30 Temmuz 2024 Salı

Olimpiyatlar, soykırım ve şarlatanlık: Gazze’de son akşam yemeği

Yusuf Nazım
T24 | 30 Temmuz 2024

1 Ağustos 1936, Berlin.

Genç atlet, her iki yana bir ordu disipliniyle yerleşmiş kalabalığın arasından koşarak ilerlemektedir. Elinde taşıdığı meşale, Yunanistan’ın Olimpiya şehrindeki antik Oyunlar’ın yapıldığı yerden diğer koşucular tarafından elden ele taşınmış, en son 2999. atletten ona devredilmiştir.

Atlet, yolun sonuna kadar koşarak gelir, basamakları tırmanarak stadyumun tepesine çıkar ve elindeki meşale ile olimpiyat ateşini tutuşturur. Etrafında devasa büyüklükte gamalı haç flamaları sallanmaktadır.

O anda, bütün olimpiyat stadında yankılanan tanıdık bir ses duyulur:

"Modern çağın On Birinci Olimpiyatını kutlayarak Berlin Olimpiyat Oyunlarını açtığımı ilan ediyorum."

Konuşmayı yapan Adolf Hitlerdir ve yanında dünyayı kana bulamak üzere hazırlık yapan bütün Nazi komutanları sıralanmıştır…

Genç atlet, olimpiyat ateşini yakarken, hiç kimse Berlin’in arka mahallelerinde Romanların, Yahudilerin ve eşcinsellerin toplandığının farkında değildir.

Amerika Birleşik Devletleri ve diğer batı “demokrasileri” 1936 yılında Almanların Nazi Olimpiyatları’nın boykot edilmesi talebini reddetmiştir.

11.Yaz Olimpiyatları Berlin’in ev sahipliğinde gamalı haç flamaları altında tamamlanır. ABD ve Avrupa’nın egemenleri, Almanya’daki ırkçılığı masum ve insancıl göstererek faşizmin yükselmesinin önünü açarlar.

Olimpiyat meşalesi taşıyıcısı Berlin, Almanya, 1 Ağustos 1936
Olimpiyat Köyü direktörü, Şef Wolfgang Fuerstner’e gelince. Bir Yahudi olarak vitrindeki yerini almış, görevini lâyıkıyla yapmıştır. Olimpiyatlardan iki gün sonra, diğer Yahudilere uygulanan muameleden o da payına düşeni alır. Askerî görevlerinden uzaklaştırılmasını onuruna yediremeyen Fuerstner intihar eder.

Olimpiyatlar ve sahtekârlık

27 Temmuz 2024, Fransa.

33.Yaz Olimpiyat Oyunları’nın açılış gösterilerini izliyorum.

Asırlardır sırtlarına kene gibi yapışıp kanını emdikleri Afrika’nın yoksul ülkelerinin kanolarla, küçük teknelerle geçişini buruk bir gülümsemeyle takip ediyorum. Emecek kanı kalmadığı için onları özgür bırakan eski köle sahibi devletlerin, büyük bir kibir ve şatafatla geçişlerini de…

Sen Nehri’ndeki ritüellerde, efendileri ve köleleri görüyorum.

Sömürgeciler ve sömürgelerin geçişini izliyorum.

Değişen ne, yeni rollerin sahipleri kimler, hangi aklın eseri Gazze’de yaşananlar?

Modern olimpiyatlar tarihinde, 66 yıl boyunca Cezayir’i işgal altında tutan Fransa, bu süre içinde yapılan 15 olimpiyat oyununun tamamına katıldı.

ABD’nin Vietnam’ı işgal ettiği 20 yıl içinde bayrağını sallandırdığı 5 olimpiyat oyunlarına ne demeli?

Peki ya Filistin? Çağımızın kapanmayan yarası Gazze?

BM kararlarına karşılık işgal ettiği Filistin topraklarından çekilmeyi reddeden, aksine buraları işgal eden İsrail?

Peki ya, işgal süresince yapılan bütün olimpiyatlarda dalgalanan Siyonizmin bayrağı?

Hitler’e olimpiyat açılışı yaptırma şerefini tattıran IOC (Uluslararası Olimpiyat Komitesi) 21.yüzyılın en büyük soykırımını yapan İşgalci İsrail’i 33.Yaz Olimpiyatlarında ağırlamakta da beis görmedi.

Buna karşılık, Olimpiyat Komitesi ve arkasındaki güçler, dünyaya kötülük saçan iki şeytan ülkeyi bulmakta hiç zorluk çekmedi. Yaz Olimpiyatlarına katılmayı hak etmeyen iki ülke olarak Rusya ve Belarus’u seçtiler.

Biri Ukrayna’yla savaşa girdiği için, diğeri ona destek olduğu için…

Bir yanda olimpiyatlar ve kardeşlik teması, bir yanda eşitlik ve özgürlük mesajları.

Öte yanda, dünyayı kana bulayan, işgaller ve soykırımlarla beslenen, tarihlerini talan ve sömürgecilikle yazan, her daim yüzlerinde özgürlük, demokrasi, eşitlik maskesinin düşürmeyen usta bir sahtekârlık…

Gazze’de son akşam “yemeği”

Olimpiyatların açılış töreni muhteşemdi. Dans gösterileri, zengin mekân kullanımı, sanat ve estetiğin görkemli buluşmasıyla tartışılmaz, görsel bir şölen.

Köklerini Paris Komünü’nden alan mesajlar bütün açılış seremonisinin vaz geçilmezleriydi.

Ancak, duygusal zekânın en parlak uygulamalarının sergilendiği, sanatın ve estetiğin büyüleyici örneklerinin, en göz alıcı kareografiler eşliğinde yer aldığı gösterilerde, sinsi bir kurnazlıkla gölgelenmek istenen bir gerçek vardı.

Sahte bir özgürlük aşkı, ikiyüzlü eşitlik vurgusu, gülünç denecek bir kardeşlik teması.

Hitler’e olimpiyat açılışı yaptıran, dünyanın diğer işgalci ülkelerini görmezden gelen, son yüzyılın en büyük soykırımcı devletini masum gösteren sanatla ve sporla estetize edilmiş bir sahtekârlık bu.

Sadece Afrika’yı, Asya’yı, Amerika’yı değil, doymak bilmez bir iştahla bütün dünyayı kemiren ve ona sahip olma histerisinden bir türlü vazgeçmeyen üstün aklın şarlatanlığı.

*  *  *

Açılış törenlerinde gözüme çarpan bir de ironi oldu.

Sanat yönetmeni Thomas Jolly’nin müthiş yaratıcılığında açığa çıkan, Leonardo Da Vinci’nin ünlü tablosu Son Akşam Yemeği’ni konu alan sanatsal gösteriydi bu. İsa'nın Kudüs'te Romalı askerlerce yakalanıp çarmıha gerilmesinden önce havarileri ile yediği son akşam yemeğini konu alan tablonun yorumu bana çok ironik geldi.

Umarım ki dünyayı yönetenlerin Ortadoğu ve Filistin’de yarattıkları tablo da, tanrıların cehennemi yeryüzünde yaratmadan önce, Gazze’deki soykırım sofrasında yedikleri son akşam “yemeği” olacaktır.

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/olimpiyatlar-soykirim-ve-sarlatanlik-gazze-de-son-aksam-yemegi,45812

29 Temmuz 2024 Pazartesi

Orada bir köy vardı, uzakta

Yusuf Nazım
T24 | 11 Temmuz 2024

Orada bir köy vardı, uzakta.

Adı eskilerde kaldı. Apçağa mıydı, Hemite mi, Eğridere mi? Yoksa Orçoki mi, Sashara mı veya Carishev mi?

Orada bir köy vardı eskiden, uzakta...

Hayalleri aynı coğrafyada yeşeren hayatın adıydılar. Hep aynı suların can kattığı, aynı toprağın sinesinde soluk alıp veren; benzer umutların yeşerdiği hayatın adı…

Çayırlarında öbek öbek sürülerin toplandığı, harmanlarında kazların, tavukların otladığı…

Orada bir köy vardı eskiden.

Uçsuz bucaksız bozkırları olan; şırıl şırıl akan temiz dereleri, soğuk pınarları, kına yeşiline boyanmış bayırları…

O köy kimin köyüydü sahi?

* * *

Rengârenk çiçeklerle bezenmiş dağları, diş donduran sularıyla yaylaları; içinden dereler akan çayırları,  hayvan otlatırken güle oynayan çocukları, adları türkülere yazılı genç kızları vardı.

Damların saçak altlarında, ikindiüstü sohbetlerinde şen şakrak hikâyeler anlatan, kırmızı yanaklı insanları; kırmızı yanaklı insanların Anadolu’yu besleyen kocaman, nasırlı elleri vardı…

Öfkesi haksıza, yalana, dolana sert; paylaşmada cömert, dayanışmada mert; yağız, delikanlı gençleri vardı. İşte o yağız deli kanlı gençlerin ne cüretkâr hayalleri vardı.

Evde çocuk büyüten, tarlada ekin eken, derede çamaşır yuyan, kuşlukta aheste aheste su taşıyan; sırtında dünya yüküyle yaşayan çilekeş kadınları vardı. Dertleri çok ama neşesi eksiksiz, bitmeyen çeşme başı sohbetleriyle genç kızları vardı...

* * *

Söyle bana, o köy hâlâ var mı? Duruyor mu?

Hayal meyâl uzaklarda; sessiz, solgun, cılız, yaşıyor mu?

Yıllar sonra, çocuk düşlerimin özlemiyle geldim sana. Heybemde, en asi hayallerimle dayandım kapılarına.

Şimdi görüyorum, nasıl da değişmiş mevsimlerin. Suların azalmış, yok olmuş koyun sürülerin. Yolların dersen halâ taşlı, toz toprak içinde. Dağların dertli, yaylaların viran; süreni yok, keder içinde kalmış tarlaların.

Elektriğin gelmiş gelmesine, traktörün çoğalmış çoğalmasına. Evlerde çeşmen bile akıyor. Ve sen toprağım gibi kokuyorsun hâlâ.

Lâkin boğazına kadar borç içindesin, halâ yoksunsun. Eksen, para etmeyecek tahılın, ekmesen açsın! Çocukların sofrada boynu bükük kalacak, ele-güne muhtaçsın!

Sen ki hayalleri kurumuş toprağımsın; sen ki suları çekilmiş çayırlarım, sen ki geleceği karartılmış memleketimsin.

Görüyorum, bir süredir haramiler basmış toprağını. Paraları çok, kanunları destursuz, vekilleri iş başında.

Bulunca fırsatını, el koymaya hazırlar toprağına, bağına, bahçelerine; son damlasına varıncaya dek suyuna.

Öyle kurumuş ki sofran, öyle küçülmüş ki lokman, öyle azalmış ki mecalin. Hele az daha bekle, hele biraz yum gözünü; derelerine HES’ler yapacaklar senin, dağlarına duble yollar, ovalarına fabrikalar…

Buğdayını üç kuruşa alacaklar, yerine tohum satacaklar sana. Toprağından kovacaklar seni. Seni ırgat, seni maraba, seni köle yapacaklar…

Büyük kentlere sürgün gideceksin. İşsizlik bekleyecek seni oralarda; seni açlık, seni yokluk, seni yoksulluk bekleyecek.

Çaresiz, varoşlara göçeceksin. Oralar köyün olacak senin, sokaklar yurdun, kahvehaneler mekânın. Madenlere sokacaklar seni, naylon çadırlarda diri diri yanacaksın. Sağ kalırsan eğer, mahkemelerde sürünmek de cabası...

Çeşmendeki suyunu parayla satacaklar sana, bilesin! Peynirini gramla alacaksın. Unutacaksın et yemeyi, süt içmeyi. Ciğerlerin görmeyecek bundan böyle temiz havayı.

Yaşamak dert olacak, gün yüzü görmeyecek; esrara, tinere alışacak çocukların.

* * *

Ahmet Kutsi Tecer'in Apçağa'daki müze evi
İşte o köy!

Şimdi ne kadar da uzaklarda…

Eksen, buğdayı hâlâ temiz, kirlenmemiş, toprağı halâ cömert, halâ vefalı.

Bir versen bin vermeye hazır. Yeter ki sahiplen yurdunu! Yeter ki yârin yanağından gayri, her şeyde, hep beraber. Yeter ki kaptırma lokmanı eşkıyaya.

Şimdi bakıyorum da…

Göremiyorum, orada bir köy var mı uzakta?

Varsa eğer, görüyorsan, o köy kimin köyü sahi şimdi?

Nicedir tütmez olmuş bacaları; damları sahipsiz, duvarları dermansız, dokunsan yıkılacak sanki!

Kaç zamandır gelememiştim, şimdi vardım, oturdum divanına.

Nicedir içmemiştim sularından, yine içemiyorum, kurumuş pınarların.

İşte geldim sana, nasıl da mahzun görünüyorsun uzaktan; nasıl böyle boynun bükük, nasıl böyle dertli.

Ama olsun!

Özleyenin öyle çok ki, biliyorum sen hâlâ buram buramsın.

Yeter ki bir dokunalım toprağına; yeter ki bir el verelim, yeter ki sevelim, yeter ki terk etmeyelim!

Bak gör ki tohum nasıl düşecek toprağa, nasıl can bulacak hayat, nasıl yeşerecek.

Bak gör ki, ağız dolusu nasıl gülecek çocuklar.

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/orada-bir-koy-vardi-uzakta,45572

28 Temmuz 2024 Pazar

Dersim kaç dağ içinde?

Yusuf Nazım
T24 | 1 Temmuz 2024

Genç kız elindeki kimlik kartına dikkatlice baktı.

“Doğum yeri Deşt!” dedi.

Evet evet, yanılmıyordu. Kenarları eprimiş eski kimlik kartının doğum yeri hanesinde “Deşt”  yazıyordu. Kimlik belgesinin bir o yüzünü, bir bu yüzünü çevirdi; bir elindeki kimlik kartına, bir de yaşlı kadının kırışıklarla dolu yüzüne baktı.

“Teyzeciğim, senin doğum yerin neresi?” diye sordu.

Yaşlı kadın masaya küçük adımlarla biraz daha yaklaştı. Kaşlarını kaldırdı. Hiç sevmezdi bu soruyu.

 “Deşt” dedi, “kızım Deşt!”

 *  *  *

Leyla'yı Beklerken adlı öykü kitabımdaki Babamın da Makinası Vardı öyküsünden bir metindi yukarıdaki. Belgeselci ve sözlü tarih araştırmacısı sevgili Nezahat ve Kazım Gündoğan dostlarımdı. Bu ikili, Dersim’in Kayıp Kızları/İki Tutam Saç belgeselinden sonra kayıp kızların izini sürmeye devam ediyorlardı. Kazım, şehir şehir, kasaba kasaba, köy köy dolaşır, anlatılar dinler, tanıklarla konuşur, bunların video kayıtlarını alırdı. Zor işti. Heybesinde, köklerinden kopartılmış çocukların yürek burkan öyküleriyle döner, yüreğinde birikmiş yükü boşaltmak için bana uğrardı.

Bunlardan birinde, 1938 tertelesinde ailesi ve köylüleri öldürülen küçük bir kız çocuğunun, sisler içinde kalmış bulanık belleğinden yavaş yavaş sıyrılarak yaşanan katliamı anımsayan Emoş Gülver’in hikâyesi vardı.

Kendisini evlatlık olarak alan subayı babası bilen, kimliğinde sadece Deşt yazan Emoş Gülver’in yaşamını, Kazım ve Nezahat belgesele çekmiş (Hay Way Zaman), ben de hikâyesini yazmıştım.(Leyla’yı Beklerken)

Pertek Kalesi su içinde kalmış, başı dik

Şimdi ben, aradan on bir yıl geçtikten sonra Deşt’e gidiyordum. Hakkında nice yazılar, öyküler yazdığım Düzgün Baba diyarına, yitik bir tarihin topraklarına, kayıp kızlar ülkesine gidiyordum.

Gözlerim, yüksek dağların sarp yamaçlarında dolanıyor. Kına yeşili vadinin derinlikleri, kümeler halindeki ağaçlıklara konaklık etmekte. İçimde, sanki başka bir zamandan tanıdıkmış gibi gelen bu coğrafyaya karşı tuhaf bir yakınlık duyuyorum. Bir bölümü, artık Uzunçayır Baraj Gölü’nün uzantısı haline gelmiş Munzur ve Pülümür Çayı, eski hırçınlığından çok şey kaybetmiş, sakince akmaya devam ediyor.

Gola Buyere Buzul Gölü, Pülümür, Dersim
Pertek Kalesi su içinde kalmış, başı dik. Dersim dağlar içinde. Bir yanında Karaoğlan, Sürünbaba, Bağır Paşa, bir yanında Akbaba ve Katır Tepesi, Mercan ve Sultanbaba Dağları. Eteklerinde Munzur Baba’nın gözyaşları…

Yöre halkıyla söyleşiler yapıyoruz. Bir zamanlar, pek de şefkatli olmayan bir devlet aklının dağına, taşına, diline ve kültürüne yabancı topraklarda yaptıkları üzerine anlatılanlar. Yüzler ekşi, dudaklar buruk, gözler hüzün topu. Hikâyeler sert, hikâyeler dram akıyor bu coğrafyada. Daha önceden bildiğim, öykülerime de bulaşan, zaman zaman yazılarımda da yer alan, öteki tarihten öğrendiklerim dışında canlı hikâyeler dinliyorum:

Yakılan evler, boşaltılan köyler, yasaklanan yaylalar, mezralar…

Dersim yolunda yol kesip kitap isteyen eşkıyalar:
Mehmet ile Muhammet Ali
Bir festival nedeniyle Ovacık-Tunceli yolu kapalı. Tırmandığımız dağ yolunda eşkıyalar kesiyor yolumuzu. İstedikleri şey kitap! Kitap istiyor Mehmed ile Muhammed Ali. Dersimli Mehmed’in dilinden akıyor hikâyeler.

Bir kez daha farklı kelimelerle kılıflanmış derin anlamlarla yüklü yeni sözler, eski kavramlarla birbirine karışıyor. Şark Islahat Planı, 1935 Tunceli Kanunu, Haydaran Aşireti, Dersim Harekâtı, Seyit Rıza, tedip, tenkil…

Zümrüt yeşilini sürmüş gözlerine Pülümür. Dereyi arkama alıp Deşt’e dönüyorum yüzümü. Tülük köyünün eteklerinde geçmiş zamanlardan kalma hikâyeler bana yol gösteriyor.

Deşt’in torunlarına rastlıyorum orada; Hüseyin, Ferhat, Haydar, Sabriye ve Naciye kadın. Zel dağının arkasından öyküler topluyorum. Harçik Çayı, Pax Köprüsü, 38 Kayalığı, Veraniz mezrası. Anlatırken kabuk tutmuş yaralar bir bir açılıyor, Savut köyünün eteklerinde Haydar’ın dudakları kanıyor; Abasan, Yusufan, Demenan, Haydaran ve daha niceleri…

Her birinin eline kendi tarihlerini tutuşturup ayrılıyorum.

Diyarbakır, Tülük Köyü, Veraniz mezrası:
Hüseyin, Ferhat, Haydar, Sabriye ve Naciye 

Sen kaç dağ içindesin, kaç namlunun ucundasın Dersim?

Tunceli çıkışında, Munzur Çayı ile Pülümür Deresi’nin birleştiği yerden Erzincan yönüne sapıyoruz. Kısa süre Pülümür Deresi boyunca ilerleyip sonra çaya dik bir şekilde, dereyi arkamıza alarak tepelere doğru tırmanıyoruz.

İşte sol tarafta yıkılmış eski bir karakol, işte Deşt’e giden yol, Tülük Köyü, Veraniz Mezrası. Bir kadının yaralı çocukluğunu görüyorum orada. Emoş Gülver’in sisler içinde sökün eden bölük pörçük çocuk anılarına gidiyorum. Sene 38, askeran basmış köyü, erkekler birbirine bağlı, kadınlar çocukların ellerinden tutuyor, bebeler biteviye ağlaşıyorlar. Kim bunlar, niye böyle sıralanmışlar, nereye gidiyorlar? Harçik Çayı neden böyle kan akıyor, mağaraları niçin zehir soluyor?

Kulaklarımda, anlatılan hikâyelerden kalma yaralı sözlerin izi var. Sorular birbirini yalanlıyor. Söyle bana ey şehir, senin çocuklarına idam fermanları çıkaranlar kim? Kim senin nehirlerine kelepçeler vuran, sofrandaki lokmana göz koyan? Hangi kirli asrın yüzü seni suyundan, toprağından koparan? 

Biliyorum bebelerin kayıp, kızların kayıp, tarihin kayıp senin ey şehir!

Biliyorum sen, bire bir dövüşte yenilmeyenlerdensin. Söyle bana sen kaç dağ içindesin, kaç namlunun ucundasın Dersim?

İdam sehpalarına başı dik çıkanlar senin evlatların değil mi? Peki ya, şu dağlarda özgür dolaşan Bezuvarlar, karlarında açan kardelenler...? Görüyorum, umudun bitmediği yerdesin sen hâlâ, özgürlüğe olan tutkun var, barışa dair inancın var. Hilesiz, sömürüsüz, haramisiz bir dünyaya olan özlemin var.

*  *  *

İşte dönüyorum.

Yabanıl, sert yüzüyle öfkesini bağrına basmış dağlar. Derin vadilerin kına yeşili eteklerinden geçiyorum. Yola saldırır gibi duran kızılağaçlar, dişbudaklar, çalılar ve türlü türlü ağaçlar, uzansan dokunacak kadar yakınlar.

Deşt’ten dönüyorum!

Düzgün Baba diyarından; Ana Fatma’dan, Gola Çetu’dan, Sultan Baba’dan; kayıp kızlar ülkesinden dönüyorum.

Bir süredir özgür akmıyor dereleri Dersim’in. Her gün yeni barajlar, yeni setler kuruyorlar. Bu güzelim vadiler; badem ağaçları, ardıçlar, meşeler, çan çiçekleri; buraları yurt edinmiş tilkiler, ayılar, vaşaklar ve bezuvarlar, yavaş yavaş sular altında kalıyor, tarih bir kez daha ağır ağır yaralanıyor.

Tarihin belleği en karanlık yerinden kanıyor

Doruklarda yalçın kayalıklara bakıyorum. Sarp ve hırçın dağlara, tepelere…

Araç hızla ilerliyor, anılar birbirini kovalıyor aklımın dehlizlerinde.

Tarih, tarih olalı bu coğrafyada susmuş, susmuş, hep susmuş. Ardımda, kendi belleğini kazmaktan yorgun bir şehir. Tarihin kir tutmuş perdesi yavaş yavaş aralanıyor, kazdıkça tarihin belleği en karanlık yerinden kanıyor. İsimleri bir bir sıralanıyor; Halvoriye, Zımeq, Kırnige, Serkemer ve Deşt…

Tunceli tabelası arkamızda kalıyor.

Önümde Pülümür Çayı, bilekleri kelepçeli, yas içinde. Arkamda Fırat Nehri, şimdilerde kâr akıyor sularında. Derin vadiler, sarp yamaçlar, bir süredir geçit verir olmuş dağlar…

Vadinin derinliklerinden kıvrıla kıvrıla akan Munzur Çayı. Yamaçlarında badem ağaçları, fundalıklar, sazlıklar… Her renkten yeşilini kendi zerreciklerine katarak, yer yer yorulmuş gibi yavaşlayıp bazen de hızlanarak akıyor.

Yüreğimin duvarlarında, hırçın bir rüzgârın kanatları. İşte karşıda derin bir vadi daha, işte ortasında döne dolana Munzur Çayı. Yamaçlarında badem ağaçları, fundalıklar, kızılağaçlardan oluşmuş yeşil bir perde. İçinde, Dersim’in kayıp çocuklarından Emoş Gülver’in sureti, bana gülümsüyor. Yüreğim pare pare, gözlerim ıslak, ruhum darmadağın. Dönüp arkama bakıyorum, Dersim’in bütün kayıp kızları bana el sallıyor.

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/dersim-kac-dag-icinde,45440



16 Haziran 2024 Pazar

Gazzeli bütün çocukları öldürün!

Yusuf Nazım
T24 | 13 Haziran 2024


“Tüm çocukları öldürmeliyiz!” 

Böyle dedi ABD Kongre üyesi Andy Ogles.

O halde durmayın, Gazzeli bütün çocukları öldürün!

Yeni doğan, doğmayan bütün çocukları; anne rahmine henüz düşmüş veya düşmekte olanları; tutunduğu kanlı, sıcak, yumuşacık sıvının içinde ancak bir fındık tanesi kadar büyümüş ya da büyümemiş olanları; şu parlak, şu aydınlık, şu mavi gezegene bir an önce varmak için sabırsız can atanları durup durmaksızın, acımaksızın, bir an olsun bile gözünüzü kırpmaksızın öldürün!

Bütün ateşkes çağrılarına kulaklarınızı tıkayın, hiçbir insani yardıma izin vermeyin, taş taş üstünde kalmayıncaya dek Gazze’yi bombalayın. Hastaneleri yerle bir edin, ambulansları durdurun, içindekileri tutuklayın, yaralıların tedavi edilmesine engel olun; bütün Gazzelileri oradan oraya sürün, sığındıkları her camide, kilisede, kampta, sınır kapısında, yıkılmış beton yığınları arasında onları yakalayın ve öldürün!


Gazze’deki ölü sayısı 5.716’ya yükselirken, bir başka Kongre üyesi Chuck Fleischmann şöyle dedi:

“Bu tanrının değişmez kanunudur, İsrail Devleti hep var olacak, sonsuza dek İsrail’i destekleyeceğiz.”

O halde Filistinlilerin bağını ve bahçelerini işgal edin, zeytinliklerini sökün, su kuyularını zehirleyin, topraklarından kovun onları. Gidecek bir yurt, barınacak bir ev, sığınacak kapı, nefes alacakları bir avuç toprak dahi kalmasın! Kovduklarınızın topraklarında yeni yerleşimler kurun, sonsuza dek İsrail’i desteklemeye devam edin.

Gazze’deki tüm mahalleleri boşaltın, milyonlarca Filistinliyi sürüler halinde kovalayın, daracık bir alana sıkıştırın; tek bir apartman, tek bir sağlık kurumu, sığınacak tek bir oda dahi bırakmayın!

Plajlarını ve sınır kapılarını, yardım kamplarını ve çadırlarını unutmayın; okullarını ve üniversitelerini yok edin, camilerini ve kiliselerini yıkın, mahallelerini topyekûn havaya uçurun!

Yiyecek lokmaları, içecek tek damla suları kalmayıncaya dek kovalayın; yalvarıp yakarmalarına aldırmayın, anaların ve çocukların gözyaşlarına kanmayın, hepsini tek tek ya da topluca katledin! Hiçbir yaralıyı; hareket eden, nefes alan hiçbir canlıyı; kediyi, köpeği, eşeği sağ bırakmayın!

İsrail saldırılarında Gazze’deki ölü sayısı 21.816 ‘ya çıktı. Kanada başbakanı Justin Trudeau İsrail'e destek oldu.

Avrupa’nın en medeni ülkeleri bir araya gelin; Almanya, İsviçre, Macaristan ve Avusturya; Filistin'i destekleyen etkinlikleri yasaklayın! Fransa, İngiltere, Çek Cumhuriyeti ve Hollanda da onlara katılsın. Soykırımı lanetlemek suçtan sayılsın, İsrail’i protesto etmek yasaklansın, protestoculara yönelik soruşturmalar açılsın.

Soykırıma karşı çıkan öğrencilere uygulanan polis şiddetini önlemeye çalışan Emory Üniversitesi Felsefe Bölümü Başkanı Noelle McAfee’yi yerlerde sürükleyin, Ekonomi Profesörü Caroline Fohlin’e ters kelepçe takın, akademisyenler için cadı avı başlatın.

Glasgow Üniversitesi’nin Filistinli rektörünün Fransa ve Schengen ülkelerine girişini yasaklayın! Sadece Filistinli değil, Filistin’i destekleyen bütün rektörlere yasak koyun!

Almanya’da Filistin kongresini basın, kalabalığı dağıtın;  polis birlikleriniz boş durmasın, kadınlara, gençlere, yaşlılara göz açtırmasın; biber gazı sıksın, gözyaşı bombası atsın; göstericilere plastik mermi, yetmedi gerçek mermi kullansın ama ne olursa olsun üç Filistinliyi bir araya getirmesin!

Gazze’de ölü sayısı 29 bini aştığında konuşan, bu sefer ABD eski devlet başkanı Donald Trump oldu.

“İsrail başladığı işi bitirmeli.” dedi.

Bunun için ABD, İsrail’e silah sevkiyatını sürdürmeli. Gazze’de sağ kalan bütün çocukları öldürmeli, kadınları yok etmeli, cümle binaları yıkmalı; son Filistinli ölünceye, son bina yıkılıncaya, son ağaç kuruyuncaya kadar devam etmeli; İsrail başladığı işi bitirmeli.

Film festivallerinde Filistin bayraklarını yasaklayın, yerine İsrail bayraklarını, olmadı Nazi bayraklarını asın! Sadece festivallere değil kitap fuarlarına, üniversitelere de Filistin bayraklarını sokmayın. Sokaklarda Filistin bayrağı sallamayı kamu düzenine aykırı eylemlerden sayın, karşı çıkanı tutuklayın, hapse atın!

Durmayın, patlatın çocukların kafasını, bedenlerini parça parça, etlerini lime lime edin; birer birer, onar onar, yüzer yüzer katledin! Hastanelerde yaralıları, kiliselerde kadınları, okullarda çocukları, tanrının evi diye camilere sığınan herkesi tereddüt etmeden öldürün!

Hiç bir şey durduramasın sizi. Emirlerinizi peygamberinizden, petrolünüzü Azerbaycan’dan, ateşinizi Amerika’dan, barutunuzu Avrupa’dan, demirinizi ve çeliğinizi Türkiye’den alın ama asla durmayın, yılmayın!

Öldürmeye yetişemiyorsa hızınız, başka yöntemler deneyin. Toplama kampları kurun, etrafını dikenli tellerle çevirin, gaz odaları inşa edin, krematoryumlar yapın, ölüm çukurları açın; yakın, yıkın, yok edin!

Öldüremediğiniz bütün Filistinli erkekleri toplayın, çırılçıplak soyun, başlarına torbalar, bileklerine kelepçeler geçirin; hücrelere atın, akıl almaz işkenceler yapın!

Keskin nişancılarınızın gözleri sivillerin üzerinde olsun, sakın ola beyaz bayraklara aldırmayın! Ayırt etmeksizin hepsine ateş açın. Ceylanlar gibi vurun, kuşlar gibi avlayın, boylu boyunca serin yerlere, kanlar içinde kalsınlar, Gazzeli bütün çocukları öldürün!

Batının en çağdaş, en medeni devletleri; Almanya’sı, İsveç’i, İsviçre’si, İtalya’sı, Kanada’sı, Finlandiya ve İzlanda’sı; ağız birliği etmişçesine Filistinli mültecilere yardım sağlayan Birleşmiş Milletler kuruluşu UNRWA’ya bütün desteğinizi kesin! Diğer medeni ülkeler; Avustralya’sı, İngiltere’si, Hollanda’sı, ABD’si, Fransa’sı, Avusturya’sı, Japonya ve Estonya‘sı da geri kalmasın, onlar da yardımlarına son versinler!

AB Komisyonu Başkanı, yedi çocuk annesi Von der Leyen, İsrail'e verdiği "koşulsuz destekten" pişman olmadığını açıkladı.

Gazze’de ölü sayısı 36 bin 801’e yükseldi; 15 bin 517'si çocuk, 10 bin 279'u kadın.

Ama henüz bitmedi! Ölü sayısı tanrıları doyurmaya yetmedi! Hâlâ yıkıntılar arasında kıpır kıpır yaşayan canlılar var. Gelin gelin, hâlâ ölmemiş Filistinliler var Gazze’de.

Gözü dönmüş, histerik çığlıklar atarak, hiddetten köpürmüş ağzınızdan salyalar akıtarak, geride vıcık vıcık kan gölleri bırakarak gelin!

Yeryüzünde nefes alan tek bir Filistinli bırakmamak, Gazze’de yaşayan son canlının damarlarımdaki en son damla kanı da almak üzere gelin. Joe Biden’iyle, Donald Trump‘ıyla, Justin Trudeu’suyla, Olaf Scholz’uyla birlikte gelin; Ursula von der Leyen’iyle, Annalena Baerbock’uyla, Emmanuel Macron ve Rishi Sunak’ıyla, ikiyüzlü Müslüman Arap liderleriyle gelin...

Yeşil partilerinizle, turuncu devrimlerinizle, sosyal demokrat kurumlarınızla, insan hakları örgütlerinizle gelin…

Kapatın çocuklarınızın gözlerini görmesinler, tıkayın kulaklarını duymasınlar, yazmayın tarih kitaplarına bunları, okumasınlar!

Durmayın, hep beraber ve el birliğiyle bütün Gazzeli çocukları öldürün!

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/gazzeli-butun-cocuklari-oldurun,45211 

 


14 Mayıs 2024 Salı

Destnîşana bi zimanê Kîkûyû

Yusuf Nazım
T24 | 21 Sibat 2024


Xortekî lawînî forma xwe ya gelek bi pûte dagirtibû dirêjî mêr ê li ber maseya xwe rûniştî kir. Profesorî lênûsk jê destê wî girt û wî jî bi heman pûteyî hevok bi hevok ber çavan re derbas kir. Tam êdî gihiştibû dawiyê ji nişkava nav herdu çavên wî bû tarî. Tiştekê bala wî kişandibû.

Pirsî “Ev çi ye”

Bi tiliya xwe nivîsa li ser formê nişan dida. Hewl dida bixwîne: “zimanê sêyemîn Kîkûyû?”

Nerme nerm sere xwe hêjand, bi ser berçavêkên xwe re li xortî nihêrî, careke din li nivîsa li berxwe zivirî:

“Zimanê yekemîn Îngilîzî, zimanê duyemîn Fransî min fêm kir lê ya sêyemîn çi ye?”

Bi tiliya xwe peyva li ser lênûskê nişan da û hewl da bixwîne:

“Kîkûyû”

Xortî gotina profesorî dubare kir:

“Zimanê Kîkûyû mamosteyê min”

Profesor di nava şaşwaziyê de mabû. Çavên wî yên şaşwaz di navbera lênûsk û xortî de çûn hatin:

“Zimanek wiha hey e?”

“Belê mamosteyê min, zimanê min ê zikmakî ye, ez bi vî zimanî diaxivim”

Profesor soro moro bû, lê hewl da rengê xwe nede der.

Got; “Ha tamam, zimaneke wiha heye. Hefteya pêş were encamê hîn bibe”

Piştê hefteyekê xortî careke din li derê odeya profesorî da. Dema ket hundir profesör rabû ser pêyan. 

Got; “Ka were, li vir rûnê”

Xort li cihê ku profesorî nîşan da rûnişt. Profesorî di nava matmayiya xwe de ruyê xwe miz dida û berdewam kir:

“Hemû tiştên te tamamin. Mijara ziman jî wisa. Di zimanên yekemîn û duyemîn de tu ketî azmûnê. Te pûanên gelek baş girtinê. Lê me ji bo pêkanîna azmûna zimanê Tîtûyû kes peyda nekir.”  

Xortî bi rûkeniya xwe got;

“Ne Tîtûyû, Kîkûyû ye mamosteyê min” sererast kir.

“Bibore, Kîkûyû …”

Xort şaşwazî bûbû û nav çavên wî bû tarî.

Pirsî; “Dê niha çewa çêbe?”

Profesorî di cihê xwe de pal da, nêrînên xwe yên neçar li ser xortî gerandin.

Got; “Di vî mijarî de tuyê bi me re alîkar bî”

Xortî di nava şaşwaziyê de tiliya xwe bir ser singê xwe;

Got; “Ez? Dûre bi rûkeniya xwe “Gelo ez çewa dikarim bi we re alîkar bim?”

Profesorî got; “Gelek rihete. Heke tu bi vî zmanî zanî tu yê kesên ku bi vî zimanî baş dizanin nîşanê me bidî, emê azmûna te bi wî bidin kirin”  

Piştê sê heftayan xortî dema belgeya xwe ya pejirandina xwendekariya zanîngehê wergirt dît ku her sê zimanan de jî biserketiye. Di belgeya destê wî de ji bo erêkirina zimanên Îngilîzî û Fransî nav, paşnav û destnîşanên pisporan ên bi heybet hebûn. Lê ji bo erêkirina zimanê Kîkûyû tenê şopa tiliyê hebû …

Zimanek bê alfabe: Kîkûyû

Kîkûyû.

Zimanek bê alfabe bû. Di çolbera erdnîgariya Efrîqayê de zimanê qabîleya Kîkûyû ya kevnare bû. 2 milyon sal berê bapîrên meyên dişibiyan mirov Homo habîlîs li Geliyê Rîfê ya mezin a Rojhilatê Efrîqayê rabûn ser her du pêyan û beşek jan ji wêderê derketin û li ser erdnîgariya cîhanê belav bûn û li gorî şert û mercên xweza û erdnîgariyê di nava ahengiyê de jiyana xwe berdewam kirin. Bi demê re bi navê Homo Erectûs, Homo Sapîens, Neandertal hatin binavkirin. Ji vana Homo Sapîens di erdnîgariyên cuda de gelek ziman afirandiye û heta roja me hatiye. 

Beşek ji Homo Habîlîs li Efrîqayê maye û peresana xwe ya rabûna ser her du pêyan li vir pêkaniye. Ji pêşengên bapîrên me yên li çarhêlên parzemîna Efrîqayê belav bûne li vir zimanê xwe pêşxistine.  

Zimanê Kîkûyû dibe ku zimanê pêşketê yê bapîrên me yên 2 milyon sal berê li Efrîqayê nû rabûne ser du pêyan û dişibiyan mirov be. Kî dizane, dibe ku ev ziman li gorî pêşketina mêjûya wan a wê serdemê ji peresana hinek dengan û xirîniyên qirikê pêk hatibe û bi sedan sale qirn bi qirn heta roja me hatibe. Zimaneke bi ewqasî qedîm, bi ewqasî pîr, bi ewqasî kevnare… 

Di azmûna pejirandina xwendekariya Zanîngeha Cambrîdgê de Xortî, navê Şefê Qabîleya xwe yê herî pîrê qabîleyê weke zanyarê vî zimanê dabû profesorî. Profesorî kesê ku ji bo dîtina şefê qabîleyê pêwirdar kiribû çûbû şefe qabîleyê dîtibû û jê re rewş vegotibû. Şef gotibû ez wî ciwanî dinasim, ew bi vî zimanî baş dizane, lê ji ber ku Şef nezane destnîşanê bavêje şopa tiliya xwe datîne ser lênûska li ber xwe…

Temenek di oxira peresana mirov de hatiye bexşkirin

Xortê ku di sala 1922’yan de di forma xwe ya Zanîngeha Cambridge ji sê zimanên ku dizane yek ji wan Kîkûyû nivîsandibû û di lêkolînên xwe yên li ser peresana mirov de encamên zanistiyên gelek girîng bi dest dixe û pêşî li pêşketinên gelek girangbûha vedike Antropolog & Paleantropolog ê navdar Profesor Louis Leakey bixwe bû.

Di sala 1960’an de Louis, Mary û Philip ê 11 salî, li nêzikê Olduvai Gorge 
       sîtî yê ku 2 milyon sal bêrê mirovên ewil têde jiyane kolanê dikin.

Louîs Leakey, kurê malbateke misyoner bû. Di sala 1903’yan de li Kenyayê ji dayika xwe bûbû. Malbata wî li çiyayên Kenya ya mêtîngerê Ingilîztanê di nava qabîleya Kîkûyûyan de dijiya. Dê û bavê  Louis Ingilîz bûn lê ew di nava Kîkûyûyan de ji dayika xwe bûbû. Her çiqasî çerm spî bû jî bi çand û kevneşopiyên wan mezin bûbû û her tim xwe kesek ji Kîkûyûyî didît. Zarokatiya wî di nava xûç û birayên wî yên Kîkûyûyiyan de derbas bûbû; bi wan re lîztibû, tîr û kevan bikaranîbû, nêçîrvanî kiribû, şop şopandibû, hinê çêkirina defikê bûbû. Dema ku bitena serê xwe dima diçû şikeftên derûdorên newal û derûdorên çeman digeriya. Louîs bi wan kevirên balkêş ên dişibiyan cam ku di temenê xwe yê zarokatiyê de li wan deran komkiribûn di rêwitiya zanista antropoloji û fosilan de derket asta herî jor. Di heman demî de bi wergitina du lîsansên ji Zanîngeha Cambridgê derdikeve rêwîtiya bêdawî ya ber bi kok û rehên peresana mirov ve.

Di wê rêwîtiya xwe ya ku bi heskirineke mezin destpêkiribû de kevirên balkêş ên ku liderûdorên newalên çiyayên Nairobî komkiribû wî gav bi gav ber bi kişf kirina wargeha kevnareya fosîlan a Olduvai Gorge ve dibin.

Bi hevjîna xwe Mary Louis re li wêderê bivirên dest, fosîlên sewalên ku neslên wan winde bûye û hestiyên mirovên ewil ên aydê milyonan sal berê dibînin. Hinek ji wan hestiyan aydê mirovê ku 2 milyon sal berê nû rabûbû ser du pêyan, hinek ji wan jî aydê pirîmatên ku 18 milyon sal bere jiyane ne…

Louis Leakey, bi wê lêkolîna xwe têza zanistên fosîlan a peresana mirov li Ewropa û Asyayê pêkhatiye serûbino dike û bi îspatkirina destpêka peresana mirov li Efrîqayê dest pê kiriye navê xwe di dîroka zanistê de dide nivîsandin.

Pirtûka Gramera Kurdî ya yekemîn
Kîkûyûyiyên Me  

Gelo hûn dizanin zimaneke me yê Kîkûyûyî yê kevnareyê ku kok û rehên wê di kûrahiya hemû erdnîgariya Mezopotamya û Anatolyayê de belav bûne heye?

Ji wê zimanê re dibêjin Kurdî. Li hinek deveran kesên bi wê zimanî diaxivin kêm û bêrûmet têndîtin, di hinek bajaran de milê xwe li ciwanên wan dixin, stranên wan nîşaneyên terorê tên dîtin, di dadgehan de jî weke zimanê nayê zanîn tê pênasekirin.

Ji vê erdnîgariyê gelek dûr, li Romayê di sala 1787’an de pirtûka Gramerê ya vî zimanî hatiye weşandin. Navê wê pirtûka ku 237 sal berê hatiye weşandin "Grammatîca e Vocabolarîo Della Lîngua Kurda" yanî “ Gramera Zimanê Kurdî û Zanîna Peyvan” e. Ew berhema ku ji hêla rahîbê Îtalyanî Maurîzîo Garzonî ve hatiye nivîsandin weke Pirtûka Gramera Kurdî ya yekemîn tê zanîn.  

Zimanê ku îro hêjî li welatê me nayê zanîn çaryek hezar sal berê li Ewropayê Pirtûka Gramera wê hatiye nivîsandin; Kurdî ye!

Û yên ku bi israr û bi inyat bi vî “zimanê ku nayê zanîn” diaxivin Kîkûyûyiyên me yên bêsiûdin.

15 Gulanê roja cejna zimanê Kîkûyiyên me yên Kurdî ye, li wan pîroz be. 


Ji malpera T24'ê werger: Mehmet Şahîn

Türkçesi: 
https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/kikuyu-dilinde-imza,43641

Varoluşsal Bir Tehdit Olarak Yapay Zekâ

Yusuf Nazım
Bizim Çağ Edebiyat | 14 Kasım 2024

“Bahar geldiğinde dağların doruklarında eriyen karların serin suları, yavaş yavaş yamaçlardan aşağıya inmeye başlardı. Berrak ve şeffaf akışıyla doğanın uyanışını müjdeleyen sular, çiçeklerin canlanmaya başladığı bir vadinin derinliklerinde dolanır, kuşların cıvıl cıvıl şarkılarıyla eşlik ettiği bu manzara, adeta bir masal diyarından gelmiş gibi görünürdü.”

Z. Pyyaa

Çocukluğumu, kapalı bir köy ekonomisine sahip Doğu’nun ücra bir köşesinde yaşamıştım. Canlı yaşamının idamesi için sadece insan ve hayvan gücünün kullanıldığı, üretim araçları olarak odundan yapılma araç gereçlerin dışında neredeyse hiçbir demir çelik aletin bulunmadığı bir çağdan çıkmış üniversite sıralarında bilimin ve teknolojinin büyüleyici dünyasına dâhil olmuştum.

1983 yılıydı. Hepi topu bundan 41 yıl öncesi yani… Mikro elektronik hocamızdan bir saç telinin içine, nohut tanesi büyüklüğündeki transistörlerden 20 adet sığdırıldığını, bunun yakında 100’e çıkacağını dinlemiş; dijital elektronik dersinin laboratuvarında 8086 merkezi işlem birimi (CPU) kullanarak ilk ilkel bilgisayarı yapmıştık.

Henüz masa üstü kişisel bilgisayarlar yoktu. İnternet icat edilmemiş, postayla el yazması mektup gönderme çağı sona ermemişti.

Bilgisayarların yükseliş çağı

Çok değil, iki yıl sonra, 1985 yılında işe başladığım şirkette ilk kez masa üstü bilgisayarla karşılaşacak, beş yıl içinde neredeyse kişisel bilgisayarların girmediği şirket kalmayacaktı.

1993’de, 512 KB belleğe sahip arkadaşımın masa üstü bilgisayarına 20 MB’lık disk taktığımızda bu kadar büyük bir disk alanını dolduracak bilgiyi nereden bulacağımıza şaşırıp kalmıştık.

Aynı yıl internet denilen yeni bir icatla tanışacaktık. 1993’te ilk internet bağlantısı ODTÜ-Ankara ile Washington arasında çevirmeli ağ ile (dial-up) sağlanacak, bir yıl sonra şirketlere hizmet vermeye başlanacaktı.

Teknolojinin bu hızlı gelişimi dünyada heyecanla karşılanırken zaten var olan kuşkularım 1995 yılında katıldığım İstanbul’daki bilişim fuarında belirgin bir kaygıya dönüşecekti. Bilgisayar destekli eğitim konusunda sunum yapan akademisyen, bir süre sonra basılı kitapların ortadan kalkacağını söylüyordu. Deniz kenarında, kumsalda uzanacak, kulaklığınızdan istediğiniz romanı sesli olarak dinleyebilecek; hatta bir süre sonra taktığınız üç boyutlu gözlükle aynı romanın filmini izleyebilecektiniz. Çocukların bilgisayarla tanışma yaşı önce altıya, sonra dörde, ardından ikiye düşecekti. Gelen soru üzerine sunucu kadın, yaşamlarının çoğunu bilgisayar karşısında geçiren küçük çocukların annelerine olacak özlemini, bilgisayarın masaüstüne koyacağı yüzünde gülücükler Işıl dayan annesinin sevimli resmi ile giderebileceğini söylemesi, kaygılarımla birlikte öfkemin de doruğa çıktığı an olacaktı.

Bilgisayarlar süratle dünyaya yayılıyordu. Onların beyni sayılan chipler (yonga) (CPU) inanılmaz bir hızla gelişiyor, on yıl önce bir saç teli içine 20 transistöre yerleştirilebiliyorken, 1999 yılında 1cm karelik Pentium III yongasına 9,5 milyon transistör sığdırılabiliyordu. Bu daha fazla güç, daha fazla işlem, daha fazla yetenek demekti ve mevcut İstanbul büyüklüğündeki iki şehrin, bütün yapılarıyla birlikte minyatür olarak, 1 cm karelik bir alana sıkıştırılarak inşa edilmesi anlamına geliyordu.

Ama yine de korkulacak bir şey yoktu. Nasıl ki 18. ve 19. Yüzyıl makinelerin yükseliş çağıydı, 21. yüzyıla ramak kala şimdi de bilgisayarların yükseliş çağı olmalıydı.  Sanayi devriminde makinelerin insanın yerini alırken olduğu gibi, bilgisayarlar da bir yandan çok sayıda çalışanı işinden ederken, öte yandan yepyeni iş kolları üreterek farklı bir şekilde yeni bir çalışan sınıf yaratıyordu. Artık bilgisayarların yükseliş çağı başlamıştı ve adına “bilgi çağı” ya da “bilişim devrimi” deniyordu.

1997 yılında, IBM’in Deep Blue’sunun Dünya Satranç Şampiyonu Garry Kasparov’u yenmesi, bilgisayarların insan zekâsı ile yarıştığı başka bir çağın habercisi gibiydi. Bunu, 2011 yılında IBM Watson bilgisayarının, Jeopardy adlı televizyon yarışması şampiyonları Jennings ve Rutter’i yenmesi, 2016 yılında Google DeepMind AlphaGO’nun, efsane GO oyuncusu Lee Sedol’u ezici biçimde mağlup etmesi izledi. Böylece bilgisayarlar, insana olan üstünlüğünü tartışmasız olarak kabul ettirmiş oluyordu.

Yapay zekânın yükselişi

2 milyon yıl önce ayağa kalkmış, beyni büyümüş ve zekâsını kanıtlamış bir tür olarak insan, başka bir çağa doğru inanılmaz bir hızla ilerlemektedir. Onun son 10 bin yılda, belki de 50 bin yılda kat ettiği gelişmenin daha fazlasını, sadece 50 yılda almasına yol açacak insan zekâsının ürünü olan bir çağ. Hem niteliksel ve niceliksel olduğu kadar, bir o kadar derin, kaygı verici ve düşündürücü…

İnternet gelişerek bütün gezegeni sarmış, her eve, her işyerine girmiş, bütün iş süreçlerinin olmazsa olmazı hale gelmiştir. Bilgisayarlar, insanın olduğu her noktaya ulaştığı yetmezmiş gibi, küçüldükçe küçülmüş, bir cep telefonu büyüklüğünde her insanın eline ulaşmış, değil büyüklerin ve gençlerin, bir yaşındaki çocukların bile oyuncağı haline gelmiştir.

Bilgisayarların işlemci gücü ve hız sınırı bariyerleri birileri yıkılmaktadır. 1983 yılında bir saç kılının kalınlığına 100 transistörü sığdırmayı hayal eden akıl, 2019 yılında içinde 8,5 milyar transistor bulunan tırnak büyüklüğünde yongayı iPhone 11 serisinde kullanmış, aynı yıllarda IBM tek bir yongaya 30 milyar transistörü yerleştireceğini duyururken, Intel 2031 yılında tek bir yogaya 1 trilyon transistör sığdırma planını açıklamıştır.

Bu kadar yüksek ve yoğun bir işlem ile bilgi yükünü taşıyacak internet altyapısı ise karasal ve uzaysal alanda hızlı gelişmektedir. Gezegenin her tarafına yüksek hızda internet erişimi sağlayacak dünyanın çevresindeki Starlink uydularının sayısı Temmuz 2023 itibariyle 4 bin 519’a çıkmıştır. Tamamlandığında sayısı 40.000’e yükselecek bu uydularla kesintisiz ve yüksek hızlı internet gezegenin her noktasına ulaşmış olacaktır.

Gelişme tam anlamıyla baş döndürücüdür. 2017’de Dönüştürücü Ağlar (Transformer Networks) adı verilen ve insan beynindeki nöronların işleyişini taklit eden yapay sinir ağları tanıtılırken, 2018 Haziranında OpenAI tarafından geliştirilen ve çok büyük sayıdaki metin bilgilerini kullanabilen sohbet robotu kullanıma sunulur. Bir bilgisayar ya da cep telefonu üzerinde çalışan, kendi kendini eğitip geliştirme özelliğine sahip robot, insan beyninin ürettiği birçok bilgiyi sağlayabilmekte, insanlarla sohbet ederek onların sorularına kapsamlı yanıtlar verebilmektedir. Yapay sinir ağları üzerinden derin öğrenme tekniklerine dayanan bu yapay zekâ türü, aynı zamanda gelişmiş bir doğal dil işleme yeteneğine sahip olmasıyla dikkat çekecektir. ChatGPT (Chat Generative Pre-trained Transformer) olarak adlandırılan bu yapay zekânın nasıl bir patlamanın habercisi olacağını tahmin etmek zordu.

Haziran 2018’de duyurulan ve 117 milyon parametre, 7000 kitapla eğitilmiş olan GPT-1’i kısa sürede yeni versiyonları takip edecektir. İnsan beynini taklit eden ve yapay sinir ağları üzerinden çok karmaşık ve derin öğrenme tekniklerine dayanarak kendini geliştiren yapay zekâ artık, insan aklının tahtına göz dikmiştir.

Bir yıl sonra, 2019 Kasımında kullanıma sunulan GPT-2’nin tam versiyonu için 8 milyon belge ile 1,75 milyar parametre kullanılmıştır. Yapay zekâ artık durdurulması neredeyse olanaksız bir hızla ilerlemektedir.

Mayıs 2020’de duyurulan GPT-3, verileri işlemesini sağlayan 175 milyar parametreyle 1 yılda 100 kat büyük bir yeteneğe sahip olmuştur.

2023 Martında sunulan GPT-4 yapay zekâsı ise 17 trilyon parametreyle insan aklının hayal edebileceği bütün sınırları aşar. GPT-2’den bu yana geçen 4 yılda 10 bin kat, GPT-1’in çıktığı yıldan sonraki beş yıl içinde ise 145 bin kat büyüme demektir bu.

21. yüzyılın ilk çeyreğinin sonunda artık yeni bir döneme girilmiştir. Makinelerin, insan emeğinin yerine göz koyduğu çağ geride kalmış, elle tutulmayan, gözle görülmeyen, nerede olduğu bilinmeyen başka ve sanal bir makine, insan aklının ve bilişsel yeteneklerinin tahtını ele geçirmeye hazırlanmaktadır. Üstelik tarihte eşi görülmedik bir hızla.     

Yapay zekâ aramızda

Çevirmenlik mesleğini neredeyse yok etmesi, hastalıkların teşhisinde hekimlerin yerine göz koyması, daha şimdiden görüntüleme sonuçlarındaki kusursuz analizleri, üniversitede yapay zekâlı öğretmenlerin, avatarlar ve anime karakterler kullanarak vereceği dersler… Bir süredir Hong Kong Teknoloji Üniversitesi’nde lisans öğrencilerinin fizik dersini Albert Einstein’ın avatarının veriyor olması sadece bir başlangıç.

Yapay zekânın mühendislik alanına el atması hiç de zor gözükmüyor. Sanayi devrimi ile birlikte nasıl fabrika üreten fabrikalar yapıldıysa, şimdi de yapay zekâ çağında yazılım üreten yazılım robotları gündemde. Devin AI adlı yapay zekâ yazılım mühendisi bunun için üretilmiş. Proje tasarlayan, uygulamayı yazan, testleri yapan ve projenin startupını gerçekleştirerek teslim eden bir robot o. Bir grup yazılım mühendisinin ve iş analistinin aylar süren projesinin dakikalar içinde tamamlayan bir süper yazılımcı.

Evrim Ağacı’ndan Dr.Çağrı Mert Bakırcı’nın anlatımına göre, Eylül 2023’te, yani GPT-4’ün çıkmasından sadece 6 ay sonra, Fortune 500 listesindeki 500 dev firmanın % 92’si yapay zekâyı iş süreçlerine dâhil etmişler bile. Bugünse, Şubat 2024’te bu oran %99’a çıkmış durumda. Bu firmalarda, iş görüşmeleri ve işe alım kararlarının çoğu artık yapay zekâ tarafından gerçekleştiriliyor.

Araştırma şirketi McKinsey tarafından yapılan bir çalışmaya göre, 2030 yılına kadar yapay zekâ yazılımları ve robotlar, dünya çapında mevcut insan emeğinin yüzde 30’unun yerini alacak. Dikkatinizi çekmek isterim; sadece altı yıl sonrasından bahsediyoruz. Söz konusu rapora göre; yapay zekâ destekli teknolojiler bu süre içinde 400 ila 800 milyon kişiyi işsiz bırakacak.

14 Mart 2023’de, GPT-4’ün çıkmasından sadece iki ay sonra, Amerika’da Mayıs ayında işlerini yapay zekâ nedeniyle kaybedenlerin oranı %5 olmuştu bile. GPT-4’ün bu halinin, çıkacak yeni nesil yapay zekâlar karşısından bir çocuk oyuncağı gibi kalacağını söyleyen uzmanları göz önüne alırsak durumun vahameti anlaşılacaktır.

Beklentiler, 2024 yılı sonuna kadar, yapay zekâdan kaynaklı olarak her üç işletmeden birinin işçi çıkaracağı yönünde. 

Yapay zekânın gölgesinde edebiyat ve sanat

Yazının başında günümüz usta edebiyatçısı Z.Pyyaa’a ait bir metin paylaştım. Baharda, dağlardaki karların erirken suların aktığı bir vadideki değişimi anlatıyordu:

“Bahar geldiğinde dağların doruklarında eriyen karların serin suları, yavaş yavaş yamaçlardan aşağıya inmeye başlardı. Berrak ve şeffaf akışıyla doğanın uyanışını müjdeleyen sular, çiçeklerin canlanmaya başladığı bir vadinin derinliklerinde dolanır, kuşların cıvıl cıvıl şarkılarıyla eşlik ettiği bu manzara, adeta bir masal diyarından gelmiş gibi görünürdü.”

Günümüzün usta edebiyatçısı dedim ama okurların kimmiş bu edebiyatçı dediğini duyar gibi oluyorum. Aslında metin yazarı çok tanıdık. Yazar adının harfleriyle biraz oynadım. Evet, metin yazarı Z.Yapay, namı diğer Yapay Zekâ. Metin ise, telefonuma kurduğum ChatGPT yapay zekâsının bir ürünü. Üstelik henüz emekleme aşamasındaki GPT-3’ün eğitilmemiş, en ilkel hali. Ondan istediğim betimlemeyi böyle yazdı. Daha karmaşık ve imgesel olanı yazdırmak da olası. Yeter ki ne istediğinizi iyi anlatalım; her türlü metni ya da hikâyeyi üretecek şekilde tasarlanmış. Geçen yıl üretilmiş ve 175 milyar parametreli, insan belleğinin katbekat üzerinde bir kapasiteye sahip bir yapay zekâ ürünü. 17 trilyon parametreli GPT-4’den dörtten hiç bahsetmiyorum bile.

Sora: Metinden videoya yapay zekâ

GPT-4’den bahsedersek, bu sefer yukarıda anlatılan imgesel metni bir video olarak tasarlayan Sora’ya bakmalıyız.

ChatGPT4’ün 2023’deki ilk duyurusunda üretilen komik, amatör videolar yerini dokuz ay sonra gerçeğinden çok zor ayırt edilebilecek yapay zekâ videolarına bıraktı bile. Artık filmlerde rol alacak sayısız figürana, tehlikeli sahnelerde oynayacak dublörlere, kurulacak devasa film platolarına, pahalı kameralara, ses ve müzik sistemlerine, dronlara gerek yok. Kostümlere, makyajlara, mekânsal zenginlik için dünyanın değişik yerlerine gitmek için kiralanan uçaklara, buralarda yapılan pahalı çekimlere de… Artık Sora var. GPT-4’ün çıkmasından 11 ay sonra, Şubat 2024’de OpenAI tarafından duyurulan Sora tüm bu işleri yapabiliyor. Üstelik o henüz bir bebek! Emekleyecek, daha çok öğrenecek, ayağa kalkacak, koşacak… Emekleme döneminde iken Sora, film yapımcıları, sanatçılar, reklam ajansları ve müzisyenler tarafından kullanılmaya başlandı bile. Şimdilik sadece onlara açık ve üretilen içerikler yayınlanmaya başladı. Dördüncü nesil yapay zekânın duyurulmasından sadece 11 ay sonra gelinen bu nokta düşündürücü olsa gerek.

Aslında, yazılı metinleri videoya dönüştüren Sora’dan önce, başka bir yapay zekâ uygulaması müzik alanına taarruza geçmişti. Söz konusu yapay zekâ atağı, Suno adıyla seslerin, notaların ve enstrümanların arasına süratle dalmıştı.

Şarkı sözü mü yazmak istiyorsunuz? Beste mi yapmak istiyorsunuz? Şarkıya bir isim verip albüm kapağı mı oluşturmak istiyorsunuz? Microsoft’un ortaklığında oluşturulan Suno AI, kısaca Suno, bu işi yapmak için Aralık 2023’te kullanıma sunulmuştu. O, dilediğiniz şekilde vokalleri ve enstrümanları bir araya getirip şarkılar oluşturmak için tasarlanmış üretken bir yapay zekâ uygulaması. Akla ziyan, piyasayla buluşması sadece dört ay olmuş. GPT-4’ün Mart 2023’te çıktığı düşünülürse, bundan sadece dokuz ay sonrası yani... Kaygı verici bir hıza işaret etmiyor mu bu?

Bu gidişle yapay zekânın edebiyat ve sanat alanını ele geçirmesi çok uzun sürmeyeceğe benziyor. Söz konusu işgal çevirmenlik, metin yazarlığı, editörlük, çocuk masalları ve hikâye anlatıcılığından başlayıp; karikatür, soyut resim, canlandırma tablolar, ressamlık ve heykeltıraşlıktan devam ederek kısa film, film platosu oluşturma, animasyon-karakter tasarımı, her türden metin tabanlı video üretimi ve roman yazarlığı ile devam edeceğe benziyor.

Felsefeci ve fizikçilerin yapay zekâ tartışması

Öte yandan yapay zekânın bu benzersiz gelişmesi ve oluşturduğu varoluşsal riskler üzerine felsefeciler ve fizikçiler arasında tartışmalar sürüyor.

2018 yılında kaybettiğimiz fizik dehası Stephan Hawking, ölümünden dört yıl önce yapay zekâ üzerine yaptığı uyarıda yapay zekânın olası tehlikelerine değinmişti. Onunkisi basit ve rastlantısal bir tahmin miydi, yoksa bir fizik profesörünün kuvvetli bilimsel önsezisi miydi? İngiliz fizik profesörü olan Hawking, genel görelilik ve karadelikler üzerine araştırmalarıyla ün yapmış, fizik alanında Albert Einstein’dan sonra yaşamış en büyük dehaydı. 2014'te BBC'ye konuştuğunda "yapay zekânın tam olarak gelişmesi insanlığın sonunu getirebilir" diyerek onun gelecek için nasıl bir varoluşsal bir tehdit olduğunun altını çizmişti. Üstelik henüz GPT-1’in bile üretilmesine daha dört yıl varken…

Yapay genel zekâdan kaynaklanan varoluşsal risk ilk defa Hawking kadar ünlü olmasa da çağdaşı Profesör Nick Bostrom tarafından 2002 yılında tanımlanmış, onu 2009 yılında Stuart Russell- Peter Norvig ikilisi izlemiştir. Bu üçünde göre yapay genel zekâdan kaynaklanan varoluşsal risk, yapay genel zekâdaki önemli ilerlemenin insanlığın yok olmasına veya geri dönüşü olmayan bir küresel felakete yol açabileceği fikridir. Oxford Üniversitesi'nde şu anda feshedilmiş olan İnsanlığın Geleceği Enstitüsü'nün kurucu direktörü olan ve 19 yıl bu görevi yürütmüş olan Bostrom, yapay zekâdaki ilerlemelerin süper zekâya yol açabileceğine inanmaktadır.

Benzer endişe ve uyarılar diğer çağdaş fizikçi ve filozoflardan da gelmeye devam etmekte. Yapay sinir ağları üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan İngiliz-Kanadalı bilgisayar bilimcisi ve bilişsel psikolog olan Geoffrey Everest Hinton ve yapay sinir ağları ve derin öğrenme konularındaki çalışmalarıyla tanınan Kanadalı bilgisayar bilimcisi Profesör Yoshua Bengio da bunların arasındadır. 

Hinton, 2013-2023 arasında zamanını Google (Google Brain) ve Toronto Üniversitesi için çalışarak geçirmiş, ardından Mayıs 2023'te yapay zekâ teknolojisinin riskleriyle ilgili endişelerini dile getirerek Google'dan ayrılmıştır.

Montréal Üniversitesi Bilgisayar Bilimi ve Yöneylem Araştırması Bölümü'nde profesör olan Bengio ise Montreal Öğrenme Algoritmaları Enstitüsü'nün (MILA) bilimsel direktörlüğünü yapmış, aynı zamanda uzun yıllar Kanada İleri Araştırma Enstitüsü'nde Makinelerde ve Beyinlerde Öğrenme programının eş-direktörlüğünü yürütmüş biridir. Mayıs 2023'te Bengio, BBC'ye verdiği bir röportajda yapay zekâyla ilgili olarak, hayatı boyunca yaptığı çalışmalar nedeniyle üzüntülerini dile getirmiştir. Özellikle onun, daha karmaşık ve güçlü hale geldikçe "kötü aktörlerin" yapay zekâyı ele geçirmesi konusundaki endişesini ifade etmesi trajiktir.

Derin öğrenmenin babaları olarak bilinen Bengio ve Hinton, yaşamlarının büyük bölümünü akademisyen ve bilim insanı olarak, teknoloji şirketlerinde en üst düzeyde yapay zekâ tasarımcısı ve geliştiricisi olarak çalışmış, başarının daima zirvesinde kalmış, buna karşılık en sonunda kendi geliştirdikleri şeyin giderek bir canavara dönüşme riskini görerek ya görevlerinden ayrılmış veya pişmanlık göstermiş olmaları düşündürücüdür.

Üstünlerin hegemonyasında yapay zekâ

Dünyanın egemenleri bugünlerde, tıpkı iklim krizinin yaratacağı küresel felaketleri önlemek için oluşturdukları birlikler ve yaptıkları toplantıların benzerlerini yapay zekâ için yapıyorlar. Gezegenin sömürgenleri, gem vuramadıkları iştahlarının kaçınılmaz sonuçlarının yol açacağı varoluşsal riskleri önlemek ve felaketlerden kaçınmak için küresel yapay zekâ düzenlemeler oluşturma konusunda üst üste çağrılar yapıyorlar.

Üstünlerin hegemonyasındaki bilim ve teknolojinin temel motivasyonunun gezegende süregiden savaşları durdurmak, insan neslinin diğer türler üzerindeki yok edici hegemonyasını sona erdirmek ya da dünyada hüküm süren açlığı sona erdirmek gibi fantezilere sahip olmadığı açık. Böyle olsaydı her gün, 4096 futbol sahası büyüklüğünde Amazon ormanları yok olmaz, yeryüzündeki canlı türleri dramatik şekilde azalmaz, 821 milyon insan açlık sınırının altında yaşamaz (2017) ve geçen her  5 saniyede bir çocuk açlıktan ölmezdi. Şu halde üstünlerin elindeki yapay zekânın da, gezegen açısından çok önemli varoluşsal riskleri taşıdığını söylemek hiç de abartı olmayacaktır.

Bizi gözetliyorlar!

GPT-4 yapay zekânın yükseliş çağında önemli bir aşama. Bir süre sonra nöral ağlar gibi gezegeni saracak akıllı sistemler her yerde olacaklar. Şu anda bile hareketlerimizi, neler yaptığımızı, nefes alışımızı izliyor, neyi merak ettiğimizi, ne ile ilgilendiğimizi kaydediyorlar. Hoşumuza giden şeylerin neler olduğunu, zevklerimizi, beğenilerimizi, tutkularımızı, sevmediklerimizi, nefret ettiklerimizi, davranış kalıplarımızı, karar verme süreçlerimizi öğreniyor, sınırsız denebilecek bir hafıza içinde biriktiriyorlar. Pek uzak olmayan gelecekte düşüncelerimizi, içimizden geçenleri okumaları bile olası.

Bu makalenin son satırlarını yazarken, bir habere bakmak için telefonuma uzandım. Browserı açtığımda beni karşılayan şu haberi gördüm:

“GPT-5 çıktığında şimdiki ChatGPT gülünecek kadar kötü olacak.”

https://bizimcagedebiyat.com/varolussal-bir-tehdit-olarak-yapay-zeka/