikiyüzlü Müslüman Arap liderleriyle gelin...

Yeşil partilerinizle, turuncu devrimlerinizle, sosyal demokrat kurumlarınızla, insan hakları örgütlerinizle gelin…

Kapatın çocuklarınızın gözlerini görmesinler, tıkayın kulaklarını duymasınlar, yazmayın tarih kitaplarına bunları, okumasınlar!

Durmayın, hep beraber ve el birliğiyle bütün Gazzeli çocukları öldürün!

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/gazzeli-butun-cocuklari-oldurun,45211 

 


14 Mayıs 2024 Salı

Destnîşana bi zimanê Kîkûyû

Yusuf Nazım
T24 | 21 Sibat 2024


Xortekî lawînî forma xwe ya gelek bi pûte dagirtibû dirêjî mêr ê li ber maseya xwe rûniştî kir. Profesorî lênûsk jê destê wî girt û wî jî bi heman pûteyî hevok bi hevok ber çavan re derbas kir. Tam êdî gihiştibû dawiyê ji nişkava nav herdu çavên wî bû tarî. Tiştekê bala wî kişandibû.

Pirsî “Ev çi ye”

Bi tiliya xwe nivîsa li ser formê nişan dida. Hewl dida bixwîne: “zimanê sêyemîn Kîkûyû?”

Nerme nerm sere xwe hêjand, bi ser berçavêkên xwe re li xortî nihêrî, careke din li nivîsa li berxwe zivirî:

“Zimanê yekemîn Îngilîzî, zimanê duyemîn Fransî min fêm kir lê ya sêyemîn çi ye?”

Bi tiliya xwe peyva li ser lênûskê nişan da û hewl da bixwîne:

“Kîkûyû”

Xortî gotina profesorî dubare kir:

“Zimanê Kîkûyû mamosteyê min”

Profesor di nava şaşwaziyê de mabû. Çavên wî yên şaşwaz di navbera lênûsk û xortî de çûn hatin:

“Zimanek wiha hey e?”

“Belê mamosteyê min, zimanê min ê zikmakî ye, ez bi vî zimanî diaxivim”

Profesor soro moro bû, lê hewl da rengê xwe nede der.

Got; “Ha tamam, zimaneke wiha heye. Hefteya pêş were encamê hîn bibe”

Piştê hefteyekê xortî careke din li derê odeya profesorî da. Dema ket hundir profesör rabû ser pêyan. 

Got; “Ka were, li vir rûnê”

Xort li cihê ku profesorî nîşan da rûnişt. Profesorî di nava matmayiya xwe de ruyê xwe miz dida û berdewam kir:

“Hemû tiştên te tamamin. Mijara ziman jî wisa. Di zimanên yekemîn û duyemîn de tu ketî azmûnê. Te pûanên gelek baş girtinê. Lê me ji bo pêkanîna azmûna zimanê Tîtûyû kes peyda nekir.”  

Xortî bi rûkeniya xwe got;

“Ne Tîtûyû, Kîkûyû ye mamosteyê min” sererast kir.

“Bibore, Kîkûyû …”

Xort şaşwazî bûbû û nav çavên wî bû tarî.

Pirsî; “Dê niha çewa çêbe?”

Profesorî di cihê xwe de pal da, nêrînên xwe yên neçar li ser xortî gerandin.

Got; “Di vî mijarî de tuyê bi me re alîkar bî”

Xortî di nava şaşwaziyê de tiliya xwe bir ser singê xwe;

Got; “Ez? Dûre bi rûkeniya xwe “Gelo ez çewa dikarim bi we re alîkar bim?”

Profesorî got; “Gelek rihete. Heke tu bi vî zmanî zanî tu yê kesên ku bi vî zimanî baş dizanin nîşanê me bidî, emê azmûna te bi wî bidin kirin”  

Piştê sê heftayan xortî dema belgeya xwe ya pejirandina xwendekariya zanîngehê wergirt dît ku her sê zimanan de jî biserketiye. Di belgeya destê wî de ji bo erêkirina zimanên Îngilîzî û Fransî nav, paşnav û destnîşanên pisporan ên bi heybet hebûn. Lê ji bo erêkirina zimanê Kîkûyû tenê şopa tiliyê hebû …

Zimanek bê alfabe: Kîkûyû

Kîkûyû.

Zimanek bê alfabe bû. Di çolbera erdnîgariya Efrîqayê de zimanê qabîleya Kîkûyû ya kevnare bû. 2 milyon sal berê bapîrên meyên dişibiyan mirov Homo habîlîs li Geliyê Rîfê ya mezin a Rojhilatê Efrîqayê rabûn ser her du pêyan û beşek jan ji wêderê derketin û li ser erdnîgariya cîhanê belav bûn û li gorî şert û mercên xweza û erdnîgariyê di nava ahengiyê de jiyana xwe berdewam kirin. Bi demê re bi navê Homo Erectûs, Homo Sapîens, Neandertal hatin binavkirin. Ji vana Homo Sapîens di erdnîgariyên cuda de gelek ziman afirandiye û heta roja me hatiye. 

Beşek ji Homo Habîlîs li Efrîqayê maye û peresana xwe ya rabûna ser her du pêyan li vir pêkaniye. Ji pêşengên bapîrên me yên li çarhêlên parzemîna Efrîqayê belav bûne li vir zimanê xwe pêşxistine.  

Zimanê Kîkûyû dibe ku zimanê pêşketê yê bapîrên me yên 2 milyon sal berê li Efrîqayê nû rabûne ser du pêyan û dişibiyan mirov be. Kî dizane, dibe ku ev ziman li gorî pêşketina mêjûya wan a wê serdemê ji peresana hinek dengan û xirîniyên qirikê pêk hatibe û bi sedan sale qirn bi qirn heta roja me hatibe. Zimaneke bi ewqasî qedîm, bi ewqasî pîr, bi ewqasî kevnare… 

Di azmûna pejirandina xwendekariya Zanîngeha Cambrîdgê de Xortî, navê Şefê Qabîleya xwe yê herî pîrê qabîleyê weke zanyarê vî zimanê dabû profesorî. Profesorî kesê ku ji bo dîtina şefê qabîleyê pêwirdar kiribû çûbû şefe qabîleyê dîtibû û jê re rewş vegotibû. Şef gotibû ez wî ciwanî dinasim, ew bi vî zimanî baş dizane, lê ji ber ku Şef nezane destnîşanê bavêje şopa tiliya xwe datîne ser lênûska li ber xwe…

Temenek di oxira peresana mirov de hatiye bexşkirin

Xortê ku di sala 1922’yan de di forma xwe ya Zanîngeha Cambridge ji sê zimanên ku dizane yek ji wan Kîkûyû nivîsandibû û di lêkolînên xwe yên li ser peresana mirov de encamên zanistiyên gelek girîng bi dest dixe û pêşî li pêşketinên gelek girangbûha vedike Antropolog & Paleantropolog ê navdar Profesor Louis Leakey bixwe bû.

Di sala 1960’an de Louis, Mary û Philip ê 11 salî, li nêzikê Olduvai Gorge 
       sîtî yê ku 2 milyon sal bêrê mirovên ewil têde jiyane kolanê dikin.

Louîs Leakey, kurê malbateke misyoner bû. Di sala 1903’yan de li Kenyayê ji dayika xwe bûbû. Malbata wî li çiyayên Kenya ya mêtîngerê Ingilîztanê di nava qabîleya Kîkûyûyan de dijiya. Dê û bavê  Louis Ingilîz bûn lê ew di nava Kîkûyûyan de ji dayika xwe bûbû. Her çiqasî çerm spî bû jî bi çand û kevneşopiyên wan mezin bûbû û her tim xwe kesek ji Kîkûyûyî didît. Zarokatiya wî di nava xûç û birayên wî yên Kîkûyûyiyan de derbas bûbû; bi wan re lîztibû, tîr û kevan bikaranîbû, nêçîrvanî kiribû, şop şopandibû, hinê çêkirina defikê bûbû. Dema ku bitena serê xwe dima diçû şikeftên derûdorên newal û derûdorên çeman digeriya. Louîs bi wan kevirên balkêş ên dişibiyan cam ku di temenê xwe yê zarokatiyê de li wan deran komkiribûn di rêwitiya zanista antropoloji û fosilan de derket asta herî jor. Di heman demî de bi wergitina du lîsansên ji Zanîngeha Cambridgê derdikeve rêwîtiya bêdawî ya ber bi kok û rehên peresana mirov ve.

Di wê rêwîtiya xwe ya ku bi heskirineke mezin destpêkiribû de kevirên balkêş ên ku liderûdorên newalên çiyayên Nairobî komkiribû wî gav bi gav ber bi kişf kirina wargeha kevnareya fosîlan a Olduvai Gorge ve dibin.

Bi hevjîna xwe Mary Louis re li wêderê bivirên dest, fosîlên sewalên ku neslên wan winde bûye û hestiyên mirovên ewil ên aydê milyonan sal berê dibînin. Hinek ji wan hestiyan aydê mirovê ku 2 milyon sal berê nû rabûbû ser du pêyan, hinek ji wan jî aydê pirîmatên ku 18 milyon sal bere jiyane ne…

Louis Leakey, bi wê lêkolîna xwe têza zanistên fosîlan a peresana mirov li Ewropa û Asyayê pêkhatiye serûbino dike û bi îspatkirina destpêka peresana mirov li Efrîqayê dest pê kiriye navê xwe di dîroka zanistê de dide nivîsandin.

Pirtûka Gramera Kurdî ya yekemîn
Kîkûyûyiyên Me  

Gelo hûn dizanin zimaneke me yê Kîkûyûyî yê kevnareyê ku kok û rehên wê di kûrahiya hemû erdnîgariya Mezopotamya û Anatolyayê de belav bûne heye?

Ji wê zimanê re dibêjin Kurdî. Li hinek deveran kesên bi wê zimanî diaxivin kêm û bêrûmet têndîtin, di hinek bajaran de milê xwe li ciwanên wan dixin, stranên wan nîşaneyên terorê tên dîtin, di dadgehan de jî weke zimanê nayê zanîn tê pênasekirin.

Ji vê erdnîgariyê gelek dûr, li Romayê di sala 1787’an de pirtûka Gramerê ya vî zimanî hatiye weşandin. Navê wê pirtûka ku 237 sal berê hatiye weşandin "Grammatîca e Vocabolarîo Della Lîngua Kurda" yanî “ Gramera Zimanê Kurdî û Zanîna Peyvan” e. Ew berhema ku ji hêla rahîbê Îtalyanî Maurîzîo Garzonî ve hatiye nivîsandin weke Pirtûka Gramera Kurdî ya yekemîn tê zanîn.  

Zimanê ku îro hêjî li welatê me nayê zanîn çaryek hezar sal berê li Ewropayê Pirtûka Gramera wê hatiye nivîsandin; Kurdî ye!

Û yên ku bi israr û bi inyat bi vî “zimanê ku nayê zanîn” diaxivin Kîkûyûyiyên me yên bêsiûdin.

15 Gulanê roja cejna zimanê Kîkûyiyên me yên Kurdî ye, li wan pîroz be. 


Ji malpera T24'ê werger: Mehmet Şahîn

Türkçesi: 
https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/kikuyu-dilinde-imza,43641